John Locke ve Yalancı-Liberalizm
Aziz Yardımlı

Virginia’da satılmak üzere bekleyen köleler 
(Eyre Crowe, 1861)
 
 

 
John Locke: Yalancı-Liberalizmin Babası

 

  • One of the most influential of Enlightenment thinkers and commonly known as the Father of Liberalism.
  • Belongs to the School of British Empiricism, Social Contract, Natural Law.

 

Bütünüyle haklı olarak John Locke tarafından formüle edildiği kabul edilen “liberalizm” Evrensel İnsan Hakları ya da Doğal Hak kavramını çiğneyen bir ideolojidir. Sayısız politika bilimcisi ve felsefeci kuşağını aldatan ve bugün de aldatmayı sürdüren bu ideoloji Dünya Tarihinde Opium Savaşlarından Atlantik Köle Tecimine, Sömürgeciliğe sayısız trajedinin entellektüel aklayıcısıdır. Politikayı ve yasayı ahlak kavramından ayıran ideoloji duyunçsuzdur ve ayırdedici yanı kendini özgürlük ve eşitlik kavramlarına karşı, yurtaş toplumu ve demokrasiye karşı ileri sürmesidir. İngilizler yalnızca Baronların haklarını tanıyan ve halkı kölelik ve serflik durumunda tutan Magna Carta ile başlamak üzere hakkın evrenselliğini yadsımaya alıştılar. Anglikan Kilisesinin ikili karakteri ya da orta yolculuğu ile tanımlanan bu tinde özgürlük hiçbir zaman evrensellik kazanamadı ve her zaman bütün bir uyruklar kitlesine karşı üst sınıfların tikel bir ayrıcalığı oldu. Özgürlük kavramına aykırı böyle ‘özgürlük’ yalancı bir “liberalizm” etiketi ile maskelendi.

 

Doğal Hak kavramını savunmak ve aynı zamanda köleciliği aklamak, etikten söz etmek ve sonra onu yararlık kategorisine göre ayarlamak, genel olarak ahlakı haz ve acı duyguları üzerine dayandırmak İngiliz Görgücülerinin kendilerinin moral niteliklerinin göstergesidir. Etik bilgi olmaksızın olanaksızdır. Görgücülüğün ve analitik ve pozitivist türevlerinin reddetikleri şey insanın bilme yetisinin kendisidir.

 

Görgücülük yalnızca akademik bir yozlaştırıcı değildir. Yalancı-yararcı etiği yoluyla evrensel insan haklarını çürütmesinde, görgücülük modern politik sürecin kendisi için bir problemdir.

 

 

‘Liberal’ John Locke “Tüm insanlar özgür doğar” demez, çünkü “Carolinalı her özgür insanın hangi görüşten ya da dinden olursa olsun negro köleleri üzerinde saltık gücü ve yetkesi olacaktır,” der.

 

John Locke
     

John Locke (1632-1704) ilk Aydınlanma felsefecisidir. Ve İngiliz Görgücülüğünün kurucusudur. Bu nitelemeler düşüncelerini tanımlamak için bütünüyle yeterlidir ve bir de ‘liberalizmin babası’ olduğunu eklemek gereksiz, aslında geçersizdir. ‘Liberal’ olarak görülmesi Aydınlanmanın karakteristiği olan ‘despotizm’ ile bağdaşmaz. Ve normal olarak doğal hak kuramından kölelik gibi birşey çıkarsanmasa da, John Locke’un ‘liberalizmi’ buna izin verir.

 

 

Sözde liberal felsefeci John Locke köle tecimine edimsel olarak katıldı.

 

John Locke’un bir ‘liberal’ olduğu düşüncesi hiç kuşkusuz Magna Carta’nın Amerikan Bağımsızlık Bildirgesini ve Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesini esinlendirdiği düşüncesi kadar doğrudur. Böyle bir düşünceye mit denemez çünkü mitte bir saflık ve dürüstlük öğesi vardır. Bu açıkça yalandır ve nasıl doğduğu ve niçin sürdürülmekte olduğu, niçin bütün bir Batı entellektüalizminin bu yalanı yuttuğu sorusuna yanıt dönemin tarihinin daha başka bileşenlerini de ilgilendirir — Anglikan Kilisesini, İngiliz köle tecimini, bir sömürge ‘imparatorluğunu,’ İngiliz yararcı ‘etiği’ denilen etik-dışı kuramı.

 

Bu nedenle John Locke’u temel alarak sömürgeciliği ve emperyalizmi liberalizme bağlamak da geçersizdir, çünkü bu bağıntıda ‘liberalizm’ denilen şey liberalizm değildir. Libertas özgürlük demektir.

 

   
Libertas  

John Locke’un felsefesine ‘liberalizm’ diyebilmek için sözcüğün anlamını bozmak ve kirletmek zorunludur. ‘Özgürlük/libertas’ sözcüğünden türeyen ‘liberalizm’ sözcüğü bugün pekçok kafada kapitalizm, tekelci-kapitalizm, emperyalizm, sömürgecilik gibi anlamlar taşır. Yine, aynı kökenden türeyen ‘libertaryan’ sözcüğü de ahlaksızlıktan anarşizme çeşitli anlamları üstlenir.

 

Tarquin krallığının devrilmesi üzerine kurulan Roma Cumhuriyeti ile eşzamanlı olarak Roma Özgürlük Tanrıçası “Libertas” da yaratıldı. Romalılar Kraliyetin tiranlığa dönüşmesinden dehşete düşmüşlerdi. Kraliyeti ortadan kaldırdılar ve Cumhuriyete, özgürlüklerine ve yasalarına sarıldılar. İmparatorluk döneminde bile “Roma Senatosu ve Halkı” (SPQR: Senatus Populusque Romanus) sözcükleri Roma sancaklarından silinmedi. Yunanca Eleutheria/Ἐλευθερία sözcüğü de ‘Özgürlük’ ve ‘Özgürlük Tanrıçası’ anlamlarını taşır ve Helenik tini barbarlardan ayıran başlıca kategori Özgür İstençtir. Batının Klasik Tinden ödünç aldığı ve modern uygarlığın temelinde yatan yasa egemenliği kavramı Libertasın edimselleşmesidir.

 

John Locke’un evrensel insan haklarını tanımayan kuramlarına ‘liberalizm’ adının verilmesi bugün en ileri demokrasilerin henüz üstesinden gelemedikleri moral gerilik olgusunu ilgilendirir. Kavramı gözden çıkarmaktansa Locke’un banalitesinden kurtulmak hiç kuşkusuz çok daha kolaydır.

 

‘Özgürlük’ sözcüğü ancak soyut olarak, ancak özü olan hak kavramından soyutlanarak alınırsa “seçme özgürlüğü” anlamına gelir. Bu durumda “seçme” için hiçbir evrensel belirlenimin, hiçbir nesnel normun olmamasına bağlı olarak özgürlük serbestliğe ve keyfiliğe bozulur. Keyfilik ya da ‘keyif’ doğal bilinç için doğallıkla popülerdir, çünkü bu bilinçte ‘özgürlük’ belirlenimsizlikten, sınırlanmamışlıktan, dilediğini seçebilmekten ve yapabilmekten öte bir anlama gelmez. Özgürlüğün, istencin özü haktır ve bu belirleniminde özsüz olan keyfilikten ayrılır.

 

John Locke’un köleciliği savunmaktan da öteye geçerek onu tanrıbilimsel zeminlerde aklaması (“doğal hak Tanrının buyruğudur”) John Locke patentli ‘liberalizmi’ ABD’nin kuruluşundan yaklaşık iki yüzyıl sonra ortaya çıkan bölünme ve iç savaş ile bağlar.

 

John Locke, David Hume ve Immanuel Kant — üçü de Aydınlanmanın birincil felsefecileri olarak bilinirler. Ve üçü de olanaklı en çirkin ırkçı metinlerin yazarlarıdır. Üçü de evrensel insan haklarını tanımayan entellektüellerdir. Görüşleri hiç kuşkusuz insan doğası ile anladıkları şeyden türer. Ve insan doğası ile anladıkları şey başka herşeyden önce bilgisiz insan doğasıdır. Kant açıkça inanca yer açabilmek için bilgiyi yok etmek zorunda kaldığını bildirir. İngiliz Görgücüleri ise felsefeleri ‘deneyim’ üzerine dayandığı için böyle keyfi bir özür ileri sürme gereksiniminde değildirler. Doğal olarak kuşkucu ve bilgisizdirler. Ve kuşkuculuk entellektüel bir gerilik yaratmanın yanısıra, ağır bir etik problem de yaratır, çünkü etiğin bir bilgi sorunu olması ölçüsünde kuşkucu bilinç için neyin etik ve neyin etik-dışı olduğunu ayırdetmek olanaksızdır. ‘Yararlı’ olana moral değer yükleyen bu barbarlık ancak kuşkuculuk zemininde olanaklıdır.

 

Bir düşünür pekala yanılabilir. Bu anlaşılabilir birşeydir. Ama köleliği yadsımak ve aynı zamanda aklamak bir yanılgı ya da yanlışlık değildir. Bir saçmalıktır. Ve bilerek yapıldığı için, bir dürüstlük yoksunluğudur. Görgücüler kavramları bir tür ‘toplumsal kurgu’ olarak, çevrenin, kültürün belirlediği düşünceler olarak da alabilirler, çünkü çevre, kültür vb. görgücülüğe göre kavramın doğum yeri olan ‘deneyim’ alanıdır. John Locke durumunda özgürlük kavramının çevre tarafından belirlenmesi savı bütünüyle geçerli olacaktır, çünkü kölecilik içinde yaşadığı, düşündüğü ve kuramlarını yazdığı ortamın birincil olgularından biridir. Ve ‘bir olgular toplamı olarak dünya’ ve ‘bir deneyimler toplamı olarak dünya’ bir ve aynı şeydir. Görgücü etik durumunda eksik olan şey iyi ve kötü, doğru ve eğri gibi moral kavramların a priori evrenseller olduklarının, deneyimleri, olguları, yaşantıları belirleyen ve biçimlendirenin kavramlar olduğu olgusunun bilgisidir.

 

Bu konuda dünyayı üç yüz yıl boyunca aldatmak açıktır ki büyük bir ustalık gerektirir. Ama bir tango iki kişi ile yapılır. Yetkeci bir politik kuram geliştiren bir düşünürün ‘liberal politik düşüncenin babası’ olduğu yalanını bütün bir dünyaya yutturmak dünyanın böyle bir yalana istekli olmasını da gerektirir. Batı dünyada modern etik bilincin doğduğu ve gelişmekte olduğu biricik bölgedir. Ve ‘gelişmekte olma’ henüz gelişmemiş olmayı anlatır.

 

Locke’un tutarsızlıkları gözden kaçırılmayacak kadar açıkta yatar. Ya çok aptalca ya da etik-dışıdırlar; ya da her ikisi birden. Ve bu karakteristikler görgücünün dansını artistik bir gösteri olmaktan çıkarır.

 

 

Jeremy Bentham (1748-1832) özellikle hedonist bir "ahlak felsefesi" ile tanınan bir İngiliz felsefecisidir. Ve onun adını "felsefe" ile birleştirmek felsefeye karşı yapılan en büyük haksızlıklardan ve felsefe tarihinin bir çöplük olarak görülmesine götüren başlıca etmenleren biridir. Bentham John Locke ve David Hume’un görgücülüklerini izleyerek onların yazılarında henüz embriyo olarak bulunan ve sonradan “yararcılık etiği” denilecek olan etik-dışı kuramı ayrıntılı olarak formüle etti.


İngiliz kültürüne özgü mit yaratıcılık türü yalnızca Locke'a, Magna Carta'ya ya da sözde ‘liberalizm’ denilen yetkeciliğe sınırlı değildir. Başkaları arasında örneğin Isaac Newton durumunda da özellikle güçlü bir mit doğmuştur. Newton’ın boşinançlarının ve simyacılığının çoktandır açığa çıkmış olmasına karşın, Yerçekimi kuramı konusunda doğru hiçbirşey üretmemiş, ona yüklenen herşeyi başkalarından ödünç almış ve kendi başına kaldığında yalnızca geçersiz, değersiz ve saçma düşünceler üretebilmiş olmasına karşın, ve kalkülüsü keşfeden Leibniz’in bu bilimi ondan çaldığını ileri sürmüş olmasına karşın, tüm bu tür olgulara karşın pozitif ve ideal bilim insanı olarak Newton miti bugün de geçerliğinden birşey yitirmiş değildir. Bütün bir modern dünya bugün de önemli ölçüde İngiliz yalanlarının bir oyun alanı olarak görünmeyi sürdürmektedir.

 

John Locke’un çıkardığı vargıları niçin çıkardığını anlamak için anahtar İnsan Anlağı Üzerine Deneme’sidir. Düşüncelerin duyusal algının bir izdüşümü olduğunu kabul etmek onları realite ile ilişkiden bütünüyle koparmak ve insan için bilgisizliği doğrulamaktan başka bir sonuca götürmez. Locke dışsal duyu-algılarının bir tür tabula rasa olarak gördüğü kendi anlığı üzerindeki etkileri sonucunda üretildiklerini ileri sürüyordu. Bu görgücü öncül düzgün düşünmesini olanaksız kıldığı için, düşüncelerin (ister kılgısal olsun isterse kuramsal) nesnelliğini ya da mantıksal bağıntılarını yadsıyor, onları kafasında keyfi olarak birbirine tutturabileceği şeyler gibi görüyordu. Onu izleyen David Hume daha sonra görgül ‘bilgi’nin mantıksız ilişkilerinin gerçekte çağrışım ilişkileri olduğunu açıkladı. Ve çağrışım düzleminde her düşünce başka her düşünce ile bağlanabilir. Böyle bir serbestlik içinde, genellikle tutarsızlık olarak, giderek çelişki olarak görünen şeyler bile görgücü düşünür için bütünüyle doğal ve normal düşünce ya da dil oyunları olur. Nesnelliğin dürüstlük imlediği düzeye dek, görgücü zeminlerde genellikle dürüst olarak kabul edilen bir tarzda düşünmek olanaksızdır. Görgücülükte etik üzerine düşünmenin kendisi etik bir karakterden yoksundur.

 

John Locke tam bir ‘liberalizm’ ile düşünüyor, özgürlüğü ‘dilediğini yapabilme’ olarak anlıyor, kitabının bir sayafasında köleliği yadsırken başka birinde onu doğruluyordu. Kavramlarını tarihsel realitesinin gereklerine uygun olarak biçimlendiriyor, örneğin mülkiyet tanımını Amerikan yerlilerinin topraklarını mülkiyet edinemeyecekleri bir tarzda oluşturabiliyor, ‘doğa durumu’ kurgusunu köleliği aklayacak bir tarzda yorumlayabiliyordu. Bir görgücü olarak, Locke kavramların nesnelliği gibi bir kavramdan yoksundu. Moral kavramlarını a posteriori türetildiğini kabul ediyor, bir a posteriori ‘ahlak’ kuramı zemininde düşünüyordu. Bu olgu ile tutarlı olarak, Locke’un kendisi moral kavramların görgül kökenli keyfi kurgular olduğunu ileri sürdü. “Haz ve acı” duyguları üzerine kurulu enteresan bir moral kuram ile ancak etik-dışı yararcı ya da hedonistik kuramlar üretebilirdi.

 

LOCKE'UN AHLAK FELSEFESİNİN İLKELERİ: HAZ VE ACI


AN ESSAY CONCERNING HUMAN UNDERSTANDING

BOOK I. CHAP. XXVIII
5. Moral good and evil. Good and evil, as hath been shown, (Bk. II. chap. xx. SS 2, and chap. xxi. SS 43,) are nothing but pleasure or pain, or that which occasions or procures pleasure or pain to us. Moral good and evil, then, is only the conformity or disagreement of our voluntary actions to some law, whereby good or evil is drawn on us, from the will and power of the law-maker; which good and evil, pleasure or pain, attending our observance or breach of the law by the decree of the lawmaker, is that we call reward and punishment.

 

BOOK II. CHAP. XX
§ 2. Things then are good or evil, only in reference to pleasure or pain.

 

BOOK II.CHAP. XXI
§ 42. Happiness then in its full extent is the utmost pleasure we are capable of, and misery the utmost pain ...Now because pleasure and pain are produced in us by the operation of certain objects, either on our minds or our bodies, and in different degrees; therefore what has an aptness to produce pleasure in us is that we call good, and what is apt to produce pain in us we call evil, for no other reason, but for its aptness to produce pleasure and pain in us, wherein consists our happiness and misery.

 

Locke haz ve acı ile ne anladığını açıklar:


"By Pleasure and Pain … I must all along be understood … to mean, not only bodily Pain and Pleasure, but whatsoever Delight or Uneasiness is felt by us, whether arising from any grateful, or unacceptable Sensation or Reflection.” (II.20.15)

Bunların, "Delight" ya da "Uneasiness" duygularının "duygular" olmadığını düşünmek güçtür. Ve "duyunç özgürlüğü" kavramını böyle duygular üzerine dayandırmak pek olanaklı değildir. 


Görgücü bir ahlak kuramı yanlış değil, ama olanaksızdır. Locke'un da ait olduğu kültürün başlıca sorunu duyunç sorunudur. Ve duyunç üzerine bir kuramın kendisi duyuncun ürünü olmalıdır.


İngiliz Reformasyonunu Kıta Reformasyonundan ayıran şey birincinin Luther gibi, Melanchton gibi, Calvin ve Zwingli gibi Protestanların çabaları ve eylemleri sonucunda yer alırken, ikincinin kendisi bir Katolik olan ve ölünceye dek Katolik kalan VIII. Henry’nin öncülüğünde yer almış olmasıdır. Salt bu enteresan olgu bile İngiliz Reformasyonunda birşeylerin ters gitmiş olduğunu düşündürmeye yeterli olmalıdır,


Reformasyon Roma Katolik Kilisesinin yetkesinin reddedilerek duyunç özgürlüğünün kazanılmasında sonuçlandı. İngiltere’de Katolik Kilise hiçbir zaman bütünüyle ortadan kaldırılmadı ve Anglikan Kilise hiçbir zaman dışsal-duyusal nesneleri tapınma davranışlarından vazgeçmedi. Duyunç özgürlüğü hiçbir zaman tam olarak tanınmadı ve bir tür ulusal Hıristiyanlık temsilcisi gibi görünen Anglikan Kilise İngiliz tininin kendi ile uzlaşmasına hizmet etti. İngiltere'de demokrasi her zaman aristokrasi ile ve liberalizm her zaman kölelik ve sömürgecilik kurumları ile birlikte gitti.


İngiliz Görgücüleri pozitif etik kuramları ile, yararcı etikleri ile bu melez kültürün sürdürülmesine yardım ettiler. Locke’un feodalizmi ve köleciliği yasalaştıran Carolina Anayasası duyunç özgürlüğünün en kaba çiğnenmelerinden birini örnekler. 


Duyunç problemi olan bir kültür en büyük sefillikleri, sapıklıkları iyi ve doğru ve haklı görmede pek bir güçlük çekmez. Bugün de İngiltere'de Reformasyonun başlatıcısı olarak kabul edilen VIII. Henry bilinen en acımasız, en duyunçsuz tiranlardan biri idi. Ve koyu bir Katolik idi. Bu karakteri ile Anglikan Kilisesinin başkanı oldu.

 

 



17'nci yüzyıl Amerikası. Kolonilerin kuruluşu gerçekte belirsiz, korkutucu, ve insan bedeli açısından dile gelmeyecek denli ağır bir süreçti.

 

 

 

John Locke Hollanda'da sürgünde geçirdiği beş yıl dışında yaşamını İngiltere'de geçirdi. Çalışması genel olarak İç Savaştan saltıkçı Stuart hanedanını deviren "Görkemli Devrim"e (1688) dek İngiliz kralı ve parlamento arasındaki çatışmanın terimlerinde yorumlanır. Shaftesbury Düküne sekreter olarak "Carolina Temel Anayasalarını" yazdı. Amerikan kolonileri için sorumluluğu olan Council of Trade and Plantations'ın sekreteri (1673-74) ve Board of Trade'in üyesi (1696-1700) idi. Royal African Company ve Bahama Adventurers company yoluyla İngiliz köle teciminde önemli bir yatırımcı idi. İnceleme'sinde “savaş durumunun bir sürdürülmesi” olarak köleliği aklar ve doğa durumunda oldukları için Amerikan yerlilerine mülkiyet haklarını yadsır. Bunların dışında liberaldir.

 

.

Two Treatises of. Government (1689) (pdf)

 

 

İki “Tract”

John Locke
     

John Locke 1660’da biri İngilizce’de ve öteki Latince’de olmak üzere yetkeci hükümeti savunan iki ‘tract’ yazdı ve sonra bunları yayımlamaktan vazgeçti (çok daha önceden bilinen bu yazılar her nedense 300 yıllık bir gecikme ile ilk kez 1967’de yayımlandı). Birincisi dinsel görenekler (Anglikan Kilise için “indifferent things” olarak görülen dinsel tapınma sorunları) konusunda karar vermenin bireysel duyunca bırakılması gerektiğini ileri süren ve duyunç özgürlüğünü savunan bir görüşe (1660’da, Edward Bagshaw) karşı yazılmıştı. Locke’a göre, bu şeyler tam olarak ilgisiz oldukları için yasa tarafından dayatılabilir ve insanlar onları yerine getirmeye zorlanabilirdi. Başka bir deyişle, hükümet insanların duyunçlarına karışabilmeli, din konusunda yasamada bulunabilmeli idi. Locke bu hoşgörüsüzlük denemelerinden sonra hoşgörü üzerine denemeler yapmaya ve yazmaya geçti.

 

“Indifferent things” hiç de “ilgisiz” şeyler değildi. Tersine, bunlar bütün bir Anglikan Kilisesini Protestanlığın yalınlık ve arılık karakterinden uzaklaştıran ve onu Roma Katolik Kilisesinin dışsallıkları ile kirleten bakış açısı ile ilgili konulardı. Ve İngiltere’de Anglikan Kilisesi tarafından Protestanların kendilerine (ya da Püritanlara) yapılan zulmün biricik nedeni bu “ilgisiz şeyler” idi. Locke’un ailesi Anglikan Kilisesine bağlı idi.

 

Locke yalnızca Hobbes’un izinde yürüyerek “yetkeciliği,” aslında “saltıkçılığı” savunmakla kalmadı, köleciliği kurumsallaştıran “anayasalar” da yazdı.

 

Savunduğu şeyler

  • İngiltere’deki mezhep savaşlarını, zulüm ve işkenceyi, ve kitle kıyımlarını ilgilendiriyordu.
  • Ve Yeni Dünyanın yeni ülkesi ABD’deki kölelik kurumunu, ülkenin bölünmesini ve acımasız iç savaşı ilgilendiriyordu.

 

‘İlgisiz şeyler’ normal olarak önemsiz şeyler olarak görünür. Ama mezhep savaşları, kitle kıyımları, insanları ateşlerde yakmalar gibi “dinsel” eylemler hiçbir zaman önemli ya da ilgili gerekçeler gerektirmez. Mass ayini ayakta durarak mı yoksa diz çökerek mi yapılmalı? İsa adı duyulduğunda baş eğilmeli mi yoksa eğilmemeli mi? Vaftizde haç kullanılmalı mı yoksa kullanılmamalı mı? Böyle uygulamalar “indifferent” olarak görülüyordu. Bu ‘önemsiz şeylerin’ önemi Roma Katolik Kilisesini temsil etmelerinde yatıyordu. Ve neden oldukları olayları tanımlayacak en uygun sözcük “gaddarlık” idi.

 

John Locke As “Authoritarian” / Leo Strauss

 

The “two tracts on government,” as the editor calls them, are in fact disputations on the question as to “whether the civil magistrate may lawfully impose and determine the use of indifferent things in reference to religious worship.” Locke answers this question in the affirmative. He takes the side of law and order against “the popular assertors of public liberty” who would only bring on “the tyranny of a religious rage” (p. 120) if the civil magistrate did not have or exercise the disputed right. Locke is all in favor of gently dealing with “the sincere and tender hearted Christians” but against allowing them “a toleration ... as their right” (p. 160; cf. 185-86). He regards the people as an “untamed beast” p. 158).

 

Görgücülüğün kurucusu olan Locke ‘Tract’larda moral yasayı “God’s Law” dediği şey üzerine dayandırdı ve bu terim konusunda bir açıklama yapmadı. İnsan tanrısal ya da ahlaksal yasayı “ya genellikle doğa Yasası denilen usun keşifleri yoluyla, ya da Tanrının sözünün bildirilişi yoluyla bilir.”

 

Locke does not say much on God’s Law. The divine or moral law becomes known to man “either by the discoveries of reason, usually called the Law of nature, or the revelation of his word” (p. 124).

 

Descartes ve Leibniz'in doğuştan düşünceler kuramını reddeden Locke gene de kendine bir sınırlama getirir ve Tanrının insanı ahlaksal yasaları keşfetmesini sağlayacak bir ussallık payı ile donatılı olarak yarattığını belirtir. Buna göre, bu bölümsel usun yardımı ile, insanlar Tanrının varolduğunu çıkarsayabilir, onun yasalarını ve bunlara bağlı ödevleri saptayabilir, bunları yerine getirmeye yeterli bilgi edinebilir ve böylece mutlu ve başarılı yaşamlar sürdürebilirdi.

 

“The positive moral law of God” gibi terimler John Locke’un çürütülmeleri uğruna İnsan Anlağı Üzerine Bir Deneme’de gibi zahmetli bir çalışmayı üstlendiği doğuştan düşüncelerdir. Ama Locke uygun gördüğü zaman çürüttüğü şeyleri savunmada ve savunduğu şeyleri çürütmede hiçbir zaman bir sakınca görmedi. İçinde yaşadığı politik altüst oluşların verdiği sinyallere göre düşüncelerini alt üst etmede duraksamadı ve ustan inanca, ve inançtan yetkeciliğe dönmede hiçbir sorun görmedi. Aslında tüm bu tutarsızlıkları bütünüyle normal işler olarak yapmış görünür. Locke aptal değildi. Yalnızca etik-dışı bir yöntem uyguladı ve etik üzerine yazarken hiç sıkıntı çekmeden etiğin kendisini çiğnedi.

 



   
 
1669‘dan 1675’e dek John Locke yeni kurulmakta olan Carolina kolonisinin toprak sahiplerine onların sekreteri olarak hizmet etti. İşverenlerinin arasında koruyucusu olan Shaftesbury kontu Anthony Ashley Cooper da bulunuyordu. Locke yine 1673-74 yıllarında English Council for Trade and Foreign Plantations için de sekreterlik ve haznedarlık yaptı. Yirmi yıl kadar sonra, 1696-1700 yılları arasında, bu kurumun ardılı olan Board of Trade’in sekreteriliğini üstlendi. Bu görevler nedeniyle açıktır ki John Locke’un ülkesinin tecim ilişkileri ile ve kolonileri ile ilgili olgular konusunda birinci elden bilgisi vardı. Bütünüyle doğallıkla, politik kuramını bu kültürün tam ortasında ve onun uygulamalarını aklama uğruna geliştirdi. Bunların bir bölümü doğal hak ya da evrensel insan hakları kavramını açıkça çigniyordu. John Locke nesnel bir çözümleme yapmaya çalışmış görünmez. Kavramlarını çevrenin kültüründen çekip çıkarıyordu. Gerçekte görgücülüğünün sığlığından ötürü herhangi bir nesnellik kaygısını yadsımak zorundaydı. Bu tutum koloniler ile ilişkileri ve işleri ile de uyum içinde idi.

 


•  LİNK



 

Locke Yeni Dünyaya göç etmeye ve köle tecimine başlamış olan İngiltere’ye yeni yapılanmaları organize etme, kolonilere kimlerin kabul edilip edilmeyeceği, onlarda demokrasinin gelişmesini önleyecek feodal bir örgütlenmenin nasıl oluşturulacağı konusunda yol gösterdi. Locke’un ‘liberalizmi’ gerçek özgürlük ve despotizm arasında bir via media gibi görünür, tıpkı din kavramının evrenselliğine aykırı bir ‘Anglikan’ Kilisesinin de Protestanlık ve Katoliklik arasında bir via media olması gibi. Bu ‘liberalizm’ temelinde politika politikanın kavramından uzaklaşır, evrensel insan haklarını gözardı eder, pragmatizme varır ve buna göre başarılı sonuçların onlara ulaşılmasını sağlayan araçları akladığı kabul edilir.

 

Locke’un öğretileri başta Anglo-Saxon üniversitelerde ve sonra bunların kuyruklarında olmak üzere bugün de politik felsefenin temel dersleri olarak öğretilmektedir. Baştan bir ‘liberal’ olarak kabul edilerek okunmakta, ve böyle ön-yargılı okuma bütünüyle açıkta yatan despotik ıvır zıvırı sansür etmektedir.

 

Locke’un ortaya sürdüğü görüşlere yanlış demek doğru değildir, çünkü yaptıkları yanlışlardan çok daha başka şeylerdir. Bir uslamama yanlışı, düşüncenin tasımlar arasında yolunu yitirmesi olarak yanlışlık bir dürüstlük sorunu değil, bir dikkatsizlik sorunudur ve normal olarak gürültü patırtı koparmaya değmez. Ama Locke neyi aklayacağına ve neyi çürüteceğine baştan karar vermişti ve nesnel çıkarsamalar yapmaya çalışmak yerine uslamlamalarını bu ön-yargılara uyarlamaya çalıştı. Etik üzerine düşünen bir kafa kuramlarını etik-dışı yöntemler yoluyla türetiyordu.

 

Genç Locke açıkça yetkeci, ya da daha iyisi despotiktir, çünkü özgürlük bilincinden yoksundur. Olgun Locke Hobbes’un izinden gitmekten ve yasanın temelini tekerkin bireysel kaprisine dayandırmaktan vazgeçmiş görünür. Bundan böyle pozitif yasaların zemini “doğa yasası” ya da “us yasası”dır. Ama kullandığı sözcükler aldatıcıdır, çünkü demek istediğinin ne doğa ile ne de us ile bir ilgisi vardır. “Tam doğa yasası” dediği şeyin Yeni Ahit’te olduğunu, yalnızca tanrısal bildiriş olduğunu ileri sürmüştür. Bu ‘olgun’ Locke’dur.

§ 135. Thus the law of nature stands as an eternal rule to all men, legislators as well as others. The rules that they make for other men’s actions, must, as well as their own and other men’s actions, be conformable to the laws of nature, i. e. to the will of God, of which that is a declaration; and the “fundamental law of nature being the preservation of mankind,” no human sanction can be good or valid against it.

 

§ 136. For the law of nature being unwritten, and so no-where to be found, but in the minds of men.

 

Bunlar güzeldir; ama tabula rasa kuramına uymaz.

Tüm felsefecilerde sık sık ya dizgesel bağıntılar ile ilgili yanlışlıklar buluruz ya da dizge ile bütünüyle ilgisiz ve bağlantısız kişisel görüşler görürüz. Ve bunlar felsefe tarihinin ilerlemesi ile devasa saçmalıklardan uzaklaşır, sayıca azalır ve küçülür. Bilgide gelişmekte olduğumuza ve dolayısıyla bilgide geri olduğumuza göre, bir süre daha böyle düşe kalka ilerlemeyi sürdürmek kaçınılmazdır. Ama görgücülüğün ilerlemesine ‘ilerleme’ demek yerine daha iyi bir sözcük bulmak gerekir. Çünkü bir yandan duyusal-deneyim kökenli ‘bilgi’ evrenselin bilgisi ve dolayısıyla bilginin kendisi olamayacağı için entellektüel bir erekten ve bir ilerlemeden söz edemeyiz. Öte yandan görgücülük felsefe tarihine bilişsel bir erek için değil, özellikle bilmeme uğruna katılan düşünce eğilimidir.

 

Duyusal-algıyı bilginin kaynağı olarak alan sofistlik ile başlayan aynı yöntem modern dönemde İngiliz görgücülüğünde yeniden diriltilmiştir ve başlıca mantıksal pozitivizm ve analitik felsefe adları altında usdışını temsil etmekte, ussallığı çürütmekte, ve böyle yaparak ussal düşünceye olumsuz olarak hizmet etmektedir. Eğer görgücülük bu gri ve kirli işi üstlenmiş olmasaydı, bir tür sınama olan bu işi rasyonalistlerin üstlenmeleri gerekirdi.

 

Tabula rasa, ahlak ve politika
John Locke’a göre insan anlığı için “white paper, void of all characters” en uygun tanımlamadır. “All the materials of reason and knowledge” deneyimden türer. John Locke bir tabula rasa olarak insan anlığı kuramını geliştirmiştir. Bu pekala bir görüş olarak alınabilir, ve bir görüş olarak tanıtlamasız olduğu ve kişisel kanılara, eğilimlere, kuşkulara dayandığı için bir bilgi değerinde olmadığını anlamak güç değildir. Kültürde ‘görüşlerden’ bol birşey yoktur. Ama John Locke yalnızca bir görüş ileri sürmekle kalmaz, ileri sürdüğü görüşleri çürüterek onlara karşıt görüşleri de ileri sürer. Ve eleştirilerinin hedeflerini bu ikili oyun zemininde vurur.

 

Doğuştan düşünceler kuramını yadsımasına ve bu yadsımanın en önemli entellektüel çabasının, Denemesinin güdüsü olmasına karşın, aynı John Locke insandan “a rational creature” olarak söz etmede hiçbir sorun görmez. Ve bu yaratığın us yetisini duyusal-algı yoluyla nasıl kazanabildiğini açıklama gereğini bile duymaz. Çünkü John Locke’un insana doğuştan düşünceler vermeyi uygun görmeyen Tanrısı her nasılsa aynı insanı doğuştan bir us ile donatmayı gözardı etmemiştir. John Locke’un ‘tanrıbilimi’ Tanrıyı bile kızdıracak bir pozitivizmdir.

 

 

Görgücü ‘Ahlak Kuramı’
David Hume ahlak kuramını “haz ve acı” duyguları üzerine kurar — haz verenin iyi ve acı verenin kötü olması anlamında. Ve Hume durumunda her zaman olması gerektiği gibi, bu da kendi buluşu değildir. Locke’dan ödünç alınmıştır. Locke’a göre “şeyler ancak haz ve acı ile ilişki içinde iyi ve kötüdür” (Essay, II.20.2; ayrıca II.21.42).

Chap XX. § 1. Amongst the simple ideas, which we receive both from sensation and reflection, pain and pleasure are two very considerable ones.

§ 2. Things then are good or evil, only in reference to pleasure or pain. That we call good, which is apt to cause or increase pleasure, or diminish pain in us; or else to procure or preserve us the possession of any other good, or absence of any evil. And on the contrary, we name that evil, which is apt to produce or increase any pain, or diminish any pleasure in us; or else to procure us any evil, or deprive us of any good. By pleasure and pain, I must be understood to mean of body or mind, as they are commonly distinguished; though in truth they be only different constitutions of the mind, sometimes occasioned by disorder in the body, sometimes by thoughts of the mind.


Ahlak ve Duyunç
Ahlak için duyunç özgürlüğü saltık olarak özseldir, çünkü ahlak iyilik ve kötülük, doğruluk ve eğrilik, haksızlık ve haklılık ile ilgilidir ve duyunç bu kavramları yargıya dönüştüren, onları eylemlerimizin yüklemleri yapan yetimizdir. Duyunç özgürlüğü (‘inanç özgürlüğü’ başka birşeydir) duyuncun doğal itkilerden, dürtülerden, duygulardan özgürlüğünü öncülü olarak alır. Ama Locke’un görgücü yöntemi, bilgiyi iç ve dış deneyime bağlayan bilgikuramı ona ahlak alanında da pozitif olgulardan, duygulardan başlamaktan başka bir yol bırakmaz. Locke’a göre moral yargının temeli yalın olarak duygular, haz ve acı duygularıdır. Böyle temeller üzerine ancak bir hedonist etik, ancak yararcı etik kurulabilir. Ama bunlara ‘etik’ demek için ahlaksız ve duyunçsuz olmak zorunludur.

 

Duyunç en sonunda bütün bir etiğin, bütün bir edimsel aile, toplum ve devlet yapılarının ya da biçimlerinin de yargıcıdır, ve etik değişimler ve dönüşümler, ilerleme adını hak eden bütün bir tarihsel süreç duyuncun bir alışkanlık yapısı olan etik düzeni, aile, toplum ve devlet yapılarını yargılaması yoluyla yer alır. Politika birincil olarak ahlak üzerine dayanır. Ve Locke’un görgücülüğünde haz ve acı duygularının ‘yargısı’ üzerine dayanır.

 

İnsanlara hedonizm üzerine kurulu bir ‘ahlak kuramını,’ açıkça ahlaksızlık olan bir öğretiyi “ahlak felsefesi” olarak öğretmek olanaksızdır, çünkü doğal us bu saçmalığı anlayamaz ve doğrulayamaz. Böyle ‘felsefeler’ yalnızca bir kafanın aptallaşmasının güvencesidir — entellektüel olarak ve etik olarak. Locke’un kendisinin de hem kendi bilgi kuramını hem de kendi ahlak kuramını açıkça çiğnemesi ve düşüncelerini ve moral yargılarını doğal usunun işleyişine bırakarak saçmalaması onun da bu kuralın dışında olmadığını gösterir. İki İnceleme bir pozitf tanrıbilim meseli olarak yazılmıştır ve yitmeyen değerini büyük ölçüde insanların bu metinleri okumamalarına borçludur. Böyle metinlerde bilginin yeri banalite tarafından alınır. John Locke’un sözde felsefesi yalnızca henüz duyunçsuz ve ahlaksız bir kültürün felsefesidir. Ve John Locke’un politik felsefesi üzerine dayalı bir politik kültür sık sık düşük bir pragmatik politik kültürdür. Eğer modern dünyada türesizlik henüz ağır basıyorsa, eğer eşitsizlik çılgınlık boyutuna yükseliyorsa, bu türesizlik en sonunda bu kültürleri biçimlendiren din ve felsefe anlayışlarının kendilerini ilgilendirir. Çünkü her iki bilgelik türü de, halksal bilgelik olduğu gibi felsefi bilgelik de çoktandır demokrasinin özünün evrensel insan hakları düzeyinde eşitlik olduğunu göstermiştir.

 

Şubat 1689. Parlamento Willam ve Mary'ye tacı sunuyor.

 

İki ay sonra tahta çıktılar.

Yüzyılın başında İngiliz tekerki I. James (1603-25) Kralların Tanrısal Hakkı görüşünü ve buna göre dilediği gibi yönetmek için saltık hakkını ileri sürdü. Ondan sonra I. Charles (1625-49) kendi yönetimi sırasında aynı görüşü kabul etti. Bu durum politik gücü Tekerk ile paylaşan Parlamento ile çatışmasına ve bir İç Savaşa (1642-46) götürdü. Charles yenildikten sonra da tutumunu değiştirmediği için 1649'da Oliver Cromwell önderliğindeki New Model Army (Yeni Model Ordu) tarafından yargılandı ve idam edildi. Kısa bir süre için bir Cumhuriyet kuruldu, ama 1660'ta monarşi geri döndü. Yüzyılın sonunda Parlamento Glorious Revolution ile Kral üzerindeki gücünü kabul ettirdi ve William of Orange İngiltere Kralı oldu.

 

Locke 1689'da Hollanda'dan geri döndü ve An Essay concerning Human Understanding, Two Treatises on Government, ve A Letter concerning Toleration başlıklı çalışmalarını yayımladı. Londra'da ayrıca Isaac Newton ile görüştü.

 
 

 

 

Birinci İnceleme
Sir Robert Filmer’ın 1680’de yayımlanan Patriarcha’sında sunulan “kralların tanrısal hakkı” kuramına karşı yazılmıştır. Bu kurama göre, her kral Adem’den türeyişi yoluyla aklanan tanrısal bir yetke taşır. Adem İncil’e göre ilk kral ve insanlığın babasıdır. Locke Filmer’ın öğretisini herhangi bir tarihsel kayıt ya da başka herhangi bir kanıt yoluyla desteklenemeyeceği zemininde çürütür. Ayrıca Tanrı ve Adem arasındaki herhangi bir sözleşme soyun binlerce yıl sonraki üyeleri üzerinde bağlayıcı olmayacaktır, üstelik böyle bir soyağacını saptamak olanaklı olsa bile.

 

İkinci İnceleme
‘Politik güç’ ölüm cezalarını ve daha hafif cezaları da kapsamak üzere Yasalar yapma hakkı olarak kabul edilir. Böyle yasaların amacı mülkiyeti düzenlemek ve korumak, devleti yabancıların verebileceği zarara karşı savunmak, ve tüm bunları kamu iyiliği için yerine getirmektir.

 

John Locke’un hükümet ve mülkiyet arasında kurduğu ilişki Adam Smith tarafından yinelenir.

 

“Civil government, so far as it is instituted for the security of property, is in reality instituted for the defence of the rich against the poor, or of those who have some property against those who have none at all.” — Wealth of Nations, Book V, Chapter I, Part II.

 

 

Locke’un “doğa durumu”nda insanlar bütünüyle özgürdür. Ama bu özgürlük bir tam serbestlik durumu değildir, çünkü "doğa yasası"nın sınırları içindedir. (Locke'un doğa durumu dediği şey doğa durumu değil ama bir kültür durumudur, çünkü doğa durumu hayvanın durumudur.) Sürdürürsek, doğa durumunda insanlar tam bir eşitlik içindedirler ve Filmer'ın görüşüne aykırı olarak insanlar arasında bir doğal hiyerarşi yoktur. Doğa yasası altında her bir kişi özgür ve eşittir ve yalnızca "sonsuz ölçüde bilge Yapıcının/the infinitely wise Maker" istenci altında durur. Her bir kişinin bu yasayı yerine getirmesi ve ona boyun eğmesi gerekir. Bu ödev insanlara suç işleyenleri cezalandırma hakkını verir. Ama açıktır ki böyle bir doğa durumunda cezalandırma hakkını her bir kişinin ellerine bırakmak haksızlığa ve şiddete götürebilir. Bu durum ancak insanlar birbirleri ile bir bağıt ya da sözleşme ilişkisine girerlerse düzeltilebilir. Bu sözleşmeye göre yurttaşlar ortak onay ile bir yurttaş hükümetini tanıyacaklar ve hükümet devletin yurttaşları arasında doğa yasasını yürürlüğe koyacaktır.

 

Locke sözleşmenin (contract) keyfi olduğunu, insanların sözleşmelere girmeyebileceklerini, genel olarak bir sözleşme ilişkisine girme gibi birşeyin zorunluk içermediğini dikkate almaz. Ayrıca her sözleşmenin kendisinin daha yüksek bir yasa altında durması gerektiğini de dikkate almaz.

 

Yasa bir evrensel hak sorunu olduğu düzeye dek bir sözleşme sorunu olamaz. Yasa kavramı evrensellik ve zorunluk içerir. Sözleşme kavramı tikellik ve olumsallık içerir.

 

Locke’un mülkiyet kuramı tüm kuramları arasında en çarpıcı olanlar arasındadır, çünkü mülkiyetin ancak emek yoluyla olanaklı olduğunu ileri sürer (ve aynı zamanda “life, liberty and property”den “doğal haklar” olarak söz eder). Locke’a göre, bir nesne ancak birinin emeği ile karışmış ise o kişinin mülkiyeti olabilir. Geyiği öldüren yerli onu öldürmekle us yasasına göre geyiğin mülkiyetini kazanır, çünkü öldürme bir tür ‘emek’tir. Amerikan yerlilerine mülkiyet hakkını yadsımazken, yazdığı Anayasada gördüğümüz gibi, pamuk tarlasını eken ve ürünü toplayan Afrikalı için böyle bir hakkı dikkate almaz.

 

İkinci İnceleme:

§ 26. The fruit, or venison, which nourishes the wild Indian, who knows no enclosure, and is still a tenant in common, must be his, or so his, i. e. a part of him, that another can no longer have any right to it, before it can do him any good for the support of his life.


§ 30. Thus this law of reason makes the deer that Indian’s who hath killed it; it is allowed to be his goods who hath bestowed his labour upon it.

 

Gene de bu hakkı çürütecek durumlar da vardır, çünkü ‘doğa durumu’nda yaşayan yerlilerin mülkiyet haklarının olup olmadığı belirsizdir:

 

§ 34. God gave the world to men in common; but since he gave it them for their benefit, and the greatest conveniencies of life they were capable to draw from it, it cannot be supposed he meant it should always remain common and uncultivated. He gave it to the use of the industrious and rational (and labour was to be his title to it), not to the fancy or covetousness of the quarrelsome and contentious.

 

Doğa durumunda geçerli olması gereken bu mülkiyet kuramı ‘tembel ve usdışı’ oldukları düzeye dek, ya da ‘yabanıl’ oldukları düzeye dek Amerikan yerlilerinin topraklarını ellerinden alma hakkını aklamak için bütünüyle uygundur. Yine bu kurama göre, yerliler tarafından kullanılmayan toprakları eken ve biçen kolonistler de toprağa emeklerini kattıkları düzeye dek onu kendi mülkiyetleri yapmaktadır.

 

 

PHILIP ABRAMS (Cambridge University); JOHN LOCKE, TWO TRACTS ON GOVERNMENT

 

“The Lovelace Collection of Locke manuscripts acquired by the Bodleian Library in 1947 contains some 2,700 letters and about 1,000 miscellaneous items including notebooks, j ournals, accounts, academic exercises and drafts of several of Locke’s published works.

 

“One of these writings (MS Locke e. 7) is in English and has the title, Question: whether the Civill Magistrate may lawfully impose and determine the use of indifferent things in reference to Religious Worship.”

 

 

Despota Hoşgörü



Yeterli olarak yetkili kılındığı için, magisterin buyrukları yasalardır. Yasalar oldukları için, onlara boyun eğilmelidir. Locke yasayı bütünüyle keyfi bir yolda tanımlar. Yasaya yasa gücünü veren şey onu uygulayanın istencidir.

John Rogers despotizm ve liberalizm arasında bir ayrım olmadığını, aslında bir birlik olduğunu düşünür: “Despite their diverse subject-matter, there is an intellectual unity in Locke’s work not always appreciated by his commentators.” (Locke, 1994, 1)

Bir Yasalar Hiyerarşisi



En yüksek düzeyde tanrısal yasa vardır ve bunlar doğrudan doğruya Tanrının istenci tarafından ya tanrısal bilidirişler (tanrısal pozitif yasa) olarak ya da usun ilkeleri (tanrısal doğal yasa) olarak verilen normlar ve temel moral ilkelerdir. Bu yasanın kapsamı dışında kalan herşey ilgisizdir ve kullanımı serbesttir. Bu yasanın altında insan ya da yurttaş yasaları, sonra Hıristiyanlara özgü olan “kardeşlik yasası/fraternal law” vardır. Son olarak kişisel ya da özel yasa gelir. Locke’un “yasa” tasarımında yasa kavramında olan hiçbirşey yoktur: “İlgisiz” dediği normlar da yasa, ama olumsal yasalardır; ve yasanın evrenselliği Locke için en ilgisiz konudur. Bir felsefeci değil, düşünen her insan yasanın evrensel ve zorunlu olması gerektiğini bilir.

Yasaların Yetkesinin Kaynağı



Magister tanrısal istencin uygulayıcısı olarak doğrudan doğruya Tanrı tarafından yetkili kılınır. Tanrının istenci ya gizemlidir (doğal yasa) ya da kutsal yazılarda bildirilmiştir. Bu yasalar kaynaklarını insanın özgür istencinde bulmadığı için, yasa tanrısal istencin temsilcisi olan magisterin, bir insanın yüksek istencine boyun eğilmesini ve kişinin kendi istencinden vazgeçmesini gerektirir. Locke Hobbes’un devlet kuramını yineler.

Pozitif Yasa ve Ahlak



“ That were there no law there would be no moral good or evil ...”

Locke’un sözlerini sözel olarak alırsak, yasa, ahlak, iyi ve kötü terimlerini yorumlamadan anlarsak, Ahlak bir Yasa sorunudur, ve İyi ve Kötü yasalar tarafından belirlenir. Bu görüş saçma, ama Locke’un doğuştan düşünceleri reddeden bilgi anlayışı ile tutarlıdır. Yasa ile anladığı şey, ister tekerkin keyfi istenci olsun, isterse Yeni Ahit’te bildirilmiş olsun, pozitiftir.

Metaetik ya da Yasaların Zemini




John Locke, Tract

Magisterin Keyfi (= Saltık) Yetkisi



Tract’larda şunlar vardır: “... the supreme magistrate of every nation what way soever created, must necessarily have an absolute and arbitrary power over all the indifferent actions of his people.” (İtalikler Locke’un.) Two Treatise’de söylenenler başka türlüdür: “Absolute monarchy is indeed inconsistent with civil society” (II, Sect. 90ff.).

George Santayana



George Santayana started a lecture on Locke saying that a good portrait of him “should be painted in the manner of the Dutch masters, in a sunny interior, scrupulously furnished with all the implements of domestic comforts and philosophical enquiry: the Holy Bible open majestically before him, and beside it that other revelation—the terrestrial globe.” (Santayana, 1933, p. 1).

John Locke Hıristiyanlığın bütün bir potizif yanının “ussal” olarak gösten bir çalışma da üretti: The Reasonableness of Christianity as Delivered in the Scriptures.

Zaman zaman Euklides’in geometrisine benzer bir tümdengelimli bir etik dizgesi üretmenin ilkede olanaklı olduğunu ileri sürmesine karşın, böyle bir girişimde bulunmadı.

Hıristiyanlık Üzerine



John Locke “spent the last years of his productive life to better understand the Holy Scriptures and explaining the benefits of Christianity, as well as becoming a great champion of theology. This was a science that stood ‘incomparably above all the rest’, which has as its scope ‘the honour and veneration of the Creator, and the happiness of mankind. This is that noble study which is every man’s duty, and every one that can be called a rational creature is capable of.’ (Locke, [1697] 1802, p. 72). Locke added: ‘This is that science which would truly enlarge men’s minds, were it studied, or permitted to be studied everywhere with that freedom, love of truth, and charity which it teaches, and were not made, contrary to its nature, the occasion of strife, faction, malignity, and narrow impositions.’ (Locke, [1697] 1802, p. 73)

Evde Kutsamalar



He also lived his faith well, according to an unnamed biographer, “‘as he was incapable for a considerable time of going to church, he thought proper to receive the sacrament at home, and two of his friends communicated with him; as soon as the office was finished, he told the minister that he was in the sentiments of perfect charity towards all men, and of a sincere union with the Church of Christ, under whatever name distinguished.” The same biographer states that he spent his time “in ‘acts of piety and devotion’ exhorting those at his bed-side that this life should only be regarded as a preparation for a better.” (Locke [1697] 1802, p. vii)

  Liberalizm

 

John Locke hem bir aydın hem de liberal midir?

 

Bir ideoloji olarak Liberalizmin ilk kez Aydınlanma Çağında ortaya çıktığı görüşü Aydınlanmanın liberal ya da özgürlükçü bir programı olduğu anlamına gelmez. Özgürlük modern dönemin birincil belirlenimidir. Aydınlanma ön-moderndir, çünkü despotik-kraliyetçi bir programı vardır. Aydınlanma ilerlemenin aydın despotların istenci yoluyla olacağını kabul ediyordu.

 

Aydınlanma felsefecileri başlıca "doğal hak" kavramına saldırdılar, çünkü ancak "pozitif hak" varolabilirdi ve görgücü programlar salt bir "gerek" olanın, bir "dir" olmayanın "metafiziksel" ve deneyim-ötesi olduğunu kabul ediyorlardı.

 

Liberalizmin bir "ideoloji" olduğu görüşü "özgürlük" ve "eşitlik" kavramlarının ideolojik terimler olarak kabul edilmesini gerektirir. Dahası, "Doğal Hak" ya da "Evrensel İnsan Hakları" kavramının da ideolojik ya da tarihsel bir kurgu olduğu çıkarsamasına götürür. Buna karşı, ideolojinin başlıca karakteristiği "doğal hak" kavramını yadsıması ve politik bir Partinin tikel bir kavram çevresinde belirlenen politik programını ileri sürmesidir. Bu ideolojik programlar özgürlük ve eşitlik kavramlarının ya da bunların anlatımı olan yurttaş toplumu kavramının reddedilmesi ve devrilmesi uğruna belirlenir. İdeoloji kurtarıcılık karakteri nedeniyle de modern politika kavramı ile bağdaşmaz ve evrensel istenci tanımaz. Reddettiği "Evrensel İnsan Doğası" kavramını çiğneyen tikel programına göre doğal değil yapay, ussal değil usdışı bir "toplum" ve "devlet" yapısı kurmayı hedefler. Tikel programında istence ve özgürlüğe karşı çabaladığı için, ideoloji kaçınılmaz olarak zor ve şiddet üzerine dayanmak zorundadır.

 

Özgürlük ve eşitlik kavramları hiç kuşkusuz monarşi, kralların saltık hakkı, aristokrasi, teokrasi, kalıtsal ayrıcalık, devlet dini gibi ön-modern kavramları olumsuzlar. Ama bunları bir ideoloji uğruna olumsuzlamazlar.

 

"Liberalizm" çoğunlukla Anglo-Saxon kültür bağlamında kullanılan bir propaganda terimidir ve özellikle John Locke’un "a distinct philosophical tradition" olarak görülen politik felsefesi için ayrılır. Ama John Locke'un Evrensel İnsan Haklarının bilincinde olmaması nedeniyle bu görüş de bir propaganda değerini taşır.

 

Özgürlük ve eşitlik kavramlarını ve "doğal hakkı" anlattığı düzeye dek, "Liberalizmin" yararcılık üzerine kurulduğu görüşü "yararcı-etik" denilen etiğin bir etik olmaması nedeniyle geçersizdir. Yararlığın birincilliği öncülü özgürlük, eşitlik, doğal hak gibi kavramları çiğner. Liberalizm ancak "kapitalizm" olarak anlaşılırsa yararcı-etik kavramına izin verir. Ama "kapitalizm" kapitalin birincilliği ideolojisidir.

 

Doğal Hakların ya da Evrensel İnsan Haklarının bilincinin kazanılması özgürlük bilincinin kazanılması ile aynı şeyi anlatır. İnsanın ussal özgür istenci onun yaratacağı etik düzenin biricik belirleyicisi, ve İnsanın moral özü onun kuracağı etik biçimin biricik yargıcıdır. Hak kavramı insan özüne özünlü olarak evrenseldir ve eşitlik, özgürlük, yasa, demokrasi kavramlarının başlangıç noktasıdır. Kavramın tarihsel olarak aşamalı edimselleşmesi Hayek'e bir "kendiliğindenlik" olarak görünür. Ama bu sığ kavramın kullanımında diretmesi Hayek'in kafasını karıştırır ve düşüncelerini sık sık çocuksu uslamlamlara indirger.

 

 

Hayek ve "Kendiliğinden Düzen"

Hayek'in "kendiliğindenlik" ilkesi dediği şey etik sürecin gelişiminin boşa çıkabileceği ve "tutuculuğa" saplanabileceği gibi bir kuşkuyu barındırır, çünkü bu bütünüyle genel "kendiliğndenlik" terimi istenç ve ereksellik arasındaki bağıntıyı göstermez. Hayek’in kuramcılığı naivliğini — tıpkı onu sunan yorum gibi — önemli ölçüde ideolojik, dizgesiz ve dolayısıyla tanıtlamasız olmasına borçludur.

 

 

 

 

 

  Klasik Liberalizm

 

İdeolojik bir "liberalizm" teriminin insan doğası kavramını doğrulayan ve aynı zamanda yadsıyan çelişkili karakteri "klasik liberalizm" gibi ikinci bir çarpık terimin doğmasına götürdü ve bununla "liberalizmin" bir ideoloji olarak daha tutarlı bir içerik kazanması amaçlandı. İdeolojik olarak düşünen bir bilinç şunları yazdı:

 

Classical liberals believe that individuals are "egoistic, coldly calculating, essentially inert and atomistic" and that society is no more than the sum of its individual members. Classical liberals agreed with Thomas Hobbes that government had been created by individuals to protect themselves from each other and that the purpose of government should be to minimize conflict between individuals that would otherwise arise in a state of nature.

 


 

 

 

FOUNDATIONS OF MODERN INTERNATIONAL THOUGHT
DAVID ARMITAGE

 



John Locke "bireyciliğin" kurucusu olarak da görülür. "Birey" hiç kuşkusuz "yurttaş" ile aynı şey değildir. Bireyselliğin gelişmesi insan potansiyelinin gelişmesidir ve doğal olarak özgür politik durum içinde olanaklıdır. Ama "bireycilik" bir ideoloji olarak toplum ile karşıtlığı imler ve toplum pahasına olanaklı herşey için çıkış noktasını sağlar. "Kapitalizm," "liberalizm," "klasik liberalizm" vb. gibi ideolojiler böyle bir bireyciliğe aklama sağlar.

John Locke
The Works of John Locke, vol. 4
Economic Writings and Two Treatises of Government [1691]


 

CHAPTER XI.
Of The Extent Of The Legislative Power.

§ 134. The great end of men’s entering into society being the enjoyment of their properties in peace and safety, and the great instrument and means of that being the laws established in that society; the first and fundamental positive law of all commonwealths is the establishing of the legislative power; as the first and fundamental natural law, which is to govern even the legislative itself, is the preservation of the society, and (as far as will consist with the public good) of every person in it. This legislative is not only the supreme power of the commonwealth, but sacred and unalterable in the hands where the community have once placed it; nor can any edict of any body else, in what form soever conceived, or by what power soever backed, have the force and obligation of a law, which has not its sanction from that legislative which the public has chosen and appointed; for without this the law could not have that, which is absolutely necessary to its being a law,* the consent of the society; over whom nobody can have a power to make laws, but by their own consent, and by authority received from them. And therefore all the obedience, which by the most solemn ties any one can be obliged to pay, ultimately terminates in this supreme power, and is directed by those laws which it enacts; nor can any oaths to any foreign power whatsoever, or any domestic subordinate power, discharge any member of the society from his obedience to the legislative, acting pursuant to their trust; nor oblige him to any obedience contrary to the laws so enacted, or farther than they do allow; it being ridiculous to imagine one can be tied ultimately to obey any power in the society, which is not supreme.


İdea Yayınevi Site Haritası | İdea Yayınevi Tüm Yayınlar
© Aziz Yardımlı 2017 | aziz@ideayayinevi.com