Teknoloji ve Etik
Aziz Yardımlı

idea yayınevi site haritası 
 

 

1 Teknoloji ve Modern Etik



Tüm etik-öncesi kültürler teknolojiyi etik-dışı yollarda kullanırlar. Yalnızca şu ya da bu tikel teknolojiyi değil, ama tümünü. Bu düzeye dek teknolojiden sağladıkları yarar kültürleri ile eşölçümsüz iken, moral yanlışlarının sonuçları da ellerindeki teknolojinin gücü ile orantılı olarak ağırdır. Teknoloji onları yönetmez. Onlar teknolojiyi yönetemezler. Çünkü henüz bir duyunç geliştirmedikleri düzeye dek kendileri tutkuları, dürtüleri, hırsları tarafından yönetilirler.

 

Ekonomi kapitalizm değildir. Çünkü modern ekonomi yalnızca kapital tarafından belirlenmez. Eşit ölçüde başka şeyler tarafından da, fiziksel ve entellektüel emek, sözleşme, teknoloji ve yasa tarafından da belirlenir. Kapital salt bir toplumsal ilişki, bir istenç belirlenimidir ve bu özünden ötürü etik ile bütünüyle uyum içinde olmalıdır. Gerçekte, bütününde ekonomi etik ile baştan sona uyum içinde olmalıdır. Sömürü, dolandırıcılık, yolsuzluk vb. etik-dışı ve dolayısıyla ekonomi-dışı etmenlerdir.

 

Teknoloji ve Kapital
‘Kapital’ kavramında ussal olan yan, onu herhangi bir mülkiyet değil ama ‘kapital’ yapan birincil yan artan, büyüyen, çoğalan mülkiyet olmasıdır. Bu artı-değerin olanağı insanın fiziksel ve entellektüel emeğinin somutlaşması olarak modern teknolojide yatar. Modern ekonomi kapitalde, kapitalin özü olan pazarda, kapitalin özü olan teknolojide durağan, geleneksel, despotik geçim ekonomisinden ayrılır. Ekonomi büyümelidir. Tutuculuk ile bir olan geçim ekonomisi büyümez.

 

Artı-değerin sömürü aracı olarak mı yoksa küresel-toplumsal ilerlemenin güdümünde mi kullanılacağı, ya da artı-değerin nasıl yönetileceği sorusu baştan sona etik bir problemdir ve problemin çözüm yolları toplumların etik gelişmişlik düzeyleri tarafından belirlenir. Modern moral problemi yaratan şey mülkiyet değil (çünkü mülkiyet insan istencinin ve özgürlüğünün ilk belirlenimidir), ama istencin kendisini evrensel insan hakları ile uyumlu kılacak duyunç büyümesinin zorunlu olarak arkadan gelmesidir. Teknoloji sözde bir ‘altyapı’ bileşeni olarak dolaysızca ‘üstyapıyı’ belirlemez ve teknolojik gelişim otomatik olarak moral gelişim getirmez. Bu en iyisinden kölelik olurdu. Duyunç özgür yargılarını dışsal düzeneklerden türetmez. Teknolojik gelişim insan ilişkilerinde yeni durumlar yaratarak yeni moral problemler yaratır. Ve moral problem teknolojik problemden daha çetindir, çünkü teknoloji hazır bilgiyi uygulamaya koymaktan oluşurken, moral yargı sözde kategorik imperativler olarak hazır değildir ve özgürlüğü ve düşünmeyi gerektirir. Ve despotik bilinç için özellikle güç olan, aslında despotik kaldığı sürece çözümsüz olan problem budur.

 

Teknoloji ekonomik sürecin, dolayısıyla etik sürecin bir kıpısıdır ve etiğin özgürlük anlatımı olması ölçüsünde ancak özgür toplumlar modern ekonomiyi ve modern teknolojiyi geliştirebilir. Ön-modern despotik kültürler teknolojiyi ancak modern özgür kültürlerden öğrenebilirler. Teknolojik bağımlılık süreklidir, çünkü bu kültürler etik geriliklerinden ötürü ekonomik-teknolojik olarak da her zaman geride kalmak zorundadırlar. Ve despotizm altında yaratılan derme çatma bir ‘etik’ de tıpkı dışsal kökenli teknoloji gibi sanaldır.

 

Ön-modern despotik kültürde ekonominin ancak etik kadar realitesi vardır. Özgürlük ahlakın ve etiğin temeli olduğu için, özgürlüklerinde gelişmemiş, moral olarak gelişmemiş insanlar arasında ekonomik ilişki olanaksızdır, çünkü ekonomik ilişki toplumsal etiğin realitesidir. Moral gerilik bir kullar kültüründe sözleşme ilişkisini olanaksız kılar, çünkü moral gelişimden ve etik karakterden yoksun olan kul gerçekte yalnızca bir sözleşme olan alış-veriş ilişkisini bir yalancılık, dolandırıcılık, sömürü ve haksız kazanç fırsatı olarak görür. Ve sayısız sözleşme temelinde işleyen modern ekonomi böyle etik-dışı kültürlerde hiçbir zaman gelişmez.

 

İdeoloji sömürü olanağını ortadan kaldırmak için evrensel insan haklarını ortadan kaldırdığı için toplumsal ilişkiyi, sözleşme ilişkileri olarak bütün bir ekonomiyi, ve sonuçta bütün bir toplumsal etiği de ortadan kaldırır. Toplumcu ideoloji toplumun kendisini realiteden siler. İstençsiz insanlar eylemsizlikte eşittir ve ekonomiden bağımsızlıkları haksızlığa karşı saltık olarak bağışık olmalarını sağlar.

 

‘Buyruk etiği’ bir oxymorondur çünkü etik özgürlüğün somutlaşmasıdır. Buyruk etiğinin yarattığı boyun eğme tini görünüşte bir etiktir ve burada üretim etik-politik gelişimden bütünüyle habersiz robotik insanlar tarafından yerine getirilir.

 

Despotizm altında etik gelişme düşüncesi paradoksaldir. Çünkü istencin kendisinin belirlenimi olarak etik yaşam özgür toplumsal ve politik yaşam biçiminden başka birşey değildir. Etik gerilik insan doğası tarafından, insanın özsel özgürlüğü tarafından çürütülür ve ‘geri etik’ etik-dışı olmada kendi ortadan kalkışının zorunluğunu taşır. Despotizm duyunç ve istenç düzleminde düşünmediği için, salt alışkanlık etiği olduğu için, salt verili ‘etik’ normlara kitlendiği için despotizmdir.


 

Teknolojide insanın doğanın gizlerine yaklaşma duygusunun gururu ve kibri vardır. İlk olarak matematiğin estetiği ve sağınlığı vardır. İkinci olarak, istencin karşısında kendi kendisini bulması olarak, doğanın plastikleşmesi olarak bir tür özgürlük duygusu vardır. Teknoloji insanı doğa ile yakınlaştırır, çünkü işleyişinde insan usuna doğanın ussallığının bir sezgisini verir.

 

Etik etmenlerin yanısıra, teknolojinin temeli olan bilimlerden de yoksun olan kültürler teknolojiyi ancak ödünç alabilir, kopya edebilir ya da çalabilirler. Ama onunla birlikte bir parça toplumsal ve politik etik de ödünç almak zorundadırlar, çünkü — silahlanma teknolojisi dışında — teknoloji kitle tüketimini, dolayısıyla bir pazar ekonomisini ve mülkiyet ilişkilerini gerektirir. Bu koşul Çin için bir Anayasa düzeltmesi ile sağlanmıştır: “Devlet ekonominin özel kesiminin yasa tarafından belirlenen sınırlar içerisinde varolmasına ve gelişmesine izin verir” (Anayasanın 11. Maddesine eklenen yeni paragraf). “Özel kesim” mülkiyeti belirtmek için kullanılır.

 

Modern teknoloji bir sözleşmeler kültürü temelinde olanaklıdır. Teknolojik gerilik yalancılık ile birlikte gider. Etik kavramı dürüstlük öğesini de kapsar ve modern pazar ekonomisinin sözleşme ilişkileri temelinde olanaklı olması olgusu ancak etik olarak yüksek kültürlerin ekonomik gelişiminin olanaklı olduğunu imler. Teknoloji kendini pazara sunar. Ama teknoloji aynı zamanda pazar ilişkilerinin kendilerinin dürüstlük temelinde işlemesi zemininde olanaklıdır. Modern teknoloji kollektif bir çabanın ürünü olduğu düzeye dek, ancak özgür etik ilişkiler temelinde, ancak demokratik politik kültürde olanaklıdır.

 

Ön-modern gelenek kültürünün modern teknoloji ile ilişkisi bir yandan reddetme ilişkisidir ve bunun nedeni açıktır. Gelenek bozulmayı sevmez. Asya’yı bütün bir değişimsiz ve tutucu tarihi boyunca yerinde kalmaya ve güçsüz kalmaya belirleyen etmen teknoloji değil, teknolojiye direnç olmuştur. Öte yandan, aynı gelenek kültürü aynı zamanda kendinden hoşnutsuzdur ve (Japonya’nın sandığı gibi) geriliğini yenmenin yolunun teknolojiden geçtiği yanılsamasına kapılır. Teknoloji yoksulluğun ve güçsüzlüğün bölümsel çözümünü sağlasa da, moral ve etik geriliğinin çözümü teknolojide değil, özgürlük bilincinin kazanılmasında yatar.

 

Modern teknolojinin sağladığı sınırsız üretim olanağının insanlığın sorunlarını çözeceği biçimindeki trajik aptallık da ekonomik gelişimin ve etik gelişimin bir ve aynı şeyin iki yanı olduğu olgusunun gözden kaçırılmasına bağlıdır. Özel mülkiyeti ve sömürüyü ortadan kaldırma amacıyla özgürlüğü ortadan kaldıran ve bir insan etiğini bütünüyle ortadan kaldırarak yerine materyal bir ‘etik’ geçiren Sovyet deneyimi yalnızca etiğin değil, yalnızca ekonominin değil, ama insanlığın yitişini sergiledi. ‘Sovyet-etiği,’ ‘sosyalist etik,’ ‘ortaklaşacı etik’ gibi terimler birer oxymorondur.

 

Teknolojinin kendinde ondan etik çıkarsamalar yapmaya izin verecek bir içeriği yoktur. Böyle birşeyi ummak özgürlük, duyunç ve istenç kavramlarının tam bilinçsizi olmayı gerektirir ve bu kütlük despotik kültürün başlıca karakteristiğidir. Teknoloji hiçbir zaman insanları daha dürüst, daha ahlaklı, daha iyi, daha dürüst yapmanın formülünü üretmez. Bunun ilk görgül örneğini ve doğrulamasını 19’uncu yüzyılda işleyim ‘devrimi’ denilen dönüşüm sırasında özellikle İngiltere’de yer alan acımasız sömürü dönemi sağladı. ‘İşleyim devrimi’ terimi birincil olarak Anglikan duyunçsuzluğun gözardı edilmesine yaradı.

 

Teknolojik ilerleme etik büyümenin önünde gidiyor göründüğü zaman, ancak özgür bir kültür problemlerin çözümü için vazgeçilmez olan açıklığa, saydamlığa ve dürüstlüğe yeteneklidir.

 

Teknoloji hem ‘despotik gelenek kültürü’ tarafından hem de ‘demokratik gelenek kültürü’ tarafından kullanılabilir (çeşitli derecelerde geleneksel ve despotik olmak üzere: İran, İsrail, Kuzey Kore, Pakistan, Hindistan ve başkaları; benzer olarak görünürde demokratik ve özünde geleneksel olmak üzere: Japonya, Güney Kore, Tayvan). Çünkü modern teknoloji bilimi üretmek değil, daha şimdiden üretilmiş bilimi uygulamaktır. Bilim için özgür etik kültür gereklidir; uygulayımbilim için despotik kültür yeterlidir.

 

İletişim teknolojisi hiç kuşkusuz etik üzerinde muazzam etkide bulunabilir ve bulunmaktadır. Bilginin yayılmasının önündeki güçlükler ve engeller aşamalı olarak ortadan kalkmaktadır. Ama teknoloji insanlara doğruları ilettiği gibi yalanları da iletmektedir. Ve demokratik bilinç tarafından kullanıldığı gibi despotik kültür tarafından da kullanılmaktadır. Teknoloji kimilerinin sandığı gibi ‘özerk’ olmadığı için, kendisi etiğin denetimine altgüdümlüdür.

 

 

 

Nazi teknolojisi Alman etiği üzerinde yükseldi. Ama bu etik bir buyruk etiği olduğu için etik-dışıdır. Etik özgürlük ister.

 

Nazizm Almanya’da modern yurttaş toplumunun ve demokrasinin zayıf olduğunu tanıtladı. Güçsüz ve etkisiz bir karşıtçılık dışında, Almanlar kolayca evrensel insan haklarını, duyunç özgürlüğünü ve yasa egemenliğini çiğnediler. Irk üstünlüğünü, Führer kültünü kabul etmeleri Almanlara etikten geriye yalnızca "Alman çalışma etiği" denilen şeyi bıraktı. Nükleer bombayı geliştirmede başarılı olamasalar da, roket teknolojisi başta olmak üzere çeşitli silah teknolojilerini geliştirdiler. ABD savaşı kazanmanın yolunun stratejik gündüz bombardımanları ile Alman teknolojisini yok etmekten geçtiğini gördü.

 

Teknolojinin özerkliği ve insana egemenliği düşüncesi özgür istenç kavramını ve dolayısıyla etik kavramını olanaksızlaştırır ve dirimsiz aracın kendisini bir özneye yükseltir. Bu etik-dışı görüş altyapı denilen fetişist bir süreci insan realitesinin yaratıcısı olarak gören sözde materyalist felsefelerden gelir. Ve yine yirminci yüzyılda biraz daha yakın zamanlara gelirsek, hak, ahlak ve etik alanlarının normlarını ‘olgular’ olarak değil, ‘değerler’ olarak görerek bu alanların problemlerinin bilişsel olmayan mistik, anlamsız, metafiziksel, yalancı problemler olduklarını ileri süren pozitivizm tarafından beslenir.

 

Teknolojinin ekonomik sürecin bir bileşeni olması olgusu onu sürekli olarak etik gelişime altgüdümlü kılar, çünkü ekonomi toplumsal etiğin başka bir adıdır. Ekonomik süreç her belirleniminde istençler arasındaki sözleşme ilişkileri üzerine dayandığı için, işlemesi birincil olarak özgür moral karakteri öngerektirir. Yasal belirlenimler bu aynı moral temel üzerine dayanan, onu evrensel olarak öğreten ve onu kollayan istenç belirlenimleridir. Ekonominin bir sömürü süreci ya da ‘kapitalizm’ olarak görülmesi ondaki etik-dışı yanın onun başlıca belirlenimi olarak alınmasına bağlıdır. Bu bakış açısı ‘hırs’ etmenini ‘iyi’ olarak kabul eden aptallığın bakış açısıdır.

 

Modern ekonomin büyüme ekonomisi olması teknolojinin kendisinin sürekli gelişmekte olan bir süreç olma karakteri ile birlikte gider.

 

 

Teknoloji şimdiden insanlığı ve kültürünü yok etme olanağının çok yakınına ulaşan bir düzeye dek gelişmiştir. Teknolojinin gelişmesinin etik üzerine koşullu olduğu düzeye dek, teknolojinin yokedici gizillikleri de insan istencinin denetimi altındadır. Salt bir araç olarak teknoloji kendinde iyi ya da kötü değildir. Ama teknoloji istencin uzantısı gibidir ve şiddet politikalarının da aracıdır. Etik-dışı kültürlerin hazır nükleer ve kimyasal vb. yok edici teknolojilere erişmesi ve sonuçta teknolojinin usdışının aracı olması bir olanaktır.

 

 

Robert Oppenheimer Los Alamos'ta ilk atom bombasını yapan ekibin başkanı idi ve yaptığı işin ne demek olduğunu ancak Hiroşima ve Nagasaki üzerinde patlayan uranyum ve plutonyum bombalarının sonuçlarını görünce anladı. Uyanan duyuncu ile H-Bombasının yapılmasına karşı çıktı, onu bir savaş aracı olarak değil, bir soykırım aracı olarak gördü. Nükleer bomba fiziğin yaratısı olsa da, üretiminin durdurulması için tüm fizikçilerin kollektif eylemi yeterli değildir. Bunun için küresel istenç gereklidir. Nükleer savaşın önlenmesinin ancak Demokrasinin ve despotizmin nükleer eşitliği zemininde olanaklı olduğu düşüncesi Georg Teller'in H-Bombasının yapılmasını desteklemesinin gerekçesi idi. Nükleer dengenin iki düşman yanın karşılıklı olarak birbirini yok etmesini önleyeceği varsayımı bugün de dün olduğu gibi barışın sürmesinin güvencesi olarak görülmektedir. Demokrasinin özgür istenç olduğu açıktır. Ama Despotizmin aptallığı eşitliğin ne olduğunu anlamasını güçleştirebilir.

 

Teknoloji insanın özdeksel dünyasının tam olarak ussallaştırılmasının, yapay ya da üretilen dünyanın insan istencinin bir uzantısı yapılmasının aracıdır. Teknoloji doğanın görgül bilgisi temelinde doğanın istenç yoluyla yeniden biçimlendirilmesidir. Teknoloji insan yaşamını anlamsız bedensel emekten özgürleştirir. Eşit ölçüde, anlamsız entellektüel emekten de özgürleştirir.

 

Teknoloji modernleşme sürecinin ekonomisine, büyüyen ve küreselleşen ekonomiye katılan ve birincil güdüsünü ekonomik özgürlükte bulan zorunlu bir dizge bileşenidir. Modern teknoloji eskimeyen, zamana direnen arkaik teknoloji değil, ama kendini sürekli eskiyerek tanıtlayan yeni teknolojidir. Modern teknoloji sonu gelmez bir yolda sonraki yeni şey için bir arayıştır ve sürekli yenileşmenin ve sürekli eskimenin birlikteliği tarafından tanımlanır.



Teknoloji yapıcı olduğu denli de yıkıcıdır, arkaik işleyim yollarını çöpe atar, pazar işleyişini bozar, sağlam şirket yapılarını çürütür, denetim ve sömürü aracı olarak, ve en sonunda yok etme aracı olarak da kullanılabilir. Ama teknoloji özgür istencin düşmanı değildir, çünkü teknoloji bir istenç değildir. Bozuculuk, yıkıcılık, dağıtıcılık ya da giderek yok edicilik “gelişme” kavramının kendisinde yatar ve onun özsel bir yanıdır. Burada önemli olan şey bozucu olanın yalnızca eski olanı yok etmekle kalmayıp yeni ve daha yüksek olanın ortaya çıkışına götürmesidir. Gelişmenin aynı zamanda yok edici olması diyalektiğe yabancı bilinç için olağanüstü ilginçtir çünkü bunda bir çelişki görür ve çelişkinin olmaması gereken birşey olduğunu düşünür. Eğer yıkıcı bir teknoloji ya da yenilik yerleşik bir teknolojiyi geçersiz kılıyor ve eskisini dağıtarak yeni bir üretim düzeni, yeni bir pazar düzeni vb. yaratıyorsa, bu durum eski teknolojiye bağımlı olan ve eski kalmada direten herşey için yıkıcıdır.

 

 

Kişisel bilgisayarın daktilo makinesini ortadan kaldırması, bulut teknolojisinin dışsal veri disklerinin yerini alması, 1908’de Henry Ford’un kitle için üretilen T-Modelinin 30 yıldır rahatsız edilmeyen otomobil pazarını bozması yokedicilik örnekleridir. Müzik alanında uzun çalarlardan internet formatlarına değişim çok kısa bir süre içinde ve çok keskin oldu. 1985’te yeni olan, yepyeni olan Cray 2 süper bilgisayarının ederi $17,5 milyon ve ağırlığı 2.500 kilogram iken, işlem gücü bugünün bir cep telefonunun gücü kadar bile değildi. Bugünkü teknolojiyi de hiç kuşkusuz benzer bir yazgı beklemektedir.

 

 

 

Ekonomik özgürlük



Mülkiyet yalnızca bir istenç kipidir ve ussallığı ya da kavramı gereksinimi karşılama ya da kullanım yanında değil, ama kavramın realitesi olmasında yatar. Mülkiyet özgürlüğü bütün bir modern toplumun ilk koşuludur. Mülkiyet istenç özgürlüğünün dolaysız anlatımıdır Mülkiyetin bu belirlenimi onun fetişistik bir karakter taşıdığı ve insanı denetlediği gibi kurguları geçersiz kılar.



Ekonomik özgürlük fetişistik bir mülkiyetin, kapitalin vb. denetimi değildir. Tam tersine, ekonominin kendisi bir özgürlük alanı olarak baştan sona etik bir karakter taşır ve mülkiyet özgürlüğünü çiğneyen yolsuzluk, dolandırıcılık, rüşvet gibi etik-dışı ve ekonomi-dışı öğeler ekonomik özgürlük tarafından ortadan kaldırılır.


Sömürü



Sömürü ilişkisinin kendisi mülkiyet özgürlüğü ile bağdaşmaz, çünkü mülkiyet bir haktır. Sömürü başkasının mülkiyetine haksız olarak iye olmaktır. Sömürü kültürün ahlak ve duyunç kavramlarının gelişmemiş olarak pazar ilişkilerine girmesinin zorunlu sonucudur ve özgürlük bilincinin yükselmesi ile orantılı olarak yalnızca azalır.



Özellikle modern dönemin başlarındaki İngiltere’yi tanımlayan “işleyim devrimi” terimi gerçekte moral geriliğin yol açtığı acımasız sömürü olgusunu örtmeye hizmet eder. Aynı moral gerilik nedeniyle sömürü
özgürlük ile yeni buluşan Asyatik kültürlerde yeğindir ve “ortaklaşacı” Çin’de ortaya çıkan muazzam ekonomik eşitsizlik olgusu kitlenin sevgili önderlerinin moral gelişim düzeyinin en güvenilir ölçüsüdür.



Modernite ve Modernizm



Modernlik ya da yenilik kendisinden başka birşeyi anlatmaz. Modernizm başka birşeydir. Modernizm modernliğin birincilliği görüşüdür ve ilk olarak usdışıdır çünkü yenilik uğruna yenilik formülünü herşeyin önüne koyar.



Modern olanın kendisi ortaya çıkar çıkmaz kendini olumsuzladığı için, modernlik hırsı sürekli yenilik arayışı, yenilik uğruna yenilik itkisidir. Modernizm yeniliğin kendinde eskilik olması ölçüsünde yalnızca geçici ve raslantısal bir türlülük yaratır, ereksel ve ideal değildir. Bir “farklılık” yaratmak bir yenilik yaratmaktır, ama “farklılık” pekala bir saçmalıktan daha iyi olmayabilir.

 

 

 

 

Bilim ve Uygulayımbilim


Teknoloji insanı değersizleştiren ve aptallaştıran mekanik davranışı ortadan kaldırır, insanı kendine kazandırır.

 

2 Bilim ve Uygulayımbilim


Teknoloji modern yaşamın yalıtılmış bir boyutu değildir. Herşeyden önce kendisi modern kültüre ait olan bilimsel bilgiye gereksinir. Sonra etik-ekonomik temel gerektirir ve kendisi etik normların ve ekonomik ilişkilerin yeniden uyarlanmasını ve yapılandırılmasını güdüler.

 

Modern teknolojinin ön-modern teknolojiden özsel ayrımlarından biri de ön-modern teknolojinin aşağı yukarı salt bir el-becerisi (τέχνη/tekhne) iken, modern teknolojinin bilimsel gelişim üzerine temellenmesidir. Bu bağımlılık uygulayımbilimsel gelişmeyi mekanik, kimya ve yaşambilim alanlarındaki gelişmelerin bir türevi yapar ve yabancı kökenli olan ve bu nedenle biraz insanların kafalarını karıştıran ‘teknoloji’ sözcüğünün gerçek anlamını uygulayımbilim olarak belirler. Bu karakteri ile, uygulayımbilimsel gelişim üretim sürecinde insan elinin ve emeğinin payını makinelere aktarırken, aynı zamanda kafa emeğinin payını sürekli olarak arttırır. Bu sürecin ereği öyle bir noktayı gösterir ki, orada doğanın gizlerinin bilgisi insana sonsuz ölçüde yapıcı ve eşit ölçüde yok edici bir güç kazandıracaktır.

 

 

Görgül ya da pozitif bilgi kendini teknolojide, insanın doğal ve kültürel dünya ile etkileşiminde yararlı kılar. Teknolojide de bilgi (logos/λόγος) içerilir, ama bu bilgi kuramın (theoria/θεωρία) bilgisi değil, kuramı uygulamanın bilgisidir ve kuramın değişmesi ve gelişmesi ile onun da değişmesi ve gelişmesi gerekir. Bilimsel bilgiden yoksun ve onu üretemeyen kültürlerin elindeki uygulayımsal bilgi bu nedenle geçicidir ve bir süre sonra değersizleşir ve yararlığını yitirir. Çin bütün bir kültürünü özgürleştirmedikçe, gerçek bir etik yapı kazanmadıkça, düşünmeyi öğrenmedikçe, uygulayımbilimin kavramsal-bilimsel temelini de üretecek denli büyümedikçe, elindeki teknolojik bilgi sürekli olarak eskiyecek ve yeni olan karşısında hiçbir işe yaramaz olacaktır. Gerçek bilgiye ve bilime ancak gerçek bir etik yaşam düzleminde erişebilir. Demokrasiye eriştiği zaman korkmaya ve korkutucu olmaya da son verecektir.

 

Bugün bütün bir modern öğretim etkinliğinin çevresinde döndüğü görgül ‘bilgi’ kuşkulu olasılık bilgisi ya da sınırlı bilgidir ve sınırlı uygulayım için yararlıdır. Bu güdük bilgi ile karşıtlık içinde, ussal ya da kavramsal-mantıksal bilgi tüm gerçeğin bilgisidir ve insan usunun doğanın ve tinin özsel ussal belirlenimi ile özdeş olduğu öncülü üzerine dayanır. Bu özdeşliğin yokluğu teknolojinin de sınırını çizer. Sınırsız teknoloji doğanın işleyişinin eksiksiz bilgisini gerektirir.

 

Kuşkuculuk ruhsal bir eğilim olarak bilginin olanağını yadsır. ‘Kuşkuculuk’ yalnızca varolan karşısında duyulan sağlıklı ve normal kuşku değil, ama kuşkunun saltık olduğuna, bilgisizliğin ilksiz-sonsuz olduğuna duyulan sarsılmaz bir inançtır. Hiç kuşkusuz paradoksal olduğu, diyalektik ile ilgisi olmayan bir tek-yanlılık olduğu ve insanı estetik, etik ve entellektüel göreliliğe düşürdüğü açıktır. Öte yandan bilginin olanağı insanı bir bakıma tanrısallaştırır, onun bütün bir doğal ve tinsel evren ile entellektüel birliğini kurar. Bu iki yoldan hangisinin doğru olduğu keyfi bir seçim sorunu değildir, ve insan tininin doğasını ilgilendirir.

 

Mekanik uzay, zaman ve özdeğin bilimi olarak en soyut bilim olduğu için, tıpkı salt nicelik kavramı ile ilgilenen matematik gibi, zamanda ilk olarak gelişir. Uzay ve zaman kavramlarının (ve onların birliği olarak özdek kavramının) nicelik kavramının uzaydaki ve zamandaki (ve dolayısıyla özdekteki) realitesi olmaları mekanik bilimini aşağı yukarı matematiğe (aritmetik ve geometri) indirger. Kimya mekaniği kapsar ama mekanikten daha çoğudur. Mekanik bağıntı dışsal ve dolaysız iken ve yalnızca yerçekimi kuvveti olarak belirli iken, kimyasal bağıntı nesnelerin göreli, dolaylı bağıntısıdır ve nesneler olarak atomlar ve moleküller bu karşılıklı ilişki yoluyla belirlenim kazanır. Kimya özdek olarak özdeğin değil, belirli özdekler olarak atomların ve moleküllerin ilişkisini kapsar. Mekaniği ve kimyayı kapsayan Yaşambilimin en alt düzleminde DNA salt kimyasal ilişkiden daha çoğunu, bir erek ya da telos kavramını kapsar. DNA salt bir nedensellik ilişkisi değil, salt kimyasal bir molekül yapısı da değil, ama dirimli bir örgenliğin programıdır. Bu program ya da erek olarak Biçim (İdea) ilk olarak özdekselin üzerinde özdekselin kendisinden ayrı bir belirlenim, yaşam belirlenimidir. Telos kavramının tanrısal olarak anlaşılması zorunlu değildir; bir ereğe doğru açınım o açınıma ya da sürece bir bilinç yüklemeyi gerektirmez. Doğa alanının kavramsal bağıntılarının kendisi mantıksal olarak homo sapiensin ortaya çıkışına doğru erekseldir. Doğa bir bakıma saltık teknolojisini homo sapiensi yaparak sergiler ve doğa kavramlarının bağıntıları olarak doğa yasalarının zorunlu ürünü olan insan bütün bir fiziksel varoluşun en yüksek biçimlenişidir. Eğer insanın türeyişi salt olumsal bir olay, salt bir şans sorunu değilse, bütün bir evren tarihi bu ereğe doğru odaklanmıştır ve sürecin bilgisi aynı zamanda sürecin zorunluğunun bilgisidir. Genel olarak doğa biliminin içeriği bu ereğin zorunluğunun kavramsal olarak gösterilmesinden oluşur. Homo sapiens aynı zamanda doğayı öncülü olarak alan tindir ve eğer benzer olarak tinin belirlenimleri için de olumsallık ya da raslantısallık kabul edilmezse, tinin başlangıçta salt bir potansiyel olan belirlenimlerinin bilgisi bu potansiyelin kendini tarihsel süreçte edimsel olarak açındırmasını izleyecektir.

 

 

Teknoloji ve Kültürel Süredurum


Teknoloji insanı değersizleştiren ve aptallaştıran mekanik işleri ortadan kaldırır, insanı kendine kazandırır.
Çevre kirliliğinden, kaynakların tükenmesinden (Wikipedia'nın yazdığının tersine) teknoloji değil, insan sorumludur.

 

3 Teknoloji ve Kültürel Süredurum


Yürürlükteki kültür bir yandan teknoloji ile geçimsizdir ve kültüre özgü süredurum değişime ve yeniliğe ya izin vermez ya da en iyisinden ilkin direnç gösterir. Kültür bütün bir dizge iken, teknoloji bu tarihsel olarak göreli gerilik içinde biçimlenmiş yapının geri kalan bileşenleri ile uyum içinde işlemesi gereken bir bileşenidir. Kültürün sağlamlığı teknolojinin de engellenmesi ve reddedilmesi demektir, çünkü tutuculuk yenilikten ve değişimden duyulan genel bir korkudur ve evrensel bir istençsizlik zemininde kültürü herhangi bir sonlu-tarihsel şeklinde dondurma ve saklama isteğinden başka birşey değildir. Bu bilinçsiz alışkanlık etiği gerçek moral temelden, özgür duyunçtan yoksundur.

 

Öte yandan, despotik kültür geriliğinden korkmaya başlar başlamaz ve geleneklerini yener yenmez teknolojik geriliğin güçsüzlük ve yoksulluk olduğunu ve tılsımlı teknolojinin kültürün tüm problemlerin çözümü ya da çözümünün başlangıç noktası olduğunu düşünmeye başlar. Başkan Mao istençsiz ve bilgisiz köylüleri arka bahçelerinde çelik üretmeyi önerdiği ve bu yolla ‘Büyük Sıçrama’ dediği şeyi başarabileceğine inandığı zaman, çok geçmeden Deng Xiaoping’in ‘serüvencilik’ dediği bu altyapı politikacılığının yalnızca bir serüven olmadığı açığa çıktı. Etik olmaksızın teknoloji girişiminin İngiliz işleyim devrimi örneğinde görülen acımasızlığı insanlık adına yeterince utanç verici iken, Çin’de sonuç insanların tarımsal üretimden aşağı yukarı bütünüyle çekilmeleri ve açlık nedeniyle kitleler olarak ölmeleri oldu. (45 million died in Mao’s Great Leap Forward, Hong Kong historian says in new book.)

 

45 million died in Mao's Great Leap Forward, Hong Kong historian says in new book

45 million died in Mao's Great Leap Forward, Hong Kong historian says in new book

05 September, 2010,

At least 45 million people died unnecessary deaths during China's Great Leap Forward from 1958 to 1962, including 2.5 million tortured or summarily killed, according to a new book by a Hong Kong scholar.

Mao's Great Famine traces the story of how Mao Zedong's drive for absurd targets for farm and industrial production and the reluctance of anyone to challenge him created the conditions for the countryside to be emptied of grain and millions of farmers left to starve. It is due to be published by Bloomsbury tomorrow.

The shortages were exacerbated by Mao's insistence on repaying debts to the Soviet Union and other communist countries - in the form of foodstuffs - years before he needed to and donating them to Third World countries as foreign aid.

The author is Frank Dikotter, chair professor of humanities at the University of Hong Kong and professor of the modern history of China on leave from the School of Oriental and African Studies at the University of London.

The book estimates a death toll nine million higher than the 36 million given in Tombstone, the last major work on the subject published in 2008 by Yang Jisheng, a senior reporter for Xinhua. An English translation is due to appear this year.

Dikotter, a native of the Netherlands, uses new material from China. 'While Communist Party archives are still very closely guarded, over the past four or five years, they have gradually opened up to the extent that serious research has become possible on the famine,' he said.

Most of the material comes from 10 provincial archives chosen on the basis of openness, including those of Gansu , Guangdong, Hebei , Hubei , Hunan , Shandong , Sichuan , Yunnan and Zhejiang .

'Provincial archives are not only much richer than the smaller collections which can be found in counties, cities or even villages, but they also tend to keep copies of important files that were sent to them from above, namely Beijing,' he said.

'The death toll stands at a minimum of 45 million excess deaths ... Coercion, terror and systematic violence were the foundations of the Great Leap Forward. Thanks to the meticulous reports compiled by the party itself, we can infer that, between 1958 and 1962, by a rough approximation, six to eight per cent of the victims were tortured to death or summarily killed, amounting to at least 2.5 million people.

'Other victims were deliberately deprived of food and starved to death. Many more vanished because they were too old, weak or sick to work - and hence unable to earn their keep. People were killed selectively because they were rich, because they dragged their feet, because they spoke out or simply because they were not liked, for whatever reason, by the man who wielded the ladle in the canteen.'

He estimated that at least three million died of starvation and disease in gulags - labour and re-education camps set up by local governments - out of the eight to nine million detained in such camps during the Great Leap Forward. Between one and three million committed suicide.

The book traces how the roots of the catastrophe were the ambition, conceived by Mao in the summer of 1957, to overtake Britain in output of iron, steel and other industrial products within 15 years. When his economists tried to tell him that this was impossible and that they needed to balance the budget, he shouted them down and humiliated them.

Huang Jing, chairman of a commission on technological development, jumped out of a window at a military hospital in Guangzhou and died of his injuries in November 1958, aged 47.

This climate of terror reached its peak at the Lushan Conference in July 1959 when defence minister Peng Dehuai challenged Mao. In Xiangtan , Hunan province, his and Mao's hometown, Peng had seen children in rags and old people crouching on bamboo mats in the freezing winter. He had also received letters about widespread starvation. In a letter to the 150 participants at the conference, Peng attacked considerable waste of natural resources and manpower, inflated production claims and leftism.

Mao was enraged. Peng was dismissed and put under house arrest. During the Cultural Revolution, Red Guards beat him more than 100 times, crushing his internal organs and splintering his back. He died of cancer in 1974. When officials saw the fate of one of China's most distinguished generals, no one dared to challenge Mao.

By the end of April 1958, the famine had begun. 'In Guangxi , one person in six was without food or money and villagers died of hunger in parts of the province. In Shandong, some 670,000 were starving, while 1.3 million were destitute in Anhui . In Hunan, one in every ten farmers was out of grain for more than a month. Even in subtropical Guangdong, close to a million people were hungry, the situation being particularly bad in Huiyang and Zhanjiang , where children were sold by starving villagers. In Hebei, grain shortages were such that tens of thousands roamed the countryside in search of food ... from the devastated villages; 14,000 beggars made it to Tianjin , where they were put up in temporary shelters. In Gansu, many villagers were reduced to eating tree bark; hundreds died of hunger.'

As the famine took hold, people did unspeakable things to each other, even their own relatives. 'In Nanjing , about two cases of murder inside the family were reported every month in the middle of the famine ... In the majority of cases, the reason behind the murder was that the victims had become a burden. In Liuhe, a paralysed girl was thrown into a pond by her parents. In Jiangpu, a dumb and probably retarded child aged eight stole repeatedly from both parents and neighbours, putting the family at risk; he was strangled in the night ... Wang Jiuchang regularly ate the ration allocated to his eight-year-old daughter. He also took her cotton jacket and trousers in the middle of the winter. In the end, she succumbed to hunger and cold.'

The campaign not only killed millions of people but also devastated the animal population. In Hunan, the number of pigs fell from 12.7 million in 1958 to 7.95 million in 1959, 4.4 million in 1960 and 3.4 million in 1961. Pigs, poultry and cattle died of hunger, cold, disease and neglect after the establishment of people's communes, one of the main instruments of the campaign.

In Dongguan, the death rate for pigs rose from nine per cent in 1956 to 25 per cent in 1959 and more than 50 per cent in 1960. 'It was left with a million pigs where more than 4.2 million had existed a few years earlier. In Zhejiang, the death rate in some counties was 600 per cent, meaning that, for every birth, six pigs died. In all of Henan, the situation with livestock was better in 1940, in the middle of the war against Japan, than in 1961.'

Buildings were also targeted. 'The [campaign] constitutes, by far, the greatest demolition of property in human history. As a rough approximation, between 30 and 40 per cent of all houses were turned into rubble.' They were torn down to provide nutrients for soil, for fuel, to steal the materials or for redevelopment projects.

'According to comrades from the provincial party committee, 40 per cent of all houses in Hunan have been destroyed,' Liu Shaoqi , then head of state, wrote to Mao on May 11, 1959. 'Besides this, there is also a portion that has been appropriated by state organs, enterprises, communes and brigades.'

The number of people per room in Hunan doubled during the campaign. In Sichuan, people had to live in toilets or under the eaves of somebody else's house.

Even the dead were evicted, with graves destroyed to make farmland. In Mouping, Shandong, local cadres used corpses to fertilise the land. In Fengxian county, Hunan, a party member saw coffins disinterred and left strewn about the field in front of his house. The local deputy secretary was burning the corpses in four large cauldrons in his house, to make fertiliser to be thrown on the fields.

An enormous area of forest was also lost, due to felling for fuel, to clear land for grain, to produce fertiliser and due to a collapse in effective forestry management. Up to 70 per cent of the shelter forest was destroyed in some counties in Liaoning , 80 per cent in east Henan. In Kaifeng it disappeared altogether and 27,000 hectares were given up to the desert.

Mao Zedong's Great Leap Forward campaign lasted from 1958 to 1962

By the end of April 1958, this many people were destitute in Anhui: 1.3m.

 



 

Despotik tutucu kültür modern bilimi geliştiremediği için modern teknolojiyi de geliştiremez ve onu dışarıdan almak zorundadır. Modern teknolojinin gelmesi ile birlikte pazar ve mülkiyet ve ekonomi de gelir ve ekonomi özgürlük gerektirir. Teknoloji bu karakterinden ötürü genel olarak geleneksel olanı baştan sona bozucudur ve yürürlükteki ön-modern alışkanlık etiğini kendine uyarlamaya başlar. Teknoloji bütün bir ekonomik sürecin zorunlu öngereği olan etik karakteri de ister. Eğer bu yoksa, yaratılır. Sözleşme ilişkilerini işletecek denli dürüst olmayan insanlar yalnızca teknolojiye değil, ekonomiye de yeteneksizdirler.

 

Despotik-geleneksel kültür ve teknoloji arasındaki ilişki yokedici teknolojinin bu kültürlerin elinde nasıl kullanılacağı sorusunu ilgilendirir. Geleneksel kültür değişime ve yeniliğe izin vermeyen despotik kültürdür. Ve despotizm özgür düşünceye izin vermese de, teknoloji özgür bilimsel düşünceyi gerektirmez.

 

 

 

Ekonomi, Üniversite ve Teknoloji


Teknoloji insanı değersizleştiren ve aptallaştıran mekanik davranışı ortadan kaldırır, insanı kendine kazandırır.
4 Ekonomi, Akademi ve Teknoloji

 

Teknolojinin ekonomi ile ‘etkileşim içinde’ olduğu gibi anlatımlar biraz safçadır, çünkü tüm ‘araştırma ve geliştirme’ çalışmaları ekonominin onlarsız da olabileceği dışsallıklar değil, tam tersine onun kendisini oluşturan öğelerdir. Ve bu araştırma modern üniversitenin kendisinin üstlendiği başlıca uğraşlardan biridir.

 

Teknoloji ekonominin bir bileşeni olduğu düzeye dek onun tarafından güdülenir. Ön-modern ekonomi ve ön-modern teknoloji dinginlik ve değişimsizlik karakterini ortaklaşa taşır. Modern ekonominin ve teknolojinin karakteri gelişimdir. Ve ‘gelişim’ ereksel olduğu için, ilerlemesinin ölçütünü sağlayan bir ideal biçime bağlı olduğu için gelişimdir. Ekonominin ereği sürekli artmakta olan insan gereksinimlerini sınırsızca karşılamak, ve bunu sınırsız teknoloji aracılığıyla yapmaktır.

 

Modern teknoloji bedensel olduğu gibi düşünsel emek etmenini de güdülendirir ve güçlendirir, ve bunu insan payına düşen emeği indirgeyerek, emeğin işini makinenin işlevine dönüştürerek yapar. Kimi işler ortadan kalkarken, kimileri değişir. Her durumda insanlar mekanik emeğin aptallaştırmalarından bağışlanır, kol emeğinin yerini entellektüel emek alır, ve bir makine yerine bir insan olma olanağı büyür.

 

 

Üniversite pozitif bilimlerin öğretimine sınırlanan işlevi ile pragmatik-yararcı ekonomik kültürün bir bileşenidir. Böyle kültüre bağımlı kılındığında, bilim asıl anlamını ve değerini yitirir, yararcılaşır, ve giderek teknolojinin bir hizmetçisi gibi iş görmeye başlar. Böyle bilim ne bilginin asıl nesnesi olan evrensel ile ilgilenir, ne de sunduğu bilgi pozitif bilginin ötesine geçer. Sonuçta doğal ve insansal realiteden ve gerçeklikten uzaklaşır. Ve sonunda bilim olma karakterinden uzaklaşır, uygulayımbilim düzeyine indirgenir.

 

Modern yurttaş toplumunda üniversite henüz başlıca ekonomik bir şirket karakterini taşır (ücretsiz olduğu yerde de ücretini toplumun kendisi öder), genel olarak ekonomik etkinliğin gereksindiği elemanları yetiştirir ve pozitif bilginin entellektüel bir mülkiyet olarak pazarlanmasını sağlar. Bu bütünün işleyişinde, bilgi uğruna bilgi önemsiz ve anlamsız görünmese de, en azından ikincildir (pozitivizmin kendisi kuramsal bilgiyi anlamsız görür).

 

Duyusal-deneyimin ötesinde hiçbir anlamları ve değerleri olmayan görül bilgiler, bu karakterleri ile tutarlı olarak, hem doğa alanında hem de insan bilimleri alanında kendilerini modern ekonominin ve politikanın işleyişine hizmete sınırlamayı sürdürürler. Gerçekte hiçbir zaman pragmatik olamayacak olan felsefeye bile pragmatik kültürde doğa ve tin alanlarının görgül bilimlerinin alanının ötesinde olan kavramsal sorunların araştırılması ile ilgilenmekten çok, dar, kuşkulu, sınırlı pozitif bilgiyi aklama görevi verilir (ki felsefeyi bilimden, varoluşu ussal özünden ayırmanın bir başka yoludur). Bu nedenle görgül bilimler bilim olma karakterine yabancı kalmayı sürdürür, özellikle insan bilimleri her kültüre göre, her bireye göre, her yazarın kendi özel bakış açısına göre değişen kavramsız öyküler, masallar, görüşler vb. anlatma batağından çıkamazlar. Aynı irrasyonalizm temelinde, doğa bilimleri özellikle mekanik alanında birbiri ile yalnızca çelişen bir kuramlar türlülüğü tablosu sergilerken, insan bilimlerinde başlıca etiğin konusu olan tüze, toplumbilim, tarih gibi özsel bilimler bütünüyle keyfi, kişisel, giderek ideolojik-despotik görüşlerden oluşan programları ile boş bir tartışmacılık alanında kalmayı sürdürür.

 

 

Yenilik ve Teknoloji

5 Yenilik ve Teknoloji

 

‘Yenilik’ yirminci yüzyılın modernist sanatında kendini yeterince sergiledikten sonra şimdi biraz gecikme ile de olsa iş dünyasında günün sloganıdır — sanki güneşin gökyüzünde durmaya ve gezegenlerin onun çevresinde dönmeye başlamasından bu yana insanlık ilk kez ‘yenilik’ ile karşılaşıyormuş gibi. ‘Yenilik’ yirminci yüzyılın başlarında sanat dünyasında da en az bugün olduğu kadar popüler olmuştu ve beceriksiz ve başarısız sanatçılar klasik karşısında yargılanmaktan kurtuluşu ‘yenilik uğruna yenilik’ formülünde buldular. Sonuçta eğitimsiz kitlelerin estetik geriliğine sığındılar. Eğer ‘yenilik’ sözcüğünün bu tür abartmalarına karşı birşey söylemek gerekirse, değerli, önemli ve özsel olan ‘yenilik’ değil, klasiktir. Yeni olan eskiyecektir. Klasik olan her zaman açıktır ki yeni kalacaktır.

 

Çeşitli toplantılarda zaman zaman bir elit gibi konuşan Bill Gates bir keresinde Stanford Üniversitesinde öğrencilere yaptığı bir konuşmada onlara çözüm yolunu gösterirken “innovation can solve almost every problem” dedi. Bu hiç kuşkusuz doğrudur, çünkü eski olmayan her çözüm yenidir. Ama ‘yenilik’ her problemin çözümüne ilgisizdir. Çözümde salt yenilikten daha çoğu vardır ve özsel olan, çözümü çözüm yapan şey çözümün yeniliği değildir. Gates’in gözünden kaçan kaçmaması gereken birşeydir.

 



     

Gerçekte yeniliğin kendisi yeni değildir. Ama sözcüğün bir suçu yoktur. Yeniliğin kendisinde yeni olan şey onun modern dönemi tanımlayan kavram olması, modern yenileşmenin sürekliliğidir. Modern dönemde hiçbir teknoloji, hiçbir etik durum, hiçbir yasa yeni değildir, çünkü doğum saati ölüm saatidir. Onda herşey gerilim içindedir, ve kopar. Dinginlik arayan ruh buna dayanamaz, çözülür, ve anlamı yitici olanda aradığı için anlamsızı bulur. Modernlik pekinliğin sürekli yitişi ve hiçbir zaman kurulamayışıdır. Sonluda aradığı sonsuzu bulamayan anlak yalnızca bitip tükenir.

 

Yeni olanın belirleniminin ortaya çıkar çıkmaz eskimek, eskimiş yeniye dönüşmek olduğu düzeye dek, böyle yenilik gerçek yenilik değil, eskimeyen yenilik değil, ama daha şimdiden eski olan yenilik, yalancı yenilik, kötü yenilik, kısaca eskiliktir. Yeninin kendinde eski olması, eskinin ve yeninin bu birliği yenileşme, modernleşme dediğimiz sürecin olanağıdır. Böyle bir ‘yeni’ye sıkı sıkıya sarılmak değişimi durdurmaktır. Ve ister etikte ister teknolojide isterse başka herşeyde olsun böyle değişimsizliği başarabilen, eskiye yeninin değerini verebilen şeye tutuculuk deriz.

 



     

Gene de gerçek yeni, eskimeksizin her zaman yeni kalan yeni, yeni-eski ikiliğinin ötesinde yatan ideal yeni asıl erektir ve onun gerisine düşen her yeni gerçekte eskidir. Realitenin İdealiteye ulaşıp ulaşamayacağı sorusunu yanıtlamak ve o yanıtı yargılamak herkesin kendi usu ile üstlenmesi gereken bir problemdir. Ama burada en azından realitesinin yokluğunda idealitenin ne işe yarayacağı, realite de olmadan salt idealite olmanın bir anlamının olup olmadığı sorulabilir.

 

Yenilik yalnızca Şeyleri ilgilendiren ve İnsanı ilgilendirmeyen bir sorun değildir, ve yalnızca insan yapımı şeylerin değil, insanın kendisi sandığı kültürünün eskimesi, insanın kendisinin eskimesi söz konusudur.

 

     

‘Yenileşme/innovation’ bütünüyle genel bir anlatımdır. İtalyan Faşizmi yeni idi, tıpkı Rus Bolşevizmi gibi. Picasso sanatta devrim yaptı ve yeniliği, sözde ‘türlülüğü’ slogan yaparak modernizmi klasisizme, güzel sanatın kendisine karşı çevirdi. Nazizm, atom bombası, hidrojen bombası, Hitler, Lenin, Stalin, Mao ve başkaları tümü de yeni idi. Benzer bir yenilik uğruna yenilik eğilimi kendini Geometride gösterdi ve çelik gibi sağlam aksiyomlar üzerinde yapılan ‘yenilikler’ onları plastik önermelere çevirdi. Ve Fizikte gösterdi, ve bilim bilim-kurguya benzemeye başladı.

 

‘Yenilik uğruna yenilik’ kültü olarak modernizm güzel sanatı gömmeye çalıştı. Eğer ‘yenilik’ başka her niteliği dışlama pahasına yenilik olacaksa herşey yenilik olabilir. Bu nedenle yenilik kötü sonsuzdur — hiçbir zaman amacına ulaşamaz, hiçbir zaman yeni olamaz çünkü her zaman eskir. Yenilikler bir eskiler türlülüğüne bozulur.

 

Yenilik gerçekten yenilik olacaksa salt yeni olmaktan daha çoğu olmalı, eskimeyi yenmeli, her zaman yeni kalmalıdır.

 

 

Teknoloji ve İnsan Yetileri

Margaret Thatcher: “There is no such thing as society. There are individual men and women.”
6 Teknoloji ve İnsan Yetileri

Teknolojinin başlangıcı zaman zaman çok geniş tanımlarda mağara devrine dek indirilir ve ateşin, yontma taşın kullanımı, ve daha sonra tekerleğin ve yalın mekanik aygıtların icadı ilk teknolojik edimler ve buluşlar olarak kabul edilir. Tüm bunlarda homo sapiens Doğayı Doğanın kendisinden başka birşeye, Kültüre çevirir. Teknoloji Doğayı Kültüre dönüştürür.

 

Teknoloji insanın ansal ve bedensel güçlerinin bir genişlemesi gibi görünür. Genel olarak aletler insanın bedensel gücünü genişletirken, telgraf, telefon, teleskop, radar, radyo, televizyon gibi bir bölümü daha şimdiden tarihe karışmış modern iletişim aygıtları insan duyularının bir uzantısı gibidir ve bütünüyle uygunsuz bir biçimde ‘bilgisayar’ dediğimiz dijital makineler gerçekte yalnızca insanın sayma yeteneğini hızlandırmaya hizmet eder.

 

Tüm gelişimlere karşın, insan teknolojisi doğanın mikro ve makro teknolojisi ile karşılaştırıldığında henüz yalnızca yolun başındadır. Teknoloji insanın doğanın görkemli ussallığı ile yarışma süreci, doğanın hayranlık verici teknolojisi ile eşit olma çabasıdır. Teknoloji insanın doğanın yaptığını yapabilme yeteneği olarak doğanın bilgisi üzerine dayanır ve modern teknoloji bu düzeye dek modern doğa bilimlerinin bir uzantısıdır.

 

Despotizm ve Teknoloji
Ama teknolojik aygıt ya da araç onu üretmenin olanağını sağlamış olan bilimsel bilgi, araştırma emeği, ve birkaç yüzyıllık çaba olmaksızın salt dışsal öykünme yoluyla kolayca kopyalanabilir, ve evrik mühendislik yoluyla aşağı yukarı her aygıtın eşlemi üretilebilir. Teknolojik gelişimin zemini olan bilimsel gelişime ve ekonomik özgürlüğe izin vermeyen tutucu kültürler de bilimsiz teknolojiden yararlanmayı başarabilir ve sonuçta despotizm ve teknoloji buluşabilir.

 

 


Teknoloji ve İnsan Potansiyeli

"G
7 Teknoloji ve İnsan Potansiyeli

 

İnsan potansiyeli geliştirilebilir mi?

İnsan gizilliklerinin doğal olarak ya da doğuştan verili ve sınırsız olduğu düzeye dek geliştirilecek olan şey gizillik değil, onun edimselleşmesidir. Gelişme her durumda bir gizilliği öngerektirir. Homo sapiensin daha öte gelişmesi onun bir başka türe, yeni bir türe dönüşmesi demektir. Kavramı gereği tür olan dirimli varlık ancak özsel bir değişkiye (mutasyona) uğrayabilir. Bunun herhangi bir anlamda bir gelişme olup olmayacağını belirlemek için bir ölçüt gerekecektir ve eğer homo sapiensin yetilerinin ötesinde bir gelişim söz konusu ise, homo sapiens bunu saptayacak ölçütlerden yoksun olacağı için bir aptal durumuna düşecektir. Gene de insan gizilliklerinin daha öte gelişmesi gereksiz görünür, çünkü asıl insan belirlenimlerinde, estetik, etik ve entellektüel yetilerde insan gizilliğinin sonlu olduğunu düşünmek için herhangi bir neden var gibi görünmez.

 

Teknolojinin kendisinin insan entellektüel yetisinin bir ürünü olması ölçüsünde, teknoloji doğal olarak verili ya da a priori insan yetilerinin bir gelişimi değil, bir edimselleşmesidir. Teknoloji insan yetkinliğinin bir uzantısı, ansal ve bedensel gücünün sınırsızca genişlemesidir. Teknoloji insanın Doğa ile, özdekselin alanı ile ilişkisinde iş görür.

 

İnsan anlığı ya da tini doğayı öngereği olarak alır ve onun gerçeğidir. Tin olmaksızın doğa doğa-olma belirlenimini yitirecektir. Doğa belirli olarak, somut olarak verilidir. Ve homo sapiens doğanın ereği olarak verilidir. Bu nedenle kendini edimselleştirmeli, belirlemeli, gelişmelidir. Genel olarak tarih insanın bu tinsel gelişiminin sürecidir.

 

Tüm insan potansiyeli dediğimiz zaman bu entellektüel, etik ve estetik potansiyelleri anlatır. Ve potansiyel ya da gizil olan edimselleşeceği için öyledir ve ancak kapsadığı kadarını, ancak onda olanı edimselleştirebilir. Önemli olan nokta bu potansiyel güçlerin ya da yetilerin özsel olarak sonlu olup olmadıklarıdır. (Yetinin ‘gelişmesi’ yeteneğin gelişmesinden başka birşeydir.) Bu gizillik ancak daha ötesi varsa, ancak sonlu ise daha öte gelişime açıktır. İnsanın bilme yetisinin bilme kavramına karşılık düşen bir bilme yetisi olması, doğal ve tinsel evrenin özsel olarak insan bilgisine açık olması bu yetinin tam, ideal, sınırsız olması demektir. İnsan usunun karşısında duran tüm nesnel dünyanın kendinde ussal olması demektir.

İnsanın estetik gelişimi de estetik duyarlığının güzelliğin sonsuzluğunu duyumsamaya yetenekli olması anlamında bir son ya da sınır ile karşılaşmaz. Biçim olan güzellikte insan duyarlığı insanın kendisinin biçiminde, onun iç güzelliğinin ve dış güzelliğinin, tinsel ve bedensel güzelliğinin birliğinde bir tür sonsuza ulaşır. Güzellik de daha ötesi olmaması anlamında sınırsızdır.

 

Ve duygusal alanda bireysel duygunun karşı duyguda, bütün bir insanlıkta kendi duygusunu bulması bir sınır ile, başkalık ya da yabancılık ile karşılaşmaması demektir. İnsanın tam duygusal gelişiminin anlamı budur.

 

İnsanın öznel doğası hiç kuşkusuz görgül ruhbilimin yaptığı gibi çeşitli yetilere çözümlenebilir, ama yetiler ancak birlik içinde etkindir. Analiz ancak bütünün içerisinde dirimli olanı öldürür. Dahası, insanın doğal bütününü ruhsal etmen ve beden olarak birbirinden soyutlamak, insanın ideal yanını ve reel yanını birbirinden ayırmak yine aynı sonucu getirir: Bedensiz bir ruh ya da ruhsuz bir beden kolayca görebildiğimiz gibi, salt düşünsel kurgulardır.

 

 

 

Dark humor: Shortly before the first detonation of a nuclear device, the Trinity test, July 16, 1945, Enrico Fermi jokingly took bets on “whether the atmosphere will be set on fire,” according to physicist Hans Bethe. Fermi was mocking concerns raised by Edward Teller that the fission explosion might trigger runaway fusion. Photo of Trinity courtesy of National Nuclear Security Administration/Nevada Site Office.
The 70th anniversary of the bombings of Hiroshima and Nagasaki has reminded me of an extraordinary incident that occurred during the Manhattan Project, when Edward Teller and other physicists feared the fission bomb they were building might incinerate the planet. I heard about the incident in 1991 while preparing for an interview with Hans Bethe, who headed the Manhattan Project’s theoretical division. Teller reportedly did calculations suggesting that a fission explosion might generate heat so intense that it would trigger runaway fusion in the atmosphere. (Ironically, Teller later helped create thermonuclear bombs, in which fission catalyzes a vastly more powerful fusion explosion.) Teller brought his concerns to other physicists, including Bethe, an authority on fusion (and pretty much everything else in nuclear physics). After considering Teller’s concerns, Bethe and others concluded… Well, I’ll let Bethe tell the story in his own words. Here is an exact transcript of my interview with him, which took place at his home in Ithaca, New York.
LİNK
1) Hiroshima: Before and After the Atomic Bombing

 

İdea Yayınevi Site Haritası | İdea Yayınevi Tüm Yayınlar
© Aziz Yardımlı 2017 | aziz@ideayayinevi.com