Yapay Anlak ve Teknoloji
Aziz Yardımlı

idea yayınevi site haritası  
 


Yapay Anlak (Artificial intelligence / künstliche Intelligenz)


 

AI insan Usunun mekanik bir modelini üretebilmek için duyulan bir tutkudur. Ele aldığı nesnenin saltık nesne olmasından ötürü AI direnilmez bir çekim alanı oluştururken, alanda öne çıkan görüşler sık sık bir sığlık ve saçmalık tablosu izlenimini verir. Ve ileri sürülen görüşler genel olarak konuya bir bilgi sorunu olarak değil ama bir inanç, daha doğrusu bir boşinanç sorunu olarak yaklaşıldığını gösterir. ‘Anlak’ başlığı altına alınan yetkinlikler arasında gözde olanlar ‘optik karakter tanıma,’ ‘doğal dili anlama’ (ki ‘sesli’ komutları tanıma demektir), ‘nesneleri taşıma’ vb. gibi bütünüyle mekanik işlemlerdir. Ama asıl önemli özlemler arasında ‘uslamlama,’ ‘bilgi,’ ‘öğrenme,’ ‘algı’ gibi yetiler ve yetenekler vardır ve bu ikinciler hiçbir biçimde mekaniğe indirgenemeyecek olmalarına karşın birinciler ile aynı başlık altına alınırlar.

 

 

Böyle bir ‘makinenin’ yapılıp yapılamayacağı konusunda karar vermeden önce neyin yapılacağının bilinmesi gerekir. Ama AI yapmak istediğinin ne olduğu konusunda tam bilgisizlik içindedir. Yaptığı işe uygun olabilecek bir adlandırma da bulamamakta, çünkü yaptığının ne olduğunu bilmemektedir. Usun bilgisi görgül değil kuramsal bir sorundur ve sözde ‘felsefi’ ıvır zıvırın bütünüyle dışında Platon’dan Hegel’e klasik felsefe tarihinin uğruna çabaladığı erektir. AI problemi çocuk oyununa çevirir ve insan düşüncesini en son mantıksal-kavramsal düzleminde ele almaksızın, ve estetik ve etik alanlarını da dışlayarak, bütünüyle kavramsal bir problemi elektrik yükleri, mikroçipler ve finansal yatırım terimlerinde çözmeye girişir. Öyle görünür ki bu tür fiziksele indirgemecilik herşeyden önce bu alanda çalışan insanların kendilerinin birer robot olarak kalmaları sonucuna götürecektir.

 

 

IQ ve AI

IQ ve AI

This postal robot aims to help humans deliver
hundred of pounds of mail. (LINK)

 

 

The History of Artificial Intellgence (LINK)

 

 

 

 

Smart robots working in the #Alibaba warehouse
alongside humans. (LINK)

 

 




AI girişiminde usun ya da kavramsal dizgenin bütünsel bilgisizliğinden ötürü başlıca nicelik kavramı üzerinde odaklanma ve ona doğru bir indirgemecilik vardır. AI alanında mekaniğin kimya ve biyoloji karşısındaki birincilliği bu saplantıya bağlıdır. Mekanik en alt doğa kategorileri olan uzay, zaman ve özdeğin bilimidir ve bu en öğesel doğa kavramları mekaniğin yalın ya da soyut düzleminde nicelik kavramının kendisi gibi davranırlar. Tüm kavramsız düşüncenin mekanik üzerinde ve dolayısıyla matematik üzerinde odaklanmasının nedeni budur. Ama nicelik kavramının bütün bir ussal kavramsal dizgeyi taşıyacak arkhe gibi görülmesi ilkelliktir. Bu durum önemli bir ölçüde kavramsal bilginin doğası, yöntemi ve dizgesi konusunda mantıksal olguculuk (ya da mantıksal görgücülük) ve analitik gelenek tarafından kalıt bırakılan tam bilgisizliğe bağlıdır.

 

 

 

Henüz yeni bir mitoloji düzlemi gibi davranan AI alanında yaygın olarak benimsenen görüş insan düşünme süreçlerinin dijital makineleri yöneten aynı ilke üzerine dayandığı biçimindedir. Bu ilke bir hesaplama ilkesidir ve buna göre insan beyni aşağı yukarı dijital bir veri işlemcisi gibi çalışır. Makinelerin de ‘nicelik’ kavramı üzerine işlediği kabul edildiğinde, sonuç mekaniğin matematikselleştirilmesi ve hesaplamanın bilgi yapılmasıdır. Düşünmeyi matematiğe indirgeyenler bunu matematiği çok iyi anladıkları için değil, tersine hiç anlamadıkları için yaparlar. Bunların ne sayı kavramının çıkarsaması konusunda bir bilgileri vardır, ne de aritmetiksel işlemlerin doğasının ne olduğu konusunda. Bu mekaniğe indirgeme edimininin kendisini mekanik olarak ya da düşünmeksizin yerine getirirler.

Buna ek olarak bilgiyi simgeselleştirenler ve sonra matematiğin dilinin de simgesel olması ölçüsünde bilgiyi matematikselleştirenler de vardır:

 

“... cognition is a causal process involving the use of signs.” (!)

 

Bu bakış açısından insan anlıkları “simge kullanabilen şeyler” olarak, semiotik dizgeler olarak görülür (minds as semiotic (or “sign-using”) systems). Simgelerin ya da imlerin ussal düşünmenin birimleri yapılması ile problemin bütünüyle rayından çıkar, çünkü “simgesel mantık” bir mantıksal pozitivistin dediği gibi “hiçbir ahlak kapsamayan bir mantık” türüdür. Ama böyle simgelerden ve imgelerden türetilen mantık doğallıkla hallusinasyona yetenekli olmalıdır.

 

    AI Has a Hallucination Problem That's Proving Tough to Fix
Tech companies are rushing to infuse everything with artificial intelligence, driven by big leaps in the power of machine learning software. But the deep-neural-network software fueling the excitement has a troubling weakness: Making subtle changes to images, text, or audio can fool these systems into perceiving things that aren’t there.

 

Yukarıdaki resimde kayak yapmaya çıkmış iki insan vardır. Resmi tanımlaması istendiğinde, Google'un Cloud Vision hizmeti yüzde 91 kesinlik ile bir köpek gördüğü yanıtını verdi. Aynı program %100 köpek olan bir köpeği %3 kuşku payı ile ve ancak %97 kesinlik payı ile köpek olarak tanıdı. (LINK)

Fooling Neural Networks 1000x Faster (VİDEO)

Fooling Neural Networks 1000x Faster (LINK)

 

 

 



 

Özdeksel Makineler hiç kuşkusuz özdekseldir, ve özdek düşünmez, anlamaz, yargılamaz, algılamaz, duyumsamaz. Yalnızca çekme-itme kuvvetinin belirişi olan mekanik davranışı gösterir, ya da bir elektrik yükünün varlığının ya da yokluğunun işlevi olarak dijital terimlerde çıktılar üretir. Burada sayılar ile hiçbir ilgileri olmayan ve matematiksel hiçbirşey imlemeyen sözde artılar ve eksiler ya da sıfırlar ve birler ya da pozitifler ve negatifler (ya da başka hangi anlatımı kullanırsak kullanalım yalnızca karşıtlar olan terimler) yanyana dizilir ve kağıda ya da ekrana bir pixel basılır. Makinenin bütün ‘entellektüel’ becerisi bundan daha ileri gitmez. Bu fiziksel işe ansal ya da düşünsel demek bir makine olmayı gerektirir.

 

Düşünce mekaniğin terimlerinde anlatılamayacak özdeksel-olmayan bir varlık kipidir. Özdeksel insan beyninin bir işlevi olan özdeksel-olmayan insan düşüncesinin varlık kipini özdekselin varlık kipinden ayırmak için ona tinsel ya da ansal deriz ve onu mekanik nesneleri de kapsayan görüngüsel ya da görgül, duyulur, fiziksel vb. varlıklardan ayırırız. AI şimdiki emekleme aşamasında düşüncenin bu ansal düzlemini mekaniğin özdeksel düzleminden ayırdetmeyi başaramaz. Sık sık görgül bilimcilerin “bilinç problemi” dedikleri şeyi ele almaya çalıştıklarını görürüz. Büyük olasılıkla düşüncelerin, duyguların, duyumların atomik ya da moleküler nesneler olduklarını, laboratuar aygıtları vb. ile incelenebileceklerini varsaymaktadırlar. Bu kasıtsız pozitivizm yirminci yüzyılın başlarında tüm bilimi fiziğe, daha doğrusu mekaniğe indirgemeyen çalışan mantıksal pozitivizm ile aynı duyusalcı güdüyü paylaşır. Bu ikincisi çoktandır tarih olmuşken, birincisi bitimsizdir, çünkü doğal usun öz-bilinçsiz, kendiliğinden etkinliğinden başka birşey değildir. Bu yüzeysel düşünme yolu için duyuların bilgeliği en yüksektir ve yalnızca özdek vardır.

 

 

Özdeksel insan beyni tarafından düşünülen bir kavram herhangi bir yolda fiziksel değildir. Tinseldir. Bedene bağımlı olmasına karşın özdeksele indirgenebilecek türde birşey değildir, çünkü düşünce özdeğin çelişkili karşıtı olarak, düşünsel olan özdeksel-olmayan olarak görülür. Ve sonuçta düşünselden özdeksele geçiş olanaksız görünür. Bu düzeye dek düşünce ya da kavram bağıntılarını ‘mekanik’ bağıntı türlerine indirgemek herşeyden önce mekanik düşünmenin kendi analitik mantığı zemininde olanaklı değildir. Bu düşünme kendini başlıca çelişkiyi yadsıma ve böylece başlıca çelişki üzerine işleyen realiteden soyutlama yoluyla tanımlar.

 

 

"İnsan" kavramının kendisi karşıtların birliğini kapsar: İnsan bedensel ve ansal, ya da özdeksel ve tinseldir.

  • Tinsel olan özdeksel olanı etkiler: İnsan düşünceleri beyindeki sinir hücrelerini, onlardaki moleküler ve atomik yapıları etkiler, duygular bedenin kimyasal süreçlerini etkiler.
  • Evrik olarak, özdeksel olan tinsel olanı etkiler: Kimyasal özdekler insanın ansal durumunu, duygularını ve düşünme yollarını etkiler.

 

"Etkileme" dışarıdan, yukarıdan vb. olamaz ve doğal bilinç bu karşıt kavramları ayrı olarak, giderek birbirini yok edici olarak düşündüğü için etkileşim onun için bir bilmece olarak kalır. Etkileşim ancak özdeksel olanın ve tinsel olanın karşıtlar olarak ayrılmazlığı yoluyla, ancak bir ve aynı şeyin iki yanı olmaları yoluyla olanaklıdır.

 


 

Düşünsel olan ancak düşünce yoluyla irdelenebilir ve mekaniğin ikili dili gerçekte sayısal anlamda da iki sayısı ile bütünüyle ilgisizdir. Yirminci yüzyıl analitik gelenek düşünürlerinin başardıkları tek şey ‘iki’ sayısının ne olduğu problemini çözmek bir yana, genel olarak sayının ne olduğunu anlamanın bile mekanik-analitik kafaya göre bir problem olmadığını göstermek oldu.

Ekranda pixellerin gösterdiği harfler, imgeler vb. elektronik makine için harfler, imgeler vb. değildir. Onları anlamlandıran, onlara evrensel kategorileri yükleyen yeti yalnızca o yüklediği evrenseller ile iş gören insan usudur. AI “problem çözme” terimi ile tanımlandığı zaman değişen birşey yoktur, çünkü normal olarak “problem” insan düşüncesinin problemidir ve dijital terimlere dönüştürülebilen problemler algoritmalar yoluyla yeniden formüle edildiklerinde yalnızca ikili mekanik işlemler düzlemine indirgenmiş olurlar.

 

Nazilerin Enigmasının kodlarını kırmaya çalışan insanların hiç birinin kavramlar konusunda herhangi bir bilgisi yoktu ve yaptıkları mekanik iş için böyle bir bilgi gerekli değildi. “Beyin ve makine ilişkisi” üzerine düşünürken bile yalnızca fiziksel terimlerde düşünüyorlardı — norolojik modeller, sinir hücreleri vb.

 

 

 

Yapay Anlak üzerine çalışmaların ayırdedici özelliği fenomenleri belirlemek için yanlış terimlerin kullanılmasıdır. Buna açıkça banaliteyi örtmenin bir yolu olarak başvurulur. İlk yanlışlık ‘Intelligence/Anlak’ teriminin kendisidir. Örneğin optik karakter tanıma işlemi bile ‘yapay anlak’ terimi altına getirilir. İlk veri işleme makinelerinde elektriksel tüpler ile yapılan işlemlere ‘matematiksel uslamlama’ deniyor ve bu tür çabaların sonuçta bir ‘elektronik beyin’ üreteceğine inanılıyordu. Bu boşinanç ve tutku ortamında ussallık ve bilgi minimaldir ve sık sık karşımızda aşağı yukarı yeni tanrılar yaratmak isteyen mitolojik bir esrime ortamı gibi birşey vardır.

 

 

 

Bir insan gibi uslamlama yapabilecek bir makinenin üretilebileceği miti 1950’lerde ABD hükümetini bu işe milyonlarca dolar yatırmaya götürdü. Ama yaklaşık yirmi yıl sonra, 1970’lerin başında yalnızca bir moronluğun finanse edildiği anlaşıldı ve “AI winter” dönemi başladı. 1980’lerde yine esrime sağgörüyü yendi, aynı yanlışlar bir kez daha yinelendi, ve birkaç yıl sonra milyar dolarlar ile yürütülmekte olan projeler bir kez daha çökmeye başladı. Bugün ‘AI’ harflerinin bir simgeden öte, en kaba el ve ayak işlerini en yüksek ansal işlemler olarak göstermeye yarayan aldatıcı bir reklam logosundan öte bir anlamı ve değeri yoktur.

 

 

 

İnsanı bir ‘makine’ olarak kabul eden görüş çok yeni değildir. Makineyi ‘insan’ yapmak isteyen daha yeni görüş ise görünürde o eski görüşün tersini ister. Ama bir bakıma aynı şeyi ister, çünkü makineyi ve insanı eşitler. Eski görüş indirgemeci bir eğilimin ürünü idi ve benzer olarak Viyana Çevresinin mantıksal pozitivistleri de düşünce fobileri nedeniyle tüm bilimlerin fiziğe indirgenebileceğine inanıyorlardı. Makineyi insan yapma görüşü ise makineye makine olarak düşünme ve anlama yetenekleri kazandırmada makineyi insana yükseltme gibi bir amaç taşıyor görünür.

 

Yirminci yüzyılın ortalarında “bir makine düşünebilir” hipotezi pozitivist bilimcilerin çabaları sonucunda kavramsız, popüler imgeleme sıkı sıkıya yerleşti. Bu konuda kendisi mitlere düşkün bir kültürün yalancı kahramanı yapılan Alan Turing’in katkısı önemlidir, üstelik “The original question, ‘Can machines think?’ I believe to be too meaningless to deserve discussion” demesine karşın. Ama sorunu ilgili olduğunu düşünebildiği her açıdan tartışmanın önüne geçemedi. Kendini nicelik mantığına indirgeyen soyut bilinç daha yüksek kavramların somut düzlemine çekildiğinde sudan çıkmış balığa döner.

 

“[Alan] Turing was talking very seriously about programming digital computers to think. He also pioneered the discipline now known as Artificial Life, using the Ferranti Mark I computer at Manchester University to model biological growth.”
The Rutherford Journal.org
“We may hope that machines will eventually compete with men in all purely intellectual fields. But which are the best ones to start with? Even this is a difficult decision. Many people think that a very abstract activity, like the playing of chess, would be best. It can also be maintained that it is best to provide the machine with the best sense organs that money can buy, and then teach it to understand and speak English. This process could follow the normal teaching of a child. Things would be pointed out and named, etc. Again I do not know what the right answer is, but I think both approaches should be tried.

“We can only see a short distance ahead, but we can see plenty there that needs to be done.”

A. M. Turing (1950) “Computing Machinery and Intelligence.” Mind 49: 433-460.

Alan Turing hiç kuşkusuz Enigmayı deşifre etmek ve dünyayı Nazilerden temizlemek için üzerine düşeni ve elinden geleni yaptı. Ama bir İngiliz mitinin daha yaratılması uğruna bir kollektif çalışmanın başarısının onuru Turing’e yüklendi. Bu mite inanarak Gordon Welchman’ı bütünüyle silen “The Imitation Game”  tarafından ‘Bombe’ bir Alan Turing buluşu olarak gösterildi. Welchman ve Turing ile birlikte çalışmış olan ve henüz anımsanmayan öteki iki önemli ad Hugh Alexander ve Stuart Milner-Barry’dir.
   
Gordon Welchman’ın Alan Turing’in Polonyalılar tarafından yapılan elektro-mekanik Enigma deşifre makinesi (bomba kryptologiczna) üzerine dayanan tasarımını geliştirmesinden (‘trafik analizi’ ile) ve şifrenin kırılma süresini bir kaç saate indirmesinden sonra ‘Bombe’ etkili olmaya başladı. Welchman’ın katkısından önce deşifre işlemi günlerce sürüyordu. Savaş sırasında 200 kadar Bombe yapıldı ve doruğunda bu işlem günde 4.000 kadar mesajın kırılmasını sağlıyordu. Savaştan sonra ‘gizlilik’ uğruna tüm ‘Bombe’lar yok edildiği için uzun bir süre makinin nasıl işlediği bile anlaşılamadı.

Enigmanın kodları Bletchley’deki ekip tarafından kırılmadan çok daha önce Polonyalı matematikçiler tarafından kırıldı. Ama Enigmanın birçok ayrı modeli vardı ve zaman içinde şifrelerin karmaşası arttırılyordu.

 

    
   

Enigma makineleri değişik modelleri olan ve tecimsel, diplomatik ve askeri haberleşmeyi korumak için yirminci yüzyıl ortalarına dek birçok ülke tarafından kullanılan bir dizi şifre makinesinin ortak adı idi. Enigma I. Dünya Savaşının sonunda Alman mühendisi Arthur Scherbius tarafından icat edildi. 1932 sıralarında Polonyalı Marian Rejewski permutasyonlar kuramını kullanarak ve Alman askeri mesajlarındaki açıkları bularak mesaj şifresini kırdı ve bir süre sonra Fransızların da yardımı ile Polonyalılar makinenin bağlantılar yapısını da çözerek kendileri bir Enigma modeli ve çeşitli şifre tabloları ürettiler. 1938'de Almanlar Enigma makinesine yeni rotorlar ekleyerek şifrenin karmaşasını arttırdılar. Polonyalıların buluşu Bletchley'deki ekip için temeli sağladı. Ek olarak, Polonyalılar Fransız ve İngiliz askeri haberalma temsilcilerini kendi deşifreleme teknikleri ve makineleri konusunda bilgilendirdiler. (LİNK: THE POLISH BOMBA)

 

    

Herşeyin Enigma üzerinden gönderildiği ve bir kez kodlar kırılır kırılmaz Almanların yapacağı herşeyin önceden bilineceği düşüncesi bir mittir. Alman mesajlarının yalnızca bir bölümü Enigma üzerinden gönderiliyor, mesajların büyük kütlesi kara trafiiği ile iletiliyor, en kritik mesajlar radyo ile gönderilmiyor, ve birçok mesaj kırılmaları yüzlerce saati gerektirecek bir yolda iki kez şifreleniyordu. Almanların kendileri Enigma trafiğinin kırılacağını tahmin ettikleri için savaş sırasında yeni rotorlar ekleyerek makinenin karmaşasını arttırdılar. İngiltere için en ciddisi Denizaltı trafiği için kullanılan dört rotorlu makineler idi.

 

Bu arada Almanlar da İngiliz kodlarını kırıyorlardı. İngiliz ticaret filosunun kodları Alman kod kırma birimi B-Dienst tarafından gülünç denebilecek bir kolaylık ile kırıldı ve bu ayrıca Kraliyet Donanmasının ve daha sonra ABD Donanmasının kodlarını kırmalarını da sağladı. Rommel'in 1942 başarısının önemli ölçüde Kahire ve Londra'dan New York'a gönderilen mesajların kodlarının kırılmasına bağlı idi.


‘Machine intelligence’ (MI) teriminin temelinde bir makinenin düşünebileceği hipotezi yatar. İster mekanik isterse dijital olsunlar, hesap makinelerinin insan tarafından programlanması onlara insan düşüncesine andırımlı bir özellik yüklüyor görünür. Ama MI makinelerin “bilinç ve yaratıcılık” yeteneklerini taşıyabileceğini ve insanlar ile yarışma gücünde olduğunu da ileri sürer. MI insan ansal yapısının makinelerde yeniden üretilebileceğini, insanın tüm ansal niteliklerinin makinelere yüklenebileceğini kabul eder.

 

Yapay Anlak (AI) ya da Makine Anlağı (MI) terimleri ile denmek istenen şey ne anlama, ne de düşünmedir. Bütünüyle başka birşeydir. ‘Düşünme’ ya da ‘anlama’ ile anlaşılabilecek olanın en uzağında duran şeydir. Aslında ‘dijital’ teriminin anlatması gerektiği gibi, bir düzenek kipindeki doğanın davranışının en alt, en yalın, en öğesel türüdür. Kimyasal bile değildir. Ve teleolojik ya da biyolojik olmanın bütünüyle gerisine düşer. ‘İkili’ dediğimiz bir dizgenin, gerçekte sayısal bile olmayan bir mekanik karşıtlık ilişkisinin üzerine giydirilen tüm biçim, tüm algoritmalar mekanik olmaktan bütünüyle uzak, baştan sona düşünsel ve insansaldır. Varoluşun saltık yapıtının, insan düşüncesinin doğanın böyle en öğesel özdeksel ilişkilerine, quantum mekaniği düzlemindeki ilişkilerine betimleyici bir ad olarak yüklenmesi bir anlak edimi değil ama bir aptallık edimidir — tıpkı Türkçe’de bir veri makinesinin ‘bilgi’nin sayılabilir birşey olduğunu imleyen bir oxymoron ile adlandırılmış olması gibi.

 

 

 

Düşünme Platon ve Aristoteles’ten bu yana Özdeğin karşıtı olarak Biçim ile, İdea ile bağlanır. Fiziksel/doğal şeyler özdek ve biçimin birliğidir. Biçimsiz özdek salt bir soyutlamadır ve düşünsel, soyut biçim saltık olarak duyusal özdeğin karşıtı olan şeydir. Makinenin (özdeksel bir düzeneğin) insan düşüncesi ile ilişkisi bu özdek-biçim birliğinde biçimsel yana aittir. Özdek biçimden soyutlandığında gerçekte kendisi bir biçim belirlenimi olan, bir kavram olan ‘özdek’ten de soyutlanır ve geriye özdeğin kendisi bile değil ama salt bir hiçlik kalır. Bu düzeye dek özdeği belirli, somut, fiziksel özdek yapan şey onda kapsanan karşıt yan, düşünsel ya da ideal yandır. Giderek ‘özdek’ kavramı gibi bir kavramı kullanmaksızın özdekten söz etmek bile olanaksızdır ve demek istediğimizin dışsal, insan bilincinden bağımsız özdek olmasına karşın, onu ancak düşünce ile, tam olarak karşıtı olan biçimsel kavram ile anlatabiliriz.

 



    
Düşünceler ya da kavramlar varolan herşeyin belirlenimini sağlarlar. Bu biçimsel belirlenim olmadığında şey hiçbirşeydir. Gene de ‘düşünceler’de anlatılan bu biçimler Platonik İdealar anlamında alındıklarında yalnızca insan düşüncesinin kurguları değildirler. Nesneldirler. Dışsal biçimden bütünüyle ayrı olarak, düşünce insanda kendinin bilincindedir ve insan düşünürken yalnızca düşünceyi düşünür. Ama özdeksel doğa alanında biçim ya da düşünce ile anlattığımız yan dirimsizdir (Schelling buna taşlaşmış anlak/versteinerte Intelligenz diyordu). Bir makine ya da özdeksel düzenek işlerken yalnızca biçimsel belirlenimi etkindir, düşünceler ile anlattığımız bir dizi işlemi yerine getirir, ve bu işleri ya da devimleri doğallıkla, eş deyişle bilinçsiz olarak yerine getirir. Ve AI yapay anlağı (ve dolayısıyla bilinci, algıyı, uslamlamayı vb.) mekaniğin bu alt özdeksel düzleminde yaratmayı istemektedir.

 

 

 

  • Mekanik düzlem (ya da düzeneksel düzlem) özdeksel doğanın en alt örgütlü düzlemidir ve yalnızca uzay, zaman ve özdek kavramlarının ilişkileri ile belirlenir.
  • Kimya mekanikten daha yüksektir, çünkü hem onu bütünüyle kapsar, hem de ondan daha çoğudur: Atomların birbirleri ile ilişkileri, birleşmeleri ve ayrılmaları mekanik ilişkiyi kapsamasına karşın, mekanikten, salt bir düzenek ilişkisinden, salt mekanik yerçekimi kuvvetinin ilişkisinden daha çoğudur; yalnızca özdeksel devimden daha çoğunu, mekanik alanda olmayan özdeksel ya da tözsel değişimleri ilgilendirir. Bir kimyasal sentez salt mekanik bir süreç değildir.
  • Yaşambilim kimyanın ötesidir, ve bu alanda mekaniğin ve kimyanın ötesinde olan ve onları kapsayan ereksellik (teleoloji) etkindir. DNA yalnızca mekanik değildir; salt kimyadan da ötesidir; ve bir DNA molekülü bir tür algoritma ya da program kapsar, salt mekanik ve kimyasal özelliğinin ötesinde olan bir ereği, kendinde yaşamı gösterir.

 

 

 

 

Optik Karakter Tanıma Yapay ‘Anlak’ olarak kabul edildiği zaman, bu açıkça doğru değildir, çünkü görsel harflerin ya da dijital ses dalgalarının tanınması minimal mekanik işlemler yoluyla yerine getirilir. Genel olarak duyusal verilerin tanınması olarak düşünüldüğünde, bu yapay makine yetenekleri ‘anlama’ karakterini ancak bir eğretilemenin gücüyle taşır. Gerçekte bir tür ’duyu’ yetisi simülasyonu gibi görünseler de, ‘algı’ bile değildirler, çünkü algıda bile salt mekanik ya da kimyasal duyumdan daha çoğu olarak gerece uygulanan bir kavram vardır.

 

 

Makine düşünmesi alanında ilk çalışmaları yapan kişi kalkülüsün de bulucusu olan Leibniz oldu. Ama o da düşünmenin ‘mekanik’ bir süreç olduğu yanılgısı içinde idi.

 

 

Ramon Llull bir tür önerme mantığı geliştirmeye çalıştı ve düşüncelerini Ars generalis ultima ya da Ars magna başlığı altında yayımladı (1305). Llull’un düşüncesi çok soyut ve desteksiz genellemelerden öteye geçmeyen kurgular üzerine dayanıyordu. Örneğin çok yalın bir kaç doğru düşünce işleminin olduğunu kabul ediyor ve bu öğesel doğrular yoluyla tüm geri kalan bilginin türetilebileceğini varsayıyordu.

 

“The history of the modern computing machine goes back to Leibniz and Pascal. Indeed, the general idea of a computing machine is nothing but a mechanization of Leibniz's calculus ratiocinator.” (Wiener 1948: 214)

Leibniz characteristica universalis adını verdiği bir evrensel dil yoluyla tüm uslamlamayı hesaplamaya indirgeyebileceğini düşünüyordu. Tasımları matematikselleştirme çalışmaları hiçbir sonuç vermedi, çünkü nicelik kavramı Bir ve Çoktan başka, ya da dilersek sayıdan başka hiçbirşey kapsamaz. Ve sayıyı kavramları anlatmak için kullanma gibi anlamsız bir girişim gerçekte çok gerilere, Pisagorculara dek gider. Düşünme işlemini aritmetiksel terimlere indirgeme girişiminde bulunan başka düşünürler de aritmetiğin nicel bağıntılarının hiçbir biçimde nicelik ile sınırlı olmayan kavram bağıntılarını anlatmanın bir aracı olamayacağını anlamadılar.

 

 

 

 

Uslamlama ve ‘hesaplama’ —

Leibniz’in Yapay Anlak projesi üzerine Hegel

 

“Uslamlama hesaplamadır” önermesi uslamlamanın tüm kavramsal içeriği ilgilendirdiğini, ama hesaplamanın içerik olarak başlıca nicelik kavramını aldığını ve bunu ancak ‘matematiksel tasım’ olarak da bilinen eşitlik beliti yoluyla yaptığını dikkate almaz. Bu belit bile nicel eşitliği ilgilendirdiği için, onda da nicelik kavramının ötesine geçmek gereksizdir. Aritmetiğin nicelik alanına kavramları ele alma işini yüklemek tüm kavramların nicelik kavramına indirgenebileceğini kabul etmeyi gerektirir. Hegel Mantık Bilimi’nde (s. 523-24) Ars Combinatoria ve Characteristica Universalis üzerine şunları yazar:

 

— Ama sayılar kavramsız bir gereçtir; aritmetiğin işlemleri dışsal bir toparlama ya da ayırmadan oluşur ve bu işlemleri yerine getiren hesap makinelerinin bulunuşunun gösterdiği gibi mekanik bir yordam oluştururlar; öte yandan en sert ve en çarpıcı olan şey Tasımın Kavramlar olan biçim-belirlenimlerinin kavramsız bir gereç olarak ele alınmasıdır.

Kavram-belirlenimlerinin bu kavramsız alınışının en uç örneği hiç kuşkusuz Leibniz’in (Oppera, Tom. II, S.1) Tasımı bileşimler kalkülüsüne altgüdümlü kılması ve onunla olumlu ve olumsuz, sonra evrensel, tikel, belirsiz ve tekil Yargıların ayrımları açısından Tasımların kaç konumunun olanaklı olduğunu hesaplamasıdır; böyle 2048 olanaklı bileşim vardır ki, kullanışsız olanların dışlanmasından sonra geriye 24 kullanışlı beti kalır. — Leibniz bileşimler analizinin yararlığını yalnızca Tasım biçimlerini değil, ama ayrıca başka Kavramların bileşimlerini bulma konusuna da genişletir. Bunun saptanmasını sağlayan işlem bir alfabenin harflerinin kaç bileşime izin vereceğinin, bir zar oyununda kaç atışın, iskambil kartları ile kaç tür oyunun vb. olanaklı olduğunun hesaplanmasını sağlayan işlem ile aynıdır. Öyleyse burada tasımın belirlenimlerinin zarın noktaları ve iskambil kağıdı ile bir sınıfa koyulduğunu, ussal olanın ölü ve kavramsız birşey olarak alındığını ve tinsel varlıklar olarak Kavramın ve belirlenimlerinin kendilerini bağıntılama ve bu bağıntı yoluyla dolaysız belirlenimlerini ortadan kaldırma özgünlüklerinin bir yana atıldığını buluruz. — Leibniz’in bileşimler kalkülüsünü Tasım üzerine ve başka Kavramların bileşimi üzerine bu uygulaması kendini adı kötüye çıkmış Lullus Sanatından yalnızca sayısal yanda daha yöntemli olmasında ayrılıyor, ama geri kalan anlamsızlıklarda ona denk düşüyordu. — Bununla bağıntılı olarak Leibniz’in gençliğinde sarıldığı ve hamlığına ve sığlığına karşın daha sonra bile vaz geçmediği gözde düşüncesi, kavramların bir evrensel karakteristiğinin, bir characteristica universalisinin olduğudur — bir yazı dili ki, onda her bir kavram başkalarından çıkan bir bağıntı olarak ya da başkaları ile bağıntılı olarak sunulur —, sanki özsel olarak eytişimsel olan ussal bileşimde bir içerik kendi için saptandığı zaman taşıdığı aynı belirlenimleri saklı tutmayı sürdürüyormuş gibi.
Ploucquet’nin kalkülüsü hiç kuşkusuz tasımın ilişkisinin bir kalkülüse altgüdümlü kılınabilmesini sağlayan en tutarlı yönteme sarılmıştır. Yargıdaki ilişki ayrımının, tekillik, tikellik ve evrensellik ayrımlarının soyutlanması üzerine ve öznenin ve yüklemin onları matematiksel eşitlik altına getiren soyut özdeşlikleri üzerine sıkı sıkıya sarılmaya dayanır — bir bağıntı ki, tasımlamayı bütünüyle değersiz ve totolojik bir önermeler formülasyonuna çevirir. — “Gül kırmızıdır” önermesinde yüklemin evrensel kırmızıyı değil, ama yalnızca gülün belirli kırmızısını belirtiyor olması gerekir; “Tüm Hıristiyanlar insandır” önermesinde yüklemin yalnızca Hıristiyan olan insanları belirtiyor olması gerekir; bu önermeden ve “Yahudiler Hıristiyan değildir” önermesinden bu tasımlama kalkülüsünü Mendelssohn’a pek salık verdiremeyecek şu vargı çıkar: “Öyleyse Yahudiler insan değildir” (yani Hıristiyanların oldukları insanlar değil). — Ploucquet buluşunun bir sonucu olarak şunları bildirir: posse etiam rudes mechanice totam logicam doceri, uti pueri arithmeticam docentur, ita quidem, ut nulla formidine in ratiociniis suis errandi torqueri, vel fallaciis circumveniri possint, si in calculo non errant.* Eğitimsizlere bütün bir Mantığın kalkülüs yoluyla mekanik olarak öğretilebileceği yolundaki bu öğüt hiç kuşkusuz Mantık Biliminin sunuluşu ile ilgili bir buluş için söylenebilecek en kötü şeydir.

*[“Eğitimsizlere bile mekanik olarak bütün mantığı öğretmek olanaklıdır, tıpkı çocuklara aritmetiğin öğretilmesi gibi, yani öyle bir yolda ki, eğer yalnızca hesaplamada yanlış yapmazlarsa, uslamlamada yanılabilecekleri ya da aldanabilecekleri endişesine kapılmadan.”]

 

 

Gerçekte nicelik kavramı ve onun Bir ve Çok mantığının bir açınımı olan aritmetiksel ilişkilerinin kendileri kavramsal mantık temeline dayanır ve tüm aritmetiksel işlemler, en karmaşık aritmetiksel işlemler temel olarak birimlerin artma (ya da eksilme) ilişkileridir. Aritmetiğin mantığa temel olabileceğini düşünmek genel olarak bir yapının herhangi bir bölümünün yapının kendisine temel olabileceğini düşünmek gibidir.

 

 

 

    Alan Turing’in öngörüsünün gerçekleşmesi olan HAL 9000 şimdiye dek geliştirilmiş en başarılı Yapay Anlaktır.

 

Hegel


 

Encyclopaedia of the Philosophical Sciences, Part III: The Philosophy of Spirit [Mind] (1830); Section One: Subjective Spirit; C. Psychology. Mind; (A) Theoretical Mind; ii. Representation (or Mental Idea); [b] Imagination

 

§ 459
[excerpt]
In speaking of vocal (which is the original) language, we may touch, only in passing, upon written languages further development in the particular sphere of language which borrows the help of an externally practical activity. It is from the province of immediate spatial intuition to which written language proceeds that it takes and produces the signs (§ 454). In particular, hieroglyphics uses spatial figures to designate ideas; alphabetical writing, on the other hand, uses them to designate vocal notes which are already signs. Alphabetical writing thus consists of signs of signs – the words or concrete signs of vocal language being analysed into their simple elements, which severally receive designation. – Leibniz’s practical mind misled him to exaggerate the advantages which a complete written language, formed on the hieroglyphic method (and hieroglyphics are used even where there is alphabetic writing, as in our signs for the numbers, the planets, the chemical elements, etc.), would have as a universal language for the intercourse of nations and especially of scholars. But we may be sure that it was rather the intercourse of nations (as was probably the case in Phoenicia, and still takes place in Canton – see Macartney’s Travels by Staunton) which occasioned the need of alphabetical writing and led to its formation. At any rate a comprehensive hieroglyphic language for ever completed is impracticable. Sensible objects no doubt admit of permanent signs; but, as regards signs for mental objects, the progress of thought and the continual development of logic lead to changes in the views of their internal relations and thus also of their nature; and this would involve the rise of a new hieroglyphical denotation. Even in the case of sense-objects it happens that their names, i.e. their signs in vocal language, are frequently changed, as, for example, in chemistry and mineralogy. Now that it has been forgotten what names properly are, viz. externalities which of themselves have no sense, and only get signification as signs, and now that, instead of names proper, people ask for terms expressing a sort of definition, which is frequently changed capriciously and fortuitously, the denomination, i.e. the composite name formed of signs of their generic characters or other supposed characteristic properties, is altered in accordance with the differences of view with regard to the genus or other supposed specific property. It is only a stationary civilisation, like the Chinese, which admits of the hieroglyphic language of that nation; and its method of writing moreover can only be the lot of that small part of a nation which is in exclusive possession of mental culture. – The progress of the vocal language depends most closely on the habit of alphabetical writing; by means of which only does vocal language acquire the precision and purity of its articulation. The imperfection of the Chinese vocal language is notorious: numbers of its words possess several utterly different meanings, as many as ten and twenty, so that, in speaking, the distinction is made perceptible merely by accent and intensity, by speaking low and soft or crying out. The European, learning to speak Chinese, falls into the most ridiculous blunders before he has mastered these absurd refinements of accentuation. Perfection here consists in the opposite of that parler sans accent which in Europe is justly required of an educated speaker. The hieroglyphic mode of writing keeps the Chinese vocal language from reaching that objective precision which is gained in articulation by alphabetic writing.
Alphabetic writing is on all accounts the more intelligent: in it the word – the mode, peculiar to the intellect, of uttering its ideas most worthily – is brought to consciousness and made an object of reflection. Engaging the attention of intelligence, as it does, it is analysed; the work of sign-making is reduced to its few simple elements (the primary postures of articulation) in which the sense-factor in speech is brought to the form of universality, at the same time that in this elementary phase it acquires complete precision and purity. Thus alphabetic writing retains at the same time the advantage of vocal language, that the ideas have names strictly so called: the name is the simple sign for the exact idea, i.e. the simple plain idea, not decomposed into its features and compounded out of them. Hieroglyphics, instead of springing from the direct analysis of sensible signs, like alphabetic writing, arise from an antecedent analysis of ideas. Thus a theory readily arises that all ideas may be reduced to their elements, or simple logical terms, so that from the elementary signs chosen to express these (as, in the case of the Chinese Koua, the simple straight stroke, and the stroke broken into two parts) a hieroglyphic system would be generated by their composition. This feature of hieroglyphic – the analytical designations of ideas – which misled Leibniz to regard it as preferable to alphabetic writing is rather in antagonism with the fundamental desideratum of language – the name. To want a name means that for the immediate idea (which, however ample a connotation it may include, is still for the mind simple in the name), we require a simple immediate sign which for its own sake does not suggest anything, and has for its sole function to signify and represent sensibly the simple idea as such. It is not merely the image-loving and image-limited intelligence that lingers over the simplicity of ideas and redintegrates them from the more abstract factors into which they have been analysed: thought too reduces to the form of a simple thought the concrete connotation which it ‘resumes’ and reunites from the mere aggregate of attributes to which analysis has reduced it. Both alike require such signs, simple in respect of their meaning: signs, which though consisting of several letters or syllables and even decomposed into such, yet do not exhibit a combination of several ideas. – What has been stated is the principle for settling the value of these written languages. It also follows that in hieroglyphics the relations of concrete mental ideas to one another must necessarily be tangled and perplexed, and that the analysis of these (and the proximate results of such analysis must again be analysed) appears to be possible in the most various and divergent ways. Every divergence in analysis would give rise to another formation of the written name; just as in modern times (as already noted, even in the region of sense) muriatic acid has undergone several changes of name. A hieroglyphic written language would require a philosophy as stationary as is the civilisation of the Chinese.

 

SOURCE: Hegel, G.W.F. Hegel's Philosophy of Mind, trans. William Wallace, together with the Zusätze in Boumann’s text (1845), translated by A. V. Miller; with foreword by J. N. Findlay (Oxford: Oxford University Press, 1971).

 

Encyclopaedia of the Philosophical Sciences, Part III: The Philosophy of Spirit [Mind] (1830); Section One: Subjective Spirit; C. Psychology. Mind; (A) Theoretical Mind; ii. Representation (or Mental Idea); [b] Imagination; § 459 (excerpt)

Misconceptions about Colossus


Colossus: Breaking the German ‘Tunny’ Code at Bletchley Park. An Illustrated History

...
One of the most common misconceptions in the secondary literature is that Colossus was used against Enigma. Another is that Colossus was used against not Tunny but Sturgeon—an error promulgated by Brian Johnson’s influential televison series and accompanying book The Secret War. There are in fact many wild tales about Colossus in the history books. Georges Ifrah even states that Colossus produced English plaintext from the German ciphertext! As already explained, the output of Colossus was a series of counts indicating the correct wheel settings (or, later, the wheel patterns). Not even the de-chi was produced by Colossus itself, let alone the plaintext—and there was certainly no facility for the automatic translation of German into English.

 

An insidious misconception concerns ownership of the inspiration for Colossus. Many accounts identify Turing as the key figure in the designing of Colossus. In a biographical article on Turing, the computer historian J. A. N. Lee said that Turing’s ‘influence on the development of Colossus is well known’, and in an article on Flowers, Lee referred to Colossus as ‘the cryptanalytical machine designed by Alan Turing and others’. Even a book on sale at the Bletchley Park Museum states that at Bletchley Park ‘Turing worked ... on what we now know was computer research’ which led to ‘the world’s first electronic, programmable computer, "Colossus"’.

 

 

From page 35 of General Report on Tunny. The view that Turing’s interest in electronics contributed to the inspiration for Colossus is indeed common. This claim is enshrined in codebreaking exhibits in leading museums; and in the Annals of the History of Computing Lee and Holtzman state that Turing ‘conceived of the construction and usage of high-speed electronic devices; these ideas were implemented as the "Colossus" machines’. However, the definitive 1945 General Report on Tunny makes matters perfectly clear: ‘Colossus was entirely the idea of Mr. Flowers’ (see the extract from page 35 in the right-hand column). By 1943 electronics had been Flowers’ driving passion for more than a decade and he needed no help from Turing. Turing was, in any case, away in the United States during the critical period at the beginning of 1943 when Flowers proposed his idea to Newman and worked out the design of Colossus on paper. Flowers emphasised in an interview that Turing ‘made no contribution’ to the design of Colossus. Flowers said: ‘I invented the Colossus. No one else was capable of doing it.

 

Virtual Bletchley Park by Tony Sale / The Breaking of Enigma by the Polish Mathematicians

 

The Colossus / its purpose and operation / by Tony Sale




This is how the Nazi Enigma machine works 4:44

 

Enigma: Why the fight to break Nazi encryption still matters


İdea Yayınevi Site Haritası | İdea Yayınevi Tüm Yayınlar
© Aziz Yardımlı 2017 | aziz@ideayayinevi.com