Fransız Devriminden Napoleon’a
Aziz Yardımlı

idea yayınevi site haritası 
 

Fransız ‘Devrimi’:
Despotizmden Tiranlığa

Fransız Devrimi bir yandan Fransa için demokrasi ve modernleşme yönünde bir dönüş olarak, aslında bütün bir dünya tarihi için bir dönüm noktası olarak görülür.  Öte yandan tiranlığa ve teröre bozulan ve sonunda Napoleon’un İmparatorluğunda noktalanan bir trajedi olarak görülür.

Soyut düşünce için gerçek ya biri ya da ötekidir. Onun için şeyler çelişkili olmamalıdır. Ve gene de Fransız Devrimi açıkça bir çelişki olarak görünür. Bir yanda demokrasi ve özgürlük idealleri, öte yandan Jacobinlerin tiranlığı ve terörü vardır. Süreci bu ikili karakterinden yalnızca birine indirgemek ve ötekini silmek gereksizdir. Fransız Devrimi her ikisidir. Bir yandan krallık devrilmiş ve feodal ayrıcalıklar kaldırılmıştır; öte yandan krallığın yeri tiranlık tarafından ve feodal şiddetin yeri kitle terörü tarafından alınmıştır. Devrim bir oluş süreci olarak içinden doğduğu eski kültürü ve onda doğmakta olan yeni kültürü birlikte kapsar.

Fransız Devriminde bilmecemsi yan bu iki ucun karşıtlar olmaktan çok özdeşler olarak görünmesidir. Fransa durumunda eski yan olarak bir uç saltık tekerklik olarak despotizmdir; yeni yan olarak ikinci uç Jacobinlerin tiranlığa ve teröre varan diktatörlükleri olarak yine aynı despotizmdir. Ve despotizmin despotizm ile çarpışması bir devrim yapmaz.

Fransa Devriminin Fransa’nın içinde ve dışında insanlarda neredeyse bir esrime duygusuna yeğinleşen bir coşku yaratmış olmasının nedeni bir Cumhuriyet ve bir Demokrasi kurmuş olmasında yatmaz. Devrim ne kraliyet tinini ortadan kaldırdı, ne de bir yurttaş toplumu yarattı. Çünkü devrim yurttaş toplumunu yaratmaz, ama yurttaş toplumu devrimini demokrasiyi yaratarak yapar. Bir terör sürecine bozulan ve sonunda ülkeyi neredeyse tam bir dağılma durumuna getiren ‘cumhuriyeti’ dosdoğru Napoleon’un imparatorluğu ve bir kraliyetler dizisi izledi. Kısa ve kısıtlı demokrasi ise ancak nüfusun minimal bir kesimini ilgilendiren bir formaliteden öteye geçmedi. Fransız Devrimini bütün bir dünyada yüzyıllar boyunca milyonların bilincinde aşağı yukarı bir kült nesnesi yapan olgu politik sonuçları değil, ama despotik şiddeti ve nefreti bütün çıplaklığı ile sergilemiş olmasıdır. Bu eylemler ve duygular gelecek yüzyıllar boyunca yeryüzünün aynı şiddet eğilimlerini ve aynı nefret duygularını paylaşan engin despotik bilinç alanlarında ancak hayranlık uyandırabilirdi.

Birinci Devrim on yıl sürdü (1789-1799) ve kralın giyotine gönderilmesi ile doğan bir Jacobin Cumhuriyetinden sonra Napoleon’un Avrupa İmparatorluğunda sonlandı. İmparatorluk 1814’te Napoleon’un Waterloo’da yenilmesi ile yıkıldı ve kraliyet yeniden kuruldu. 1814-1830 yılları Bourbon krallarının restorasyonuna ayrıldı. Devrim moda olmaya başladığı için, 1830’da bu kez bir kraliyete karşı başka bir kraliyet tarafından devrim yapıldı. Kraliyet el değiştirdi ve Bourbonlardan Orléans hanedanına geçti. Sonra bir üçüncü devrim, 1848 Devrimi geldi ve bu İkinci Cumhuriyeti üretti. Ama bu kez de devrim tutmadı ve dört yıl sonra, 1852’de İkinci İmparatorluk kuruldu ve 1870’e dek sürdü. Sonra Prusya yenilgisi yeni bir devrim için ve böylece bir Üçüncü Cumhuriyet için gerekçe yarattı.


    III. Napoleon'un rejiminin çöküşünden sonra yapılan 1871 Fransız yasama seçimi Fransız Ulusal Meclisinde monarşist bir çoğunlukta sonuçlandı. Ama Legitimistler, Orléanistler ve Bonapartistler tekerkin seçiminde anlaşamadılar ve "geçici" bir cumhuriyetçi hükümet kuruldu. 1870'ler boyunca monarşinin yeniden kurulması konusu gündemde kaldı.

Üçüncü Cumhuriyet 70 yıl sürdü ve ardından 10 Temmuz 1940’ta Nazi Almanyası ile işbirliği içinde olan bir Vichy hükümeti kuruldu. République française adı tüm resmi belgelerden silindi. Rejime État français olarak değiniliyordu — genel olarak devlet.

Henry Philippe Petain ve Adolf Hitler (24 Ekim 1940).

   
Fransız Devrimi ancak 1870’ün kansız devriminde kalıcı görünen bir Cumhuriyete ulaşabildi. ‘Devrim’ adı verilen şey yaklaşık 100 yıllık bir kararsızlıklar ve alt üst oluşlar sürecidir. Fransız Devrimi bir bakıma Katolik Kilise ve Aydınlanma arasındaki kısır çatışmaya verilen addır. On dokuzuncu yüzyıl yaklaşırken, modern kültürü yaratma potansiyelinden bütünüyle yoksun bir Ancien Régime gelişime karşı direnmeyi sürdürüyordu. Reformasyonu reddeden ve Protestan nüfusunu ölçüsüz bir şiddet yoluyla bütünüyle yok eden Fransa karanlık boşinancın, arkaik bir aristokrasinin ve saltık tekerkliğin oyun alanı idi.

Paris'te Wehrmacht Orduevi

   
Duyunç özgürlüğüne ve politik istence isteksiz böyle bir Katolik-Latin kültüre tepki ancak Aydınlanma olarak biçimlenebilirdi. Despotik Aydınlanma Katolik Kilisenin karşısına duyuncu değil, kendisini bile aydınlatmayan ‘pozitif bilimi’ çıkardı. Ve istençsiz bir topluma demokrasiyi önermek yerine, despotizmin ‘aydınlanmış’ biçimini, Aydın Despotizmini önerdi. Her iki kültür de, Katolik Kilise gibi Aydınlanma da demokrasiyi, evrensel insan haklarını ve yasa egemenliğini tanımamada birleşiyordu. Fransız Devrimi despotizmin despotizm ile çarpışması olarak yer aldı.

 

Fransa’da dikkate değer varlığını Reformasyonun başarısızlığına borçlu olan Aydınlanma boşinanca karşı kavgasında sınırlı olarak başarılı oldu ve Katolik Kilisenin egemenlik alanından büyükçe bir ateizm kütlesi kopardı. Ateizmin ciddi metaetik problemleri vardır ve Fransa’da varoluşçuluğun, nihilizmin ve materyalizmin (ve bir bonus olarak kübizmin) başka her yerde olduğundan çok daha fazla öne çıkması ancak bu moral vakum zemininde olanaklı olabilirdi.

Devrim — herhangi bir hükümetin vb. devrilmesi değil ama yurttaş toplumunun kuruluş süreci olarak modern devrim — bütün bir dünya tarihin ereğini özetleyen kavramdır. Dünya Tarihinin anlamı kalabalıkların etik eğitimidir. Fransa’da Ancien régime evrensel bir yalanlar kültürü olarak kalmada diretmesinde bu ereğe en dirençli kültürlerden biri idi. Böyle kültürün bir devrim yaratması olanaksızdı, çünkü bir-iki düşünen kafa dışında aynı etik-dışı ya da etik-öncesi tin onda sözde ‘devrimci’ olanı da tanımlıyordu. Devrim insanların bütün bir etik yaşam düzenlerinin nasıl olacağını kendi ussal doğalarından keşfetme ve kurma süreci iken, Fransa’da despotik bir kültür için plan Robespierre’in ve Jacobinlerin moral olarak küt beyinleri tarafından belirlendi.

Özgürlük bilincinin aşağı yukarı hiç gelişmediği Katolik ve Ortodoks Avrupa toplumlarında (ve genel olarak bütün bir Latin dünyada) devrim bir kural olarak eski despotizmin başka despotizm türleri ile, monarşik despotizmin aydın-entellektüel despotizmi ile yer değiştirmesi biçimini alır. Yalnızca birşey devrilir, ve hiçbirşey kurulamaz. Bu toplumlarda işlerin normal durumu olan despotizm ve boşinançlar nedeniyle özgürlük ve eşitlik bilincinden, kendi haklarının bilincinden yoksun kalmış halklara demokrasiyi ve kentli uygarlığını aşılayabilecek güç bir kural olarak çaresizdir. Ve kültürün aşağı yukarı bütününü temsil eden despotik çoğunluk için özgürlük girişimini bastırmaktan kolay birşey yoktur. Tarih bu kültürler için aşırı ölçüde zor, acılı ve ölümcüldür. Devrim onlardan despotik karakterlerini ortadan kaldırmalarını ister. Ama bu karakterleri varoluş biçimleridir.

Fransa’da Ulusal Meclisin ve Rusya’da Dumanın demokrasinin başlangıcı olarak ortaya çıkmış olmasına karşın, iki durumda da halkın kendisinin demokratik bilincinin zayıflığı devrimi bir şiddet eylemi ile özdeşleştiren aydın ve entellektüel sınıfın devlet gücünü ele geçirmesine yol açtı. Fransız Jacobinlerinin Rus Bolşeviklerinin akıl hocaları olduğu görüşü hiç olmazsa bu ikinci kalabalığın tiranları tarafından yadsınmaz. Tam tersine, ideolojik despotlar Jacobin terörüne her zaman imrenerek baktılar ve yaptıkları ‘devrimlerde’ Jacobin terörünü neredeyse önemsiz gösterdiler.

Her iki durumda, hem Latin hem de Slav devrimlerinde eski rejimlerin despotik kültürünü kendileri besleyen ve sürdüren özgürlüksüz halklar yeni efendilerinin şiddet dilini çok daha iyi anladılar. Şimdiye dek öğrendikleri, bildikleri ve alıştıkları biricik dil bu idi. Avrupa’nın çok büyük bir bölümü 19’uncu ve 20’nci yüzyıllarda da henüz orta çağları yaşamayı sürdürüyordu. Modern devleti özgürlüğün edimselleşmesi olarak anlamayan Aydın ve radikal entellektüel de modern dünyaya, özgürlük, eşitlik ve kardeşlik dünyasına değil, eski rejime aitti. Ve despotik halk kültürü adına ve onun kölece desteği ile, demokratik devrimi bastırmada ve onu kitlelerin, yığınların, kalabalıkların cinayet eylemlerine bozmada başarısız olmaları olanaksızdı. Yaptıkları şey her iki durumda da toplumlardaki despotik nefrete ve yok etme eylemine öncülük etmek oldu.

1789 Devrimi başlangıçta reformlar için büyük umutlar yarattı. Jacobin eğilimler henüz etkinleşmemişti ve göreli bir dinginlik ve barış tini egemendi. İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi yeni Ulusal Meclis tarafından kabul edildi. Boşinançlar ve ayrıcalıklar üzerinde usun utkusu kazanılmış görünüyordu. Sanki Özgürlük, Eşitlik ve Kardeşlik salt sözcükler ve dilekler olmaktan çıkıyordu ve Fransa’da, ya da belki de onun örneği ile bütün bir dünyada bu en ussal kavramlar insanlık için yaşamın normal, uygar, barışçıl biçimini belirlemek üzere idi.

Ama böyle yüksek idealler Fransa durumunda zamanla bir aptallık tınısı kazandı ve kültürdeki evrensel yalanı örtemez oldular. Gerçekte, sloganın kısaltılmamış biçimi “Liberté, egalité, fraternité ou mort” idi ve bir süre sonra geriye yalnızca “ ölüm” kaldı. Reformasyona karşın moral gelişimden payını almayı reddetmiş bir kültürün duyunçsuz istenci önce Fransa’yı ve sonra bütün bir Avrupa’yı kana boğdu.



   
Fransız Devriminin devrimci niteliği eylemin demokrasiyi yerleştirmeyi başarabildiği düzey tarafından belirlenir. Ama derece sıfırın altındadır. 1789’dan sonraki durum, kısa dinginlik dönemleri dışında, politik bir durum olmaktan çok sonunda tiranlığa varan bir anarşiler dizisi olarak görünür. Krallık olarak bir devlete çok az benzeyen şey bile bütünüyle yitmiş, yeri Aydınlanmadan esinlenen şiddet rejimleri tarafından alınmış, bir tiranlıklar, imparatorluklar ve krallıklar dizisinden sonra bugün bildiğimize az çok benzer bir Fransız Cumhuriyeti ancak seksen yıl kadar sonra 1870’te ortaya çıkmıştır.

‘Devrim’ bir anlamında politik gücün el değiştirmesinde sonuçlanan ve göreli olarak kısa bir zaman süresi içinde yer alan eylem demektir. Bir başka anlamda, bütün bir politik yapıyı kucaklayan genel istencin doğuşunu anlatmak için kullanılır. Bu geniş anlamda, modern dönem bütününde bir devrim dönemi, gerçekte tarihin kendisini bütün bir ön-modern despotik kültüründen ve karakterinden temizleyen evrensel politik dönüşüm dönemidir. Modern dönem evrensel özgürlük bilinci tarafından, evrensel istencin doğuşu tarafından tanımlanır. Ve açıktır ki Demokrasi tamamlanmış ve bitmiş bir süreç değil, insanlığın ilk kez ve küresel ölçekte politik bilinç kazanmasına doğru sürmekte olan küresel eylemidir.


“Le bonheur est une idée neuve en Europe.” (Saint-Juss)

Fransa’da ‘devrim’ sözcüğün dar anlamında teorisiz bir pratik olmanın, salt bir ‘devirme’ olayı olmanın ötesine geçmedi. Marat gibi, Hébert ve Danton gibi, Robespierre ve Saint-Juss gibi önderleri izleyerek, Jacobinler ‘karşı-devrim’ dedikleri şeyi fiziksel olarak yok etmeyi istediler ve halkı terör yoluyla eğitme yöntemini uyguladılar. Devrim Fransasında Katolik Kilisenin kazıkta yakma yönteminin yeri Jacobinlerin giyotini tarafından alındı.

Ahlak olmadığı için, duyunç olmadığı için, kendini aldatmanın da sınırı yoktu. Bu sonsuz yalana büyük bir inançla sarılarak, yaptıkları şeylerin yeniliğin temelini atmak olduğunu düşünüyorlardı. Politik değişim ile anladıkları şey yok etme eylemleri üzerine koşullu idi: “Une nation se régénère seulement sur des tas de cadavres” (Saint-Juss). Eğer bir ulus kendini ancak kadavralar üzerinde yeniden yaratabiliyorsa, terör kötü olmaktan çıkar. Teröristlere bu sözleri büyük bir içtenlik ve inanç ile söyleten ruh durumu yaptıklarını kutsal olarak görmeye götüren bir fanatizm olabilir. Deliliklerini anlamaktan kurtulmak için başka yolları yoktu.

Ülkede 1792’den sonra yer alan eylemleri ‘politika’ başlığı altına almak olanaklı değildir. Politik güç ve bir ulus duygusu aşağı yukarı bütünüyle ortadan kalktı, ve öyle görünür ki eğer anarşi bir politika ise, durumu tanımlayacak en uygun formül tüm yasallığın yitişi ve bireysel fanatizmin kendini engelsizce salıverişidir. Geri kültür ileri kültürü anlamasını sağlayacak kategorilerden yoksun olduğu için geridir. Fransızlar moral ve etik gelişimlerini engelleyen kültürlerinden ötürü, hak, özgürlük, insanlık gibi kavramların yalnızca harflerini biliyorlardı. ‘Devrim’ denilen kaotik bir dönemde kendi içlerinden üç yüz bin kadarını öldürdüler, krallarını ve kraliçelerini, rahiplerini, politikacılarını ve sık sık bütün parti gruplarını giyotine gönderdiler, tanıksız ve savunmasız ‘mahkemeler’ kurdular, kitle kıyımları yaptılar; evrensel insan haklarını evrensel olarak çiğnediler, duyunç özgürlüğünü ülke çapında bastırdılar, yurttaşlık haklarını ve yasa egemenliğini bütünüyle ortadan kaldırdılar. Dahası, aynı despotik tin Avrupa’nın aşağı yukarı bütününü kana boğdu ve eylemlerinin sonuçları Moskova’nın yok edilmesine dek vardı. Tüm bu barbarlıklara ‘devrim’ dediler ve bu ‘devrim’den esinlenerek insanlar politik hiçbir nitelikleri olmayan eylemlere, darbelere ve komplolara ‘devrim’ demeye başladılar.


   

Modern devrim geleneksel-despotik ilişki biçimlerinin devrilmesidir. Ve yalnızca eski devletin değil, eski toplum ve aile biçimlerinin de dönüşümünü kapsar. Buna göre modern devrim modern etiğin doğuşu, etiğin salt düşüncesiz bir alışkanlık sorunu olmaktan çıkışı, insanın öz-bilinçli etik yaşamının gerçekleşmesi sürecidir. Modern devrim ilk kez etik kavramına uygun etik yaşamın doğuşudur. Etik yaşam özgür istencin belirlenimleri ile, insan doğası ile uyum içinde yaşamdır.

Ancak özgür istenç etik yaşamı sorgulayabilir ve onu ussallaştırabilir. Bu düzeye dek etik yaşam evrensel özgürlük bilinci tarafından belirlenen yaşamdır ve insanlara önderler tarafından, partiler tarafından öğretilecek ya da dayatılacak bir konu değildir.

Fransa bağlamında devrim başka anlamlar ve tanımlar kazandı ve birileri insanları yönetme, nasıl yaşayacaklarını, neye inanacaklarını ya da inanmayacaklarını vb. belirleme görevini üstlendi. Ama bunu insan doğasına karşı, genel istence karşı, evrensel eşitlik bilincine karşı üstlendikleri için, devrimi yeniden tanımlama gereğini duydular: “Bir devrim terör ile birleşmiş erdemdir.” Kurtarıcı entellektüalizm delilikten daha iyi birşey olamayacağını gösterdi. Ve kurtarıcılık misyonu henüz çekiciliğini yitirmiş değildir. Fransız Devriminin Fransız kültürünün doğasından ötürü kaçınılmaz olarak bir şiddet süreci olması düşüncesiz ve duyunçsuz entellektüele devrimin özsel olarak bir şiddet sorunu olduğu önyargısını kazandırdı. Doğal olarak, çünkü entellektüel kavramını deneyimden ve olgulardan türetir.

Fransız Devrimi bir eylem olarak erekte kapsanmayan araçlar yoluyla tanımlanır: Şiddet, korku, terör, diktatörlük, tiranlık, kitle kıyımları. Tüm bunlar bir saltık tekerklik olan Eski Rejimi devirmenin yolları, Fransız halkının ‘politika’ yapmak için bildiği biricik araçlardır. Eğer amaçta araçta olmayan hiçbirşeyin kapsanmadığı doğru ise, gizil zorbalık edimsel zorbalığa geçer ve bir şiddet patlaması olan sözde bir devrimden ussal demokrasinin doğması beklenemez. Demokrasi ancak potansiyel bir şiddet rejimi olan despotizmi yenerek ortaya çıkabilir, ve Demokrasinin şiddete karşı araçları insan haklarının bilinci, duyunç özgürlüğü ve yasa egemenliğidir. Demokrasi evrensel istençtir. Despotizm tikel istencin evrensel istenci tanımayan zorbalığıdır.

Fransız Devriminin önderleri insanlara özgürlüğü şiddet ve terör yoluyla öğretebileceklerini, kurtuluş için bunların en uygun araçlar olduğunu düşünüyorlardı. Daha sonra bu yöntem Rus ve Çin devrimlerinde ve başkalarında uygulandı ve yararcılık etiği ile uyum içinde insanlığı kurtarmak için on milyonlarca insanın yok edilmesi ve giderek yüz milyonlarca insanın yok edilmesinin göze alınması haklı olarak görüldü. Entellektüelin bu bozulması tüm görünüşe karşı bir delilik değildir. Her despotik kültürün böyle entellektüelleri, şairleri, yazarları, sanatçıları, bilim insanları vardır, bunlar bütünüyle normal insanlardır ve kendileri gibi bütünüyle normal insanlar tarafından sayılır ve sevilirler. Yurtseverdirler, sömürüsüz ve sınıfsız bir dünya uğruna yaşarlar ve cenneti gökyüzünden yeryüzüne indirmeyi isterler. İyilikleri sorgulanamayacak bir uç noktaya ulaşmıştır çünkü yeryüzünde kötülüğü saltık olarak ortadan kaldıracaklardır. Kendilerini bütünüyle ve herşeyleri ile devrime adamışlardır ve yargılanmaları ihanettir. Bu delice belirlenimlere tüm yürekleri ile inanırlar. Delilikleri normallikleridir.

  • 1789'da Fransa'nın nüfusu 28.000.000 idi.
  • Tüm ülke için ortak bir yönetim ve yasama biçimi yoktu.
  • Kuzey Fransa'da aşağı yukarı tüm yasa törelere dayanıyordu ve 65 ortak ve 300 yerel töre vardı (evlilik, kalıt hakları, mülkiyet kiralama vb. ile ilgili).
  • Her bölgenin kendine özgü ağırlıkları ve ölçüleri vardı.
  • Ülke içinde düzinelerce gümrük uygulaması vardı.
  • Doğrudan vergi oranları bölgeden bölgeye değişiyordu.
  • Yoksulluk Fransa'nın en görünürde olan problemi idi. Kırsal evlerin sefilliği ve köylünün yoksulluğu açıkça gözleniyordu; tüm köylü kızları ve kadınları ayakkabı ve çorap giymiyordu. Kasabaların çoğu dilenci ile dolup taşıyordu. Yoksullar nüfusun üçte birini oluşturuyordu: 8-10.000.000 kadar.
  • Köylüler nüfusun %80'ini oluşturuyordu.
  • Kasabalarda yaşayanların çoğu yoksul ve eğitimsiz idi.
  • Yaygın olarak, çalışma saatleri 16 ve çalışma günleri 6 idi.

 



Bir elinde pistol, esrime içindeki gazeteci Camille Desmoulins Bastille'i almak üzere halkı silaha çağırıyor. Kalabalığın yetenekli olduğu biricik eylem kitle kıyımı idi.
   
"Devrim" sürecin bütününü anlatmaktan çok göreli olarak kısa bir süre içinde yer alan ve özellikle şiddet içeren yok edici eylemleri anlatmak için kullanılır. Ama eğer simgesel önemine karşın Magna Carta'yı Avrupa'da tekerkin gücünün sınırlanmasının başlangıcı olarak kabul edersek, modern devletin ya da demokrasinin ortaya çıkış sürecinin yüzyılların işi olduğu açıktır.

Katolik Fransız halkı Avrupa'da modern devrimi başarabilecek en son halklardan biri idi. Tarihsel olarak önemli olan şey evrensel özgürlük bilincinin kazanılmasıdır, çünkü ancak özgür bir halk, ancak yurttaş toplumu demokratik devletin yaratıcısı olabilir. Eşitlik ve kardeşlik momentleri de özgürlük etmeni tarafından getirilir. Özgürlük bilinci efendilerin gücünü, tekerkliğin gücünü olumsuzlar. Özgürlük bilincinin bir başka anlatımı kendi istencinin bilincidir. Bu bilinç, özgürlük bilinci tarihsel olarak kazanılması gereken birşeydir ve insanların köleliği, kulluğu, serfliği kabul etmeleri bu bilincin yokluğunda olanaklı biricik yol olarak görünür. Hegel Doğuda yalnızca Birin özgür olduğunu söyler. Demek istediği şey İmparatorun istencinin ne kadar kalabalık olursa olsun bütün bir halkın istenci olarak geçerli olduğu ve zaman zaman türeyen feodal beyler dışında hiç kimsenin bu tekil istenci sorgulamadığıdır. Konfiçyüs bir Sokrates gibi değildir. İnsan eşitliği ya da herkesin özgürlüğü kavramı Yunan tininde, Platonizmde örtüktür ve Hıristiyanlığa bu kaynaktan geçer (İznik Konseyi, İskenderiyeli neo-Platonistler). Bu eşitlik ve özgürlük kavramının insanların bilincine girmesi yüzyılları gerektirir, çünkü birkaç düşünürün kafasında gelişen kavram ilkin eski tasarımları yenmek ve onların yerini almak, bütün bir kültürü dönüştürmek zorundadır.

İslamik dünya eşitlik ve özgürlük kavramını insanı Tanrı ile bir yapmak olarak görerek reddetti (Arianizm gibi) ve insanı edilginleştirdi. Osmanlı İmparatorluğunda yer alan modernleşme çabasının sonucu olarak Türkiye Cumhuriyetinin doğması dışında, Osmanlı İmparatorluğunun dışında kalan İslamik dünya bütününde politik karakter kazanamadı (Orta Doğu devletleri Osmanlı İmparatorluğunu yenen başka İmparatorluklar tarafından bir bakıma yalnızca harita üzerinde yaratıldı). Katolik Hıristiyanlık Tanrı ve Oğlu arasına bir papalık ve rahiplik sınıfı getirerek insan özgürlüğünü anlamayı olanaksızlaştırdı. Hıristiyanlık bu kavramı anlamanın yoluna ancak aracı dinadamları sınıfını ortadan kaldıran Reformasyon ile birlikte girdi. Reformasyonun amacı yalnızca duyunç ve inanç özgürlüğünü kazanmaktı, monarşileri yok etmek, özgür bireyi ortaya çıkarmak, modern dünyanın tinsel zeminini hazırlamak değil. Ama eşitlik kavramı genel olarak eşitsizliklerin ortadan kaldırılması istencini getirir. Ve Reformasyonu bastıran Güney Avrupa dışında Kuzey Avrupa'da özgürlük bilincinin dereceli olarak yayılması ilk kez kendi özgürlüğünün, eşitliğinin, değerinin bilincini kazanmaya başlayan yeni bir kültür yarattı. Bu düzeye dek demokrasi bu özgür kültürlerde halkın kendisi tarafından kuruldu ve aynı tini paylaşan monarşiler tarihsel olarak ne olduğunu anlamayı başardılar (Kuzey Amerika kolonileri Avrupa’daki tüm soyluluk, gelenek ve monarşi artıklarından özgür olduğu için, demokrasinin gelişmesi için en uygun zemin oldu). Modernleşme bu özgür bireylerin toplumları olan yurttaş toplumunun ortaya çıkması ile birlikte giden sürecin adıdır. Dünyanın geri kalanı çeşitli modeller üzerine aynı sürece öykünmeye çalıştı. Ama toplumların kendilerinin despotik karakterde olmaları bu girişimleri boşa çıkardı.

Çin ve Hindistan gibi değişime kapanmış kültürlerde insanların özgürlük bilincini kazanmaları, bireyler olmaları, kişiler olmaları, hak eşitliğini kazanmaları yürürlükteki politik ve toplumsal yapılar altında açıktır ki olanaksızdı. Bu kültürlerin kendi içlerinden dönüşemeyecek düzeyde sağlam ve katı olmaları değişimlerinin ancak dışarıdan, Batıdan gelen güçlerin yıkıcı etkileri altında yer almasına izin verdi. Despotik Asya tarihini dışarıdan almak zorunda idi.

1. 1780'lerde Fransa'nın nüfusu 25 milyon kadardı ve bunun 20 milyon kadarı tarım kesiminde idi. Fransız köylüsü için açlık kritik kıtlık yıllarında ağırlaşan gündelik bir problemdi. Bütününde yoksul olmasına karşın, köylülük vergiden bağışık soyluluğun genel giderlerini, lüks giderlerini vb. de karşılıyordu.

2. Dinadamları sınıfının sayısı 100.000 kadardı ve buna karşın toprağın yaklaşık %10'unu elinde tutuyordu. Dinadamlarının büyük bölümü soyluluğun üyeleri idi. Kilise hem varsıl, hem güçlü, hem de hükümet politikasında etkili idi.

3. Fransız Devrimi genellikle 1789-1799 yılları arasına düşen on yıllık bir süreç olarak görülür. Süreç biraz daha uzun süreli alındığında, Fransızların neye karar vereceklerini bilmedikleri açıktır. Despotik tin daha sonraki Fransız tarihinde de kendini sergiler (Cezayir, Vichy Rejimi ve sayısız başkaları).

  • Fransız Devrimi 1789–1799
    Fransa Krallığı 1791–92
    Birinci Cumhuriyet 1792–1804
    Birinci İmparatorluk 1804–14
    Restorasyon 1814–30
    Temmuz Monarşisi 1830–1848
    İkinci Cumhuriyet 1848–52
    İkinci İmparatorluk 1852–70
    Üçüncü Cumhuriyet 1870–1940

4. Fransız Devriminde kadınlara yurttaşlık hakları ve seçme hakkı verilmedi. Ama evlenme, boşanma ve kalıt konularında belli haklar kazandılar. Napoleon bu hakların bir bölümünü geri aldı. Condercet us temelinde kadınların eşit insanlığını savundu.


  Devrimin Ana Evreleri
  • Ulusal Meclis: 1789-1791
  • Yasama Meclisi: 1791-1792
  • Konvaensiyon (Hükümet): 1792-1795
  • Direktuar: 1795-1799
  • Napoleon: 1804-1814
  Ulusal Meclis (1789-1791)
  • Louis XVI gerçekte yeni bir anayasa istemiyordu 
  • Fransa halkı Bastille'i 14 Temmuz 1789'da bastı, Bunun nedeni Louis'nin onlara karşı askeri güç kullanacağını haber almaları idi.
  • Çağdaş 14 Haziran tarihi Bastille Günü olarak kutlanır.
  Büyük Korku
  • Soylular saldırıya uğradı
  • Feodal borçların kayıtları yok edildi
  • Vergi kayıtları yok edildi
  • Birçok soylu kaçtı; émigrés olarak bilindiler
  • Kral XVI. Louis üç renkli yeni Fransa bayrağını takmaya zorlandı
  • Bir gecede Fransa'da feodalizm yok edildi; İtalya ve Avrupa üzerindeki etki büyüktü.
  Devrimci Fransa
  • JACOBINLER
    • Radikal düşünen grup
    • Eşit haklar ile ilgili yasaları çıkardılar
    • Savaşa karşı idiler (ordunun politik olarak güçlenmesinden korktukları için)
    • Aralarında birçok ‘burjuva’ vardı
  • GIRONDINLER
    • Başlangıçta Jacobinler arasında olmalarına karşın daha sonra ayrıldılar
    • Daha ılımlı düşünen grup
    • Dış savaşı desteklediler; özellikle Avusturya'ya karşı
    • Krala düşman değildiler, ama anayasal monarşi istiyorlardı
    • Sonları giyotine gönderilmek oldu.
  • SAN-CULOTTES
    • Üçüncü Katmandan radikal grup; çoğunluğu yoksul emekçiler
    • Kraldan nefret ediyorlardı.

  • HÜKÜMETLER
    Ulusal Kurucu Meclis
    Yasama Meclisi: Kral ile birlikte çalışamadığını bildirdi;
    Ulusal Konvansiyon: 1792-1795; iİlk Cumhuriyet hükümeti; sınıf ayrımı olmaksızın seçilen ilk meclis; 1793'ten sonra güç Konvansiyondan Kamu Güvenlik Komitesine kaydı; seçime katılma oranı 1791'de %10,2, 1792'de %11,9 (seçmen sayısının iki katına çıkmasına karşın); temsilci sayısı 750 idi; Konvensiyon yasama ve yürütme görevlerini yerine getiriyordu; önce Girondin, sonra Jacobin, ve sonra Thermidorian dönemler geldi. XVI. Louis'nin yargılanması sırasında 721 temsilciden ölüm cezasına evet diyenlerin sayısı 387, hayır diyenlerin sayısı 334 idi; 2 Haziran 1793'te 80.000 silahlı sans-coulette tarafından desteklenmekte olan Jacobinler Girondinleri Konvansiyondan çıkardılar; kraliyetçi eğilimler güç kazanırken artan ederler halkı yeniden ayaklanmaya götürdü.

Thomas Jefferson

Jefferson Amerikan 4 Temmuz 1776'da İngiltere ile savaştaki 13 Koloniyi temsil eden İkinci Kıta Kongresinin kabul ettiği Bağımsızlık Bildirgesinin başlıca yazarı idi. Aydınlanmanın idealleri tarafından etkilenmişti ve Locke ve Montesquieu'nün yazılarını okuyordu. Bildirgenin taslağını yazmak üzere görevlendirilen beş kişilik komite başlangıçta metni yazması kararlaştırılan John Adams'ın metnin Jefferson tarafından yazılması önerisini kabul etti. Jefferson'un metni 28 Haziranda komite tarafından tartışılmaya başladı ve Kral III. George ve köle tecimi üzerine olan pasajlar da aralarında olmak üzere kimi pasajlar metinden çıkarıldı. Komite 4 Temmuzda metni onayladı ve Bildirge delegeler tarafından imzalandı. Bununla Krala karşı bir ihanet suçu işliyorlardı.

Jefferson'un "All men are created equal" tümcesi İngiliz dilinde en iyi bilinen tümcelerden biri ve Amerikan tarihinde en güçlü ve en etkili sözlerden biri olarak kabul edilir.

Jefferson Bastille'in alınması sırasında Paris'te idi ve dostu Lafayette ile Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi üzerine birlikte çalıştı.

 


Preamble
We hold these truths to be self-evident, that all men are created equal, that they are endowed by their Creator with certain unalienable Rights, that among these are Life, Liberty and the pursuit of Happiness.
In the summer of 1824, the Marquis de Lafayette accepted an invitation from President James Monroe to visit the country. Jefferson and Lafayette had not seen each other since 1789. After visits to New York, New England, and Washington, Lafayette arrived at Monticello on November 4. Jefferson's grandson Randolph was present and recorded the reunion: "As they approached each other, their uncertain gait quickened itself into a shuffling run, and exclaiming, 'Ah Jefferson!' 'Ah Lafayette!', they burst into tears as they fell into each other's arms." Jefferson and Lafayette then retired to the house to reminisce. The next morning Jefferson, Lafayette, and James Madison attended a tour and banquet at the University of Virginia. Jefferson had someone else read a speech he had prepared for Lafayette, as his voice was weak and could not carry. This was his last public presentation. After an 11-day visit, Lafayette bid Jefferson goodbye and departed Monticello.

   
L'Esprit des lois 1753'te yayımlandı ve Montesquieu'nün düşünceleri hiç kuşkusuz Fransız devrimi sırasında etkili oldular. Montesquieu özgürlüğe önem veren bir halk için özgürlükçü bir anayasal tekerkliğin en iyi hükümet dizgesi olduğunu ileri sürdü. Çünkü güçlerin birçok özekte bölünmesi ile herhangi bir gücün despotik olmasını sürekli olarak önlüyordu. İngilizler egemenliği Kraliyet, Parlamento ve mahkemeler arasında paylaştırmıştı. Fransızlara da aynı şeyi önerdi: Kral, aristokratik mahkemeler, Kilise, toprak soyluluğu ve kentler. Fransız devrimi ilk evrelerinde daha ılımlı bir değişim getiriyor görünürken, Jacobinlerin elinde radikalleşmesi ile birlikte Montesquieu'nün düşünceleri bütünüyle ilgisizleşti.

Devrimin ilk evrelerinde önemli bir ad olan Mirabeau anayasal tekerkliği istemesinde Montesquieu'nün düşüncelerini izliyordu. Dinadamları sınıfı ve Soylular sınıfı Genel Katmanların daha ilk toplantılarında bir güçler ayrılığı düşüncesini kabul etmeyeceklerini gösterdiler. Kaolik Fransa'da Protestan Amerikan kolonilerinde ve Kalvinist İngiltere'de olduğu gibi duyunç özgürlüğüne, yasa egemenliğine doğru eğitilmeye başlamış bir halk yoktu. Fransızlar soyut ilkelerden ve yasalardan çok somut rahipleri ve radikal önderleri dinlemeye yatkın idiler. Düşünceyi değil, insanı izliyorlardı.

İdea Yayınevi Site Haritası | İdea Yayınevi Tüm Yayınlar
© Aziz Yardımlı 2017 | aziz@ideayayinevi.com