Fransız Devrimi: Olgular ve Eylemler
Aziz Yardımlı

idea yayınevi site haritası 
 

 
Fransız Devrimi:
Olgular ve Eylemler



Devrimin Öncülü: 7 Yıl Savaşı (1756-1763)




General James Wolfe (1727-59) komutasındaki İngilizler Quebec yakınındaki ovalarda Louis-Joseph de Montcalm komutasındaki Fransız kuvvetlerini yendiler. Bir saatten daha kısa süren savaşta Wolfe yaralandı ve ertesi gün öldü. Montcalm da ölümcül yara almıştı ve ertesi gün o da öldü.

 


 

İngiltere, Prusya Fransa, Avusturya

İngiltere:  160.000 ölü;
Prusya:  180.000 ölü

(ayrıca 33.000 sivil öldü)

Fransa: 200.000 ölü;
Avusturya: 125.000 ölü

 

 

   
   
 
   
 

On sekizinci yüzyıl ortasında yer alan Yedi Yıl Savaşı bir tür Dünya Savaşı gibi görünür. Ama değildir. Asıl önemi dünya tarihinde iki önemli olayda, Fransız Devrimini tetiklemede ve Amerikan Bağımsızlık Savaşının kazanılmasında özsel bir etmen olmasında yatar.

 

Yedi Yıl Savaşları Fransız Devriminin ve Amerikan Devriminin öncesinde, 1756 ve 1763 yılları arasında, başlıca İngiltere ve Fransa arasında yer alan ve beş kıtaya yayılan küresel bir çarpışma idi. Osmanlı İmparatorluğu savaşa katılmadı. Savaş Kuzey Amerika’nın, Karayipler’in, Afrika’nın bir bölümünün ve Hindistan’ın denetimini ilgilendirse de, yalnızca Avrupa güçleri arasında yer aldı ve bir ‘Dünya Savaşı’ niteliğini kazanmadı. Sonuç İngiltere’nin küresel gücünü tanıtlaması ve sağlamlaştırması oldu. (Fransa’nın 28 milyonluk nüfusu İngiltere nüfusunun üç katı idi.).


Başlıca toprak kazanımları beklentisi ile kurulan bağlaşmalarda İngiltere’nin yanında Prusya (II. Frederik), Portekiz, Hanover (İngiltere’ye ait) ve başka küçük Alman prenslikleri, ve Fransa’nın yanında Avusturya önderliğindeki Kutsal Roma İmparatorluğu, Rus İmparatorluğu, Bourbon İspanyası ve İsveç bulunuyordu.


Savaş İngiltere ve Fransa arasında Paris Anlaşması ile sona erdi ve buna göre Yeni Dünyadaki "Yeni Fransa" haritadan silindi

 

Prusya ve Avusturya arasında ikinci bir Hubertsburg anlaşması yapıldı. Savaşın sonucu olarak bir Alman birliği kurmaya çalışan Prusya orta Avrupa’da bir güç olarak tanınma amacına ulaşırken, Fransa koloniler üzerindeki tüm haklarını ve bir koloni gücü olarak önemini yitirdi. İngiltere Fransa’dan Kuzey Kanada’yı ve İspanya’dan Florida’yı aldı.

 

İngiltere açısından savaşın önemi Amerikan Devrimine götüren ilk adım olmasında yatar. Fransa on beş yıl sonra Amerikan Bağımsızlık Savaşında İngiltere’ye karşı Washington önderliğindeki koloni kuvvetlerine parasal ve askeri yardımda bulundu. Bir kraliyet olan Fransa’nın bağımsız bir cumhuriyet olmayı amaçlayan Amerikan kolonilerinin Bağımsızlık Savaşına yardım etmesi İngiltere’nin yenilmesinde vazgeçilmez bir etmen oldu. Aynı zamanda, Fransa bu katkısı ile kendi bütçesini boşalttı ve bu nedenle Kralın Genel Katmanların desteğine başvurmak zorunda kalması Fransa’da monarşinin devrilmesine götüren olaylar zincirini başlattı.

 


Devrimin Süreci


Kral Bastille baskınını bir gün sonra La Rochefoucauld Dükünden öğrendi. “Bu bir isyan mıdır?” diye sordu XVI. Louis. Dük yanıtladı: “Hayır, efendimiz; bu bir devrimdir.” Henüz devrilen birşey yoktu ve Dük büyük olasılıkla ülkenin içine yuvarlanmakta olduğu kaosu düşünüyordu. “Devlet benim!” diyen Louis en yakınındaki insanların gözünde bile çoktandır ‘devlet’ olmaktan çıkmıştı.



14 Temmuz 1789, Bastille'in Alınması



5 Mayıs 1789'da Kralın çağrısı üzerine Genel Katmanlar aşağı yukarı iflas durumunda olan ülkenin sorunlarını yeni vergiler çıkararak çözmek üzere toplandı. Hiç olmazsa Kral XVI. Louis'nin planı buydu. 17 Haziranda Üçüncü Katman yapması gerekeni yaptı ve bundan böyle Ulusal Meclis olduğunu ve bir Anayasanın yazılacağını bildirdi. Kral karşı çıktı. Ama bir tekerk olmasına karşın bundan böyle "saltık" tekerk olmadığını anladı ve Ulusal Meclisi tanımak zorunda kaldı. Kralın İstenci sınırlanmış, Ulusun İstenci egemenliği ele geçirmiş, ve demokratik Devrim başarılmış görünüyordu. "Ulusal Kurucu Meclis" ortaya çıkmıştı ve Anayasayı hazırlayacaktı. Ulusal Meclis Ulusal Muhafızı oluşturdu. Devrimin ve daha sonra Fransa'nın simgesi olacak üç renkli kokartta kırmızı ve mavi Paris'i ve beyaz kraliyeti temsil ediyordu. Kent "özgürlük ve coşku sarhoşluğu içinde idi" (François Mignet, Fransız Devrim tarihçisi ). Ama düşüncesiz ve duyunçsuz bir kral ve düşüncesiz ve duyunçsuz bir halk arasındaki sorunun ne olursa olsun herhangi bir biçimde çözülmesi olanaklı değildi. Dahası, halkın büyük bir bölümü henüz kraliyetten yana idi. Halk henüz Ulus değildi.

 

Monarşik despotizmin Fransız bilincindeki tahtından indirilmesi için yaklaşık 100 yıl kadar bir sürenin geçmesi gerekecekti.

 

Bastille'in Alınması (VİDEO)

Bastille (LINK)

 



Gazeteci Camille Desmoulins halkı Bastille'i almak üzere silaha çağırıyor: "Saray yurtseverler için bir St. Bartholomew tasarlıyor!" Desmoulins onu en iyi anlayanların kalabalıktaki insan kasapları olduğunu kendisi giyotine gönderilinceye dek görmezden geldi.
   
Kralın Üçüncü Katmandan yana olan maliye bakanı Necker'ı görevden alması halka tutucular tarafından bir darbe girişimin başlangıcı gibi göründü. Ve kraliyet birliklerinin toplanması Versailles'da çalışmakta olan Ulusal Kurucu Meclisin kapatılması için bir hazırlık gibi göründü. 12 Temmuzda Paris'te sayıları on binleri bulan kalabalık toplandı. Camille Desmoulins elinde bir pistol ile masaya çıkarak halka seslendi: "Yurttaşlar, yitirilecek zaman yok. Necker'ın görevden alınması yurtseverlere yönelik bir kitle kıyımının duyurusudur. ... Yapılacak tek şey var: Silahlara sarılmak."

 

Kentte yer yer kalabalık ve Kraliyet askerleri arasında çatışmalar çıktı. Halk ekmek, tahıl ve silah yağmalama eylemlerine girişti. O günlerde Kraliyet askerleri toplumsal kargaşaların yayılmasını durduracak hiçbirşey yapmadı. 14 Temmuzda Paris bir alarm durumunda idi. İsyancılar ilkin Hôtel des Invalides'i bastılar. Amaçları orada bulunan misket tüfeklerini ele geçirmekti (29.000 ya da 32.000 kadar). 250 fıçı barut bir güvenlik önlemi olarak bir gün önce Bastille'e taşınmıştı. Bastille boştu ve zindanlarında yalnızca yedi mahkum kalıyordu. Kalede 82 emekli askerin olmasına karşın, bu sayı 32 İsviçreli asker ile güçlendirilmişti. Çeşitli büyüklüklerde 30 top vardı. Kalabalığın sayısı 1000'in biraz altında idi ve çoğu bölgenin insanları idi. Kale ile görüşmeler yapılırken kalabalık denetimden çıktı ve kaleye saldırı başladı. Kaleden top atışları yapıldı. Kalabalık daha sonra destek aldı ve kaleye karşı kullanılmak üzere toplar getirildi. Saatlerce süren çarpışmadan sonra kale komutanı kaleyi teslim etmeyi kabul etti ve kalenin kapılarını açtırdı. Saldırı sırasında halktan 98 kişi ve kaleden bir asker öldü. Kale komutanı De Launay yakalandı (yukarıdaki tabloda betimlenen olay), sokaklarda sürüklenerek dövüldü, sonunda bıçaklanarak öldürüldü ve başı kesilerek bir mızrağın ucunda dolaştırıldı. Daha sonra garnizondan iki asker daha linç edildi. Kalabalık bunların arkasından belediye başkanını Jacques de Flesselles'i buldu ve ihanet ile suçlayarak onu da öldürdü. — Devrimin bu en ikonik olayı devrimin başlangıcı olarak kabul edilir ve onyıllarca sürecek bir kavganın karakterini sergiler.





"1789'da Bastille Fatihleri Hôtel de Ville Önünde" (Paul Delaroche, 1839).

 


Eşitlik bilincinin olmadığı, insan ilişkilerinin en sonunda zor ve şiddet tarafından belirlendiği despotik kültürde ‘ortak istenç’ elde etmek için barışçıl konuşma ve ikna yöntemi etkisiz ve geçersizdir. Orada politika bir hak sorunu değil, korku ve nefret etmenleri ile yüklü bir güç sorunudur. Ve gücün kendisi bir boyuneğme sağlamadığı zaman, istenci yok etmenin biricik yolu insanı yok etmektir. Savaşta bile karşı taraf boyun eğdiği ve düşmanının istencini kabul ettiği zaman yenilen yan yok edilmez, teslim alınır. Ama ussal bir istencin yokluğunda, bu kural geçersizdir. Fransız Devrimi sürecinde güç namlunun ucundan doğdu, ‘politika’ bir gaddarlık ve acımasızlık sorunu oldu, ve ‘politik’ eylem insanları parçalamaya ve kitle kıyımına bozularak sonunda çıplak terör biçimini aldı. Potansiyel yabanıllığı bastırmaktan ve dengelemekten başka bir işlevi olmayan kraliyet gücünün devrilmesi ile, feodal kültüre özünlü şiddet serbest bırakıldı.

 

Fransız Devrimi ‘devrim’ sözcüğünü neredeyse ‘şiddet’ ile eşitledi, çünkü genellikle devrim süreci olarak görülen bütün bir on yıl aşağı yukarı bir yok edicilik ve şiddet evresi olarak yaşandı. Sözcük yalnızca devirme ve yok etme ile eşitlenmez. Aslında sözel olarak devirmeyi anlatmasına karşın, önemli olan şey eskiyi yok etmek değil, yeniyi yaratmaktır; politik eşitsizliği kaldırarak bir yurttaş toplumunun kurulması ve monarşinin yerine demokrasinin geçirilmesidir. Ama bu işi ancak özgür yurttaşlar başarabilir ve özgürlüklerinin ve istençlerinin bilincinde olmayan serfler, köleler ve kullar modern yurttaş toplumunu ve onun demokratik devletini yaratamazlar. Böyle insanların ‘devrimi’ yalnızca devirmekten, yalnızca yok etmekten öteye geçemez. Ve despotik bir toplumda bir despotun devrilmesi yerinin yeni bir despot tarafından alınması demektir.

 

 



5 Mayıs 1789 Genel Katmanlar toplantısı.

 

Fransa'nın üç sınıfının temsilcilerini kapsayan Genel Katmanlar (États généraux) 5 Mayıs 1789'da toplandı. Bir ortaçağ kalıntısı olan kurumda Dinadamları, Soylular ve Halk olarak üç katman ya da sınıf temsil ediliyordu. Üçüncü Katmanın aşağı yukarı Fransa'nın bütün nüfusunu temsil etmesine karşın, eski bir kurala göre her Katmanın bir oyu vardı ve Üçüncü Katmanın oyu her durumda Dinadamları ve Soylular karşısında yenik düşecekti. Ayrıca Üçüncü Katman kendi içinde sınıfsal ayrımlar kapsıyor ve üyelerin bir bölümü köylülere olmaktan çok soylulara yakın duruyordu. Üçüncü Katman salona yan kapıdan girmek ve daha başka küçük düşürücü kurallara uymak zorunda idi. Sonunda protestolara başvurduğu için her zamanki toplantı salonuna alınmayan Üçüncü Katman 20 Haziranda yakınlardaki bir Tenis Kortunda toplandı ve "Tenis Kortu Andı"nı içerek yeni bir Ulusal Anayasa yapılıncaya dek dağılmamaya karar verdi.

 

Genel Katmanlar (VİDEO)

Genel Katmanlar (LINK)

 



20 Temmuz 1789'da Tenis Kortu Yemini
. Tenis Kortunda Ulusal Meclis Anayasa yapılıncaya dek dağılmayacağı konusunda ant içiyor.

 

Bastille'in ele geçirilmesinin simgesel bir olay olmasına karşın, onunla Eski Rejime devrimcilerin ciddi oldukları mesajı verildi. Meclis başkent üzerinde denetimi ele geçirmişti ve Paris'teki yüksek hükümet konumlarını üstlendi.

 

Meclis kraliyetin zora başvurması olasılığına karşı önlem olarak 11 Temmuz 1789'da bir "Burjuva Milis" ("milice bourgeoise") oluşturma konusunu ele aldı. 13 Temmuzda bir "Burjuva Muhafız" birliği ("garde bourgeoise") kurulduğunu bildirdi. Bir soylu olmasına karşın, Meclisi destekleyen Marquis de Lafayette "Ulusal Muhafız" ("la Garde nationale") adını alan birliğin başına getirildi. 14 Temmuzda Hotel des Invalides ve Bastille baskınlarının amacı bu yeni milise silah ve barut bulmaktı.

 

Fransız Devrimi henüz bir yurttaş toplumu karakterini kazanmamış despotik bir toplumun kraliyeti devirme ve bir cumhuriyet kurma girişimidir. Halk yasa egemenliğine yabancıdır ve bildiği yalnızca insanın egemenliğidir. Politik bir istenci yoktur, kendi istencine değil ama egemenin istencine boyun eğmeyi bilir. Ve boyun eğmeye son verdiği zaman bu isyandır, ve ilkin boş olan, belirlenimsiz olan bu istenç ile yapabileceği şey devrim değil ama devirme ve yok etmedir. Böyle istenç henüz moral istenç değildir, yaptıkları henüz bir eylem karakterini taşımaz ve dürtüseldir. Bu nedenle başkaldırı, isyan, ayaklanma vb. doğal-dürtüsel bilince her zaman çekici gelir, çünkü ona özgürlük olarak görünür ve içeriksiz istencin kendini anlatmasının biricik yolu budur. Zor ve şiddet henüz moral büyümeden yoksun olan böyle duyunçsuz istencin eylem terimleridir.

 

Kraliyetin devrilmesi durumunda bir genel istençten yoksun toplum kendi yönetimini üstlenemeyeceğine göre bu işi halkın önderleri üstlenecektir. Politik gücün kimin elinde yoğunlaşacağı, kimin istencinin ağır basacağı bireyler ve partiler arasındaki çekişmenin olumsallıklarına bağlıdır. Aynı şiddet kültürünün yetiştirdiği bu entellektüellerin şiddeti ve halkın şiddeti arasındaki biricik ayrım halk şiddeti her zaman yabanıl ve iğrenç biçimlerde uygularken, kurtarıcı entellektüelin aynı işi örgütlü ve yöntemli olarak yapması ve kendini çok haklı bir iş, giderek kutsal bir iş yapıyor olarak görmesidir. Şiddetin yeğinliği ve yüceltilmesi doğru orantılıdır. Ve terör biçimini aldığı zaman, aşağı yukarı dinsel bir ton kazanır.

 

1780’lerde, hemen devrimi önceleyen yıllarda kraliyet hem ekonomik olarak hem de politik olarak iflas etmişti. Borçlar ödenemeyecek düzeyde ağırlaşmıştı ve dinadamlarını ve soyluları bağışık tutan vergilendirme dizgesi tüm yükü sürekli açlık durumunda olan halkın üzerine bindirmeyi sürdürüyordu. Soylular payına ölçüsüz bir lüks ve savurganlık yaşamının bedelini halk sürekli sefilleşme pahasına öderken, Avrupa’nın bu en güçlü devleti etik olarak en geri bir ayrıcalıklar, ayrımcılıklar, yolsuzluklar ve hırsızlıklar dizgesine bozulmuştu. Fransız toplumunun o günlerdeki durumunu anlatmak için ‘eşitsizlik’ kavramı yeterli değildir. Kendisinin devlet olduğunu söyleyen XVI. Louis’nin istençsizliği bir devlet olarak Eski Rejimin kendini modernleştiremeyeceğini, bir anayasa düzenine geçemeyeceğini belgeliyordu. XVI. Louis’nin devrime hizmeti Fransız terör politikacılarından daha önemsiz değildi.


 

Bir devlet biçimi olarak Aristokrasi en iyilerin erki demektir. Bir sınıf olarak aristokrasi ne en iyi ne de erdemlidir. Aristokrasinin toplumsal yüksekliği doğal olarak, soya bağlı olarak belirlenir ve bu nedenle 'soyluluk' terimini kullanmak daha iyidir. Tarihsel olarak tekerkler ya da üst lordlar ve soylu olmayanlar arasında askeri ve yönetsel konumları doldurmak üzere zorunlu bir ara sınıftır.

 

 

Fransız Devrimi dünya tarihinde yeni bir dönemi başlatan bir dönüm noktası olarak, modernliğin yaratıcısı olarak görülür. Böyle betimlemeler bugün bile sık sık coşku ile, bir tür tapınma duygusu ile, giderek bir fanatizm tini içinde alkışlanır. Ama böyle duyguları paylaşabilmek için henüz diktatörlüğü, tiranlığı, barbarlığı ayırdedecek kavramlardan yoksun olmak gerekir. Dünyaya, Tarihe örnek olması gereken devrim gerçekte yalnızca Fransız duyuncunun ve istencinin niteliğini, Fransız ahlakının ve etiğinin nereye dek düşebildiğini ya da daha doğrusu henüz ne kadar az gelişmiş olduğunu açığa serdi. Fransızlar başkalarının uygarca yaptığı ve ancak uygarca yapılabilecek olan şeyi şiddet yoluyla yapmayı istediler. Halkın zorbalığı politik zorbalığın, tiranlığın kendini aklama ve varolma zemini oldu.

 

 

 

İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi

 

İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesini Marat ya da Danton yazamazdı. Yalnızca Terör söylevlerinde kendini bulan Robespierre de yazamazdı. Bunlar onu ancak yırtabilirlerdi, çünkü hak eşitliğini tüm toplumsal ve politik belirlenimin silinmesi olarak anlıyorlardı.

Belgeyi yazma işi Lafayette’e düştü. Ama Lafayette bir soylu ve subay idi ve belgeyi yazacak en uygun insan değildi. Bütün bir Ulusal Mecliste bir İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi yazabilecek tek bir beyin yoktu. Belgeyi ancak bir Amerikalı yazabilirdi. Amerikan Bağımsızlık Savaşına katılmış olan Lafayette’in dostu olan ve o sırada Fransa’da ülkesinin temsilci olarak bulunan Thomas Jefferson Fransızlara İnsan ve Yurttaş Haklarının modern dönemi tanımlayan kavramlar olduğunu ve bunların belirli olarak neler olduğunu açıkladı. Ama yaptığının hiçbir yararı olmadı. Fransızca yazılmış olan belgeyi kolayca okudular, harflerini tanıdılar. Ama ruhunu değil. Jacobinler onu yırtıp attılar. Yurttaşları değil ama uyrukları olan Fransa’da ‘Yurttaş Hakları’ henüz olmayan birşeyin hakları idi. Danton, Marat ve Robespierre’in önderliğinde, halk bildiği biricik çözüme geri döndü.

 

Fransızlar için teori hiçbir zaman önemli olmadı. Önemli olan pratik idi. Pratik önden gider ve Teori arkadan gelir. İstençsiz halk dürtüseldir, ve Fransızlar tutkuları ile önce devrimlerini yaptılar, sonra ondan vazgeçtiler, Napoleon’un daha çılgın tutkularını yeğlediler. Onun peşinde giderek ne yaptıklarını anlamaksızın ve düşünmeksizin bir halk olarak yetenekli oldukları biricik eylemi yaptılar, yalnızca öldüler ve öldürdüler.

 

 

İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi 26 Ağustos 1789’da Ulusal Meclis tarafından kabul edildi. 1791’de yayımlanan ve bir anayasal tekerklik kuran Anayasaya bir Önsöz (Le Préambule) olarak amaçlanmıştı (Cumhuriyet 1793’e dek kurulmadı). Bir Haklar Bildirgesi için gereksinim öncelikle Amerikan Bağımsızlık Savaşına katılmış olan Marquis de Lafayette tarafından vurgulandı. Lafayette’in taslak metnini yazılmasındaki katkısını belirlemenin olanaksız olmasına karşın, özellikle Amerikan Bağımsızlık Bildirgesinin başlıca yazarı olan Thomas Jefferson ile yakın dostluğu zemininde önemli bir rol oynamış olması olasıdır. Ama Fransız tinine yabancı bu Bildirge yayınlanır yayınlanmaz bir lüks olarak görüldü ve hemen unutuldu. Hiç kuşkusuz “tüm insanlar eşit ve özgür doğar” sözleri aristokrasiye vuruyordu. Ama Aydınlanmanın ilgilendiği şey eşitlik ve özgürlük değil, her ne yolda olursa olsun, giderek terör yoluyla bile olsa, aristokrasiye vurmaktı. Bu kavramlar despotik Fransız kültürü bağlamında Protestan Amerikalılar durumunda olduğundan bütünüyle başka anlamlar, aslında kendilerine aykırı anlamlar kazandılar. Marat, Danton ve Robespierre tarafından ve genel olarak Jacobinler tarafından şiddeti ve terörü aklayan terimler olarak, giderek onlarla eşdeğer terimler olarak kullanıldılar.

 

İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi
La Déclaration des droits de l'homme et du citoyen
(26 Ağustos 1789)

I. İnsanlar özgür doğar ve her zaman özgür ve hakları açısından eşit kalır. Buna göre, yurttaşlık ayrımları ancak kamu yararı üzerine dayanabilir.

II. Tüm politik partilerin ereği insanın doğal ve kazanılmış haklarının sakınımıdır; ve bu haklar özgürlük, mülkiyet, güvenlik ve zulme direniştir.

III. Ulus özsel olarak tüm egemenliğin kaynağıdır.

VI. Yasa genel istencin anlatımıdır. Her yurttaşın yasanın yapılmasına kişisel olarak ya da temsilcisi yoluyla katılma hakkı vardır.

XI. Düşüncelerin ve görüşlerin özgürce iletilmesi insan haklarının en değerli olanlarından biridir.
...

 

Declaration of the Rights of Man and Citizen

Declaration of the Rights of Man and Citizen

Approved by the National Assembly of France, August 26, 1789

 

The representatives of the French people, organized as a National Assembly, believing that the ignorance, neglect, or contempt of the rights of man are the sole cause of public calamities and of the corruption of governments, have determined to set forth in a solemn declaration the natural, unalienable, and sacred rights of man, in order that this declaration, being constantly before all the members of the Social body, shall remind them continually of their rights and duties; in order that the acts of the legislative power, as well as those of the executive power, may be compared at any moment with the objects and purposes of all political institutions and may thus be more respected, and, lastly, in order that the grievances of the citizens, based hereafter upon simple and incontestable principles, shall tend to the maintenance of the constitution and redound to the happiness of all. Therefore the National Assembly recognizes and proclaims, in the presence and under the auspices of the Supreme Being, the following rights of man and of the citizen:

 

Articles:

1. Men are born and remain free and equal in rights. Social distinctions may be founded only upon the general good.

2. The aim of all political association is the preservation of the natural and imprescriptible rights of man. These rights are liberty, property, security, and resistance to oppression.

3. The principle of all sovereignty resides essentially in the nation. No body nor individual may exercise any authority which does not proceed directly from the nation.

4. Liberty consists in the freedom to do everything which injures no one else; hence the exercise of the natural rights of each man has no limits except those which assure to the other members of the society the enjoyment of the same rights. These limits can only be determined by law.

5. Law can only prohibit such actions as are hurtful to society. Nothing may be prevented which is not forbidden by law, and no one may be forced to do anything not provided for by law.

6. Law is the expression of the general will. Every citizen has a right to participate personally, or through his representative, in its foundation. It must be the same for all, whether it protects or punishes. All citizens, being equal in the eyes of the law, are equally eligible to all dignities and to all public positions and occupations, according to their abilities, and without distinction except that of their virtues and talents.

7. No person shall be accused, arrested, or imprisoned except in the cases and according to the forms prescribed by law. Any one soliciting, transmitting, executing, or causing to be executed, any arbitrary order, shall be punished. But any citizen summoned or arrested in virtue of the law shall submit without delay, as resistance constitutes an offense.

8. The law shall provide for such punishments only as are strictly and obviously necessary, and no one shall suffer punishment except it be legally inflicted in virtue of a law passed and promulgated before the commission of the offense.

9. As all persons are held innocent until they shall have been declared guilty, if arrest shall be deemed indispensable, all harshness not essential to the securing of the prisoner's person shall be severely repressed by law.

10. No one shall be disquieted on account of his opinions, including his religious views, provided their manifestation does not disturb the public order established by law.

11. The free communication of ideas and opinions is one of the most precious of the rights of man. Every citizen may, accordingly, speak, write, and print with freedom, but shall be responsible for such abuses of this freedom as shall be defined by law.

12. The security of the rights of man and of the citizen requires public military forces. These forces are, therefore, established for the good of all and not for the personal advantage of those to whom they shall be intrusted.

13. A common contribution is essential for the maintenance of the public forces and for the cost of administration. This should be equitably distributed among all the citizens in proportion to their means.

14. All the citizens have a right to decide, either personally or by their representatives, as to the necessity of the public contribution; to grant this freely; to know to what uses it is put; and to fix the proportion, the mode of assessment and of collection and the duration of the taxes.

15. Society has the right to require of every public agent an account of his administration.

16. A society in which the observance of the law is not assured, nor the separation of powers defined, has no constitution at all.

17. Since property is an inviolable and sacred right, no one shall be deprived thereof except where public necessity, legally determined, shall clearly demand it, and then only on condition that the owner shall have been previously and equitably indemnified.



 

 

Devrimin birinci yıldönümü, 1790; Lafayette (VİDEO)

Lafayette (LINK)

 

 

İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi

 


   
“İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi” yer yer iyi yazılmış bir felsefe metni gibidir. İlk taslak Birleşik Devletler’in üçüncü başkanı ve Bağımsızlık Bildirgesinin birincil yazarı olan Thomas Jefferson’un katkısı ile Lafayette tarafından hazırlandı. Metin Jean-Jacques Rousseau’nun Devrimden otuz beş yıl önce yazılan Toplumsal Sözleşme’sinden uyarlanmış gibi görünür. Tüm içerik yalnızca ‘eşitlik’ kavramından çıkarsanabilir, çünkü ‘özgürlük eşitlik ile birdir”; yasa ya da devlet özgürlüktür çünkü yurttaşın hakkından ve istencinden başka birşey değildir; devlet genel istenç olduğuna göre, egemen ancak ve ancak halk olabilir; ve egemenlik monarşi vb. ile paylaşılamaz, çünkü evrensel insan hakları indirgenecek ya da bölünecek birşey değildir.

 

Rousseau bir Fransız değildi. Ve Fransız Aydınlanması ile biricik benzerliği zamansal çakışmadır. Rousseau bir Huguenot kent olan Cenevre’de doğdu. Gençliğinde güçlü romantik eğilimleri vardı “duygu düşünceden önce gelir” diyordu. Daha sonra bu görüşünü bir yana bıraktı ve büyük olasılıkla ikisinin uyumunun ya da birliğinin daha iyi olduğunu kavrayarak özgür ussal düşünceye döndü. Toplumsal Sözleşme dizgesel değildir; ve kavramsal yanlışlıkların ve eksiklerin yanısıra, tutarsızlıklar da içerir. Ama modern felsefeye hak, istenç, özgürlük, ahlak, yurttaş toplumu, egemenlik ve yasa kavramlarının bir bilgisini kazandırdı. Öte yandan, Devleti halk ve egemen arasındaki bir ‘sözleşme’ olarak görmesi, ‘sivil din’ gibi anlamsız bir görüş ileri sürmesi yöntemsel ve dizgesel yetersizliklere bağlıdır. Yurttaş toplumunda yurttaşların kendi istençlerinin anlatımı ve kendilerinin egemenliği olan devletleri ile ‘sözleşme’ ilişkisi içinde girmedikleri ve böyle birşeyin olamayacağı Rousseau’nun kendisinin çözümlemelerinden çıkarılacak ilk sonuçlardan biridir.

 


   
Rousseau ussalcılığı ile haklı olarak görgücü, olgucu ve yararcı Aydınlanmanın, özellikle despotik Voltaire’in nefretini kazandı. Ilımlı görünen, giderek ussal görünen ve zaman zaman sağgörülü görünen sözler de eden Voltaire’in Rousseau ile karşıtlık içinde olması açıklama gerektirir. Açıklama Voltaire’in demokrat olmaması, despotik bir kafa yapısı taşıması, ussal düşünme ile olmaktan çok teolojik espriler yapmakla ilgilenmesi, ve özellikle imparatorlardan ve imparatoriçelerden Aydın Despotlar yapmaya çalışması olgusudur. Voltaire hiç kuşkusuz ‘eşitlik’ kavramını reddeden biri değildi. Yalnızca, onun yanına ‘despotizm’ kavramını eklemede hiçbir sorun görmeyecek kadar güçlü bir entellektüel idi. Voltaire pekala yalnızca baronların eşitliğini ileri süren Magna Carta'nın altına da imza atabilirdi. Bu nitelikleri ile Voltaire insanlık için bir kurtarıcı, ama kraliyetçi bir kurtarıcı idi. Devlet için en iyi biçimin halkın halk adına yönetimi olduğunu düşünüyordu, halkın halk tarafından yönetimi değil.

 

Öte yandan, özgürlüğü ve eşitliği bir olarak gören, ancak özgür insanların eşitler olabileceklerini gören Rousseau doğallıkla halkın ve egemenin bir olmasını gerektiği sonucunu çıkardı ve halkın kendisinin kendine egemenliği olarak demokrasiyi uygarlaşmış, kentlileşmiş bir halk için biricik ussal, haklı, özgür, gerçek devlet biçimi olarak akladı. Yazılarına serpiştirdiği kimi ayrıksı görüşlere karşın, Rousseau için genel istenç egemen idi ve sorun halkın ve egemenin buluşmaları, demokrasinin gerçekleşmesi idi. Hiç kuşkusuz Montesquieu gibi o da Cumhuriyetin ancak erdemli bir halk için, ancak yurttaşlık bilincini kazanmış yurttaşlardan oluşan bir toplum için demokrasi olabileceğini biliyordu.

 

Avrupa felsefecileri politik özgürlüğün kendi istencini yasa yapmak demek olduğunu ilk kez Rousseau’dan öğrendiler. Özgürlük her kavram gibi doğal bilinç için zor bir kavramdır ve bu bilinçte genellikle ‘keyfilik’ ile, başına buyrukluk ile, dilediğini seçme ya da seçmeme ile karıştırılır. Montesquieu’nün de özgürlük ile anladığı şey yasal olduğu sürece dilediğini yapmak idi ve onda henüz yasaların genel istenç ile ilişkisi konusunda bir kavrayış bulunmaz. Rousseau’nun egemenliğin bölünmezliği ya da paylaşılamazlığı ilkesi kabul edildiğinde, özsel sorun bir halkın istencini başka bir güç odağı ile paylaşmaksızın kendini yönetecek moral olgunluğa ulaşıp ulaşmadığıdır. Ve yine Rousseau moral niteliğin ancak özgürlük koşulu altında gelişeceğini belirtiyordu. Aydınlanmanın sığ düşünürleri için ‘halkın özgürlüğü’ ya da ‘istenç özgürlüğü’ gibi bir problem söz konusu bile değildi. Ve bugün bile Batıda geniş bir entellektüel moronlar kitlesi Aydınlanmanın özgürlük ve demokrasiden yana olduğu yanılsamasını yaşatmayı sürdürür.

 

 


Thomas Jefferson (1743-1826)
   
Fransız “İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi”nin 1776 Amerikan “Bağımsızlık Bildirgesi”nin başlıca yazarı olan Thomas Jefferson'un katkısı ile yazılması Lafayette’in Amerikan Bağımsızlık Savaşına uzun süreli katılımına ve özellikle Thomas Jefferson, George Washington ve Alexander Hamilton ile yakın dostluğuna bağlıdır. Jefferson Bastille'in alınması sırasında Fransa'da bulunuyordu ve devrimin gelişimine liberal ve aydın çevreler ile ilişki içinde tanık oldu. Devrimin ılımlı ve barışçı reform kanallarından ilerlemesinden yana idi.

 

ABD'nin üçüncü başkanı olan Thomas Jefferson Kıta Kongresinde Virginia'yı temsil etti. Kölelerin özgürlüğünden yana olan bir köle sahibi idi. Amerikan Devrimi sırasında Bağımsızlık Bildirgesinin birincil yazarı oldu ("köleliğin kaldırılması" ile ilgili maddesi Kongre tarafından Bildirgeden silindi). 1784'te diplomatik bir görev ile gönderildiği Avrupa'da kentlerdeki sefillik, hastalık ve pisliğe tanık olduktan sonra Amerika'nın kentleşmiş bir işleyim ulusu olmasına karşı kırsal bireyciliği savundu. Hükümet gerçek ilkeler üzerinde sağlamlaştığı zaman partilerin ve bölüngülerin gereksizleşeceğine ve ortadan kalkacağına inanıyordu. Gerçek ilkeler "tüm insanlar için türe, konuşma, basın ve din özgürlüğü, çoğunluğun yönetimi ve azınlığın hakları, sivil yetkenin askeri yetke üzerinde üstünlüğü, tüm uluslar ile barış ve tecim" idi.

 

“We hold these truths to be self-evident: that all men are created equal; that they are endowed by their Creator with certain unalienable rights; that among these are life, liberty, and the pursuit of happiness.”
—Thomas Jefferson

 

Thomas Jefferson (VİDEO)

Thomas Jefferson (LINK)

 

Protestan dinadamları tarafından yetiştirilen Thomas Jefferson çocukluğunda tarih ve doğa bilimlerinin yanısıra Latince, Yunanca ve Fransızca da öğrendi. 1814'te kütüphanesinde 6.500 adet kitap bulunuyordu. Başkanı olduğu "American Philosophical Society" onun tarafından kuruldu. Kurumsal dinin bir yandaşı olmamasına karşın, Hıristiyanlıktan ve deizmden etkilenmişti. Virginia Üniversitesini kurdu. Jefferson'un çok sayıda plantasyonu vardı ve bunlarda yüzlerce köle çalışıyordu. Karısının ölümünden sonra kölesi Sally Hemings'ten altı çocuğu oldu (dördü yaşadı).

 

 


   

Bir ‘bildirge’ bir ‘yasa’ değildir. İnsan Hakları dahaçok pozitif yasaların temelidir ve yasaların işlemesi için "hak" kavramının kendisi insan usuna ve yüreğine işlemiş olmalıdır.
 

 

Aydınlanmanın “İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi” ile olumsuz olanın dışında hiçbir ilişkisi yoktur. Voltaire böyle bir bildirgeye imzasını atmazdı. Onun için hak ancak despota ait ve despotun buyruğu olabilirdi.

 

Aydınlanma düşünürleri denilen insanlar yapmaları gerekeni yaptılar. Kant Aydınlanma üzerine yazısında insanlara egemen tekerke boyun eğmelerini salık veriyor, John Locke Amerikan kolonileri için köleliği kapsayan ve kollayan anayasalar yazıyor, David Hume “doğal hak” ya da evrensel insan hakları kavramına boş metafizik diyerek karşı çıkıyor, hakkı pozitif yasalara sınırlıyordu. Bunları keyfi görüşler olarak ileri sürmüyor, tersine olgulara sınırlı pozitif ‘felsefelerinin’ vargıları olarak çıkarıyorlardı. Aydınlanma kuşkucuları moral düşüncelerinde yararcı “etik” denilen saçmalığı, pragmatizmi doğrulamaktan daha ileri gidemez, bugün “evrensel insan hakları” dediğimiz doğal yasa ya da doğal hak kavramını kabul edemezlerdi. Bu onları deneyimin ötesine, varolan realitenin ötesine götürecek, ideal bir durumu doğrulamalarını gerektirecekti. Varolan realiteyi değil, varolmayan idealiteyi gerçek olarak görmeleri gerekecekti. Bu sözde Us Çağı olan Aydınlanma çağının tüm felsefesini çöpe atmak anlamına gelecekti.

 

Hiç kuşkusuz irrasyonel kitlelerin, istençsiz halkların başındaki despotun nasıl olduğu, iyi mi kötü mü, aydınlık mı yoksa karanlık mı olduğu ilgisiz bir sorun değildir. Ama evrensel insan haklarının ya da demokrasinin özsel sorun olduğu yerde despotun aydın olup olmadığı bütünüyle ilgisiz bir noktadır.

 

Yurttaşlık hakları ne herhangi bir yurda ne de herhangi bir kente sınırlı olan insanlık haklarıdır ve yurttaş olmanın saltık olarak hiçbir koşulu yoktur (ırk, etnik köken, ulusal köken, eşey, sınıf vb.). Ve politikanın yurttaşlık istencinin anlatımı olması ölçüsünde, tüm politikanın ereği evrensel insan haklarının evrensel olarak edimselleşmesidir.

 

Politika kavramının bu özsel yanının bilincinden yoksun olan Fransız Jacobinleri despotizme karşı savaşan başka despotlar oldular. Halkı halkın kendisinden daha iyi yöneteceklerine inançları tamdı. Herhangi bir felsefi görüşleri yoktu, ve hırsları, tutkuları ve korkuları içinde düzgün düşünme olanakları da yoktu. Erdemi terörden ayrı olarak düşünemeyen Robespierre, Marat, Danton, aslında tüm Jacobinler Devrimin ilk evresinde yalnızca krallıktan nefret eden seyirciler durumunda idiler. Halkın kendiliğinden gelişen tepkilerini ve eylemlerini yönlendirmeye, sözcüğün tam anlamıyla dizginsiz olan bir saldırganlığa yok edilecek hedefler göstermeye çalıştılar. Tümü de pragmatik halk insanları idiler ve bu karakterlerini devlet gücünü ellerinde tutmak için bir üstünlük olarak kullandılar. Halkın kültürünün kendisinden doğan denetimsiz ve yabanıl öfkesini yürekten paylaşıyorlardı.

Kant / Was ist Aufklärung?


 

"Subay: "Tartışma, ama talim et!" der. Vergi memuru: "Tartışma, ama öde!" der. Din görevlisi: "Tartışma, ama inan!" der. (Ama dünyada yalnızca bir prens "Tartış" der, "istediğin kadar ve istediğin konuda, ama boyun eğ!").

 

"Der Offizier sagt: räsonniert nicht, sondern exerziert! Der Finanzrat: räsonniert nicht, sondern bezahlt! Der Geistliche: räsonniert nicht, sondern glaubt! (Nur ein einziger Herr in der Welt sagt: räsonniert, soviel ihr wollt und worüber ihr wollt, aber gehorcht!)."

 

Kant'ın sözünü ettiği şey yurttaşın kendi yasasına, kendi egemenliğine boyun eğmesi değildir. Bu modern politik özgürlük olacaktır. Kant'ın boyun eğilmesini istediği güç kişinin kendi istenci değil, prensin istencidir.

 


»Beantwortung der Frage: Was ist Aufklärung?« in: »Berlinische Monatsschrift«, Dezember- Heft 1784, S. 481-494.

   

 

 

XVI. Louis “İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi”ni imzalamadı. Tüm hakkın kendisinde olduğunu düşünmede diretti. Saltık olan birşeyi, kendi kraliyet istencini paylaşmayacaktı. Bu nedenle Versailles’a güvenebileceği askeri birlikler getirdi. Tıpkı Fransız devrimcileri gibi, istenç çatışmasını çözmenin, özdeş istenç üretmenin aracının en sonunda şiddet olduğunu düşünüyordu. Güçlü olan haklı olmalıydı. Ama Eski Rejim çoktandır ölmüştü ve Fransa’da hiç olmazsa bundan böyle onu tanımamada birleşen yeni bir istenç şekilleniyor, Ulusal Meclis gerçekten ulusun istenci olmaya başlıyordu. Kral için yeni istenci tanımaktan ve kendi arkaik istencinden vazgeçmekten başka bir yol yoktu. Ama XVI. Louis Kuzeyin Protestan monarşlarında görülen sağgörüden yoksundu, değişimi anlamadı, ve bütün süreci geçici bir problem olarak, devrimi daha büyük bir güç yoluyla çözülebilecek herhangi bir güçlük olarak gördü.

 

 

 

 



Marie-Antoinette çocukları ile. (Elizabeth Vigee LeBrun)

 

Marie-Antoinette (1755-1793) Kutsal Roma İmparatoru I. Francis'in ve Avusturya İmparatoriçesi Maria Theresa'nın kızı idi. 14 yaşında iken Fransa ile diplomatik bir bağlaşma sağlama amacıyla XVI. Louis ile evlendirildi. Başlangıçta Fransa’da sevilmesine karşın, zamanla Avusturya ile bağları kuşku yaratmaya başladı. Marie Antoinette 1778'den sonra "kraliçe" sıfatı ile etkin olarak politika ile ilgilendi. Bastille'in alınmasından sonra Kralı Meclisin reformlarına direnmeye teşvik etti. Avusturya'ya kaçışı planladı ve yakalanıp Paris'e geri getirildikten sonra kardeşi Kutsal Roma İmparatoru II. Leopold'dan duruma karışmasını istedi. Fransa'nın Avusturya'ya savaş açmasını bir Fransız yenilgisini beklediği için destekledi. Fransa'nın Amerikan Devriminden yana çabalarına Avusturya ve Rusya'nın desteğini sağladı. Hükümet bakanlarının atanmasında da etkili oldu. Sarayın harcamaları — Marie-Antoinette'in harcamaları dışında — devlet bütçesinin %7'sini oluşturuyordu.

 

 

Marie-Antoinette (VİDEO)

Versailles

Marie-Antoinette’in Öldürülmesi (VİDEO)

Marie-Antoinette

 

Fransızlar kültürün ancak onyıllar, giderek yüzyıllar içinde yapabildiği şeyi hemen yapmayı istediler. Çünkü devrimi kaleleri devirmek olarak, karşı-devrimcileri giyotinde yok etmek olarak, bir terör sorunu olarak gördüler. Bir Bildirge ile, yeni bir Anayasa ile, pozitif yasalar ve yönergeler ile evrensel eşitlik ve özgürlüğü yaratabileceklerini, yurttaş toplumunu kurabileceklerini sandılar. Şiddeti kolayca uygulayan, devrimi ayaklanmalardan ve gösterilerden oluşuyor olarak gören halk bu eylemlerin ötesinde kendini yönetecek bir yurttaş toplumu karakterini taşımıyordu. Kuzeyde Protestan Avrupa’da (İskandinavya, Hollanda, Prusya) dinsel reformasyon politik reformasyon ile birlikte gitmiş, Kilise boşinançlarından temizlenirken, dinadamları sınıfı ortadan kaldırılırken, duyunç özgürlüğü ve inanç özgürlüğü yerleşirken, aynı zamanda bireysel özgürlük bilinci ve istenç sağlamlaşmaya başlamıştı. Ve tüm bunlar halka yukarıdan dayatılmamış, tam tersine toplumun kendisi tarafından gerçekleştirilmişti. Yurttaş toplumunu ve kendi demokratik devletini kuracak olan özgür bireysellik tini ancak duyunç özgürlüğü temelinde, ancak moral büyüme temelinde gelişebilirdi. Buna karşı Fransa’da Kilise ve Devlet en usdışı, en ahlak-dışı ve etik-dışı özellikleri sergilemeyi sürdürüyordu, ve durum yalnızca Sarayda değil ama aşağı yukarı bütün bir toplumda böyle idi. Ve Fransız halkı bir yandan Monarşinin despotizmi altında istençsiz ve eylemsiz kalırken, öte yanda Katolik Kilisenin inancın doğasına aykırı gücü ve denetimi altında hiçbir zaman moral gelişim olanağını kazanamadı. Dinsel devrimin, Reformasyonun olmadığı yerde politik devrim bütününde moral temelden yoksun kalmak zorunda idi. Ve böyle bir ‘devrim’ gerçekte bir devrim olmadığını kendisi devrilerek ve bir daha devrilerek ve bir daha devrilerek tanıtladı.

 

"Le Massacre de Machecoul" (François Flameng, 188). 11 Mart 1793'te taşra kenti Machecoul'da yer alan kitle kıyımı Vendée Savaşlarının ilk olaylarından biridir. Öldürülenlerin çoğu kentin yöneticileri, tüccarlar ve yurttaşlar idi.

 

 

  • “Our Constitution was made only for a moral and religious people. It is wholly inadequate to the government of any other.”
  • “Liberty cannot be preserved without general knowledge among the people.”

 

— John Adams, ABD'nin ikinci Başkanı.

 

 



Henri de La Rochejacquelein; 1793'te Cholet savaşı (Paul-Émile Boutigny (1853-1929), Musée d’art et d’histoire de Cholet.
   
"Franko-Fransız Soykırımı" ya da Vendée Savaşları (1793-96) olarak bilinen olaylar Fransız Devrimi sırasında ülkenin Batı bölgesinde yer alan ayaklanmalar idi. Kimi tarihçilere göre bölgede nüfusun üçte biri ya da daha çoğu Fransız hükümeti tarafından bilerek yok edildi. Bu koyu dindar ve ekonomik olarak geri bölgede ilk şiddet eylemleri 1790'da Roma Katolik Kilisesinin devlet denetimi altına alınması ile başladı. Kraliyetçi bir başkaldırı ya da karşı-devrim karakterinde olmaktan çok, Devrimin Kiliseleri ortadan kaldırmasına, askerliğin zorunlu kılınmasına ve hükümetin bölgedeki yönetim politikalarına karşı tepki olarak ortaya çıkan bir olaylar dizisi idi. İlk olarak, toplanan yaklaşık 50.000 kişilik güç bölgeyi Devrimci yetkelerden temizlemeye başladı. Lyon, Marsilya ve Normandia'ya da yayılan ayaklanmalar dışarıda askeri yenilgilere uğramakta olan devrim için ciddi bir iç gözdağı yarattı. Bölgenin köylü önderlerine soylu önderler de katıldı ve isyancılar kasabaları denetim altına almaya başladılar. Sonbaharda hükümet kuvvetleri 65.000 kişilik bir güce ulaşan Vendée ordusunu yendi ve Aralık ayında çarpışmalar hükümet kuvvetlerinin denetimi ele geçirmesi ile sona erdi. Hükümet kararları ile korkunç misillemeler başladı. Sonunda ancak Robespierre'in devrilmesi ile 1795'te bir barış anlaşması yapıldı ve hükümet Vendée halkına inanç özgürlüğünü tanıdı. 1796'da kraliyetçiler İngiliz desteği ile çarpışmaları yeniden başlattılar. Ama hükümet kuvvetlerinin üstün gelmesi üzerine İngilizler Vendée önderlerini yakalanmak ve idam edilmek üzere arkada bırakarak kaçtılar.

 

Vendée savaşları konusunda yazmış olan tarihçiler genellikle iki yandan birini kayırma tutumu gösterdikleri için olaylara ilişkin bilgilerin nesnelliği kuşkuludur. Bugün her iki yandan ölenlerin sayısı 117,000 ve 450,000, arasında tahmin edilmektedir. Bölgenin toplam nüfusu 800,000 kadardı. Öldürülen sivillerin sayısı çarpışan askerlerin sayısının çok üzerindedir. Kitle kıyımları Jacobinlerin (Kamu Güvenlik Komitesi) buyrukları üzerine yerine getirildi. Çok yakınlara dek Fransız hükümeti tarafından yadsınan Vendée Savaşları ilk "total savaş" olarak ve ilk "soykırım" olarak görülür. (LİNK)

 

 

Vendée (VİDEO)

Vendée



The Hidden Revolution (LINK) (LINK 2)

French revolution, matrix of the future genocides: Vendée, 1793 (LINK))

The Hidden Rebellion

The Hidden Rebellion

An 18th Century popular and Catholic uprising against the French Revolution is brutally suppressed by the Revolutionary armies. Priests and nuns are drowned, hung and thrown to an angry mob. A prayerful, peaceful region of France defends its clergy, resists the higher taxes
nd refuses to wage war.

Victorious at first, the Vendeans are later defeated in a 150,000 person extermination that includes the slaying of women and children so that "the race does not persist" and the world looks on as a quarter of the population vanishes.

The destruction of the population in the Vendee region was a goal of the French Revolutionary forces and raises a number of important issues related to religious liberty and political tyranny that are even more relevant and timely in light of today's geo-political climate.

 

French revolution, matrix of the future genocides: Vendée, 1793

French revolution, matrix of the future genocides: Vendée, 1793

Vendée, 1793, peasants first support the Revolution but when French Republic forbids freedom of religious worship and introduce conscription to go fight against Europe, they quickly turn against it.

In Vendée, the revolt is organized into the so-called Catholic and Royal Army but at the end of 1793 it is put down.

Republic trembled and is now going to avenge with no mercy. Under the Committee of Public Safety rules, slaughters will multiply. Dizains of thousands of prisoners are tortured, rapped, shot or drowned... The army hunt down Vendeans, including women, children and elders, to eliminate them metodically.

In 1986, young historian Reynald Secher publishes a thesis where he describes the slaughters from the Republican Army in Vendée and names them as genocide. This is the end of a 200 years taboo.

In this documentary broadcasted on France 3 on march 7th 2012, Franck Ferrand comes back on this silenced part from French national history.

Bibliography:

  • La Vendée-Vengé, Le génocide franco-français - Reynald Secher
  • La désinformation autour des guerres de Vendée et du génocide vendéen - Reynald Secher
  • Le livre noir de la Révolution Française - Renaud Escande et collectif d'historiens

To see the same video in french with english captions : http://www.youtube.com/watch?v=XjW4IE... To see the complete original documentary (in french) : Partie 1 http://rutube.ru/tracks/5413459.html Partie 2 http://rutube.ru/tracks/5413515.html Stéphane Courtois http://tinyurl.com/d8q4mkp

 





 

Fransız Devrimini başlatan olaylar istençli politik eylemler değil, ama ağırlaşan ve dayanılmaz duruma gelen yaşam koşullarına karşı, Devletin gözdağına karşı, Kilisenin bozulmasına karşı tepkiler ve dürtüsel davranışlar idi. Monarşi düşüncesizlik ve becerisizlik içinde idi ve olan biteni anlamak ve değişimi kabul ederek çekilmek yerine, eski rejimi yaşatmayı istiyordu. Ve Meclisin ve halkın yanına geçmek yerine, yalnızca tepkisel davranışlar göstermeye yöneldi — zor ve şiddet kullanmaya hazırlık, Kralın kaçma girişimi, ve giderek Avusturya’nın askeri olarak duruma karışması planları.



Nantes’de Boğulmalar




“Les Noyades de Nantes en 1793”
(Joseph Aubert (1849-1924).

 

   

Terör Dönemi sırasında Kasım 1793 ve Şubat 1794 arasında Nantes’da bir dizi kitle idamı yer aldı. Bu dönem sırasında Devrimi yeterli olarak desteklemedikleri ya da bir kraliyetçi olduklarından kuşku duyulduğu için tutuklanan ve hapsedilen herkes, özellikle Katolik rahipler ve rahibeler Loire nehrine atılarak boğuldular. Cinayetler Ulusal Konvansiyon tarafından bölgeyi denetlemek üzere gönderilen Fransız Devrimcisi Jean-Baptiste Carrier’nin gözetimi altında yer aldı. Nüfuzlu bir Jacobin olan ve avukatlık yapan Carrier 1792’de Ulusal Konvansiyon üyeliğine seçilmişti. Kralın idamından yana oy kullanmış ve Girondinlerin devrilmesinde önemli rol oynamıştı. Devrimde etkin olarak yer alan ve saltık monarşiye karşı çıkarak Kralın idamından yana oy kullanan Orléans Dükünün tutuklanmasını sağlayanlar arasında da bulunuyordu. Carrier Nantes’da bir Devrimci Mahkeme kurduktan sonra hapishanelerde yığılan karşı-devrimcilerini hızla temizlemek için "Marat Lejyonu"nu oluşturdu. Dostları olan devrimcilere yirmi sayfalık bir mektup göndererek, Nantes’da tek bir karşı-devrimci bırakmayacağına söz verdi. Eylemleri Kamu Güvenlik Komitesi tarafından onaylanan Carrier ertesi gün aralarında rahip ve rahibelere ek olarak suçsuz ailelerin, kadınların ve çocukların da bulunduğu mahkumları diplerinde tuzaklı kapıları olan teknelere doldurdu ve bunları Loire ırmağında batırdı. Cinayetler durdurulmadan önce öldürülenlerin sayısı dört binin üzerinde idi.

 



   
Nantes Fransız iç savaşının trajedilerinin yaşandığı Vendée'ye çok yakındı. Savaşlar, çatışmalar ve polis eylemleri sonucunda on binin üzerinde tutuklu kente yerleştirilmişti ve durum bölgede salgın hastalık tehlikesinin yanısıra açlık tehlikesi de yaratıyordu. Toplanan insanların beslenmesi kent için ağır bir yüktü. Jean-Baptiste Carrier Ulusal Konvansiyon tarafından durumu denetlemek üzere gönderilmişti. Büyük Terör dönemini sona erdiren Thermidor döneminde 3 Eylül 1794'te Carrier tutuklandı. Mahkemesinde suçlamaları reddetti ve kentte olanlarda çok az payının olduğunu, "geçerken orada olduğunu" söyledi. Bunları işiten bir Konvansiyon üyesi ayağa fırlayarak yüksek sesle Carrier'i "boğulmalar, toptan idamlar, yıkımlar, hırsızlıklar, yağmalamalar ve Nantes'daki açlık ve düzensizlik ile, ve kadınları ve çocukları öldürmekle" suçladı.

 


   
Devrim döneminde Fransa'nın tüm çapulcuları devrimciler oldular. Bir Fransız devrimcisi olan Jean-Baptiste Carrier (1756–1794) bunlardan biri idi. "Nantes Boğulmaları"ndan sorumlu olarak ölüme mahkum edildi ve giyotin ile idam edildi. Adolphe Thiers tarafından "iç savaşlarının heyecanında acımasızlık ve aşırılık canavarı olan aşağılık ve yabanıl ruhlardan biri" olarak betimlenen Carrier ayrıca kamu depolarını, değirmenlerini ve fırınlarını da onlarda saklanmış olabilecek gizli silahları, barut ve topları bulabilmek için yağmaladı ve "isyancı bölge" olarak nitelediği yerlerdeki yapıların çoğunu yakıp yıktı.



Fransa bir volonté générale değil, bir dürtüler çoğulluğu, bir volonté de tous idi. Toplum potansiyel olarak bir nefret yoğunlaşması ve patlamaya hazır bir bomba idi. Kuzey Avrupa’da kentlileşmekte olan bir nüfusun kendisi tarafından aşamalı olarak ve göreli olarak daha barışçıl bir süreçte elde edilen modern eşitlik ve özgürlükler ve yasa egemenliği Fransa’da partiler ve önderler tarafından Katolik ve feodal alışkanlıklarını sürdürmekte olan bir halka zor yoluyla dayatıldı. Önderlerin kendileri henüz bu kavramlara yabancı iken bunun bir yararı olamazdı. Bir süre sonra devrimin önderleri de ilkeleri, idealleri vb. bir yana atarak despotik karakterlerini ileri sürmeye başladılar.

 

Avrupa’nın en güçlü monarşisi olan Fransa aynı zamanda Avrupa’nın en geri ülkelerinden biri idi. Yirminci yüzyılın başlarına dek bir tarım ülkesi olarak kalmayı sürdürdü. (1806’da ekonomide büyük ölçüde tekstile sınırlı işleyim kesiminin payı %20,4 idi ve devrim işleyimin gelişmesini daha da yavaşlattı.)

 

Fransa’nın bir boşinanca bozulmuş Katolik kültürü onun yalnızca politikada ve ekonomide geri bırakmakla kalmadı. Kraliyetten dinadamlarına, soylulara, kentlilere dek bütün bir nüfusun bireysel duyunç alanında da geride kalmasına neden oldu. Karanlık çağlardan kalan bu boşinanç bileşeni Fransa’da gerçek karakteri hiç de demokratik olmayan Aydınlanmanın öylesine gürültü, patırtı ve şamata ile ortaya çıkmasının nedenidir. Evrensel insan haklarını, evrensel özgürlüğü, evrensel eşitliği tanımayan despotik Aydınlanma boşinancı yaratan aynı karanlık kültürün ürünü idi. Varlığını karşıtında buluyordu. Ve ikisinin de, boşinancın olduğu gibi Aydınlanmanın da varlığı duyunç özgürlüğünün ve istenç özgürlüğünün yokluğu ile koşullu idi.

Fransızların hemen kuramdan kılgıya geçmelerinin, ‘eylemde’ herkesten ileride olmalarının nedeni üzerine sık sık övücü olan görüşler gerçekte yapılan eylemlerin ne tür eylemler oldukları anımsandığında bütünüyle başka bir ışıkta, o sözde eylemlerin kendileri kadar karanlık görünür. Fransızların eylemleri cezaevlerindeki mahkumları kitle kıyımından geçirmek, Venndée’de 200.000 kadar sivili kitle kıyımından geçirmek, Lyon’da 2.000 sivili yok etmek, binlerce muhafız askeri kitle kıyımından geçirmek, ve buna benzer sayısız cinayete ek olarak ve tümünden de daha dehşet verici olarak on binlerce suçsuz insanı yargısız olarak ve salt ‘kuşku’ üzerine giyotine göndermek ve zindanlarda öldürmek idi. Bunlar eylemler, ama normal olarak suç kategorisine giren eylemlerdir. ‘Fransız Devrimi’ olarak kabul edilen şey gerçekte büyük ölçüde insanlık suçu kategorisine giren eylemlerden oluşur.




Prise du palais des Tuileries (Jean Duplessis-Bertaux)

 

"İkinci Devrim" olarak da bilinen 10 Ağustos 1792 Ayaklanması Fransız Devrimin dönüm noktalarından biridir. Monarşi edimsel olarak o zaman sona erdi. Paris Komünü denetimindeki Ulusal Muhafız ve fédéréler tarafından Tuileries Sarayının ele geçirilmesinden sonra Kral ve ailesi Yasama Meclisine sığındı. Resmi sonlanış altı hafta sonra yer aldı.

Nisan 1792'de Fransa Avusturya'ya savaş açmış ve Belçika'yı işgal etmişti. Bunun üzerine Prusya da savaşa katıldı ve iki monarşi birlikte Fransa'yı işgal etmeye başladılar. Temmuz 1792'de Brunswick Dükü bir Manifesto yayımlayarak eğer Tuileries sarayında bulunan Kraliyet ailesine zarar gelirse Avusturya ve Prusya kuvvetlerinin Paris'i yakacaklarını bildirdi. Manifesto halkı sindirmek yerine tam tersine güçlü bir tepkiye yol açtı. Manifesto Kralın düşman ile işbirliği yaptığının son kanıtı olarak görüldü. Kralın kendi ülkesine karşı yabancı güçler ile işbirliği yaptığını düşünen anti-monarşist Fransızlar Kralın kalmakta olduğu Tuileries Sarayına saldırdılar. Kral XVI. Louis ailesi ile birlikte Yasama Meclisine sağındı. Kral resmi olarak 13 Ağustosta tutuklandı, 21 Eylülde Ulusal Meclis Fransa'nın bir Cumhuriyet olduğunu bildirdi. Kral XVI. Louis bundan böyle 'Yurttaş Louis Capet' idi. Girondinler tahttan indirilmiş olan Kralın tutuklu kalmasını isterken, Jacobinler hemen idam edilmesini istediler. Kralın suçlu olduğunu doğrulayan belgeler ve mektuplar bulununca, mahkemeye çıkarılması kaçınılmaz oldu.

 

 

 

10 Ağustos 1792, Tuileries'e saldırı ya da İsviçreli muhafızların kitlesel kıyımı.

 

Tuileries'deki 950 muhafızdan ancak 100 kadarı sağ kalabildi. Lafayette tarafından kurulan Fransız Ulusal Muhafızı 1792'de taşralı muhafızlar olan 'fédéré'lerin de katılımı ile büyük ölçüde radikal bir karakter kazanmıştı. İsviçreli Muhafızların kitle kıyımından sonra Kral ve ailesi Meclise sığındılar.



 

XVI. Louis'nin Avusturya'ya başarısız kaçma girişiminde yakalanması ve Paris'e geri getirilmesi.

 

Tuileries sarayı aynı zamanda Louis ve Marie-Antoinette için bir tür hapishane idi, çünkü 1791'de Avusturya'ya kaçma gibi bir girişimde bulunmuş ve yolda yakalanarak saraya getirilmişlerdi.

 

 

 

Yakalanan Louis'nin geri dönüşü.

   
Bu olaydan iki gün önce Ulusal Meclis Fransa'nın bir anayasal monarşi olması ve XVI. Louis'nin kral olarak kalması kararını çıkarmıştı. Bu olayla Louis idam kararını kendisi vermiş oldu. Halk Krala güvenini bütünüyle yitirmişti ve kralı ona verilen görevden kaçan biri olarak görüyordu. Gerilim büyüktü ve Champ de Mars Kitle Kıyımında sonuçlandı. Danton ve Camille Desmoulins önderliğinde alanda toplanan kalabalığı dağıtan Lafayette idi ve olayda 50 kadar gösterici yaşamını yitirdi. Lafayette halkın duygudaşlığını yitirdi.

 


 

Fransızların şiddete ve terörü yatkın olmaları heyecanlı olmalarına, tutkulu olmalarına, Akdenizli olmalarına vb. değil, Katolik Kilisenin ve Monarşinin yönetimi altında moral gelişimlerindeki gerilik olgusuna bağlıdır. ‘Özgürlük’ ile anladıkları şey özsel olarak herhangi bir devrimci tikel istenci tanımayan başka herhangi bir tikel istencin karşı-devrimci olması ve aşağı yukarı her durumda yok edilmesi gerektiği idi. Devrimci salt devrimci olduğu için a priori haklı ve ona karşı çıkan karşı-devrimci idi. Tam olarak bu tin içinde, Marat’dan, Danton’a, Robespierre’e kalabalık bir entellektüeller kitlesi, ve çoğunlukla onları izleyen Meclisin kendisi ülkedeki şiddetin ve en sonunda terörün başlıca kışkırtıcısı oldu. Devrim özgürlük uğruna istençli ve bilinçli bir eylem olmak yerine, amaçsızlığa dağıldı ve düzen denebilecek şeyi ancak yeni despotlar sağlayabildi.

 

“Kral ölmelidir ki Cumhuriyet yaşayabilsin!”
(Louis-Antoine de Saint-Just, ya da Robespierre, ya da başka herhangi bir Fransız Aydını)

Fransız Aydınlanması kralın ölmesinin ve kraliyetin ortadan kalkmasının aynı şey olduğunu düşündü, çünkü Aydınlanma ancak duyusal-fiziksel olanın terimlerinde düşünebilir, soyut düşünceler düzleminde değil.

Kralın giyotine gönderilmesi insanları yurttaşlar yapmadı. Önceden ne iseler, kral ortadan kalkınca da öyle kalmayı sürdürdüler. Ve Kraliyetin ortadan kalkması doğrudan doğruya Cumhuriyetin ortaya çıkması demek değildi. Cumhuriyet önce bir devletin realitesini, varlığını gerektirir, ve devlet en kötü biçiminde bile yasa egemenliği demektir. Ama Fransa’da Cumhuriyet olabilecek bir ‘devlet’ yoktu. Bu önderler için devrim bir öldürme ve yok etme eylemi idi ve devleti tıpkı “Devlet benim!” diyen saltık tekerk gibi insan özencinin terimlerinde anladılar. Sonra kendi egolarını devlet yaptılar.

 

Zamanın Fransız kültürünü karakterize eden ve onu Protestan Kuzey Avrupa kültürlerinden ayırdeden başlıca etmen Katolik Kilisenin ruhlar üzerindeki ezici gücü ve Aydınlanmanın bir boşinanç tinine karşı gösterdiği eşit ölçüde boş tepki idi. Bu kutuplaşma özgürlük ve kölelik arasındaki bir kutuplaşma değil, bir despotizmin bir başka despotizm türü ile anlaşmazlığı idi. Aydın Despotizminden bir özgürlük, eşitlik ve kardeşlik düzeni çıkarsamak herşeyden önce düşünceye karşı despotizmi gerektirir. Fransa’da Jacobin despotizmi ve kraliyet despotizmi çarpışırken, Prusya ve Rusya aydınının despot ile pekala anlaşabileceğini gösterdi, Aydın Despotizminin başka bir türden örneklerini verdi (II. Frederick, II. Katherina). Fransız Aydınlanmasının kendine özgü yanı despotu Aydın yapmak yerine, Aydının kendisine despotun gücünü vermek oldu. Robespierre ve benzerleri getirildikleri konumların rolünü eksiksiz olarak oynadılar ve eylemlerinde geleceğin Stalinin’in ve başka tiranlarının bir ön modelini sergilediler. Kitle kıyımlarının yanısıra, yoldaşlarını da yok ettiler. Önce Hébert ve dostları, sonra Danton, Desmoulins ve dostları, sonra bütün bir Girondinler giyotine gönderildi. Uydurma suçları yabancı güçler ile işbirliği yapmaktı. Gerçekte, yalnızca terör konusunda daha ılımlı görüşler taşıyorlardı. Robespierre’e karşıtlık ihanet idi. 1794’ün ünlü 22 Prairial Yasasına göre, Mahkeme hükümde bulunmak için hiçbir tanık olmaksızın yalnızca kınamayı, yalnızca ihbarı yeterli görüyordu. Bir kuşku ve korku tini düşünülen her düşüncede, yapılan her eylemde komplo ve ihanet görmeye başladı. Sonunda Robespierre bütün bir Meclisin karşı-devrimci olduğuna inanmaya başladı. Giyotine gönderileceğini anlayan Meclis kurtuluşu Robespierre’in kendisini giyotine göndermede buldu. Daha sonra Sovyet döneminde Robespierre ideal devrimci örneği olarak kutlandı ve kullanıldı.

 

Robespierre normal olarak halkın kendisinin yapması gereken işi kendi sorumluluğu olarak gördü ve halkın temsilcisi olmak yerine, kendini halkın önderi yaptı. Erdemsiz, özgürlüksüz, eşitliksiz vb. olarak gördüğü ve gerçekten de büyük ölçüde öyle olan halka kendisinin de anlamadığı bu erdem, özgürlük ve eşitlik ilkelerini kazandırmayı istedi. Ama yurttaş toplumu kavramının kendisi kurtarıcıyı, önderi gereksizleştirir, ve bütün bir tarihte ilk kez yurttaş toplumu öndersiz olarak kendini kendi özgürlüğünden oluşturur. Yurttaş toplumu özgür bireylerin toplumudur, ve bu nedenle özgür birey ve özgür toplum karşıtlığı hiçbir zaman bir düşmanlık değildir.

 

Eski Rejimi tanımlayan şey yalnızca monarşi ve soyluluk ve dinadamları sınıfı değildi. Fransız halkının özgürlüksüz bilinci bu ön-modern etmenlerin türeyiş ve varoluş zemini idi. Problem krallığın devrilmesi ile çözülemeyecek bir istenç belirleme problemi idi. Moral gerilik yalnızca kraliyetin despotizmini beslemekle kalmıyor, ama ona karşıt olan entellektüelleri sonsuz bir öfke tinine doğru biliyordu. Fransa’nın bu total despotik tini verildiğinde, bu karanlıktan aydınlığa çıkış insanların yanmasını zorunlu kıldı. Avrupa’nın mezhep savaşlarında görülen acımasızlık bütün bir ülke yüzeyinde yeniden sahnelendi. Robespierrelerin muazzam bir gerilik kitlesi ile sentezi yalnızca yok edilecek nesneler arayan bir çılgınlık nöbeti yarattı.

 

Kavramı gereği, demokrasi halkı arkalarından sürükleyecek önderlerin bir sorunu değildir. Tam tersine, demokrasi kendi istencini kazanmış özgür bireyler olarak yurttaşların bütününde önderlik istencine karşı kazandıkları devlet biçimidir. Politika evrensel insan haklarının ve yasa egemenliğinin bilimidir ve realitesi insanın değerine ve büyüklüğüne uygun olmalıdır. Yasamacı olarak politikacı evrensel istencin (genel istencin) temsilcisidir. Bu istenç olmadığında, monarşinin elinden alınan politika ancak bir yalan, dolan, haksızlık ve şiddet kültürü olabilir. Etik ancak özgür toplumlarda edimseldir.

Kadınların Versailles'a Yürüyüşü (VİDEO)

Versailles'a Yürüyüş (LINK)

 

 



Eğer ‘devrim’ sözcüğünün anlamına bağlı kalınacaksa, bu bayanların yürüyüşü durumunda onu kullanmamak gerekir.
Bu yürüme eyleminin ne ‘devrim’ ile bir ilgisi vardı, ne de ‘devrimci’ idi. Güdüsü dayanılmaz açlık idi, ve açlık doyurulur doyurulmaz biter, devrim unutulur. Versailles‘a yürüyen kadınların biricik istemi 'ekmek' idi. Eylem daha o zaman idealize edilmeye ve kötüye kullanılmaya başladı, ve olmadığı birşeye çevrildi. Yürüyüşe katılan pazarcı kadınlara sonraki günlerde büyük saygı gösterildi, Parlamento çalışmalarını izlemeleri için kendilerine özel yer ayrıldı. Ve tüm bunlara karşın gerçekte yaptıkları Paris sokaklarında yalnızca düzgün giyinişli insanlara 'soylu' diye saldırmak, daha sonraki terör döneminde giyotin işlerken onun çığırtkanlığını yapmak ve idam aralarında boş zamanlarını ‘örgü’ örerek doldurmak idi. — Eğer "toplumsal ya da ekonomik sınıf" teriminin politik bir anlamı varsa, bu olay bu anlamın "sıfır" olduğunu gösterir. Halk istençsizdir, eylemi dürtüseldir, ve hiçbir zaman ne yaptığını bilmez. Halk yurttaş toplumu değildir. Yurttaş toplumunda, özgür modern toplumda politik güç sınıflara vb. değil, yurttaşa, bütün bir toplumun kendisine aittir.

 

Kadınlar Versailles’da Kraldan "İnsan Hakları ve Yurttaş Hakları" değil, Ekmek istediler. 5 Ekim 1789'de ve Bastille'in alınmasından üç ay sonra yer alan bu yürüyüş Fransız Devriminin en erken ve en önemli olaylarından biri olarak görülür. Ekmek darlığı ve ederlerdeki aşırılık nedeniyle kadınlar neredeyse ayaklanma durumunda idiler (işçilerin çoğu gelirlerinin yarısını yalnızca emek satın almak için harcıyorlardı). Anayasal monarşi isteyen devrimcilerin aralarına katılması ile sayıları kısa bir süre içinde binleri buldu. Kent cephaneliğinden silahlar bularak Versailles üzerine yürüyüşe geçtiler, sarayı kuşattılar ve istemlerini Kral XVI. Louis'ye ilettiler. Kral kente un ve ekmek göndermeye söz verdi. Ertesi gün kalabalık Kralı, ailesini ve Fransız Meclisinin çoğunu Paris'e dönmeye zorladı. Eylem Kralın istencinin saltık olmadığını, saltık monarşinin sona erdiğini anlamasını sağladı.

 

Halkın sürekli açlığı ve Sarayın sürekli lüksü Fransa'nın içinde olduğu düşmanca bölünmeyi yansıtıyordu, öyle bir düzeye dek ki halk kıtlığın nüfusu öldürmek için bir komplo olarak soylular tarafından yaratıldığına inanıyordu. "Büyük Korku" ("la Grande Peur") 1789'da 17 Temmuz ve 3 Ağustos arasında yer alan genel bir panik idi. Açlık normal olarak ayaklanma yaratır, devrim değil. Kralın tıpkı halk gibi ne yaptığını bilmemesi ayaklanmaları ölçüsüz bir şiddet ve terör sürecine dönüştürdü.

 

Despotizmin dili şiddetin dilidir, çünkü despot için kendi istenci dışında yalnızca ona boyun eğmesi gereken bir dünya vardır. Gerçek bir despot için amaca ulaşmanın biricik yolu şiddettir. Çünkü despotun istencini tanımamak despotu yok etmektir. Genellikle despot daha önce davranır. Çözüm boyun eğmedir ve korkarak boyun eğme yalnızca gizlenmiş nefret ve şiddettir. 18’inci yüzyıl Fransa kültürünün evrensel despotik karakteri verildiğinde, Fransa’da ve Fransa dışında, devrimin dilinin bir şiddet, saldırganlık ve savaş tini ile eşitlenmesi kaçınılmazdı. Bu tin ne demokrasiye, ne yasa egemenliğine, ne evrensel insan haklarına, ne de barışa yetenekli idi. Katolik Kilisenin ve Aydınlanmanın etkisi dikkate alındığında, Fransızların eski olandan kurtulma ve sözde modernleşme girişimleri özgür, ussal ve barışçıl bir şekil kazanamazdı. Fransız halkı gibi, kraliyet, aristokrasi ve dinadamları sınıfı da gelişmekte olan modern özgürlük ve eşitlik tininden habersiz idi ve çoktandır terk edilmeye başlamış olan bir gerilik tinini temsil ediyorlardı.

 

Aydınlanma saltık monarşinin yerine anayasal monarşi ya da demokrasi geçirme gibi bir düşünceyi kabul edemezdi. Monarşiye karşı bir devrimi kabul etmesi de olanaksızdı. Aydınlanmanın despotik karakteri kabul edildiğinde, despotun kim olacağının hiçbir önemi yoktur — yeter ki egemen despot olsun. Voltaire II. Frederik'te ve II. Katherina'da Aydın Despotun en iyi örneklerini bulmuşken, XVI. Louis Aydınlanmayı dikkate alamayacak kadar dar kafalı ve sığ olmuş görünür. Hiç kuşkusuz reform girişimlerinde bulundu ve daha başka önlemlere başvurdu. Ama hiç biri etkili olamadı. Louis çok geç kalmıştı ve devrim başladığı zaman aşağı yukarı yaptığı herşey yanlıştı.

 

 

Fransız Devrimi genellikle ona yol açan despotik kültürün terimlerinde çözümlenir. Devrimin hedefi, devrimi yapanlar ve devrimi çözümleyenler bir ve aynı ruhu ve kavramları paylaşırlar. Kralı öldürmek, soyluluğu ve dinadamları sınıfını yok etmek devrimi tanımlayan birincil terimlerdir. Özsel etmen olan insan hakları, özgürlük ve demokrasi bilinci gibi noktalar çözümlemelerde genellikle soyut kavramlar olarak görülür ve dikkate alınmaz. Bütün bir süreç hazinenin iflası, sarayın lüksü, silah ve top sesleri, giyotinin bıçağının düşmesi ve önderler arasındaki kan davaları gibi ele gelir olguların terimlerinde betimlenir.



Salvador Sánchez-Barbudo (1857-Rome 1917), Visita con el Cardenal (Kardinalin Ziyaret)


Devrimi önceleyen yıllarda Kraliyet bir bozulma ve aşırılık kültürü içinde yaşarken, meşruluğunu tanrısal hak düşüncesinde, kralların Tanrı tarafından seçildiği ve dolayısıyla tahtın sürekli olduğu düşüncesinde buluyordu. Bu düşünce aynı zamanda başka tüm sınıfları ülkenin yönetiminden bütünüyle dışlayan bir saltık tekerklik dizgesini aklıyordu. Tüm bunlara ek olarak kraliyet gücü bir kez daha aldatmaca idi, çünkü ülkede evrensel bir yasa dizgesi yoktu, yasalar bölgeden bölgeye değişiyor ve yerel 'parlamentolar' (yerel mahkemeler), loncalar ve dinsel gruplar tarafından yürütülüyordu. Bourbon hanedanı, soyluluk ve kurumsal Kilise köylüleri feodal yükümlülükler altında tutarak ve hükümete vergi ödemeyi reddederek halkı sürekli sefillik durumu içinde tutuyorlardı. Yedi Yıl Savaşları, Amerikan Devrimine yapılan yardımlar ve Versailles'ın giderleri hazineyi boşaltmıştı. Yeni borçlar bulamayan XVI. Louis sorunu çözebilme amacıyla 5 Mayıs 1789'da Genel Katmanları toplantıya çağırdı.

 

 

Devrim soylu düşünceler ve idealler uğruna yapılmadı. Hiçbir idealin tek bir insana bile zor uygulamakla bir ilgisi yoktur — yüz binlerce insanın yok edilmesi bir yana. Tam tersine, ‘devrim’ denilen şey ileri sürdüğü düşüncelerin ve ideallerin kendilerini çiğneyen ve insanlığa karşı yapılan bir eyleme bozuldu.

 

Halkın eylemlerinin güdüsü sözcüğün tam anlamıyla dayanılması olanaksız yaşam koşulları idi — ne altyapı, ne idealler, ne ütopyalar. İnsanlar açlıktan bitip tükeniyor ve yalnızca yiyecek ekmek arıyorlardı. Kalabalık “eşitlik, özgürlük ve kardeşlik” gibi idealler uğruna, “insan hakları ve yurttaş hakları” gibi somut politik kavramlar uğruna davranmıyordu. Güdü bambaşka idi. Ve eğer bir terminoloji kullanılacaksa, halkın eylemlerinin güdüsü politik değil, ekonomik idi. Ve açlığın sona ermesi ile birlikte güdü sona eriyordu. ‘Kitle’ olmak yaşadığı olayların ve yaptığı eylemlerin gerçekte ne olduğunun bilinçsizi olmaktır. Çünkü kitle bir kitledir, herkestir; yurttaşlardan, istençlerinin ve haklarının bilincinde olan bireylerden oluşan toplum değil; istençsizdir, ve yalnızca kendileri de yaptıklarının ve olan bitenin anlamını bilmeyen ‘önderlerin’ peşinden gider.

 

‘Devrim’ durumunun heyecanı içinde, önderler ekmek arayan kitlelerin açlık duygularını ‘politik’ güdüler olarak algıladılar. Bir bakıma, kendileri yanlış anladıkları kitlelerin kuyruğuna takıldılar. Ve kitleler ne kadar aç olursa, devrimci dürtülerinin o kadar güçlü olacağını düşündüler. Duyunçsuz bir Kralın uyruklarını, ekmek arayan talihsizleri ve sefilleri en korkunç cinayetlere ve kitle kıyımlarına kışkırttılar. Zamanla bu yöntem tarihsel bir moda oldu ve nedenleri ne olursa olsun insanların yoksullukları, açlıkları, yaşam sıkıntıları sözde devrimciler tarafından sözde devrimlerin gerekçesi olarak sömürüldü.

 

 

Eylül Kite Kıyımları 2-7 Eylül 1792 tarihlerinde Paris'te ve başka kentlerde yer alan bir cinayetler dalgası idi. Prusya ordularının Fransa'ya girdikleri, kraliyetçi ordular ile birlikte Paris'e saldıracakları ve kentin hapishanelerindeki mahkumların kurtarılarak onlara katılacağı biçiminde yaygın bir korku vardı. Başta Jean-Paul Marat olmak üzere radikaller önleyici eylemler istediler. Marat mahkumların serbest bırakılmadan önce öldürülmeleri çağrısında bulundu. Kent hükümeti ve Paris Komünü buna izin verdi ve başka kentlerin de Paris'i izlemelerini istedi. 6 Eylülde Paris'in hapishane nüfusunun yarısı öldürüldü. Aralarında 233 Katolik rahip de vardı. Öldürülen yaklaşık 1.200 kişinin büyük çoğunluğu sıradan suçlular idi. Cinayetler nedeniyle hiç kimse soruşturmaya uğramadı. Jacobinler arasında bulunan Robespierre bir süre sonra bu eylemleri "Erdem"in koşulu olarak görecek ve "Terör olmaksızın Erdem zayıftır" diyecekti.

 

 


 

Prenses De Lamballe'ın ölümü.

 

Eylül Kitle Kıyımlarında öldürülenler arasında en öne çıkan adlardan biri olan olan prenses bir zamanlar Marie-Antoinette'in eşlikçileri arasında bulunmuştu. Prenses hapishaneden alınarak bir kalabalığa teslim edildi. Soyuldu, tecavüze uğradı, göğüsleri kesildi ve bedeninin geri kalanı parçalandı. Katillerden biri kalbini yerken bir başkası başını bir mızrağın ucuna takarak o sırada tutuklu olan Marie-Antoinette'in odasının penceresinin önünden geçirdi. Hapishanelerde mahkumlar durumlarının umutsuz olduğunu anlamışlardı ve kaçmayı değil, ama yalnızca ölümlerinin hangi konumda daha az acılı olacağını düşünüyorlardı. Aralarından sağ kalmayı başarabilen bir subay, Jourgniac de Saint-Meard, katillerin iş görürken yarattıkları dehşetin "derin ve hüzünlü bir sessizlik" içinde yaşandığını söyledi. Eylemlere cinayetlerden önceki mahkemelerin katil yargıçlarının kendileri de katıldı. Sarhoş idiler ve kolları kan içinde kalmış kasaplar gibi görünüyorlardı.

 


Eylül Kitle Kıyımları

   

Bütün bir Devrim süreci boyunca kesintisiz olarak yineleyen bu tür eylemler Devrim için raslantısal değildi. Robespierre ve Danton bu ölçüsüz vahşet eylemlerini desteklemede duraksamadılar. "Başka daha büyük sefillikler için biraz gözyaşı ayırın," diyordu Robespierre, "özellikle çağlar boyunca politik ve toplumsal zulmün işkencelerini çekmiş olan sayısız milyonlar için. ... Bir devrim olmaksızın bir devrim mi istiyorsunuz?" Robespierre'in yaptıklarının bedeli yalnızca Fransa'daki talihsizlerin yaşadığı acılar tarafından kefaret edilemeyecek kadar büyüktü.

 

Bu kitle kıyımlarından önce, Ağustos ayında Prusya komutanı Brunswick Dükü Ferdinand kraliyet ailesine zarar gelmemesini isteyen ünlü manifestosunu çıkarmıştı. Yine, 19 Ağustos'ta Lafeyette onu 'hain' olmakla suçlayan bu yabanıl devrimcilerden kaçmayı başarmıştı. Prusya ordusu Verdun'da Fransa ordularını yenmiş ve Paris'e doğru ilerliyordu. Sürekli yinelenen bir formül olarak, Fransız devrimcileri dış düşmana karşı en etkili savaşın içerideki düşmanları ortadan kaldırmak olduğunu keşfetmişlerdi. Eylül Kitle Kıyımlarının başlıca sorumlusu şimdi Georges Danton, Jean-Paul Marat, Jacques Hébert and Fabre d’Églantine gibi teröristlerin denetiminde olan Paris Komünü idi.

 

 




"There had been a pause in the murders. Something was going on inside. . . . I told myself that it was over at last. Finally, I saw a woman appear, as white as a sheet, being helped by a turnkey. They said to her harshly: "Shout 'Vive la nation!'" "No! No!" she said. They made her climb up on a pile of corpses. One of the killers grabbed the turnkey and pushed him away. "Oh!" exclaimed the ill-fated woman, "do not harm him!" They repeated that she must shout "Vive la nation!" With disdain, she refused. Then one of the killers grabbed her, tore away her dress, and ripped open her stomach. She fell, and was finished off by the others. Never could I have imagined such horror. I wanted to run, but my legs gave way. I fainted. When I came to, I saw the bloody head. Someone told me they were going to wash it, curl its hair, stick it on the end of a pike, and carry it past the windows of the Temple. What pointless cruelty!" Source: Nicolas-Edme Restif de la Bretonne, Les nuits de Paris (Paris: Hachette, [1793] 1960), 247–53.

Eylül Kitle Kıyımları; Danton ve Desmoulins  (VİDEO)

Verdun'un Düşüşü; Marat'nın Kışkırtması; Eylül Kitle Kıyımları; Danton ve Desmoulins  (LINK)

 

 

 

Modern devrim gerçekte yurttaş toplumunun ortaya çıkışı olarak, kendi istençlerinin ve özgürlüklerinin bilincini kazanmış bireylerin demokratik devletinin doğuşu olarak bütünüyle başka türlü bir eylemdir. Fransa halkı bir Bildirge ve Anayasa ile demokratik bilinç kazanmadı. Tam tersine, sözde devrim denilen barbarlıkta tüm yanlar insan haklarını, yasa egemenliğini ve duyunç özgürlüğünü sonuna dek çiğnediler. Bastille Baskını söylentiler üzerine doğan ve sonra barut bulma amacıyla yapılan örgütsüz bir eylem idi; kadınların Versailles üzerine yürüyüşü sarayda gizlendiği öğrenilen tahılı ele geçirme amacıyla başlayan ve sonra Marie Antoinette’e duyulan nefret üzerinde yoğunlaşan tepkisel bir olaydı. Kral XVI. Louis’nin Genel Katmanları toplantıya çağırmasının nedeni ülkenin iflastan kaçınması için vergilerin toplanmasını sağlayabilecek bir destek bulmaktı, bir reform eylemi değil. Fransa’nın ekonomisi ancak etiği kadar iyi idi ve Fransa’da politika kavramının kendisi tüm değerini ve anlamını yitirdi.

 

Kurucu Meclis tarafından kabul edilen ilk yasada oy verme hakkı için üç işgünün vergisine eşdeğer vergi verme koşulu vardı. Buna göre seçmen sayısı dört milyon kadardı. On işgününün vergisini ödeyenler temsil olarak seçilme hakkını kazanıyorlardı ve bunların sayısı 50.000 kadardı.

 

Kilisenin mülkiyeti devletleştirildiği için hastanelerin ve okulların kilisenin elinden alınması bütün bir toplumsal ve eğitsel dizgeyi etkiledi. Bunun sonuçları genellikle olumsuz oldu. Hastanelerin sayısı 1847'de1789'daki sayının %40'ına düştü. 1789'da 50.000 olan öğrenci sayısı 1799'da 12.000 idi.

 

Protestan ülkelerde monarşiler kendilerini doğmakta olan yurttaş toplumunun istemlerine uyarlarken ve güçleri aşamalı olarak azalırken, Katolik Fransa’da çağın tininden bütünüyle habersiz kral ‘Ben Devletim!’ demede diretti. Açlık ve dayanılmaz yoksulluk tarafından tetiklenen şiddet eylemlerinden ayrı olarak, ödenmesi olanaksız duruma gelmiş ulusal borç, tarımda işlerin uzun bir süre boyunca kötü gitmesi, kraliyetin yönetim yeteneğinin yokluğu gibi nedenlerin kendileri toplumda ve devlette eskimeyi yaratan aynı nedenlerden doğdu. Dünya Tarihinde özgürlük dönemi başlarken, Fransa bir istenç geliştiremedi. Politika yalnızca yeğinleşmiş dürtülerin ve nefretin bir oyun alanı oldu ve devrim sözel bir cila altında çıplak teröre bozuldu.

 

Soyluluk ve dinadamları sınıfı vergiden bağışıktı ve yük bütünüyle halkın sırtındaydı. Bu iki sınıf Parlamento ve Soylular Meclisinde ustaca manevraları ile vergiden kaçınmayı başardığı için, sonunda 1614’ten bu yana yapılmamış olan şey yapıldı, Genel Katmanlar toplantıya çağrıldı. Katmanlar ayrı ayrı toplanıyordu. Üçüncü Katman kendini Ulusal Meclis yaptığı zaman XVI. Louis bu durumun önüne geçmek için Üçüncü Katmanın Salle des États’a girmesini engelledi Bunun üzerine Meclis ‘Tenis Kortu’nda toplandı ve Fransa’ya bir anayasa verinceye dek dağılmama kararı aldı.. Kralın Meclisin toplanmasını engelleme girişimlerinin sonucu Paris’in ayaklanmalara, kaos ve yağmalama eylemlerine gömülmesi oldu ve bir kraliyet simgesi olan Bastille kalesine saldırı bu olaylar sırasında yer aldı. 11 Ağustos 1789’da Meclis ayrıcalıkları ve feodalizmi kaldırdı. Yalnızca birkaç saat içinde soylular, dinadamları ve daha başka kurumlar özel ayrıcalıklarını yitirdiler ve yasa önünde eşitlik kabul edildi. 26 Ağustosta Meclis İnsan Hakları Bildirgesini onayladı.



Ekmek ayaklanması. Ekmek yoksulların başlıca yemeği idi. Buna karşın çeşitli nedenlerle ekmek ederleri yükselince yoksullar ekmek satın alamaz oluyorlardı. 1789'da ekmek ederleri dokuz ‘sous’tan on beş sousa yükseldi. Ortalama işçi günde on beş sous kazanıyordu. Hükümet soruna bir çözüm bulamayınca açlık ayaklanmalara yol açtı. Bir ayaklanma olduğunda önderlik kadınlarda idi. Kadınların Versailles üzerine yürüyüşü devrimin ilk ve en önemli olaylarından biri idi.


Devrimin ilkin kraliyeti kaldırma gibi bir programı yoktu. Genel Meclis anayasal tekerklik istiyordu ve gündemde Cumhuriyete geçiş gibi birşey bulunmuyordu. Despotik kültürde dizgenin işlemesini sağlamak için monarşiden daha iyi bir almaşık olanaksızdır. Fransız halkı Montesquieu’nün ölçütüne göre demokrasi için henüz yeterince erdemli değildi ve despotik kültürün politik dili ancak şiddetin dili olabilirdi. (Jacobinler acımasız idiler; Marat 10.000 değil, 100.000 ‘kelle’ istiyordu; Robespierre başka türlü düşünebilen herkesi karşı-devrimci sayan dengesiz bir demagog idi, erdemin terörsüz olamayacağına inanıyordu, ve bu usta söylevci en yakın dostlarını da giyotine gönderdi.) Kraliyet yok edilince, yasa egemenliğinin son kırıntıları da silindi ve erdemsiz bir halkı temsil ettiklerine inanan Jacobinler böyle halkın egemenlerinin neler yapabileceğini gösterdiler. Devrim şiddet ile eşitlendi ve böyle olarak geleceğin fanatik devrimcilerinin esin kaynağı oldu.



Rue de Rohan’da Çarpışma, Hippolyte Lecomte.

 

Temmuz Devrimi, ya da İkinci Devrim, ya da Temmuz Monarşisi, 27-29 Temmuz 1830. Şiddet 40 yıl sonra kendini yeniden gösterdi. Devrim tutucu Bourbon Kral X. Charles'ı devirerek yerine "Yurttaş Kral" Louis-Philippe'in liberal anayasal monarşisini geçirdi. Artmakta olan sömürgelere Cezayir de eklendi. Yeni tekerk benzer olarak 1848'de devrildi ve İkinci Cumhuriyet kuruldu. (X. Charles altında 92.000 seçmen varken, Temmuz Monarşisi sırasında seçmen sayısı 200.000'e yükseldi; 1848'de nüfusun %1'i.)

 
İdea Yayınevi Site Haritası | İdea Yayınevi Tüm Yayınlar
© Aziz Yardımlı 2017 | aziz@ideayayinevi.com