Fransız Devrimi ve Katolik Kilise
Aziz Yardımlı

idea yayınevi site haritası 
 

Katolik Kilise ve
Dinadamları Sınıfı

Avrupa’nın moral problemlerinin kaynağı Orta Çağlarda yatar. Sorun Hıristiyanlıkta değildir; onun kötü bir ön biçiminden, duyunç özgürlüğüne izin vermeyen ve insanların moral büyümesini durduran yetkeci bir kurumsallıktan kaynaklanır. Halkların ve önderlerinin kararlarında ve eylemlerinde moral karakterin birincil belirleyici olduğu düzeye dek, bütün bir Fransa’nın amoral egemeni olan Katolik Kilise bu ulusun yakın tarihinde yaşanan her trajedinin birincil aktördür. Devrimin özsel olarak moral bir eylem olması gerekir. Fransa’nın tarihinde bu başka türlüdür. Fransa’nın moral-olmayan devriminin karakterini açıklayan etmen Katolik Kilisenin ülke tarihindeki özsel yeridir. Moral olarak bütünüyle yetersiz ve geri bir kültürün ‘özgürlük’ adına yaptığı eylem ülke içinde olduğu gibi ülke dışına da bir zorbalık, şiddet ve terör süreci olarak yaşandı. Fransız Devrimi modernleşme sürecinde bir boşinanç kültürünün ve moral nitelikten yoksun özgürlüğün sentezini örnekler. Croisade des albigeois, massacre de la Saint-Barthélemy, la Terreur, campagne de Russie, prise de Moscou, Algérie française, Régime de Vichy ve benzerleri Roma Katolik Kilisesinin denetimi altında geçen yüzyılların moral ya da daha doğrusu a-moral kalıtından örneklerdir.


Katolik Kilisede güç ilişkileri egemendir — tam olarak yetkeci-hiyerarşik kurumlarda olduğu gibi. Saf insanlığın en kutsal saydığı şeylerin yeri bu kurumda insanın en aşağılık karakteristikleri tarafından alınır. Ve bir milyar insan bundan hoşnuttur. Roma Katolik Kilisesi yalnızca papadan, kardinallerden ve rahiplerden oluşmaz. Din kavramı insanı kendi imgesinde yaratan Tanrıyı özsel olarak homo sapiens ile bir saymasında insanın özgürlüğünü doğrular ve insanın insana egemenliğine, genel olarak boyun eğme ve yönetilme ilişkisine izin vermez. Ama Katolik Kilise böyle evrensel eşitlik ilişkisini tanımaz, çünkü bir teokrasi, Tanrı adına yöneten insansal güçtür, ve dünyasal bir kurumun kendini aldatmada diren bir insanlık kesimi üzerindeki hiyerarşik güç yapısını temsil eder. Ezici görkemi ile, göz alıcı süsleri ile Tanrı ve insan arasına girer, bireyin inancının, yüreğinin, duygusunun efendisi olur, ve bir milyar insan bundan hoşnuttur. ‘Yanılmazlık’ gibi bir üstünlüğü olan papanın ve ‘kutsal güçler’ ile donatılı rahipler sınıfının bireysel duyunç üzerindeki dinsel yetkesinin anlatımı olarak, Kilise yadsınması suç sayılan bir eşitsizlik üzerine dayanır. Fransa’da bu Katolik Kilise kraliyet ve soyluluk ile birlikte Eski Rejimin temel direklerinden biri idi.


 



Vatikan Kent Arması: Bir Devlet olarak Katolik Kilise.
     
Duyunç özgürlüğü, tıpkı evrensel insan hakları ve yasa egemenliği gibi, modernliğin, demokrasinin, eşitliğin, genel olarak bireysel ve toplumsal gelişimin saltık koşullarından biridir. Denebilir ki, insanı gerçekten insan yapan en içsel nitelik, onun herşeyden önce kendi kendisine karşı açıklığı ve dürüstlüğü, kendi için bütünüyle saydam olabilmesidir. Duyunç bir insanı kendisi yapan, birey yapan, özgür yapan özsel, içsel, öznel etmendir. Özgür olmayan ve dolayısıyla kendisi olmayan insanın karşısında neyin karşısında olduğumuzu bilemeyiz. Köle gerçekte başkasıdır. Ancak duyuncu özgür olan insan moral olarak büyüyebilir ve ancak bu moral karaktere büyüyen insanlar eşit olabilirler.

Ama Katolik Kilisenin öğretisi duyunç özgürlüğünü bastırmayı birincil ilkesi olarak kapsar: Hiç kimse kendi için karar vermemelidir, çünkü papa yanılmazdır ve rahip insan duyuncunun en güç problemlerinin çözücüsü, günahları silmenin ve esenliği kazanmanın biricik olanağıdır. Kilise inanan insanların duyuncunu kendisi üstlenmiştir, öyle bir düzeyde ki, inanılan şey odur, Gerçeklik değil. Roma Katolik Kilisesi karanlık tarihinde Kutsal Yazıların anadillere çevrilmesine, halk tarafından okunmasına bile izin vermedi ve sıradan insana rahipler tarafından üretilen yorumları ve yalanları yeterli gördü. Yalan yüzyıllarının sonucu dışsal ahlak ve içsel çöl oldu. Böyle bir kültürde yoğrulan ve eğilip bükülen insanların neler olabileceklerini ve neler yapabileceklerini çıkarsamak güç değildir. Fransız Devrimi moral olarak büyümemiş bir monarşide bir devrimin zorunlu olarak bir iç savaşa, kitle kıyımlarına ve teröre bozulacağını gösteren ilk büyük olaydır.



Vendée ayaklanmaları ve Vendée savaşları

Avrupa’nın birçok yerinde Reformasyon Katolik Kilisedeki bu bozukluğu düzeltmek için uğraşıp didinirken, Reformasyonu daha önce de sık sık yaptığı gibi odun yığını ile bastıran ve ülkeyi Protestanlardan temizleyen Fransa’da kurumsal din ile ilgilenme işi Voltaire’e kaldı. Aydınlanma böyle kurumsal dini boşinanç olarak görüyor ve ‘aydınlık’ olmakla boşinancın karanlığını aydınlığa çevirmenin kendi sorumluluğuna düştüğünü düşünüyordu. Ama Aydınlanmanın başlıca bir Fransız fenomeni olması onun da aynı moral iklimde doğmuş ve büyümüş olması anlamına gelir. Ve Aydınlanma da — tıpkı karşı çıktığı Roma Katolik Kilisesi gibi — insanı özgürlüğe yeteneksiz ve yönetilecek bir şey olarak kabul ediyordu.

Özgürlük ve eşitlik devrimine katıldığı, hiç olmazsa onda önemli bir payı olduğu söylenen Aydınlanmanın hiçbir Aydınında eşitlik ve özgürlük ilkelerinin anlatması gereken evrensel insan haklarının bilinci yoktu. Aydının ‘özgürlük’ belgisi karanlık halkın aydınlık despota boyun eğmesini de içeriyordu. Devrim sürecinin sıcağında, Aydının hoşgörüsü yerini kolayca sonsuz hoşgörüsüzlüğe ve teröre bıraktı. Aydınlanma tıpkı düşmanı olduğu boşinanç gibi despotik idi.


Fransa’da on beşinci yüzyılda gelişmekte olan Protestanlığın acımasızca yok edilmesinden sonra Katoliklik devlet tarafından izin verilen biricik inanç biçimi oldu. Aşağı yukarı bütün nüfus Katolik idi ve Fransız olmak Katolik olmak demekti (minik Protestan ve Yahudi azınlıkların yurttaşlık hakları kırpık idi). Ve tüm bozukluğuna karşın, Kilisenin ülkede varolan minimal moral düzenin başlıca sağlayıcısı ve güvencesi olması Kral için halkının ne kadar önemsiz ve değersiz olduğuna, yalnızca bir vergi ve asker kaynağı olduğuna tanıklık eder. ‘Politika’ ya da ‘devlet’ kralın saltık istencinde yoğunlaşmış bir keyfilikten başka birşey değildi. Devrimin Kiliseyi de devirmesi ve aşağı yukarı fiziksel olarak yok etmesi varolan biricik ahlak biçimi olan dışsal ahlakın son kırıntısına dek devrilmesi sonucunu getirdi ve bir duyunçsuzluk kültüründe kitle kıyımları, yargısız idamlar vb. günün normal olayları sayılır oldu.



Fransa’da on yedinci yüzyılda bir köylü ailesi. ("Köylü Yemeği," Louis Le Nain, yklş. 1642.)

Fransa’da dinadamları sınıfı gök ile göstermelik ilişkisinin yanısıra aynı zamanda bütünüyle dünyasal bir sınıf idi. Birinci Katmanı oluşturuyordu (ikincisi soylular ve üçüncüsü halk olmak üzere). Devrim sıralarında Fransa’da Katolik rahip ve rahibelerin toplam sayısı 150.000’in üzerinde idi. (Yurttaşlık hakları olmayan Protestanlar nüfusun %2 kadarını oluşturuyordu.) Ülke topraklarının %6-10 kadarı Kiliseye aitti ve kurum büyük gelir getiren çok geniş toprakları da denetliyor, onda-bir (dîme) denilen vergiden muazzam gelir elde ediyordu. Ülkede hastaneler ve eğitim kurumları kimi bölgelerde yalnızca Kilisenin denetiminde olduğu için, Kilisenin aşağı yukarı tüm nüfus üzerindeki ve Fransız devleti üzerindeki etkisi olağanüstü idi. Devrim tabloyu değiştirdi. 1794’te Fransa’nın kiliseleri ve dinsel tarikatlar kapatıldı, dinsel tapınma yasaklandı ve bir süre sonra yeni bir ‘din,’ Us Dini denilen bir saçmalık getirildi.



Papa Pius VI. 1775 ve 1799 arasında Papa olarak hüküm sürdü. Fransız Devrimin patlak vermesinden sonra Pius VI Fransa'da Roma Katolik Kilisesinin kapatıldığını, kilisenin ve papalığın mallarına el koyulduğunu gördü. Yalnızca devrimi değil, İnsan Hakları Bildirgesini de kınadı.
   
Fransız Devriminin saldırılarının hedefi başlangıçta Kilisedeki yozlaşma ve yüksek din adamlarının elindeki servet idi. Yasalar dinadamlarını ve soyluları vergiden bağışık tutarken, tüm yükü yoksul köylülerin sırtına bindiriyor, ama köylülüğün kendisi vergilerden herhangi bir yarar görmüyordu. Devrim başlar başlamaz halkın büyük bir çoğunluğu ve büyük bir hızla Katoliklikten koptu. Katolik Kiliseden yana çıkan biri devrimin düşmanı olarak görülüyordu ve mahkemenin sonucu hemen hemen her zaman ölüm cezası idi. Devrim Kiliseyi sindirdi, mülkiyetini devletleştirdi, dinadamlarının ayrıcalıklarını kaldırdı, 30.000 kadar rahibi sürdü ve yüzlercesini öldürdü. Yontular, haçlar, çanlar ve tüm dışsal tapınma simgeleri ve tüm ikonografi yok edildi. Yerine önce Us Kültü (Culte de la Raison) ve daha sonra Yüksek Varlık Kültü (Culte de l'Être suprême) getirildi (1794).

 

Din kavramını bilmeyen ve tanımayan Roma Katolik Kilisesi papanın yanılmazlığı gibi, rahiplerin insanların günahlarını bağışlayabilecekleri gibi boşinançlar üzerinde durur. Katolik Kilisenin Reformasyon öncesi tarihi din ile, inanç ile, gerçeklik ile tam karşıtlık içinde duran dile gelmez saçmalıklar ile doludur. Doğaüstü güçler ile donatılı bir dinadamları sınıfı olan Kurumsal Kilisenin öğretisi insan eşitliği ile, duyunç özgürlüğü ile, yasa egemenliği ile, yurttaşlık hakları ile, insan onuru ve değeri ile bağdaşmaz. Tam tersine, insanı aşağılar, köleleştirir, değersizleştirir, bireysel istence ve özgür karara izin vermez. Kurumsal Kilise bu konularda tam bir pozitivist okul gibidir. Dürüstlük, arılık, saydamlık ile en küçük bir ilgisi olmayan Kilise varlığını yığınların sonsuz aptallığı ve ahlaksızlığı üzerinde sürdürür. Egemen olduğu her kültürde sefillik, yoksulluk, haksızlık, hırsızlık, yolsuzluk da egemendir. Çoğunlukla şu ya da bu yolda ortaçağ Latin karakteri ile akraba olan bu kültürler etik ve ekonomik olarak geridir ve politik olarak sonu gelmez devrimlerin toprağı olmuşlardır. Modernleşme, etik, ekonomik ve politik gelişme bu ülkelere bugün bile ancak Kilisenin insanların yüreklerindeki gücünün ve dünyasal nüfuzunun zayıflaması ile orantılı olarak girebilmektedir. Duyunç özgürlüğünün yokluğu bireysel ahlakın yokluğunun güvencesidir. Ve bir milyar kadar insanın bu bin yıllık yalan karşısındaki aptallığı bu tarihsel skandalın sürmesini sağlayan kısır döngünün ikinci ucudur. Kötülük anlaşılmayacak birşey değildir. Anlaşılması daha güç olan şey bir milyar insanın dünya tarihinin tanık olduğu en büyük kötülüğü bağışlamayı ve onaylamayı sürdürmesidir (Kilisenin on milyarlarca dolara ulaşan yıllık gelirinin yanısıra, Almanlar kuruma her yıl 5 milyar ve Amerikalılar 6 milyar dolar bağışta bulunmakta, ve Papalığın finansal durumu bir gizlik perdesi arkasında kalmayı sürdürmektedir). İnsanlar yalana inanmayı başarmakta ve bütün bunlar Dan Brown'ın imgelemini beslemektedir. Devasa bir suç örgütü karakterini taşıyan ve hiçbir etik karakter taşımayan Kurumsal Kilisenin sürmekte olan alışkanlıkları arasında Mafya ile işbirliği, kurumsal sapıklıklar, pedofili vb. gibi konular da bulunur — geçmişte İtalyan Faşistleri ile işbirliğine ve Naziler ile yaptığı uyum anlaşmasına (concordat) ek olarak. (LİNK)

Katolik Kilisenin devrilmesi bir bakıma on altıncı yüzyılda Fransa’da Reformasyonun başaramadığı şeyi başka bir tarzda başarmak için bir olanak yaratıyor gibi göründü. Ama boşinancın yarattığı karşıtlık ve düşmanlık başka bir boşinançta sonlandı. Aydınlanma karşı çıktığı Katolik Kilisenin yaptığına benzer birşeyi yaptı. Bir yalanın yerine bir başka yalanı geçirdi, bir ‘Us Dini’ icat etti, ve Fransızlar inanç konusunda bildikleri biricik şeyi yaparak yalana inanma alışkanlıklarını sürdürdüler. Kültürün moral durumu verildiğinde, yalanlar zincirinin sona ermesi için bir neden yoktu. Kültür temel olarak bir süredurum sorunudur. Fransızlar dinlerini nasıl çabuk terk ettilerse, devrimin heyecanı geçtikten ve kaos yatıştıktan sonra yine öyle eşit hızla ona geri döndüler.


    

"I want my lawyer, tailor, valets, even my wife, to believe in God. I think that if they do I shall be robbed less and cheated less."

Fransa’da Hıristiyanlığın bastırılması Aydınlanmanın ve birincil olarak Voltaire’in etkisinin sonucu olarak görülür. Jacobinlerin "En Yüksek Varlık Kültü" de Voltaire'in düşüncesinden esinlendi: “Si Dieu n’existait pas, il faudrait l’inventer” :: "Eğer Tanrı varolmasaydı, onu icat etmek gerekirdi." Voltaire bir deist idi: "Ama tüm doğa (Tanrı) vardır diye haykırır; bir en yüksek us, muazzam bir güç ve hayranlık verici bir düzen vardır, ve herşey bize ona bağımlılığımızı öğretir ("Mais toute la nature nous crie qu'il existe; qu'il y a une intelligence suprême, un pouvoir immense, un ordre admirable, et tout nous instruit de notre dépendance"). Voltaire böyle sözleri "düzenbazlar" olarak gördüğü d'Holbach ve Grimm gibi ateistlere karşı yazdı. Aynı zamanda Katolik Kilise için “écrasez l’infâme!” diyordu — “ezin rezili!” Fransa'da din en olmaması gereken şey olmuş, dünyasal alçaklığın aleti yapılmıştı. Voltaire ne Katolik Kiliseyi reformdan geçirebilirdi, ne de yeni bir Kilise kurabilirdi. Ciddiyetsiz kuşkuculuğu ile ancak boşinanç hakkında kuşkular yayabilirdi ve öyle yaptı. Birkaç kişinin kafasında Kilisenin öğretilerine ve dolayısıyla tanrısal yetkesine güveni sarstı. Ama halkın büyük kitlesi ona aldırmadı ve aptallığı içinde kendinden bütünüyle hoşnut olarak boşinançlarına inanmayı sürdürdü. Aydınlanma her zaman boşinanç ile çarpışmayı asal görevi olarak gördü, çünkü aptallık ile çarpışmayı ancak aptallık üstlenebilir, ve boşinanç ile uğraşmayı ancak başka bir boşinanç kendine iş edinebilir. Voltaire’in ne felsefenin ne de bilimin işi ile bir ilgisi vardı — saçmalıkları ile anlamadığı işlere karışmanın dışında. Hiçbir zaman Rousseau’ya saldırmaktan vazgeçmedi, ve Fransa’dan rasyonalist Descartes’ı kovarak yerine çok tutkulu bir simyacı ve büyücü de olan Newton’ı geçirdi.

Zaman zaman ince ayarlı sözler de eden Voltaire insanın neye inanacağını özellikle bilmemesi gerektiğini söylüyordu: “İnanç usun inanamayacağına inanmaktan oluşur” :: “La foi consiste à croire ce que la raison ne croit pas.” Bilmediğine inanma tutumuna Voltaire de katılmış görünür. Bu nedenle güvenle diyebiliriz ki Voltaire neye inandığını bilmiyordu. Bu bir entellektüelin düşünme ustalığını anlamak için iyi bir ölçüttür. Bir yandan nükte ve espri ile monarşiye ve despotlara saldırırken, öte yandan yine aynı monarşiye ve despotlara ilericilik dersleri verdi. Ne kadar kuşkucu olursa olsun, halka değil ama despotlara inancı tam olmuş görünür. Us Çağının usu ussal değildi: "Gerçekte, tarih suçların ve talihsizliklerin bir tablosundan başka birşey değildir," diyordu (En effet, l'histoire n'est que le tableau des crimes et des malheurs.)




Konvansiyon üyesi ve bir oyun yazarı olan Louis-Sebastien Mercier 1782’de Paris’in “ne kiliseye ne de devlete hizmet eden rahipler ve kafaları traşlı dinadamları” ile dolup taşmasından yakınıyordu. Bu aylaklığın yanısıra, kemiklere tapınma, azizlere tapınma, ikonlara tapınma ve buna benzer sayısız saçmalık Aydınlanmanın keskin pozitivizminin hedefleri oldu.

Dünyasal bir eşitsizlik de getiren kutsal hiyerarşileri nedeniyle, Katolik öğreti tüm insanları dünyasal yasa önünde eşitleyen yurttaş toplumu ile bağdaşmaz. Katolik kültürde yurttaşlık bilinci ve dolayısıyla demokrasi hiçbir zaman yerleşmez. Demokrasi bireyleri, istençlerinin bilincinde olan yurttaşları gerektirirken, duyunçlar üzerindeki denetimi nedeniyle Katolik Kilise özgür bireyler değil ama uysal uyruklar yetiştirir. Tanrılarının karşısına kendi özgür duyunçları ile çıkamayan insanlar duyunç olgunluğu kazanamazlar. Onların doğrularını ve eğrilerini kutsal yetkeler ile donatılı rahipler sınıfı saptar.

Fransa’da Devrimin başlıca paradokslarından biri Dinadamları Katmanının devrimi tüm şiddet yöntemleri ile destekleyen halkın büyük kesiminin ruhani önderliğini elinde tutması olgusu idi, çünkü bu eğitimden geçmiş bir halk hükümetleri devirmenin aracı olmaya yetenekli olabilse de, kendisi hükümet olmaya yetenekli değildir. Böyle bir halkın devrimi salt tepkisel bir yok etme ediminden öteye gitmez. Bastille’in alınması, kadınların Versailles’a yürüyüşleri, Eylül Kitle Kıyımları ve daha başka eylemler tümü de tekil ve örgütsüz şiddet eylemleridir.

 

Laïcité (laisite) sözel olarak ‘laiklik’ demektir ve hükümet işlerinin dinsel kaygılardan tam bağımsızlığı anlamına gelir. Etimolojik olarak ‘laiklik’ Yunanca λᾱός (lāós/halk) sözcüğünün sıfat biçimi olan λᾱϊκός (lāïkós/halksal; Lat. lāicus) sözcüğüne bir nitelik takısı (-ité) eklenmesi ile türemiştir. Kavramın sözcük ile bir ilgisi yoktur ve bu nedenle ‘laiklik’ sözcüğü yerine din ve dünya işlerinin ayrılığını anlatmak için ‘dünyasallık/saeculum’ sözcüğü de kullanılır. Sorun gerçekliğe inanç alanını henüz gerçekliğe uygun olmayan toplumsal ve politik oluş dünyaları ile ilişkilendirmenin güçlüğünden kaynaklanır.

Din kavramı tüm insanları Tanrının çocukları olarak gördüğü ve bu düzeye dek yurttaş eşitliği ile çelişmediği sürece, dinin içsel olarak, bir duyunç olgusu olarak tüm yurttaş hükümeti işlerine karıştığını, baştan sona dışsal ya da dünyasal da olduğunu söylemek gerekir. Ama Fransa’da Eski Rejim sırasında din bir kurum olarak Katolik Kilisenin denetiminde olduğu için, kendisi dünyasallaştığı için, dinin devlet sorunlarına karışması insan özencinin, papalığın, Kilisenin, rahiplerin vb. devlet sorunlarına karışması anlamına geliyordu. Din ve Devlet ayrılığı bir kültürün dinsel inançlarının din kavramına uygun düşmediği durumlarda kaçınılmaz olarak bir sorun karakterini kazanır. Eğer bir din belli bir etnik gruba (İsrail oğullarına) sınırlı ise, eğer bir din kimi bireylerin (dedeler, rahipler, mollalar) kutsal güçler ile donatılı olduğunu kabul ederek devletin ve yasasının üzerinde duran bir dinadamları sınıfını tanıyorsa, orada evrensel insan hakları ve duyunç özgürlüğü silinir. Böyle pozitif dinin Devlet işlerinin dışında tutulması (Din ve Devlet işlerinin ayrılığı ilkesi) yalnızca din kavramına uygun düşmeyen inanç biçimlerinin reformunun olanaklı ve zorunlu olduğunu gösterir.

Dinin dünyasal politik sorunlara karıştırılması, insanın insana egemenliği din kavramının kendisine aykırıdır ve bu aptallığı ancak dinsel inançları gerçek inanç düzeyine yükselmemiş politikacılar ve partiler halkın bilgisizliğinden ve boşinançlarından çıkarlar sağlamak için besler ve sürdürürler. Duyunç özgürlüğü üzerine kurulu modern toplumda din sonluluk alanının bir sorunu, dünyasal ilişkilerin bir konusu değildir. Din kavramına uygun din yüreği ilgilendirir. Katolik Fransa’da ancak 1905 yılında çıkarılan bir yasa ile devletin herhangi bir dini tanıması ya da desteklemesi yasaklandı, laïcité sözcüğü ancak 1946’da IV. Cumhuriyet ile Anasayasa girdi ve Katolik Kilisenin kendini devlete uyarlaması zorunlu oldu, tersi değil. Modern demokratik Fransa’da yasa papayı yanılmaz olarak tanımaz, ve rahibin insanların günahlarını bağışlaması yasanın suçu bağışlaması demek değildir. Anayasanın 1’inci maddesi şunları kabul eder: “La France est une République indivisible, laïque, démocratique et sociale.” Laikliğin Anayasada kapsanması devlete boşinanç ile çarpışma yetkisini verir, çünkü demokratik devleti kendi istenci ile belirleyen modern yurttaş toplumu boşinanç ile bağdaşmaz.

Din gerçekliğe inanç olmalıdır, çünkü bir duygu olarak inanç bilgi ile çelişmemelidir. Bilinmeyene inanç hiçliğe inançtır. Ve sonlu duyusal nesnelere, simgelere, imlere, ikonlara, sözde kutsal insanlara vb. inanç yalana ve yanlışa inançtır ve insanı aptallığının ulaşabileceği en karanlık derinliklere düşürür. Felsefe tarihinde buna benzer bir sığlığı bilgiyi duyusal deneyime sınırlayan görgücülük ve türevleri temsil eder. Fransa’da Aydınlanma dini yalnızca bu boşinanç olarak gördüğü için, bir ‘Us Dini’ ve bir ‘En Yüksek Varlık Kültü’ yaratarak halkı bir yalandan başka bir yalan yoluyla kurtarmaya çalıştı. Karşı-Reformasyonun (ki Trent Konseyinin kararları ile, Katolik Kilisenin kendi içinde yer alan bir tür Reformasyon demektir) Katolik inancı kemiklere tapınma, günahların para karşılığında silinmesi, cennette yer satın alma gibi boşinançlardan bir ölçüde temizlemiş olmasına ve sıradan insanın İncil’i okumasına izin vermiş olmasına karşın, papanın yanılmazlığı, rahibin günahları bağışlayabilen kutsal bir güç ile donatıl olması gibi boşinançları, boşanma yasağı vb. gibi kuralları bugün de kapsamaktadır.

Toplum alanı ekonomik alandır ve modern birey ailede, toplumda ve devlette aynı birey olduğu için, tıpkı politika alanı gibi ekonomik alanda da evrensel insan hakları, yurttaş eşitliği ve duyunç özgürlüğü egemendir. Bu nedenle ekonomik ve politik alanlarda insanlar yalnızca insanlar olarak değer taşırlar, dinleri, etnik kökenleri, sınıfları, ırk ve eşeyleri nedeniyle değil.

Duyunç Özgürlüğü



Duyunç özgürlüğü gerçek inancın saltık koşuludur, çünkü gerçekliğe inanç kurumsal bir baskı ya da zorlama ya da korkuyu yadsır. Fransız Devrimi dinin resmi reddedilişini getirdi.

Din ve Devlet





Üçüncü Katman üyeliğine seçilen Jansenist tanrıbilimci Armand-Gaston Camus yeni yasamanın Yeni Ahit ile ve dördüncü yüzyıl Konsüllerinin kararları ile bütünüyle uyum içinde olduğunu ileri sürdü. Gerçekliğe inanç olarak, din kavramı insanların Tanrı karşısında eşitliğini, özgürlüğü ve sevgiyi içerir.

Culte de l'Être suprême




Voltaire ve Yüksek Varlık Kültü

Fransız Aydınları ‘us’ olarak anladıkları saçmalık adına bir din yarattılar. Katolikliğin yerini almak üzere tasarlanan bu devlet dini Voltaire’in yararcı Tanrı görüşü üzerine dayanıyordu: “Eğer hiçbir Tanrı olmasaydı, onu icat etmek zorunlu olurdu.” Önce "Us Kültü" (Hébertistler) sonra "Yüksek Varlık Kültü" (Montagnardlar) olan bu ‘devrimci din’ anlayışına da Robespierre fanatizmini ekledi ve onun baskısı ile Ulusal Konvansiyon 1794’te aşağı yukarı yalnızca Robespierre tarafından tasarımlanan Yüksek Varlık Kültünü sivil din olarak kabul eden bir yasa çıkardı.



Us Tapınması Denis Diderot’nun ateizminden ve natüralizminden esinlenen Jacques-René Hébert tarafından yaratıldı. Birçok kilise Us Tapınağına dönüştürüldü. Aydınlanma idealinin anlatımı olarak Yüksek Varlık Festivali/Fête de l'Etre suprême 1793 ve 1794'te kutlandı. Robespierre ‘us’ dediği şeyi ‘erdem’ dediği bir başka şey için bir araç olarak görüyordu. Devlet dininin açılışını yapmak için bir Yüksek Varlık Festivali düzenlendi ve devrim sırasında reddedilen her tür saçmalık gösteride Jacobinlerin kendileri tarafından sergilendi. Robespierre’in ölümü ile Kült unutuldu ve daha sonra Napoleon tarafından yasaklandı.

(Pierre-Antoine Demachy, 1794)


Din görevlileri için yasama

Dinadamları İçin Sivil Anayasa 12 Temmuz 1790'da çıkarıldı. Yasa Fransa'da Katolik Kiliseyi hemen Fransız hükümetininin yönetimi altına aldı. Kilisenin toprakları daha önceki bir yasa ile elinden alınmıştı (devrimden önce Fransa'da toprağın %6'sı Kilisenin mülkü idi) ve bu son yasa manastır düzenlerinin yok edilmesini tamamladı. Kilise görevlilerinin Papaya bağımlılığı yasaklandı, piskoposların ve rahiplerin halk tarafından seçim yoluyla atanmasını karara bağladı. Kral yasayı kabul etmek zorunda kaldı. Yasa Bastille'in alınmasından iki gün önce kabul edildi.

Dünyasal bir kurum olarak Katolik Kilise devlet içinde bir devlet, ve dinadamları sınıfı sıradan insanlar üzerinde üstünlükleri, güçleri ve ayrıcalıkları olan kutsal bir sınıf idi. Bunların tümü de din kavramının kendisine aykırı idi. Rahiplerin insanların günahlarını bağışlamaları, onlara neye inanacaklarını vb. dikte etmeleri, Mass ayininde kutsal bir işlev üstlenmeleri ve benzeri uygulamalar Aydınlanmayı yaratan boşinanç tinini oluşturur. Aydınlanma böyle boşinancı din olarak gördüğü için, bütününde dini ortadan kaldırmaya yöneldi.

Üçüncü Katman temsilcisi olan Jansenist tanrıbilimci Armand-Gaston Camus yeni yasamanın Yeni Ahit ile ve dördüncü yüzyıl Konsüllerinin kararları ile bütünüyle uyum içinde olduğunu ileri sürdü.

 

Katolik Kilisenin Tarihi

Yaklaşık 1500 yıl boyunca Batı Avrupa'da Hıristiyanlar çoğunlukla Roma'dan yönetilen Roma Katolik Kilisesine ait idiler. Kilise Batı Avrupa'da önemli bir politik ve askeri güç idi. Kilisenin başkanı olarak Papa tinsel önder idi ve dinsel öğreti üzerine görüşleri son söz olarak görülüyordu.

110 ve 1500 arasında Kilise ve Papalar Avrupalılar üzerindeki güç ve denetimlerini arttırdılar. Halktan onda-birler, vergiler, kilise ücretleri ve sayısız dinadamını beslemek için ödemeler alıyorlardı. Kiliseye borçlarını ödeyemeyenlere afaroz ile gözdağı veriliyordu. Kilise onların inanç haklarını ortadan kaldırabiliyordu.

   

Katolik rahipler Avrupalıların gündelik yaşamlarında da çok güçlü idiler. Kendi topluluklarına vaazlar, itiraf çıkarmalar ve Mass Ayininin kutlanması yoluyla önderlik ediyorlardı. Sapanları sürüye geri getirmek rahibin işi idi. Rahip Tanrının sözü olarak İncil'i halk için yorumluyordu. Kilisenin isteklerini yerine getirenler için öte dünyada iyi bir yerin hazır olduğuna inanılıyordu. 16'ncı yüzyılda Batı Avrupa'da Hıristiyanlık aşağı yukarı bir putperestlik biçimini almıştı.

Luther ve hiç kuşkusuz onun gibi çok sayıda insan Katolik Kilisenin yaptığı şeylerin din ile bir ilgisinin olmadığını düşünmeye, esenliğin yalnızca "inanç" yoluyla geldiğine inanmaya başladılar Luther ilkin bağışlama belgelerinin satılması uygulamasının, rahibe ödenen paralar karşılığında günahların silinmesinin saçmalığını gördü ve bunu anlatmayı istedi. Bağışlama belgeleri ile ilgili görüşlerini 1517'de 95 tez biçiminde Wittenberg Kilisesinin kapısına çiviledi. Dinde Kurumsal Kilisenin hiçbir yerinin olmadığı, aslında Katolik Kilisenin yaptıklarının din kavramına aykırı olduğu görüşü Kuzey Avrupa'da çok kisa bir süre içinde yaygın olarak kabul edildi ve Katolik Kilisenin birliği bozuldu. Reformasyon başlangıçta Katolik Kiliseyi devirmeyi amaçlamıyordu. Ama Kilise Protestanların düşüncelerini dikkate almayınca bölünme kaçınılmaz oldu. Reformasyon Fransa'yı da kapsamak üzere Güney Avrupa'da aşağı yukarı bütünüyle reddedildi.

Reformasyon

   

31 Ekim 1517'de Martin Luther küçük bir Alman kasabası olan Wittenberg'de bir kilisenin kapısına 95 tezini çiviliyerek Protestanlığın Roma Katolik Kilisesinden kopmasına götüren süreci, Hıristiyan dini için bir devrimi başlattı. Başlıca yakınması Katolik Kilisenin çıkardığı "bağışlama belgeleri" ile ilgili idi. Kilise tarafından satılan bu belgeler pişmanlık duyan bir günahkârın Kiliseye para ödenmesi yoluyla arafta geçireceği ceza süresinin kısaltılabilmesini sağlıyordu. O sırada 30 yaşlarında bir tanrıbilim profesörü olan Luther ayrıca papalığın davranışlarına da saldırdı ve azizlerin yerini sorguladı. Luther üç yıl sonra afaroz edildi. Ama mesajı gelişmekte olan matbaa yoluyla hızla yayıldı. Gerçekte, Luther Hıristiyan dünyada bir süredir kendini göstermekte olan yaygın bir uyanışa ve protestoya anlatım verdi.

Reformasyon Avrupa'da büyük altüst oluşlara neden oldu ve savaşlara, zulumlere ve sürgünlere götürdü. Avrupa'nın din savaşlarının en büyüğü Otuz Yıl Savaşı idi. 1648'de sona eren savaş Avrupa politikasında dinin rolünün azıltılması sonucunu getirdi.

Katoliklik ve Protestanlık arasındaki ayrımlar

  • Protestanlar yalnızca İncil'in yetkesine inanırken, Katolikler buna Kilisenin geleneklerini de eklerler.
  • Katolikler azizlere de dua ederler ve Mass Ayininde rahibin kutsaması ile ekmeğin ve şarabın edimsel olarak İsa'nın bedenine ve kanına dönüştüğüne inanırlar.
  • Protestanlar için esenlik yalnızca inanç yoluyla gelirken, Katolik öğreti "iyi işlerin" ya da "hayırların" Tanrıın kişi hakkındaki görüşünü etkileyebileceğini kabul eder.
  • Katolik Kilise rahipliiği bekar kalmaları gereken erkeklere ayırır. Protestanlıkta din görevlileri evlenebilir ve çocukları olabilir ve birçok kilisede kadınlar rahipliğe ve hiyerarşiye kabul edilir.

Zamanla Protestanlık üç ana dala ayrıldı: Lutheranizm, Kalvinizm ve Anglikanizm. 2011'de dünyada yaklaşık 800 milyon kadar Protestan vardı. Bu tüm Hıristiyan nüfusun %37'sini oluşturur. Katoliklerin oranı %50 kadardır. 2015'te dünya nüfusunun üçte birini oluşturan 2,3 milyar insan Hırıstiyan idi. (Aynı tarihte İslamın ikinci büyük din olarak 1,8 milyarlık bir inananlar kitlesi vardı.)

 

(c) Aziz Yardımlı 2107-18
İdea Yayınevi Site Haritası
| İdea Yayınevi Tüm Yayınlar
iletisim@ideayayinevi.com