Japonya: Teknolojik Feodalizm
Aziz Yardımlı

idea yayınevi site haritası  
 

Japonya: Teknolojik Feodalizm



  • Çin tarihi yinelemelerden oluşur. Çin Dünya-Tarihinde yalnızca bir başlangıç olarak, ama hiçbir zaman başlamayan bir başlangıç olarak durur. Herhangi bir kültürel akışkanlık, değişim ve gelişim göstermeksizin binlerce yıl boyunca yalnızca kendini yineler.
  • Batı ile karşılaşıncaya dek Japonya’nın da evrensel Dünya-Tarihi ile hiçbir ilişkisi olmadı. Tarihsiz bir ‘devlet’ olarak, devlet olmanın ne olduğunu hiçbir zaman anlayamadı. İnsan ilişkilerinin güç, şiddet ve korku terimlerinde yaşandığı bir kültürde ne hak kavramı, ne yasa kavramı, ne de duyunç gelişti. Japon tikelliğinde hiçbir zaman bir evrensel insanlık duygusu doğmadı ve bir boyun eğme alışkanlığından ötürü özgürlük kavramı Japon bilincinde bugün de yitiktir.
  • Gerçekte, yaşanan olguların ışığında öyle görünür ki Japonya’nın dünya tarihine hiç değmemesi ve yalıtılmışlığı içinde kalması insanlık için, ve herkesten önce Çin için çok daha iyi olacaktı. Japon için dünya ya kaçılacak ya da fethedilecek bir yerdir. Ama barış Japon tinine yabancı bir kavramdır ve Japonya salt kendi ile ilişki içinde kaldığı zaman bile Japon ‘tarihi’ birincil olarak kendi ile savaş tarihi idi. Daha en erken yüzyıllarda 100 kadar ‘ülke’ sürekli olarak üstünlük uğruna birbiri ile savaşıyordu. Japonlar ilk kez dünya ile ilişkiye girince kendilerine karşı savaşmaktan vazgeçtiler ve bu kez tüm dünyaya savaş açtılar. Dünya-Tarihi ile ilişkileri başlıca Çin’de olmak üzere çok geniş bir alanda insanlık suçları işlemekten oluştu.
  • 1945’ten sonra ekonomik bir dev ama politik bir cüce olan Japonya bir kez daha Dünya Tarihinin dışına atıldı, egemenliği bütünüyle elinden alındı ve ABD koruması altına girdi.
  • Tokugawa Shogunluğu tarafından uygulanan yalıtılma politikası insanlık kavramına aykırıdır. Bu politika daha sonra Meiji Döneminde ters-yüz edildi ve bu kez kendini ‘dünyanın fethi’ programında sergilemeye geçti.
  • Japon halkını ‘dünyanın fethi’ne çıkarmak için Nazi propagandasına ve organizasyonuna benzer herhangi birşey bütünüyle gereksizdi. Moral gelişime kapalı bir halk için böyle bir fetih programının moral olarak aklanması gibi bir çaba anlamsız olurdu. Bir yargı yeteneğinden yoksun istençsiz halkın bütün eylemi imparatoru izlemekten oluşuyordu.
  • Japonya’nın tarihsel hiçliği ve kültürel ayrıksılığı karşısında, Japonların kendilerine ‘soyluluk’ gibi, ‘ırksal üstünlük’ gibi enteresan nitelikler yüklemeleri mitolojik görünür. Ve gerçekten de öyledir çünkü bu karakteristikler mitolojik bir ‘altın geçmiş’ten türetilmiştir. Japon ‘modernleşmesi’ feodal öğelerin yanında mitolojik öğeleri de özsel bileşenler olarak kapsar ve bütün bir dünyaya Japonya konusunda ilginç gelen şey mitolojik simgeciliğin ve teknolojik yeniliğin bu egzotik karışımdır.
  • Soyluluk, eskilik, arılık vb. tezleri konusunda Japon belgeleri ve literatürü yeterinden öte kanıt sunar. Gene de bunların bir önemi yoktur ve Japonların Kore’de, Çin’de ve bütün bir Pasifik Okyanusunda yaptıkları eylemler üstünlükten, görkemden, soyluluktan değil, kendine ait olmayan bir teknoloji ile donatılı barbarlıktan doğan eylemler olarak görünür.

 

Batı ile karşılaşıncaya dek, Japon ‘tarihi’ denebilecek olan şey 1274 ve 1281'de Kubilay Han'ın takımadaları ele geçirme girişimlerini püskürtmekten, Çin'e diplomatik bir iki sefer yapmaktan ve Kore yarımadasına bir ordu göndermekten oluşur. Daimyoların ve shogunların askeri klanlarını kan davaları uğruna çarpıştırmaları bir "tarih" yapmaz. Çin tarihçelerinde İS 57 ve İS 413 yıllarından kalma iki kayda göre, "Wo halkı" birbiri ile savaş durumunda olan "yüzden fazla devlete" bölünmüştü. Japonya'da ne zaman iç barış denebilecek birşey egemen olduysa, bu shogunların tiranlığı yoluyla sağlandı. "Japon tarihi" gibi birşeyden söz edilecekse, bu ancak 1868-1945 yılları arasında Meiji ile başlayan ve bir nükleer yıkım ile noktalanan dönem olabilir.

 

 

 

Osaka Kalesi

Osaka Castle

    
Osaka Kalesi (ya da Şatosu) Tokugawa yıllarında (1600-1868) her bir bölgeye egemen olan feodal daimyolardan birinin merkezi olarak kullanılan çok katlı büyük yapılarından birinin yeniden yapımıdır. Bu yapılar daimyolar için hem yaşama alanı oluşturuyor hem de yönetim özeği olarak iş görüyordu. Her birinde yüzlerce aile üyesi ve hizmetçi yaşıyordu. Bir ya da daha çok hendek ile çevrelenen ve temelleri kesme taştan yapılı olan kaleler samurainin gücünü sergilerken aynı zamanda etkili bir savunma da sağlıyorlardı.

 


 

Japonya bugün de ‘kadim’ geçmişinde yaşamayı sürdürmekte, ve tüm sanal modernleşme örtüsünün arkasında bir gelenek kültürü kendini gizleme gereğini de duymamaktadır. Japonya dışsal olarak yeni olmasına karşın içsel olarak bütünüyle eskidir, ve bu ‘eskilik’ onu soylu değil, ilkel ve geri yapan etmendir. Geleneğe sıkı sıkıya bağlılığında, Japon tini içsel değişime ve özgürlüğe kapalı istençsiz bir boyun-eğme tinidir.

 

Şiddet kültürü dışında, Japon kültürü baştan sona dışarıdan belirlendi ve Japona kendini tanımlamak için yalnızca bir “altın geçmiş” mitolojisi kaldı. Japon feodal gelenekleri gereği yetişkin değildir ve türsel olarak homo sapiens olmasına karşın, özgür uslamlama ve moral sorgulama yetileri ile donatılı olmasına karşın, bunlar henüz etkin değildir. İkinci Dünya Savaşının sonuna dek gözlenen olgu Japon zulmünün yalnızca militaristlere sınırlı olmadığı, nüfusun bütününe yaygın olduğudur. Samurai karakteri Japon etnik karakterini tanımlar. Savaş sona erdikten ve Japonya’nın militaristleri nükleer teröre boyun eğdikten sonra bile Japon halkı moral sorumluluk üstlenmeyi reddetti. Böyle birşeyin ne demek olduğunu bilmiyordu. İmparatorunu yitirmektense kendini yitirmeyi ve nükleer yok oluşu göze alacak denli duyunçsuz idi.

 

İnsanlar doğal varlıklar olarak doğarlar, uygar olarak değil. Japonlar da öyle doğarlar. Ve öyle kalırlar. Homo sapiens gelişmeli, uygarlığı öğrenmelidir. Ama uygarlığı öğrenmek onu yaratmayı gerektirir. Uygarlık ussal insan doğasının tam etik açınımıdır ve öncülü olarak evrensel dünya tarihini gerektirir. Japonya’nın kendini yalıtma politikalarının sonucu tam olarak bu tarihsel sürecin dışında kalmak oldu. Japonya’da bugün de bir incelik ve şirinlik ve teknik beceri görünüşü altında örtülen şey uygarlıktan başka birşeydir. Özgürlük bilincinden yoksun bir kültürde ‘moral karakter’ yalnızca görünüştedir, yalnızca üstün güce boyun eğmekten oluşur.

 

Japon İmparatorluk Ordusunun Artıkları

Ortadan kaldırılan Japon İmparatorluk Ordusunun üniformalarını giymiş Japon ulusalcıları savaşın sona erişinin 60'ıncı yıldönümü olan 15 Ağustos 2005'te Tokyo'da Yasukuni Tapınağını ziyaret ediyor. (LINK)

 

Japonlar Batıyı sömürgecilik ile suçladılar. Suçlamanın nedeni herhangi bir etik kaygı değildi, çünkü bir ‘samurai etiği’ etik kavramına aykırıdır. Suçlamanın gerekçesi Japonların kendilerinin “daha eski” ve bu nedenle “yeni” Batılılardan “daha soylu” olmaları idi. “Asya Asyalılar içindir” diyorlar, ve buna göre Asya’yı Batılıların değil ama ancak Japonların sömürebileceğini düşünüyorlardı. Ancak soylu olan efendi olabilirdi ve Japonlar soylu idi. Soylu olmak güçlü olmayı gerektiriyordu, ama shogunlar Japonya’yı güçsüz bırakmıştı. Kılıç teknolojisinin modası geçmişti ve problemi çözmek için gereken tek şey Batının üstün teknolojisini almaktı. Teknolojiyi Japon soyluluğu ile birleştirmek, ve Batı teknolojisi ile Batının kendisini, aslında dünyanın bütününü fethetmek Japon megalo ideası oldu. Japonlar Meiji döneminde — tıpkı İkinci Dünya Savaşından sonra da yapacak oldukları gibi — ilkin teknoloji fethine çıktılar. Meiji dönemini özetleyen formül wokon yosai idi — “Japon tini, Batı şeyleri,” ya da şiddetin ve teknolojinin sentezi. Önce Çin yenildi (1895). Sonra Rusya (1904). Sonra Kore ele geçirildi (1910). Sonra Çin’in işgali başladı ve Shanghai, Beijing ve Nanjing ele geçirildi (1937). Ve İkinci Dünya Savaşı ile birlikte sıra Batıya geldi. Japonlar Pearl Horbor ile başladılar (1941) ve kendisi başka bir tür yalıtılmacılık politikası sürdürmekte olan ABD’nin uyuşukluğuna son verdiler.

1) 20'nci Yüzyıl Başında Japonya; 2) Kore ve Mançurya İşgalleri (VİDEO)

20’nci Yüzyıl Başında Japonya



Kore ve Mançurya İşgalleri

  • Rusya ile 1905 savaşından sonraki teknolojik, ekonomik gelişmeler;
  • Kırsal kesim tam bir yoksulluk ve pislik içinde.
  • Kore ve Mançurya (Çin) işgal ediliyor (1931).
  • ABD Japonya'dan göçü yasaklıyor; ulusalcılar propagandayı güçlendiriyor ve ordudaki militaristler hükümetten bağımsız davranmaya başlıyor.
  • 1931'de Mançurya'da Japon saldırısı ile savaş başlatılıyor, ama Japonlar bunun savunma olduğunu ileri sürüyorlar; destek geliyor; Çin zayıf ve direnemiyor. Japon "kolonializmi" açık işgal olarak gerçekleşiyor.
  • Çin'de 14 yıl süren ve 10 milyon kadar insanın ölümüne yol açan bu savaş daha sonra Japonlar tarafından yalnızca "olay" olarak nitelendi.

 




 

Japon Tarihinin Dönemselleştirmesi

Japon Tarihinin Dönemselleştirilmesi (LINK)

Tarihler Dönem Dönem Altdönem Ana hükümet biçimi
30,000–10,000 BC Paleolitik   Bilinmiyor
10,000–300 BC Eski Japonya Jōmon  
900 BC – 250 AD (çakışıyor) Yayoi  
c. 250–538 Kofun İmparatorluk hükümeti
538–710 Japon klasik dönemi Asuka
710–794 Nara  
794–1185 Heian  
1185–1333 Japon Ortaçağı Kamakura   Kamakura shogunluğu
1333–1336 Kenmu Restorasyonu   İmparatorluk hükümeti
1336–1392 Muromachi Nanboku-chō dönemi Ashikaga shogunluğu
1392–1467  
1467–1573 Sengoku dönemi Ashikaga shogunluğu ve sengoku daimyōs
1573–1603 Azuchi–Momoyama

Oda Nobunaga, Toyotomi Hideyoshi
ve
Tokugawa Ieyasu

1603–1868 Ön-modern Japonya Edo Tokugawa dönemi Tokugawa shogunluğu
1868–1912 Modern Japonya Meiji Savaş öncesi dönem İmparatorluk hükümeti
1912–1926 Taishō
1926–1945 Shōwa (savaş öncesi)
1945–1952 Çağdaş Japonya Shōwa (savaş sonrası işgal) Savaş-sonrası GHQ/SCAP
1952–1989 Shōwa (işgal sonrası) Parlamenter demokrasi
1989–bugün Heisei

 




Timeline (University of Pittsburg tarafından)

Timeline (LINK) (LINK 2 — Essays & Articles)

Jōmon Period (10,000 BCE – 300 BCE)

   

During the Jōmon Period, Neolithic culture arrived in Japan (spreading from the Sea of Japan inward) from, it is believed, East and Southeast Asia. This period was marked by the presence of hunting and gathering communities, and the production of earthenware known as jōmon (“cord-marked”), from which the era derives its name. The scattered settlements did not yet constitute a cohesive or ethnically homogeneous polity.

 

Yayoi Period (300 BCE – 250 CE)

   

The Yayoi Period marked a break from the Neolithic culture of the Jōmon, and a shift toward a new culture that was probably influenced by immigrants from China and Korea. These new immigrants may have supplanted the old Jōmon culture, though alternative theories hold that Yayoi culture may have been born out of Jōmon culture itself, with little input from mainland Asia. It was during this age that wet-rice production emerged, advanced pottery techniques and the use of bronze and iron are first observed, and complex social structures (including a class system, discrete farming villages, and the acquisition of wealth through grain storage) grew. However, political power remained on the village level, with no central authority.

The red portions of the map indicate the range over which evidence of Yayoi culture has been uncovered.

 

Yamato Period (250 – 710)

   

The Yamato Period, commonly broken into two separate eras: the Kofun (“tumulus”) Era, from 250 to 538, and the Asuka Era, from 538 to 710, saw the emergence of a central governing power in the west of Japan, centered around the Yamato Province (highlighted in yellow on the map). It was in this location that a local clan (also known as Yamato) began to consolidate its power and establish its claim as the imperial bloodline of the nation. The native religion, Shintō, was already in full flower, and its mythology was woven into Yamato claim of suzerainty. The areas in red indicate the boundaries of Yamato culture as well as political alliance and administration.

It was during the latter half of this period (the Asuka Era) that Buddhism, Chinese writing and other mainland Asian exports arrived via the Korean kingdom of Baekje (Paekche). Prince Shōtoku (574 – 622) promulgated the Seventeen Article Constitution during this time, and the Asuka Era also saw established the Taika Reforms and ritsuryō system, a formula of laws based upon Confucianism and Chinese legal standards.

 

Nara Period (710 – 794)

   

Beginning with the establishment of the new imperial capital at Nara in 710, the Nara Period marked the incipient stage of the classical era of Japanese history.  It was during this period that imperial power was cemented and the dogma of imperial succession from the sun goddess, Amaterasu, was codified in the Kojiki and Nihonshoki.  The Nara Period was also marked by the development of two powerful schools of Buddhism, Tendai and the more esoteric Shingon, and the ascendancy of Buddhism in general.  The era came to an end when the Emperor Kanmu (737 – 806) moved the capital to Heiankyō (Kyōto) shortly after the death of the Empress Kōken (718 – 770), in an attempt to remove the court from the intrigues and power plays of the Buddhist establishment at Nara.

As with the previous maps, and subsequent maps, areas in red indicate the boundaries of settlement and political control by what modern ethnographers consider ‘ethnic’ Japanese.

 

Heian Period (794 – 1185)

   

Considered one of the culturally richest epochs in Japanese history, the Heian Period saw the zenith of court high culture.  It also saw the inception of the nascent samurai, or bushi, class, whose ascendancy would eventually spell the end of Japan’s gilded age when the Taira and Minamoto clans fought each other in the Genpei War (1180 – 1185).  This period saw some of Japan’s most lasting art, including Murasaki Shikibu’s Tale of Genji and Sei Shōnagon’s The Pillow Book (Makura no sōshi), as well as a move away from Chinese style ink painting and towards the more colorful yamato-e style.  Waka, a 31-syllable form of poetry, was also developed and popularized during this time.  As a result of these and other artistic achievements, the Heian Period is still regarded fondly by many Japanese as the high water mark of Japanese culture.

 

Kamakura Period (1185 – 1333)

   

With the defeat of the Taira clan in the Genpei War, political power shifted again, this time to the victorious Minamoto, under their leader, Minamoto no Yoritomo (1148 – 1199), who had himself declared shōgun.  Under Minamoto rule, Japan entered its nearly seven-hundred-year feudal period, and the imperial court was relegated to a still symbolically important, but effectively marginal, ceremonial role.  Early in the Kamakura Period, the shōgun himself saw his power reduced when the Hōjō family—descendants of a branch of the Taira clan that had allied itself with the Minamoto at the outset of the Genpei War—established a regency that effectively took control of the country out of Minamoto hands.  The period also saw a short-lived attempt by Kublai Khan and his Mongol hordes to invade Japan.  The attempt was driven back by shogunal forces (and the kamikaze, or “divine wind”—a typhoon that decimated the Mongol navy) at Hakata on Kyūshū in 1281. 

The era was also literarily rich, producing Kamo no Chōmei’s An Account of My Hut (Hōjōki) and the epic prose masterpiece The Tale of the Heike (Heike monogatari), a stirring account of the events of the Genpei War.

 

Ashikaga Period (1336 – 1568)

   

After a three-year-long interregnum known as the Kemmu Restoration (1333 – 1336), during which the Emperor Go-Daigo futilely attempted to reassert imperial rule, the Ashikaga Period, also known as the Muromachi Period, was inaugurated with the naming of Ashikaga Takauji as shōgun.  The period is typically marked by two eras—the Southern and Northern Courts (Nanbokuchō) Era and the Warring States (Sengoku) Era.  During the former, from 1336 to 1392, the Ashikaga shogunate established a Northern Imperial Court and warred against the Southern Imperial Court of Go-Daigo, with the Northern Imperial Court emerging victorious.  (Historians, however, regard the Northern imperial line as illegitimate and do not include Northern emperors in the official imperial succession.)  During the later Warring States Era (1467 – 1573), restless daimyō vied for greater provincial autonomy, resulting in a long period of internecine warfare and social disturbance, culminating in the emergence of a triumvirate of would-be national pacifiers —Oda Nobunaga (1534 –1582), Toyotomi Hideyoshi (1536 – 1598), and Tokugawa Ieyasu (1543 – 1616).

It was during the Ashikaga Period that the first Europeans arrived in Japan, Portuguese missionaries and traders who sailed ashore at southern Kyūshū in 1543.  Also during this time, trade with the Chinese Ming Dynasty (1368 – 1644) reached new heights, and Zen-inspired art was in its golden age.

 

Azuchi-Momoyama Period (1568 – 1600)

   

The Azuchi-Momoyama Period was a brief period at the end of the Warring States Era when Oda Nobunaga and his successor, Toyotomi Hideyoshi, imposed order on the nation in the aftermath of the crumbling of the Ashikaga shogunate.  In fact, the period takes its name from Nobunaga’s and Hideyoshi’s respective headquarters, both near Kyōto.  It can be said to have begun with Nobunaga’s entry into Kyōto to install Ashikaga Yoshiaki as the fifteenth Ashikaga shōgun in 1568, and to have ended with the victory of the forces of Tokugawa Ieyasu (whose headquarters was at Mikawa) over those of Hideyoshi at the Battle of Sekigahara in 1600.

Culturally, the Azuchi-Momoyama Period was marked by the increasing growth of the merchant class, and the patronizing of arts such as the tea ceremony by the warrior class.  Despite, or perhaps because of, an increasing interest in European culture and religion, Hideyoshi sometimes attempted to suppress Christian religious expression.

 

Tokugawa Period (1600 – 1867)

   

Historically considered the most stable and peaceful period in Japanese history, the Tokugawa Period—also known as the Edo Period, after the city in which the shōgun had his capital—began with Ieyasu’s victory over Hideyoshi’s forces at the Battle of Sekigahara, and the consolidation of political power around the Tokugawa clan and its daimyō allies in Japan’s east, on the Kantō plain.  It marked the beginning of nearly three full centuries of shogunal rule by the Tokugawa family, and a nearly equivalent period of peace and stability in which competing daimyō were kept in check through a system of alternate attendance and tribute known as sankin kōtai.

The period was also marked by a near-complete withdrawal from international trade and relations.  Christianity was suppressed and European missionaries were expelled from Japan; trade was conducted only with the Dutch and Chinese, and even then only in specially designated trading ports such as the manmade island of Dejima in Nagasaki harbor.  This isolationism was ended in 1854, when United States naval commander Commodore Matthew C. Perry entered Edo Bay with his “black ships” and demanded trade be opened to the US.  This set in motion the chain of events that would lead to the end of Tokugawa rule and the reestablishment of imperial sovereignty.

Despite the withdrawal from international relations, Japanese scholars and intellectuals gained an understanding of Western philosophy, history and medicine through texts that entered the country via Dejima and were subsequently translated into Japanese.  It was also during the Tokugawa Period that the haiku poet Mitsuo Bashō was active, and artists such as Hiroshige and Hokusai produced their ukiyo-e prints, the forerunners to today’s manga.

 

Meiji Period (1867 – 1912)

   

With the collapse of the Tokugawa shogunate and the final defeat of Tokugawa loyalists in the Boshin War (1868 – 1869), the Emperor Meiji was restored to direct suzerainty and the imperial court (and national capital) was moved to Edo, renamed Tōkyō (“Eastern Capital”).  The new imperial government set about rapidly modernizing the country to bring it in line with the already industrialized Western world, as well as in an effort to forestall any imperial designs that the Western powers, which had already carved China up into spheres of influence, might have on Japan.  The country quickly modernized, and though Japan continued to be treated unequally by many Western nations, it managed to avoid the colonial fate suffered by China.

It was also during the Meiji Period that Japan began its own imperialist expansion, expanding northward to subdue the indigenous Ainu people of Hokkaido, and acquiring Korea, Taiwan and the southern half of Sakhalin Island in the first Sino-Japanese (1894 – 1895) and Russo-Japanese (1904 – 1905) Wars.  The portions of the map in red indicate Japan’s territorial holdings by the end of the Meiji’s reign.

 

Taishō Period (1912 – 1926)

   

Begun with the death of the Emperor Meiji and the ascendance of his mentally and physically infirm son, the Emperor Taishō, the brief Taishō Period saw Japan continue its military involvement in East Asia when it seized German-occupied areas of China during World War I (1914 – 1918).  Japan was subsequently required to relinquish many of its gains at the Treaty of Versailles.

Despite the increasing hunger for colonies and the continuing occupation of Korea and Taiwan, the emperor’s incapacity resulted in most governing power shifting from the imperial court and elder statesmen to the Diet (kokkai).  As a result, the Taishō Period saw a rise in the power and influence of political parties, and a spurt of democracy that contrasted with the autocratic reforms of the Meiji Period and the rampant militarism of the early Shōwa Period.

 

Shōwa Period (1926 – 1989)

   

When the Crown Prince Hirohito ascended to the Chrysanthemum Throne and became the Emperor Shōwa upon the death of his father in 1926, few could have imagined that his long reign would see such upheaval and radical change.   In the midst of strong pro-imperial and pro-military sentiments among both the corps of officers and the rank-and-file, the Emperor and his war cabinet set about expanding Japan’s military presence throughout East and Southeast Asia, eventually carving out an empire that stretched from Sakhalin in the north to the island of Borneo in the south, parts of China to the west and the Micronesian and Marshall Islands to the east.  The period also saw atomic bombs dropped on Hiroshima and Nagasaki, and Japan’s defeat at the end of World War II.  After the emperor announced Japan’s surrender on August 15, 1945, and the organs of surrender were signed aboard the USS Missouri on September 2, the Allied occupation of Japan began, lasting until 1952.

Domestically, suppression of political dissent reached its height in the 1930s and 1940s, with communists and others critical of the drive for militarist expansion incarcerated or executed.  Concepts of imperial divinity and Japanese exceptionalism that had their roots in the Kojiki and Nihonshoki were given official codification in Kokutai no hongi (“Cardinal Principles of the National Polity”), a government published civic manual that was passed down to schools across the nation.  Both Shinto and Buddhist institutions were pressed into service to provide justification and spiritual motivation for the war effort.

 

Postwar Period (1945 – Present)

   

After the Allied occupation was officially ended with the San Francisco Peace Treaty on September 8, 1951, and Japan became once again an independent state when the treaty went into effect on April 28, 1952, the nation set about rebuilding itself from the devastation of war. Now, however, it was under a new governing arrangement in which the emperor’s prerogatives were severely curtailed, and decision-making fell to the de jure independent Diet.  Despite the Allies’ relinquishment of control, Japan lost most of its territorial possessions from the war years, reducing the nation to the four main islands of Honshū, Shikoku, Kyūshū and Hokkaidō. (The Ryūkyū Islands, also known as the Okinawa Islands, depicted on the map in yellow, were kept as possessions of the United States and not returned until 1972, when they became Okinawa Prefecture.)

Culturally, the postwar era has been marked by broad and consistent intercultural exchange, with Western and Asian art and pop culture having a strong influence on their Japanese counterparts.  Meanwhile, Japanese culture has itself been successfully exported to the West, thanks to cultural purveyors like the writer D.T. Suzuki, and such previously inscrutable terms as Zen, karaoke, kabuki, bonsai and sushi have now long been household words in the US and elsewhere.

Widely regarded as the most remarkable of Japan’s post-war accomplishments is the so-called “economic miracle”, in which the country went from complete devastation to economic powerhouse in just a few short decades.  By the 1980s, Japan was at the forefront of industrial and technological development, producing many of the high-end electronics and other products used throughout the world.  Despite a decade-long economic downturn beginning in the early 1990s, Japan has remained a strong and vibrant economy, consistently the second or third largest in the world.  Recent signs also indicate an upswing in the country’s economic fortunes.

When the Shōwa Emperor died in 1989, inaugurating the Heisei Era of his son, Emperor Akihito, it was, for many Japanese, a moment evocative of the evanescence of history, reminding them of where they had been, what they had been through, and where they had yet to go.  Japan was carrying with it the weight of an ancient and complex history, and the promise of fresh challenges and potential new roles to fulfill.

 




   

Japonya dili, sanatları, dini açısından ve ayrıca ailesel ve toplum sal ilişkiler açısından Çin’in bir uzantısı gibidir. Ama, yasa egemenliği üzerine dayanan Çin İmparatorluğunun tersine, Japon tarihi politik bir birlikten, bir yasa egemenliğinden, bir devletten yoksundur. Devletsizlik tarihsizlik ile birlikte gider. Batı ile karşılaşıncaya dek, Japonya'nın yüzyılları kesintisiz feodal çatışmalar ile dolu boş yüzyıllardır. Ve feodalizm ne dünya-tarihsel bir karakter taşır, ne de tarih ile ilişkiye dayanabilir. Bütün tarihi boyunca Japonya yerel bir kültür olarak, kültürsüz bir kültür olarak kaldı. Tarihsel yazgısı kaçınılmaz olarak başkaları tarafından belirlenecekti.

 

Kore, Çin ve Pasifik adalarından gelenlerin nüfuslandırdığı Japonya'dan ilk kez 1'inci yüzyıl Çin metinlerinde söz edilir. Bronz ve demir teknolojisi İÖ 300 yıllarında kıtadan gelen bir grup tarafından getirildi ve Yayoi dönemi adı verilen bu dönem kabaca İS 300 yıllarına dek sürdü. Sulu pirinç tarlası yöntemi de bu dönem sırasında getirildi. Yamato (kofun) döneminde (İS 300-İS 600 ya da 700) klanlar bir tür krallığa doğru evrimlendi. İlk imparator konusunda ve genel olarak imparatorluk kurumunun ilk dönemi konusunda olgudan çok kurgu vardır. İlk imparatorun İÖ 660 yılında Japonya'yı kuran Jimmu olduğu görüşü açıkça bir mit iken, ilk imparatorun İS 318'de ölen Suijin olduğu görüşü daha az mitsel olarak kabul edilir. Tüm bu krallar gerçekte klan başkanları idiler.

 

Klanlar arasındaki çarpışmalar ve görüşmeler sonunda "kralların" bir tür politik birliği, Yamato Sarayı ortaya çıktı. Egemen elitlerin altında zanaatçılar ve onların da altında hane köleleri olmak üzere bir sınıfsal ayrımlaşma bu dönemde başladı.

 

Çin'den Kore bağlantıları yoluyla Budhizm de Japonya'ya bu sıralarda, yaklaşık olarak altıncı ya da yedinci yüzyıllarda getirildi ve daha önceden bulunan daha ilkel bir Shinto ile onu tamamlayıcı bir yolda kaynaştırıldı. Shintoizm gibi Budhizm de insanın gündelik yaşamı ve davranışı ile ilgileniyor, dönemin sanatında yansıtıldığı biçimiyle "yaşamın geçiciliği" temasını öne çıkarıyordu ve cennet ve cehennem tasarımları, çok sayıda tanrısı ve aydınlanma öğretisi ile bir rahipler sınıfının ortaya çıkışını başlattı ve tapınak ve heykel yapımını güdülendirdi. (Shintoizme göre imparator dinin sözel başkanı ya da baş rahiptir.) Bu arada beşinci yüzyılda Konfiçyus düşünceleri de Japonya'ya ulaştı ve insan ilişkilerinin hiyerarşik doğasını güçlendirmeye yaradı. Bu aynı ast-üst ya da bağlılık ilişkisi Japonya'nın her kesiminde bugün de yürürlüktedir. (Çin'de İmparator karşısında tam eşitlik ilkesine göre böyle bir hiyerarşi yoktur ve orada üstünlük yetenek tarafından belirlenir.) Çin yasalarından uyarlanan ilk Japon yasaları da bu dönemde görülmeye başladı. Bunlar toplumsal hiyerarşi, boyun eğme ve sorumluluk ile ilgili idiler.

 

Japonya alfabesini de dördüncü ya da beşinci yüzyıllarda Çin'den ödünç aldı. Bundan önce Japonya'da yazılı bir dil bulunmuyordu. Japonca'nın Çince ile hiçbir linguistik bağıntısı olmadığı için Çin harflerinin Japon diline uyarlanması çözümü yüzyıllarca sürecek fonetik ve semantik problemler yarattı.

 

Japon Dili

Çince'nin Eski Japonca'nın sözlüğü ve fonolojisi üzerindeki etkisinin büyük olmasına karşın, Japonca türeyişi açısından Çince ile bir bağlantısı olmaksızın Asya'dan gelen halklar tarafından geliştirildi. Başka hiçbir Asyatik dil ile ilişkilendirilemeyen Japonca "yalıtılmış" bir dil olarak görülür ve yalnızca Ryukyu adalarında konuşulan bir dil ile birlikte ayrı bir "Japonik diller ailesi"nin bir üyesi olarak kabul edilir.

 

Japonca beşinci yüzyılda Kore üzerinden Budhizm ile birlikte gelen Çince'nin karakterleri yaygın olarak kullanır ve sözlüğünün büyük bölümü Çin dilinden ödünç alınmıştır. Japonca'nın ilk yazılı örnekleri 8'inci yüzyıldan sonra Heian Döneminde üretildi.

 

 

Takımadalarda on binlerce yıldır insanların bulunmasına ve bir yontma taş devrinin (İÖ 30.000'den sonra) yaşanmış olmasına karşın, "Japonya"dan yazılı olarak ilk kez İÖ birinci yüzyılda Çinlilerin "Han Kitabı"nda söz edilir ("Wo" halkı olarak). Erken yüzyıllarda Çin ve Kore ile ilişkiler Japonya'ya Çin yazı dizgesini, Budhizmi ve çeşitli sanat biçimlerini getirdi.

 

Demir çağını yaşayan Çin'de Han hanedanı (İÖ 206-İS 220) sırasında Kore yarımadasının kuzey bölümüne de yayılan nüfus burada kurulan koloniler aracılığıyla Çin kültürünün Kore'ye ve oradan Japonya'ya yayılmasını sağladı.

 

Dördüncü yüzyıldan başlayarak çok sayıda krallık ve kabile aşamalı olarak bir "imparator" altında birleşti (bu "imparatorluk" bugün de dünyanın en eski hanedanı olarak sürmektedir). Yamato dönemi olarak bilinen bu aşamada shinto geleneğini izleyen "krallar"ın başlıca ilgi noktalarının "rahiplik" olmasına karşın, sanları Japonya'nın başka yerlerinde de tanınmaya başladı ve Çin ile diplomatik ilişkiler kuruldu. Daha sonra ASUKA DÖNEMİNDE (538-710) Kore'den Budhizm geldi ve yerel Shinto ile birlikte etkili olmaya başladı. Wa (倭) olarak bilinen ülkenin adı Nihon (日本) olarak değiştirildi. Bilinen en eski Budha heykeli bu döneme aittir.

 

710-794 yılları NARA DÖNEMİ olarak adlandırılır. Heijō-kyō (modern Nara) kenti bu dönemde kuruldu. Japonya'da en erken yazınsal yapıtlar Nara döneminde yaratıldı. Bunlar arasında eski Japon mitolojisi ile ilgili metinler, halk şarkıları, şiirler ve masallar bulunur.

 

HEIAN DÖNEMİ — 794'te Heian-kyo'nun (modern Kyoto) yeni bir başkent olarak kurulması ile 1185'e dek sürecek olan Heian dönemi başladı. Bu dönem Japon kültürünün altın çağı olarak kabul edilir. Zamanla sarayın güç kavgaları ve sanatsal etkinlikleri nedeniyle İmparatorun gücü azalmaya başladı. Sonunda Minamoto no Yoritomo altında Minamoto klanı 1180-85 Genpei Savanında Taira klanını yenerek gücü ele geçirdi. (LINK)

 

JAPON ORTAÇAĞI — Japonya 12'nci yüzyıldan 17'inci yüzyıla dek askeri önderler altında dış dünyadan bütünüyle yalıtıldı. Bu dönemde ilkin Yorimoto "shogun" sanını aldı. Moğol istilasına direnen shogunluk 1333'te bir başka shogunluk tarafından devrildi ve Muromachi dönemi başladı. Bu dönemde daimyoların gücü artarken shogunun gücü zayıfladı ve daimyolar altında yüzlerce politik birime bölünen ülke iç savaşlara gömüldü. İlk Avrupalılar bu dönemde geldi. 1543'te gelen Portekizliler iki yıl içinde tecim ilişkilerini başlattılar. 1587'de İspanyollar, 1609'da Hollandalıar geldi. Japonlar Avrupa uygarlıklarını incelemeye başladılar. Hıristiyanlık yayılmaya başladı ve 1582'de Hıristiyanların sayısı 150.000'e ulaştı.

 

Kubilay Han

1274 ve 1281 yılları arasında Kubilay Han iki kez Japonya'yı istila etme girişiminde bulundu. Moğol istilaları başarısız oldu ve sonunda Moğollar ve Ashikaga shogunluğu arasında barış anlaşması imzalandı. Samurailer ilk kez bu savaşlarda kendi aralarında değil ama yabancı askerler ile, ve ilk kez klan uğruna değil ama Japonya uğruna çarpıştılar.

 

   

Feodalizm özeksel bir devletin yokluğu ile tanımlanır. Bu durumda yerel feodal lordlar (daimyolar) çokluğunun ilişkileri güç terimlerinde belirlenir ve durum normal olarak kesintisiz bir kan davaları durumu, bitimsiz bir kavga durumudur. Japonya’nın 15'inci ve 17'inci yüzyıllar arasındaki tablosu böyledir. Benzer bir durum daha önce İÖ 5'inci yüzyıldan Qin devletinin 221'deki utkusuna dek Çin'de yaşandı ve bu andırımdan ötürü Japonya'daki dönem de "Savaşan Devletler" dönemi olarak adlandırılır. Çin'de savaşlar bir İmparatorluğun kurulması ile sonlanırken, Japonya'da Sengoku dönemi bir İmparator yerine bir Shogunun egemenliğinin kurulması ile sonlanır.

 

Savaşan Devletler dönemi Tokugawa Ieyasu'nun gücü ele geçirmesi ile sonlandı ve Tokugawa Shogunluğu dönemi başladı. Edo Dönemi olarak da bilinen bu son shogunluk dönemi 3 Mayıs 1868'de Edo'nun düşmesinden sonra Meiji Restorasyonu ile sonlandı.

 

Shogunlar imparatorluğu yok etmediler ve bir tür meşruluk yetkesi olarak sürmesine izin verdiler. İmparatorluk önemsiz bir sana indirgendi ve ‘imparatorun’ kendisi shogunluğun gücüne boyun eğen yeni bir ‘imparator’ türü yarattı.

 

 

Seven Samurai / Akira Kurosawa, 1954. (VİDEO)

Seven Samurai / Akira Kurosawa, 1954


Yedi Samurai (1954)
Yönetmen: Akira Kurosawa

Öykü 1586'da Sengoku Dönemi sırasında yer alır.
Bir dağ köyüne baskın yapmayı tartışan haydutların şefi köyü yakınlarda basmış oldukları için hasat sonrasını beklemeye karar verir. Plan tartışmalarını işiten bir çifçi durumu anlatınca köylüler köyün yaşlısı Gisaku'dan öğüt isterler. Gisaku bir keresinde samurailer kiralayan bir köye haydutların dokunamadığını gördüğünü anlatır ve kendilerini savunmak için köylülere samurai kiralamalarını bildirir. Ama köylülerin paraları yoktur. Gisaku onlara aç samurai bulmalarını söyler.

Film Japon sinema sanatının baş yapıtlarından biridir.




Sengoku Dönemi ("Savaşan Devletler" dönemi) (yklş. 1467-1568)

Sengoku Dönemi (yklş. 1467-1568) (W)

Time Event
1467 Beginning of Ōnin War
1477 End of Ōnin War
1488 The Kaga Rebellion
1493 Hosokawa Masamoto succeeds in the Coup of Meio
Hōjō Sōun seizes Izu Province
1507 Beginning of Ryo Hosokawa War (the succession dispute in the Hosokawa family)
1520 Hosokawa Takakuni defeats Hosokawa Sumimoto
1531 Hosokawa Harumoto defeats Hosokawa Takakuni
1535 Battle of Idano The forces of the Matsudaira defeat the rebel Masatoyo
1543 The Portuguese land on Tanegashima, becoming the first Europeans to arrive in Japan, and introduce the arquebus into Japanese warfare
1549 Miyoshi Nagayoshi betrays Hosokawa Harumoto
1551 Tainei-ji incident: Sue Harukata betrays Ōuchi Yoshitaka, taking control of western Honshu
1554 The tripartite pact among Takeda, Hōjō and Imagawa is signed
1555 Battle of Itsukushima: Mōri Motonari defeats Sue Harukata and goes on to supplant the Ōuchi as the foremost daimyo of western Honshu
1560 Battle of Okehazama: The outnumbered Oda Nobunaga defeats and kills Imagawa Yoshimoto in a surprise attack
1568 Oda Nobunaga marches toward Kyoto
1570 Beginning of Ishiyama Hongan-ji War
1573 The end of Ashikaga shogunate
1575 Battle of Nagashino: Oda Nobunaga decisively defeats the Takeda cavalry with innovative arquebus tactics
1580 End of Ishiyama Hongan-ji War
1582 Akechi Mitsuhide assassinates Oda Nobunaga (Honnō-ji Incident); Hashiba Hideyoshi defeats Akechi at the Battle of Yamazaki
1585 Hashiba Hideyoshi is granted title of Kampaku, establishing his predominant authority; he is granted the surname Toyotomi a year after.
1590 Siege of Odawara: Toyotomi Hideyoshi defeats the Hōjō clan, unifying Japan under his rule
1592 First invasion of Korea
1597 Second invasion of Korea
1598 Toyotomi Hideyoshi dies
1600 Battle of Sekigahara: The Eastern Army under Tokugawa Ieyasu defeats the Western Army of Toyotomi loyalists
1603 The establishment of the Tokugawa shogunate
1615 Siege of Osaka: The last of the Toyotomi opposition to the Tokugawa shogunate is stamped out

 



 

EDO DÖNEMİ. Dönem shogunluk ülkeyi Edo'dan yönettiği için Edo Dönemi (1600-1868) olarak bilinir. Tokugawa shogunluğu topluma katı bir sınıf yapısı dayattı, Hıristiyanlığı bastırdı ve dış dünya ile aşağı yukarı tüm bağları kopardı.

 

Ülke 1868'e dek imparator adına egemen olan feodal-askeri shogunların yerel güçleri altında kaldı. Bütün tarihi boyunca dünyadan hemen hemen bütünüyle yalıtılmış kalan Japonya 1600'lerin başlarında bu yalnızlığı daha da pekiştirdi ve dönem sonunda 1853'te ABD donanmasının gelişi tarafından sona erdirildi.

 

MEİJİ RESTORASYONU. 1868‘de Japon İmparatorluğu kuruldu ve biraz uygunsuz bir adlandırma ile "Meiji Restorasyonu" denilen dönem sırasında ülkede etkin bir Batılılaşma süreci başladı. İnsan hakları, yasa egemenliği ve duyunç özgürlüğü gibi hedeflere yönelmekten çok, özsel olarak feodal olan Japon tini yayılmacılık, sömürgecilik, militarizm, totaliterlik, ultra-nasyonalizm ve sonunda dünya egemenliği gibi hedeflere yöneldi. 19'uncu yüzyılın sonunda ve 20'nci yüzyılın başlarında Japon İmparatorluğu Çin‘i ve Rusya’yı yendi, Mançurya, Tayvan ve Kore’yi ele geçirdi. Kendini özellikle Nanking kitle kıyımında dünyaya tanıtan bu saldırganlık sürecine Pearl Harbor’un bombalanması ile II. Dünya Savaşı eklendi.

 

SAVAŞ-SONRASI JAPONYA. 1945'te Hiroşima ve Nagasaki'nin atomik yok edilişinden sonra Japonya teslim oldu. ABD tarafından dayatılan yeni Anayasa ile Japonya bir parlamenter anayasal monarşi olarak yeniden yapılandı. 1960'ta Japon Mucizesi ile ülke büyük bir ekonomik güç olarak tanındı. Aynı zamanda, egemenliği elinden alındığı için, politik bir cüce olarak kalmayı sürdürdü.

 


ASYA VE JAPONYA (HARİTA)

ASYA VE JAPONYA

Asya, İÖ 200


Asya, İS 500


Asya, İS 600



 



 

 

   
Dört büyük ve 7000 küçük parçadan oluşan takımadaların beşte dördü dağlık arazidir. Çin ve Kore ile komşudur.  

Tarihsel yalıtılmışlığı içinde Japon tininin herhangi bir devlete bile gereksinimi olmadı. Japonya Batı ile karşılaşıncaya dek hiçbir değişim, gelişim, açınım sergilemeyen bir gelenek, alışkanlık ve tutuculuk kültürüdür. Bir devlet ve yasa düzeni geliştirmediği için, Çin ile ilişkilerinin zayıflamasına koşut olarak sözel bir "imparatorluk" konumu da önemini yitirdi ve sonunda Shogunun egemenliği altında salt göstermelik bir sana indirgendi. Japonya'nın yalıtılmış tarihinde hiçbir politik belirlenimi, yapısı, kurumu, yasası vb. yoktur. Japon tarihinde tüm politik terminoloji — imparator, devlet, yasa, anayasa vb. — ve giderek ‘tarih’ teriminin kendisi bile Batıda normal olarak terimlere yüklenen anlamları taşımaz ve Japonca sözcükleri anlatmayan uygunsuz çevirilerdir. Japonya’da insan ilişkileri her zaman güç ilişkileridir.

 

Tarih Dünya-Tininin evrensel tarihidir. Japon tarihi tikel bir tarihtir. Japonya kendini dünyadan yalıtarak tarihten de yalıttı. Feodalizm zamanın durduğu ve tinin uyuşukluğa gömüldüğü bir gereksizlik dönemidir. Burada tin ahlak ve etik kavramları bir yana, en temel ve yalın hak kavramına bile ilerleyemez. Bu kültürde hak kavramının yokluğu bir yasa kültürüne yükselişi önler ve bireysel şiddet davranışların üzerinde duracak ve yasa egemenliğini temsil edecek bir imparatorluk kurumu doğmaz. İmparatorluk Çini ile karşıtlık içinde, Japonya'nın kültürü sürekli bir haksızlık ve dolayısıyla sürekli bir şiddet kültürüdür ve orada askeri "sanatlar" en yüksek derecede gelişen sanatlardır.

 

Çin'de henüz özgürlük bilincinden bütünüyle yoksun ve bir duyuncu gelişmemiş olan bireyin duyuncunu üstlenecek bir İmparator, ona yaşamının doğrularını ve eğrilerini bildirecek bir Baba vardı. Çinli uyruğa yalnızca babanın yetkesine boyun eğmek düşüyordu. Buna karşı, Japon tini, Çin'in tersine, bir tür ‘aile tini’ değildir. Onda istenci belirleyecek hiçbir moral üst yetke yoktur. Çin’den ödünç alınan Budhizm de moral bir karakter yaratmaz. Bu nedenle Japon kültürü kesintisiz bir güç ve şiddet kültürüdür. Samurainin ahlakı kılıcıdır.

 

Japonya tarihini de dışarıdan ödünç almak zorunda idi. Sözcüğün tam anlamıyla tarih ile, Dünya-Tarihi ile ancak bu tarih kendini modernleşme evresine, özgürce gelişim evresine dek yükselttiği zaman tanıştı. Ve bir "imparator" istencinde özetlenen Japon "politikası" yalnızca düşman ve yabancı bir alan olarak görebildiği dünyanın bütününü ele geçirme gibi bir sanrıda doruklandı. Japonya kesintisiz bir yalıtılmışlık uykusundan sonra sözcüğün tam anlamıyla modern tarihin ortasında uyandı ve tam bir şaşkınlık içinde ne kendini, ne genel olarak insanı, ne de bir parçası olduğu dünyayı anlayabildi.

 

Japonya hiçbir tarihsel-kültürel birikimi olmayan homo sapiensin nasıl modern teknolojiyi hızla kabul edebileceğini ve başarılı olarak uygulayabileceğini gösterir. Yine, hiçbir etik-politik olgunluğu olmayan bir kültürün nasıl demokrasiyi dışsal olarak kabul edebileceğini ve bir pandomime indirgeyebileceğini gösterir.

 

Heian (Fujiwara) Dönemi (794-1185)


 

📹 Classical Japan during the Heian Period — Khan Academy (VİDEO)

Classical Japan during the Heian Period — Khan Academy (LINK)

An overview of classical Japan. Chinese influence merges with Japanese culture. Tale of Genji by Lady Murasaki.

 




   

Nara dönemi sonlanırken ülke yeniden imparatorluğun denetimine döndü. 794'te 50'nci İmparator Kanmu tarafından kurulan yeni başkent Heian-kyō ("barış ve dinginlik" başkenti; modern Kyoto) Heian Döneminin de başlangıcı oldu. Kyoto 1000 yıl boyunca başkent olarak kaldı.

 

Heian Dönemi Japon tarihinde kültürel doruk noktalarından biridir. Aynı zamanda samurai sınıfının doğuşunu gören ve Taira ve Minamoto klanları arasındaki Genpei Savaşı (1180-1185) ile kapanan dönemdir. Genji Masalı döneme karakterini veren başlıca yazınsal yapıttır.

 

Heian Dönemi (794-1185) sırasında Japon hükümeti tüm alanlarda Fujiwara klanı tarafından yönetildi. Klanın erkek üyeleri önemli hükümet konumlarını doldururken, kızlar imparatorluk ailesinin üyeleri ile evlendirildi. Heian Döneminde imparatorluk konumunun zayıflaması bir yandan çocuk imparatorların sayısının çokluğuna bağlıdır. Vekiller çoğunlukla Fujiwara klanının üyeleri idiler. Öte yandan imparatorlar yetişkinlik çağına ulaştıklarında bile Fujiwara'nın öğütleri altında kalmayı sürdürdüler. 12'nci yüzyılda Fujiwara gücü zayıflamaya başladı ve klan sonunda yerini hasım Taira ve Minamoto klanlarına bıraktı.

 

Dışsal bir gözdağı yaşanmadığı için, Heian dönemi 400 yıl kadar süren göreli bir barış dönemi oldu. Dönemin incelik ve arılık ile tanımlanan kültürü sayıları 1000 kadar olan ve yüzleri pudralanmış ve dişleri siyahlatılmış aristokrat tarafından yaratıldı. Dokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru Çin ile ilişkiler gevşemeye başladığı ve sonunda resmi olarak kesildiği için, Japonya kendine özgü kültürel özellikleri geliştirmeye, dışarıdan alınan içeriği yerelleştirmeye başladı. Mimari, kaligrafi, yontuculuk, şiir ve başka sanatlarda Çin biçemleri Japon beğenisine göre yeniden belirlendi.

 

 

 

Çin etkisinin doruğunu ve sonra aşamalı olarak zayıflamasını temsil eden Heian (Barış) dönemi klasik Japon kültürünün sonraki kuşakların hayranlık duyduğu altın çağı olarak kabul edilir. Bu dönemden başlamak üzere Japon dini Budhizmin ve Shintoizmin bir karışımı olarak şekillendi. Zamanla sarayın gücü zayıflar ve taşra aristokratları güçlenirken samurai sınıfı doğdu ve sonunda güç askeri klanların ve samurai savaşçılarının eline geçti. Özeksel bir gücün yokluğunda, ülke kesintisiz bir iç savaşlar dönemine girdi. Dönem ekonominin zayıflamasına ve yoksulluğun artmasına götürdü. Değişim aracı olarak para yerine pirinç kullanılmaya başladı ve yollarda can güvenliği zayıfladı.

 

Heian Dönemi "Kyoto"su İS 1000 sırasında 175.000 kişilik bir nüfus ile dünyanın beşinci en büyük kenti idi.

 

1) Kordoba, İspanya (450,000); 2) Kaifeng, Çin (400,000); 3) Konstantinopolis (300,000); 4) Angkor, Kamboçya (200,000); 6) Kahire (135,000); 7) Bağdad (125,000); 8) Neyshabur, İran (125,000); 9) Al Hasa, Arabistan (110,000); 10) Anhilvada, Hindistan (100.000).

 

 

 

Güzellik Arayışı


 

   

Geleneksel yalıtılma politikasının sonucu olarak, Japon kültürünü tanımlayan entellektüel ve etik şaşkınlığın yanısıra estetik şaşkınlık da çarpıcıdır. Her kültür boyutunda geriliğin panzehiri göreciliktir.

 

Çoğunlukla 19'uncu yüzyıl sanatçıları tarafından üretilen şirin Japon tahta baskıları Japon sanatının zamandaki evrimini yansıtmaz. Dahası, Japon sanatının özellikle çirkinliği ve korkunçluğu öne çıkaran yapıtları gözardı edilir.

 

Budist nirvana anlayışı herhangi bir etik ideale kapalı olduğu gibi bir Güzellik İdeasına da izin vermez ve bu düzeye dek Japon sanatı çirkini ve güzeli ayırdetmez. Duyarlıktaki bu gerilik homo sapiensin estetik gelişim sürecinde kaçınılmazdır. Ama gene de bir ideal karşısında ölçüldüğünde Japon sanat yapıtları durdurulmuş bir gelişim evresinin tanıklarıdırlar. Bu nedenle bu estetik primitivizmi yükseltmek ve yüceltmek için genel olarak demagojiden yararlanmak ve diluzluğuna başvurmak kaçınılmazdır (örneğin Stanford Encyclopedia of Philosophy'nin Japanese Aesthetics sayfasında nihilizme pozitif içerik yüklerken yaptığı gibi).

 

Heian dönemi sırasında güzellik kişiyi "iyi" bir kişi yapan önemli özellikler arasında görülmeye başladı. Buna göre, aristokratik erkekler ve kadınlar yüzlerini pudralamaya ve dişlerini karartmaya başladılar. Saraylı erkek ideali ince bir bıyığı kapsarken, kadınların dudakları küçük ve kırmızı olarak boyanmaya, kaşları yolunmaya ve alında daha yükseğe çizilmeye başladı.

 

 

Değersiz olana değer vermek için verecek bir değerin olmaması gerekir.

 

 

The Thirteen Buddhist Deities of Japan (PDF)

 

 

The Idea of Beauty

“Japan’s encounter with the idea of beauty is linked with the creation of the frst dictionaries, when a need was felt to fnd adequate words to translate the Dutch noun “shoonheid,” and the Dutch adjective “schoon.” Te scholar of Dutch studies Inamura Sanpaku (1758-1811) used the word “birei” ⟤㤀 to translate both in his Dutch-Japanese dictionary Haruma Wage (A Japanese Rendition of Halma’s Dictionary, 1796). Te characters “bi” and “rei” were historically ssociated
with something worthy of praise for its being good, appealing, and attractive.”

— Essays on Japan. Between Aesthetics and Literature by Michael F. Marra, 2010.

 

Heian Period Timeline / Ancient History Encyclopedia

Heian Period Timeline / Ancient History Encyclopedia (LINK)

767 CE - 822 CE Life of Saicho, founder of Tendai Buddhism in Japan.

774 CE - 835 CE Life of the monk Kukai (aka Kobo Daishi), founder of Shingon Buddhism in Japan.

781 CE - 806 CE Reign of Emperor Kammu in Japan.

c. 793 CE - 864 CE Life of Ennin, the Buddhist scholar-monk and abbot of Enryakuji, who brought many esoteric teachings from China to Japan.

794 CE Emperor Kammu moves the Japanese capital to Heiankyo (Kyoto).

794 CE Emperor Kammu builds the Shinto Herano shrine at Heiankyo (Kyoto).

794 CE - 1185 CE The Heian Period in ancient Japan.

826 CE A five-storey pagoda is added to the To-ji temple complex in Heiankyo (Kyoto).

838 CE Last Japanese embassy to China during the Heian Period.

845 CE - 903 CE Life of the deified scholar and court official Sugawara no Michizane, aka Tenjin.

849 CE Ennin leads the first imperial-sponsored esoteric ritual at Enryakuji, Japan.

854 CE Ennin becomes the abbot of Enryakuji, Heiankyo (Kyoto), Japan.

859 CE The Iwashimizu shrine is built and dedicated to the Shinto god Hachiman in Heiankyo (Kyoto).

866 CE Fujiwara no Yoshifusa becomes the first Japanese regent not of royal blood.

874 CE The Buddhist Daigoji temple is founded by Shobo at Heiankyo (Kyoto).

899 CE Sugawara no Michizane (Tenjin) is made Minister of the Right. The Fujiwara leader Tokihira is made Minister of the Left.

901 CE Sugawara no Michizane (Tenjin) is exiled to Dazaifu, Kyushu.

905 CE The Kokinshu anthology of Japanese poetry is compiled.

905 CE The Kokinshu anthology of poems is compiled in Japan by Ki no Tsurayuki.

c. 951 CE The five-storey pagoda is built at Daigoji, Heiankyo (Kyoto).

987 CE Sugawara no Michizane is officially deified and given the title Tenjin.

995 CE Fujiwara no Michinaga becomes the Fujiwara clan leader in Japan.

c. 1002 CE Sei Shonagon completes The Pillow Book, a Japanese classic describing court life during the Heian Period.

c. 1004 CE Japanese poet Izumi Shikibu writes her 'Izumi Shikibu Diary'.

c. 1020 CE The Tale of Genji is completed by Murasaki Shikibu in Japan.

1052 CE The Buddhist temple site Byodo-in is founded in Japan by Fujiwara no Yorimichi.

1073 CE - 1087 CE Reign of Emperor Shirakawa in Japan.

1115 CE The Buddhist Daigoji temple complex at Heiankyo (Kyoto) is significantly expanded.

1156 CE Hogen Disturbance in Japan.

1160 CE Heiji Disturbance in Japan.

1164 CE The Buddhist Sanjusangendo temple is founded at Heiankyo (Kyoto), Japan.

1180 CE Taira forces defeat an army led by Minamoto no Yorimasa.

1180 CE - 1185 CE The Genpei War in Japan between the Taira and Minamoto clans.

1181 CE Taira forces defeat an army led by Minamoto no Yukie.

1183 CE Japanese emperor Go-Shirakawa officially recognises the authority of Minamoto no Yoritomo in the Kanto region.

1183 CE Kiso Yoshinaka defeats a large Taira army at Kurikara in Etchu and occupies the Japanese capital Heiankyo (Kyoto).

1185 CE Battle of Dannoura where the Minamoto defeat the rival Taira. The young emperor Antoku drowns.

 



 

 

 

Edo (Tokugawa) Dönemi (1603-1868)


 

Edo köyü Edo dönemi sırasında (1603–1867) 1800 nüfuslu bir köyden 19'uncu yüzyılın bir milyonluk kentine büyüdü.

Tokugawa Ieyasu (1542-1616)

 

    
Tokugawa Ieyasu (1542-1616) Japonya'nın bir yüzyıldan uzun süren iç savaşından sonra ülkenin yeniden birleşmesini sağladı ve shogunluk konumunu üstlendi. Ailesi iki buçuk yüzyıl boyunca Japonya'nın egemeni oldu.

 

Edo Dönemi Tokugawa shogunluğunun ve 300 bölgesel daimyonun disiplini altında göreli bir barış ve kararlılık dönemidir. Ülke Edo'dan (Tokyo) yönetildiği için dönem "Edo Dönemi" olarak kabul edilir  ve yalıtılmanın en kararlı olarak sürdürüldüğü dönemdir. Yaklaşık 250 yıl boyunca shogun bütün ülke üzerinde ve daimyolar onlara shogun tarafından emanet edilen topraklar üzerinde egemenliklerini sürdürdüler. Dönem feodaldir çünkü shogun ve daimyolar arasında güç üzerine dayanan bir zorbalık ve şiddet hiyerarşisi vardır, tüm daimyolar shogunun yeminli vasallarıdır. Samurailer hem toprağı hem de üzerinde yaşayan köylüleri denetliyor, köylüleri komşu savaşçılardan koruyor, ve karşılık olarak ürünün bir bölümünü alıyorlardı. Samurailer de kendi daimyolarına bağlılık bildiriyor ve askeri hizmet sunuyor, ve karşılık olarak daimyo onları düşman daimyolardan ve isyancı köylülerden koruyordu.

 

   

Tokugawa döneminin shogun egemenliği için Konfiçyus öğretisi bütünüyle uygundu, çünkü boyun eğme ve düzen salık veriyordu. Toplum moral ve yönetsel nitelikleri dikkate alan bir hiyerarşi anlayışına uygun olarak savaşçı, çiftçi, zanaatçı ve tecimci olmak üzere dört sınıfa bölündü. Bu dört gruba da uymayan çok sayıda insan bu hiyerarşinin dışına atıldı (Hinduizmdeki dalitler ya da kast-dışı insanlar gibi), ve en kirli işler onlara yaptırıldı

 

Tokugawa Shogunluğu (TIMELINE)

Tokugawa Shogunluğu (Timeline)

   

 



 

 

Tokugawa döneminin Japon shogunlarını betimleyen bir tahta baskı (Yoshitoshi).

 

1603’den sonra Tokugawa shogunluğu altında tüm değişim, giderek bir gözdağı olarak görülen ‘yer değiştirme’ bile yasaklandı. Değişim sağlamlığı bozuyordu ve sonuçlarını tahmin etmek güçtü. Çalışma ve yaşama yerleri, nelerin giyileceği ve yeneceği, ne tür hediyelerin verilebileceği, giderek tuvaletlerin nerede yapılacağı bile shogunluk tarafından belirlenen sorunlardı. Normların çiğnenmesi durumunda cezalar aşırı idi ve sık sık kollektif ceza biçimini alarak suçlunun ailesinin de yok edilmesini kapsıyordu. Doğuma göre belirlenen sınıflar samurai-köylü-zanaatçı-tüccar hiyerarşisi biçiminde dondurulmuştu.

 

 

Rangaku ya da “Hollanda İlmi”

 

   

 

 

 

 

Tokugawa Shogunluğunun iki yüzyıldan uzun süren kapalı ülke (sakoku) politikası sırasında 1639'dan sonra Batılılar arasından yalnızca bütün bir Avrupa'nın en ileri kültürünü temsil eden Hollandalıların ülkede kalmasına izin verildi. Amaç tecim ilişkilerini sürdürmekti. Hollandalılar Dejima'ya kısıtlandılar. Nagasaki'ye bitişik olan bu yapay ada Batı teknoloji, bilim ve tıbbının Japonya'ya bulaşma yeri olacaktı.

 

Japonlar o sırada kendisi modernleşme dönemine girmiş olan Avrupa'da yer alan teknolojik ve bilimsel gelişimleri Hollandalılar aracılığıyla izlemeye çalıştılar. Hollandalılar her yıl Edo'yu ziyaret ederek shogunu dünya olayları ve yenilikler konusunda bilgilendiriyorlardı.

 

Saatler, tıbbi aletler, gök ve yer küreleri ve haritalar Japonya'ya Hollandalılar aracılığıyla geldi. Hollandalılardan satın aldıkları bilimsel kitapları kendi dillerine çevirdiler. Böyle kitaplardan binlercesi basıldı ve tüm Japonya'ya yayıldı. Japonya o sırada dünyada en büyük kentli nüfusu barındıran ülke idi ve bir milyonun üzerinde nüfusu ile Edo ve ayrıca Osaka ve Kyoto böyle kitaplar için büyük bir okur-yazar kitlesi sağladı.

 

Hollanda'dan getirtilen bir anatomi kitabı 1774'te Sugita Gempaku ve başkaları tarafından çevrilerek Kaitai shinsho (“Yeni Anatomi Kitabı”) başlığı altında yayımlandı. Bu odak tıp kitapları üzerinde olmak üzere Batı kitaplarına ilgiyi arttırdı. Aynı zamanda yeni bakış açıları gelişti ve bilginler shogunluğun yalıtılma politikasını ve feodal düzeni eleştirmeye başladılar. Shogunluk buna baskısını arttırarak karşılık verdi. Batı gözdağının bilinci güçlenirken ilgi askeri teknoloji üzerinde yoğunlaşmaya başladı.

 

Edo döneminin başında yalnızca bir avuç yüksek sınıf çiftçiler ya da kentli tecimciler okur-yazar idi. Dönemin sonunda en alt sınıflar dışında çiftçilerin aşağı yukarı tümü bir parça okuma-yazma biliyordu.

 

400 YEAR JAPAN - THE NETHERLANDS

400 YEAR JAPAN — THE NETHERLANDS (LINK)

INTRODUCTION
From the 17th century, Japanese noble scholars adopted western knowledge of cannons, medical science and natural science, especially natural history.

In 1720, Tokugawa Yoshimune eased restrictions on imports of western books except those related to Christianity. This easing of restrictions greatly assisted studies prevailing in Japan of medical science, astronomy and the solar calendar. With the increased import of many different books, prints, paintings of lower quality and glass pictures, some painters and members of wealthy class in Japan came to accept the western artistic rationale with regard to composition and expression which stressed texture and three-dimensional effect.

Japanese artists learned western techniques on their own mainly from illustrations or prints in Dutch books. Shiba Kokan (1747-1818), a western-style painter representing the Edo period created the first Japanese etchings based on illustrations in a Dutch everyday encyclopedia, the Dictiotiare Oncyclopedia edited by Noel Chomel (1633-1712). Kokan obtained from the Amsterdam copper printer Jan Luiken prints from his populair work "Spiegel van Het Menselyk Bedryf" and he produced the first real oil paintings in Japan based on this work. He named these oil paintings "Ranga" (Dutch paintings).

The optical mirror or Zograscope and the optical prints imported from the Netherlands stimulated Japanese painters who applied Western vision to the expression of landscapes. This Western vision also provided inspiration for the woodblock prints of landscapes by Hokusai and Hiroshige.

Dutch art played a very important role in cultivating an understanding Western rationale, while Dutch maps gave the Japanese a new recognition of the world at the end of 19th century, when modern civilization began to be absorbed in earnest.

ARRIVAL OF THE DUTCH

The first Dutch approach to Japan was an ambitious expedition of five ships under the command of Jacques Mahu. They left Rotterdam in June, 1598, and after crossing the Atlantic, coasting Brazil and Argentina, entered the Straits of Magellan on April 6, 1599. Because of vicious winter storms, it took nearly five months to reach the pacific side. Finally in April of 1600, a single remaining ship, 'de Liefde', commanded by Captain Jacob Jansz van Quaeckernack and piloted by the Englishman, Will Adams, made landfall near Usuki in the province of Bungo on the Island of Kyushu. Not surprisingly, these new visitors were not welcomed by the entrenched Portuguese who made every effort to turn the Japanese authorities against the Protestant interlopers. Despite these efforts, Adams eventually became a well accepted advisor to Shogun, Tokugawa Ieyasu, while some five years later van Quaeckemack was allowed to leave Japan for Southeast Asia with the Shogun's full blessing, and carrying an offer of trading privileges for the Dutch.

DESHIMA
In 1609, the Dutch East India Company arrived this time with two ships, commanded by Nicholas Puyck, which had been detached from a 13 ships fleet which had left Amsterdam in December, 1607. Puyck's ships, 'Roode Leeuw met Pijlen' and 'Griffioen', carrying a modest cargo of silk, pepper and lead. They were led directly to Hirado by two Japanese pilots, There, they received official trading privileges and encouragement to set up a factory.

In 1634, the shogun commanded the construction of an island in the Bay of Nagasaki on which all the Portuguese traders could be assembled together in one place. Legend has it that when asked what shape the island was to take, the shogun spread out his fan in reply. The island was called Deshima, which literally means 'projecting island'. The Portuguese were settled as soon as the work was completed in 1636. Their residence was, however, of short duration, as in 1639 they, along with all other Westerners with the exception of the Dutch, were banned from Japan for good. In 1641, the Dutch were in their turn forced to move to Deshima, and remained there together with the Chinese until Japan was opened up in 1853. According to the measurements taken by Engelbert Kaempfer, who arrived on Deshima in 1690, the maximum length amounted to 263 and the width to 82 paces, resulting in an area of 14,876 m², comparable to that of the Dam in Amsterdam. The island was connected to the mainland by a wooden drawbridge (Ichi-no-Mon). By this bridge was built a strong guardhouse, which served as the entrance to the island. The second entrance to the island was the Watergate (Ni-no-Mon), which was built at one of the short sides of the fanshape. A fence of wooden planks, covered over and topped with a double row of sharp stakes completely enclosed the island.

In the initial stages, life of the Dutch on Deshima was far from pleasant. They were under constant supervision of Japanese district wardens and official spies. During the day there were gate-keepers, at night their duty was taken over by 'mawariban'. Particularly welcome of course was the arrival of Dutch ships. During the hustle of unloading and loading the ships the inhabitants of Deshima could forget their boredom, while moreover they learnt the latest news from their native country and the colonies.

LINK 1 / “Dutch Learning”

 



 

Hollanda ve Japonya (RESİMLER)

Hollanda ve Japonya

The first Dutch explorers landed on the port of Usuki in 1600. Jacques Mahu led a fleet of five ships, only one of which made it to Japan. The Dutch were not welcomed in Japan because the Portuguese were already established there.  The Japanese frowned upon the arrival of more Europeans, particularly Protestants, to influence the region. Later in 1609 the Dutch East India Company arrived at the bay of Nagasaki, which would be expanded to be the primary port of trade between the Japanese and Europeans. This construction was called Deshima. 

In 1639 the Japanese expelled all European powers except the Dutch from Japan. The Dutch remained because they had no intent to proselytize the Japanese, or convert them to their religion. The Japanese had an established culture and religion of their own and were not willing to convert to Christianity. 

Since the Dutch were Protestants they did not have as much of an interest in conversion as Portugal or Spain did, and they were chiefly in Japan to trade and make business investments in the country. The Dutch remained in Japan past 1853 when Commodore Perry forced the empire to engage in trade with other Western powers. 

The Dutch influenced Japanese learning.  Their influence was so strong that the Japanese have a word for Dutch learning, Rangaku. Japan maintained a policy of isolation but Japanese scholars eagerly learned Western medical science, anatomy, and practices of vaccination from the Dutch through the 150 years of exclusively Japanese-Dutch contact.

 



 

Japon sanatçısının görevi Japonya'nın Batıya olan üstünlüğünü estetik boyutta tanıtlamaktır. Bir samurai tini içinde, Japon sanatçısı bir idealite değil bir yanılsama dünyası yaratır ve eğlence saplantılı Edo dönemi ukiyo-e ile paketlenerek "estetik" bir dünyaya çevrilir. Geisha ve oiran "uçuşan dünya"yı estetik olmaktan çok erotik bir dünya, samuraiye özgü bir haz dünya yapsalar da, toplumun dibini oluşturan tecim dünyası "uçuşan dünya"nın başlıca tüketicisidir. Shogunun askeri diktatörlüğü altında yaşam geçici, yitici bir yalan olarak yaşanır ve ukiyo ("uçuşan dünya") artistik değil, hedonistik bir dünyayı belirtir.

 

Tıpkı Japon için moral bir içsellik, bir özgür duyunç alanının olmaması gibi, estetik bir içsellik, tinsel bir güzellik duyusu da yoktur. Japon eksiksiz bir materyalisttir ve estetiği salt dışsal duyulara kısıtlar, duyarlığında doğanın güzelliğini aşamaz. Tinsel güzellik, asıl Güzellik Kavramı Japon tininde yoktur.

 

Dış dünya geçicidir — tıpkı Budhizmin öğrettiği gibi. Ve Japon bu dışsallıkta bile insan üzerinde değil, doğa üzerinde yoğunlaşır. Dağlar, nehirler, dalgalar. Arada bir insana dönse de, gördüğü şey sık sık çirkindir ve Japon sanatında kaba çirkinlik sahneleri sık sık dinsel içerik anlatımları olarak öne çıkar.

 

Seduction: Japan's Floating World

Seduction: Japan’s Floating World

 

The Yoshiwara pleasure district was just part of what the Japanese referred to as “ukiyo” or “the floating world,” which also included the Kabuki theaters of Edo. Originally, the Buddhist term “ukiyo” referred to the sorrow and grief caused by desire, which was seen as an impediment to enlightenment.

Explore Japan’s "floating world."

In Edo Period Japan (1615-1868), the “floating world” was a phrase that referred to both the pleasure quarters in major cities and a pleasure-seeking way of life. The most famous of these pleasure quarters was the Yoshiwara—a walled and moated district in Edo (present-day Tokyo) where one could abandon the rigors of daily life in pursuit of sensual delights.

Like Las Vegas today, the Yoshiwara was a destination that traded in sex, excess and fantasy, and its reputation as such—spread by the stories and artworks it inspired—was critical to its economic success and hold on the popular imagination.

Enter this complex world through more than 60 works of art, including paintings, woodblock prints and kimonos, and featuring a spectacular 58-foot painted scroll by Hishikawa Moronobu (d. 1694). Purposefully excluding the harsh realities of the sex trade, floating world artists created an idealized realm of high style and exquisite beauty. Produced by some of the most talented artists of their time, these artworks afforded vicarious pleasure to the many who could not access the Yoshiwara directly, while luring others to spend more freely. Seduction offers you the opportunity to explore the intersection of art and desire, and to consider how fantasy can attract and obscure.

 



   
Onnayu[1] (Ladies' Bath), a colored woodcut ukiyo-e by Torii Kiyonaga (1752–1815) depicting a male sansuke (upper left corner) attending on women at a public bathhouse
 
Ukiyo

 

Ukiyo (浮世 "Floating World") describes the urban lifestyle, especially the pleasure-seeking aspects, of Edo-period Japan (1600–1867). The Floating World culture developed in Yoshiwara, the licensed red-light district of Edo (modern Tokyo), which was the site of many brothels, chashitsu, and kabuki theaters frequented by Japan's growing middle class. A prominent author of the ukiyo genre was Ihara Saikaku, who wrote The Life of an Amorous Woman. The ukiyo culture also arose in other cities such as Osaka and Kyoto.

The famous Japanese woodblock prints known as ukiyo-e, or "pictures of the Floating World", had their origins in these districts and often depicted scenes of the Floating World itself such as geisha, kabuki actors, sumo wrestlers, samurai, chōnin and prostitutes.

The term ukiyo (when meaning the Floating World) is also an ironic allusion to the homophone ukiyo (憂き世 "Sorrowful World"), the earthly plane of death and rebirth from which Buddhists sought release.[2]



 

Shogunluk altında İmparatorluk


Edo döneminde shogunluk kişisel davranışından, evlilikten, giyinmeden kullanılacak silahların türüne dek herşeyi belirleyen yasalar çıkardı. Bu ‘dinginlik’ ve ‘gönenç’ döneminde Japon toplumu sınıflara ayrıştırıldı ve ülkenin dünya ile bağlantısı aşağı yukarı bütünüyle kesildi. Shogunluk "toplumsal düzeni" sağlamak için en önemsiz suçlar için bile çarmıha germe, kafa uçurma ve kaynatarak öldürme gibi cezalar getirdi. Yüksek toplumsal sınıftan olanlara bir ayrıcalık olarak seppuku (harakiri ya da kendi karnını deşme) seçeneği tanındı.

 

Hıristiyanlık bütünüyle yasa-dışı olarak kabul edildi. Yabancı düşüncelerin girişini tam olarak önlemek için shogunluk sakoku ("kapalı ülke") politikasını başlattı. Buna göre Japonların kendilerinin ülkeden çıkmaları, çıkmış olanların geri dönmeleri ve okyanusa açılabilecek teknelerin yapımı yasaklandı. Yabancılar arasından yalnızca Hollandalılara izin verildi.

 

The Shogunate-History of Japan (VİDEO)

The Shogunate-History of Japan (LINK)

 



 

TOKUGAWA SHOGUNLARININ HÜKÜMRANLIK SÜRELERİ

Tokugawa Ieyasu, 1603-1605
Tokugawa Hidetada, 1605-1623
Tokugawa Iemitsu, 1623-1651
Tokugawa Ietsuna, 1651-1680
Tokugawa Tsunayoshi, 1680-1709
Tokugawa Ienobu, 1709-1712
Tokugawa Ietsugu, 1713-1716
Tokugawa Yoshimune, 1716-1745
Tokugawa Ieshige, 1745-1760
Tokugawa Ieharu, 1760-1786
Tokugawa Ienari, 1787-1837
Tokugawa Ieyoshi, 1837-1853
Tokugawa Iesada, 1853-1858
Tokugawa Iemochi, 1858-1866
Tokugawa Yoshinobu, 1867

Edo

Edo

After becoming supreme ruler in the late 16th century, Tokugawa Ieyasu moved Japan's capitol to Edo, (now known as Tokyo) transforming the sleepy fishing village into the country's premier political and economic center. Ieyasu and his heirs forced the country's daimyo lords to finance the expansion of Edo, and to live in the city during part of every other year. The new construction of the city and the vast number of samurai in need of goods and pleasurable pursuits lured merchants, craftsmen and entertainers from all over Japan, and by the 17th century, the population had surpassed a million, making Edo one of the largest cities in the world.

For almost three hundred years, Japan's shoguns maintained domestic peace while they isolated the country from Western influence. In Edo, a diverse population flourished amidst a cultural and economic renaissance. Meet the people of Edo!

 



Artisan

Artisan

During the early years of the Tokugawa era, artisans provided services to inhabitants of the daimyo castles throughout Japan. As the peace endured, cities sprang up around the castles, and with them, an increasingly prosperous artisan and merchant class that supplied the burgeoning townsmen (chonin). As community support for culture grew, the arts and entertainment flourished.

An early school of art to emerge in the Edo period was Ukiyo-e (pictures of the floating world), which depicted landscapes and celebrated life in the entertainment centers. Ukiyo-e prints, albums, book illustrations and greeting cards immortalized famous Kabuki actors and brothel beauties, and were popular among the middle classes.

One of the most influential Ukiyo-e artists was Kitagawa Utamaro (1753 - 1806), known for his woodblock depictions of beautiful women from Edo's pleasure quarters. In the early 1800s, Hokusai, (1760 - 1849) a designer of book covers and billboards, became famous for his landscapes. His "Thirty-Six Views of Mt. Fuji" includes "The Wave" (as it is known in the West), perhaps the most widely known Ukiyo-e print in the world.

Ando Hiroshige (1797 -1858) infused woodblock printing with brush painting techniques. In 1832, Hiroshige traveled from Edo to Kyoto on the Tokaido Road, which inspired his famous woodblock print series "Fifty-Three Stations of the Tokaido Road."

 



Courtesan (Oiran)

Courtesan (Oiran)

Courtesans were sanctioned by the Tokugawa government and readily available to samurai and commoners. Prostitution was one the few jobs available to women, open to any strata of society. If a family found themselves in dire financial straits, one option was to sell a daughter for a lump sum, and girls sold into prostitution were regarded with sympathy. For the parents, the loss of a daughter was outweighed by the creature comforts she would gain—her housing and clothing would likely be better than anything they could offer, and she might even receive an education. A beautiful woman from the lowest class could erase her past and low social status if she were trained in the arts. There was even the possiblity that she could marry a man from higher class.

In Edo, high-class courtesans plied their services in Yoshiwara, the city's elite pleasure district. For a samurai, an evening in Yoshiwara was a special occasion, and quite expensive. To enter Yoshiwara, one crossed a lowered drawbridge and entered through a front gate. Once inside, the visitor was confronted with block after block of invitingly illuminated houses.

 



Daimyo

Daimyo

Prior to unification, Japan was divided into numerous domains under the rule of the daimyo, military lords with large landholdings living in castle towns. For hundreds of years, daimyo armies were frequently at war. After the rise of the Tokugawa Shogunate in 1603, the daimyo swore their allegiance to the shogun and promised military service on demand.

To keep the daimyo subservient, the third Tokugawa Shogun, Iemitsu, instituted "Sankin Kotai," which forced the daimyo lords to reside in Edo during part of every other year. To comply with the shogun's edict, the daimyo traveled to Edo in elaborate and costly processions. These placed a large burden on the daimyo's finances, as did their lavish Edo residences. Iemitsu's policy cleverly kept the daimyo occupied and reduced the potential for rebellion.


WARDROBE AND HAIR
When not wearing battle armor, daimyo wore "eboshi" caps of black silk gauze stiffened with a black lacquered paper lining. The cap was held in place either by a white cord, or was pinned to the daimyo's topknot. The size and shape of the cap largely depended on the samurai's rank, though by the 16th century the use of eboshi was reserved for the most formal events. On such occasions, a page carried the daimyo's sword. Daimyo frequently kept a simple folding fan tucked in a belt wrapped around the waist.

 



Farmer

Farmer

During the Tokugawa era, farmers were viewed as the foundation of Japan and granted a social standing just below the samurai class. Yet the government made their lives oppressive and wretched. To keep farmers in the fields and away from urban centers, government forces severely restricted their ability to travel. Living under excruciating regulations, many farmers were taxed into poverty. Though they grew rice (the currency of the day), they were unable to keep much. Instead they lived meagerly on millet, wheat and barley. In certain areas the poverty was so intense that, after the birth of the first son, families killed off all subsequent male children. Girls were welcomed since they could be sold as servants or prostitutes.

WARDROBE AND HAIR
Farmers were only allowed to wear simple clothes—cotton kimonos, loin cloths and straw sandals. Wealthy farmers sometimes wore an outer kimono with a design and geta, thonged footwear.

 



Geisha

Geisha

Starting in the early 17th century, entertainers called "geisha" provided services to patrons at specialized restaurants in Edo. The first geisha were men, but woman soon dominated the profession, trained in the traditional arts of singing, dancing, conversation and companionship. Typically, geisha did not provide sexual services to their clients, as that was the province of courtesans.

 



Merchant

Merchant

During the Edo period, the merchant class enjoyed a rise in social and economic status. Increasingly able to afford an education and the trappings of luxury, merchants broke social barriers, hobnobbing with samurai at the popular haiku and literary clubs. The clubs afforded the two classes a rare opportunity to mingle on an equal basis. Previously considered the dregs of society for their dealings with money, the merchants' new affluence encouraged the growth of art and helped spawn a culture more attuned to the common man.

WARDROBE AND HAIR
Merchants dressed in cotton kimonos, and were barred from wearing silk. Laws prohibiting the wearing of silk by the merchant class were issued repeatedly (suggesting that rich merchants tended to ignore the shogun's edicts). By the early Edo Period, many merchants were emulating the samurai hairstyle, shaving the tops of their heads and pulling back the sides into a similar (though not identical) topknot. Since classes were not allowed to inter-mingle, it was important that one be able to differentiate among people.

 



Samurai

Samurai

Samurai warriors emerged as an elite force in Japan's provinces during the early 10th century. Recruited by local chieftains, these fighting forces were maintained long enough to wage a specific war, after which the soldiers would return to their lands to till the soil. With Japan's emperor living in the ancient capital of Kyoto and unable to maintain control of the provinces, the samurai clans established themselves as viable political entities. By the late 12th century, samurai lords ruled both the provinces and central Japan. They maintained their influence until the mid-1870's when the samurai class was outlawed and their privileged status was dissolved.

The rigorous training of a samurai warrior began in childhood. Samurai school was a unique combination of physical training, Chinese studies, poetry and spiritual discipline. The young warriors studied Kendo ("the Way of the Sword"), the moral code of the samurai, and Zen Buddhism. Samurai were expected to live according to Bushido ("The Way of the Warrior"), a strict ethical code influenced by Confucianism that stressed loyalty to one's master, respect for one's superior, ethical behavior in all aspects of life and complete self-discipline. Girls also received martial arts training. Although most samurai women did not fight on the battlefield, they were prepared to defend their homes against invaders.

The samurai attached great importance to the circumstances of their own death. If a samurai died of his own accord, it was considered a valiant end. Rather than suffer defeat or humiliation at the hands of an enemy, samurai warriors often chose ritual suicide (seppuku).

 



Shogun

Shogun

In pre-modern Japan, the shogun was Japan's supreme military leader, awarded the title by the emperor, and by tradition a descendant of the prestigious Minamoto clan. From 1603 through 1869, Japan was ruled by a series of shoguns known as the Tokugawa Shogunate, descended from Tokugawa Ieyasu.


Ieyasu moved the capitol to Edo (modern day Tokyo), and through a governing system of strict regulations, he initiated a period of peace, prosperity and cultural renaissance that would last for over 250 years.

 



Tokukowa Shogunları

Tokugawa Shogunları (W)

# Picture Name
(Born-Died)
Shōgun From Shōgun Until
1 Tokugawa Ieyasu2 full.JPG Tokugawa Ieyasu
(1543–1616)
1603 1605
2 Hidetada2.jpg Tokugawa Hidetada
(1579–1632)
1605 1623
3 Iemitu.jpg Tokugawa Iemitsu
(1604–1651)
1623 1651
4 Tokugawa Ietsuna.jpg Tokugawa Ietsuna
(1641–1680)
1651 1680
5 Tsunyaoshi.jpg Tokugawa Tsunayoshi
(1646–1709)
1680 1709
6 Tokugawa Ienobu.jpg Tokugawa Ienobu
(1662–1712)
1709 1712
7 Tokugawa ietsugu.jpg Tokugawa Ietsugu
(1709–1716)
1713 1716
8 Tokugawa Yoshimune.jpg Tokugawa Yoshimune
(1684–1751)
1716 1745
9 Tokugawa Ieshige.jpg Tokugawa Ieshige
(1712–1761)
1745 1760
10 Tokugawa Ieharu.jpg Tokugawa Ieharu
(1737–1786)
1760 1786
11 Tokugawa Ienari.jpg Tokugawa Ienari
(1773–1841)
1787 1837
12 Tokugawa Ieyoshi.JPG Tokugawa Ieyoshi
(1793–1853)
1837 1853
13 Tokugawa Iesada by Kawamura Kiyoo (Tokugawa Memorial Foundation).jpeg Tokugawa Iesada
(1824–1858)
1853 1858
14 Tokugawa Iemochi by Kawamura Kiyoo (Tokugawa Memorial Foundation).jpg Tokugawa Iemochi
(1846–1866)
1858 1866
15 Tokugawa Yoshinobu by Kawamura Kiyoo.jpg Tokugawa Yoshinobu
(1837–1913)
1866 1867

 



Japan’s Evaporated People and the Town of the Vanished (SİTE)

Japan’s Evaporated People and the Town of the Vanished (LINK)

   

One very unusual cultural trend in Japan in recent times has been that of what are called the johatsu, or roughly translated to the rather creepy sounding “evaporated people.” These are people of all ages and all walks of life, both men and women, who suddenly orchestrate their own vanishing, dropping out of society and disappearing without a trace, never to be found, leaving behind confusion, mystery, and concerned family members who rarely get any answers. While disappearances happen all over the world and there are obviously those in many cultures who choose to fall off the grid, in Japan there are estimated to have been around at least 100,000 since the 1990s; an astronomical amount considering the country’s population of approximately 127 million. [100.000 sayısı başka kaynaklarda yıllık bir rakam olarak belirtilir: LINK 1 / Who are Japan’s ‘evaporating people’ and where do they go? ; LINK 2 / The chilling stories behind Japan’s ‘evaporating people’.]

The reasons for the johatsu phenomenon are many, but mostly can probably be boiled down to Japan’s society of conformity, high expectations, and shame. Here the group is valued more than the individual, uniqueness is discouraged, the nail that sticks out often hammered back down. For students, they are expected to enter a good university, which necessitates taking stringent entrance examinations that require studying practically every moment of their free time. Once in society, they will more often than not be subjected to Japan’s fanatical work ethic, with harsh deadlines and countless hours of unpaid overtime. Indeed, the work environment is so taxing that Japan is probably unique in that it has its own word for death by overwork, karoshi, which affects hundreds or possibly even thousands of people per year. For those who cannot fit in, who cannot pass their tests, or who lose their jobs, great shame can be brought down on them and even their families.

It is due to this exacting, unforgiving environment that many such people seek to escape in some form. For others it might be because of an abusive marriage or severe gambling debts, but in all cases there is a desire to escape. It is for this reason that Japan’s suicide rate is estimated to be around 60% higher than the global average, and for many others the answer lies in simply vanishing. They cut all ties with the world they once knew, change their names, sometimes even their appearances, and wipe their slates clean; shedding their old life in order to find some sense of freedom from the oppressive society that has shunned them. In most cases, they are never heard from again, leaving uncertainty as to what has happened to them or even if they are alive or dead. French journalist Léna Mauger, who wrote the definitive report on this phenomenon, entitled The Vanished: The Evaporated People of Japan in Stories and Photographs, spent years studying the johatsu and said of this propensity for some people to erase themselves from society thus:

It’s so taboo. It’s something you can’t really talk about. But people can disappear because there’s another society underneath Japan’s society. When people disappear, they know they can find a way to survive. To disappear in a country as modern [as Japan], with all the techniques of tracing, with social networks, I thought that it was amazing.

 

 

 



 

“Japan: A reinterpretation” / Patrick Smith, 1998 (KİTAP)

“Japan: A reinterpretation” / Patrick Smith, 1998

Hidden History


The feudal past is near in Japan. Until late in the last century only daimyo and samurai ... had family names. Everyone else was nameless. Allowing everyone a surname was among the early reforms of the Meiji era, Japan’s great period of modernization, which began in 1868. It is because names were so recently granted that many still correspond to villages or rural features. Kurokawa: Blackriver; Ishibashi: Stonebridge. What is to be learned from the simple historical fact that the greatgrandparents of many Japanese alive today had no names? Seeing Japan as a group society, we conclude that there was no notion of individuality among the Japanese until a few generations before our own. No individuality, and for the vast majority no history—just as the serfs of feudal Europe lived out lives as unrecorded as the lives of farm animals.

...

In feudal Japan the matter of belonging came down to one’s ie, or household. The ie was more than a family in that those not related by blood could be adopted into it. Villages were groups of ie; commercial enterprises were organized as ie. The ie remained important until 1945, a building block of imperial Japan. In the ie one learned to suppress the self. And all of Japan was an ie, the emperor being the head of the Japanese household. The prewar ideologues claimed that Japan was unique in the world because it was a “family-state.” In modern terms, Japan was corporatist—a society in which individual agency is denied and the individual is instead “incorporated” into one or another special interest. The ground for public discourse is then carved up among these various interests.

Today the Japanese live in a universe of intersecting, constantly shifting circles — “households” made of families, schools, graduating classes, universities, sports clubs, sects, social cliques, nightclub regulars, companies. The list is infinite, the question of belonging continuous. Alone, two people from different sections of the same organization are outsiders to each other; joined by a third from another organization, they become insiders, and the third is the outsider. Such variations occur over and over in the course of daily life and are signified in commonplace objects: not just fences and gates, but walls, bridges, banks of desks, paper screens.

...

There was indeed an active left in Japan after the war—a left of many hues. But so what? Examining the postwar situation today, the notion of a Soviet-style Japan looks a bit ridiculous. Much of what we took to be the subversive left stood not for collectivism but an escape from collectivism, not the suppression of private endeavor but the embrace of it. They had argued for the very thing Westerners profess to believe in most profoundly: the primacy of the individual.

 





 
İdea Yayınevi Site Haritası | İdea Yayınevi Tüm Yayınlar
© Aziz Yardımlı 2017-18 | aziz@ideayayinevi.com