Japon Teknolojisi ve Japon Etiği
Aziz Yardımlı

idea yayınevi site haritası  
 



Japon Teknolojisi ve Japon Etiği

II. Dünya Savaşında uğradığı yıkımın üzerinden çok geçmeden Japonya küllerinden yeniden doğdu — tam olarak savaştan önce olduğu gibi, aynı moral kütlük içinde, ve olan biteni hiç anlamamış olarak. Anka değişmeksizin kendini yalnızca yineler. Douglas MacArthur Anayasası da samurai tinini ortadan kaldırmayı başaramadı — tıpkı Matthew Perry tarafından esinlendirilen Meiji Restorasyonu gibi.


📹 Princes of the Yen: 1) The American Occupation (VİDEO)

Princes of the Yen: 1) The American Occupation (LINK)

 



 

 

‘Japon Mucizesi’ Japon kültüründe yalnızca nicel bir mutasyona yol açtı ve Japon bilinci nitel olarak değişmeden kaldı. Japonya bugün de etnik bir gruptur, özgürlük bilincini kazanmış egemen bir ulus değil, bir yurttaş toplumu değil. Etnik kültür için politikanın bir anlamı yoktur, çünkü bu kültür istençsizdir. Japon için herşey kami tarafından belirlenir, hiçbirşey Japon içselliği tarafından, duyunç tarafından değil. Shintoizm realiteyi kamilerin oyun alanı olarak görür, ve samurai bilincinde realite moral ve etik bir nitelik taşımaz. Giderek samurai için suçu algılamak bile çok güç bir sorundur, çünkü bu bilinçte hak kavramının yeri henüz güç kavramı tarafından doldurulur. Etnik kültürde hak kavramından, moral yargıdan, etik normlardan söz etmenin bir gereği yoktur.

 

Bir kültürel dizgeye onunla geçimsiz bileşenler aşılamak olanaksızdır. Demokrasi bireysellik ister. Etnik grup bireyselliğe izin vermez. Demokrasi özgürlük demektir. Etnik grup istençsizdir. Teknoloji ne özgürlük ne de bireyselliktir; kendi başına etik yaratmaz, ne de despotik kültür dizgesinden herhangi bir değişim isteminde bulunur. Böyle kültürde herşey despotik dürtünün hizmetindedir, ve teknoloji yalnızca işe yarar. Nazi Almanyası ve Bolşevik Rusya gibi ideolojik deneyimler teknolojik gelişimin korku yoluyla, baskı yoluyla, terör yoluyla güdülendirilebileceğinin en inandırıcı kanıtlarıdır.

 

Dünya egemenliği uğruna savaşa girişen Japonya yalnızca yenilmekle kalmadı, ama egemenliğini bütünüyle yitirdi. Ordusu dağıtıldı ve ülkeye samurai karakterine hiç uymayan yeni bir demokratik anayasa dayatıldı. Japonlar kolayca boyun eğdiler ve yeni efendilerini dinlemeyi hemen kabul ettiler. Demokrasiyi bile bir boyun eğme konusu yaptılar, ve istençsiz ve duyunçsuz göçebe kabilelerin ne yaptıklarını bilmeksizin toplu olarak yeni dine dönmelerini andıran bir yolda, hemen yeni rejime döndüler. Ve elit samurai sınıfı da gücün dilini anlamada doğallıkla bir sorun çıkarmadı.

 

Yıkımdan sonra yirmi yıldan daha kısa bir süre içinde savaştan yerle bir edilmiş olarak çıkan ülke dünyanın en büyük ikinci ekonomisi oldu. Yalnızca yabancı teknolojiyi satın alan, kopyalayan ya da çalan bir ekonomi olmaktan çıktı, birçok teknolojide yenilikçi ve geliştirici olmaya başladı. 1946’da savaş-öncesi düzeyin %27,6’sına düşen işleyimsel üretim 1960’ta %350’ye ulaştı. 1970’lerde gelinen nokta ne Kore savaşının olumlu etkisi ile, ne Marshall yardımı ile, ne de hükümetin sağgörülü politikaları ile açıklanabilecek bir sürpriz oldu. Elde edilen ekonomik sonuçlar daha önceki planlamaların ve beklentilerin çok ötesinde idi.



A transistor radio made by Sanyo in 1959. Japan manufactured much of the world's consumer electronics during this period.


Japan 1940’s (VİDEO)

Japan 1940’s in HD (LINK)

 




Japonya’nın savaş sonrasında sergilediği tablo neredeyse bir tür saçmalık gibi göründü ve bu nedenle olan bitene ‘tansık’ denmeye başladı. Ekonomik gelişim görünürde etik gelişim ile tam uyum içinde idi. İmparatorluğunu kitle kıyımları yoluyla genişleten ve ancak nükleer gözdağı karşısında yatışabilen bir saldırganlık kültürü gitmiş, yerine pasifist bir toplum gelmişti. Salt yüzeysel fenomeni algılayabilen miyopluk için, Japonya dünyaya barış ve dinginlik, gelişme ve yenilik, incelik ve sevimlilik terimlerinde tanımlanan bir uygarlık modeli sunuyordu.

 

Samurai ve Teknoloji


Matthew Perry Kara Gemileri ile gelerek Japon shogunluğuna ülkenin Batı ile ilişkiye açılması gerektiğini bildirdi. Sonuç Japon Uçak Gemilerinden kalkan uçakların Pearl Harbor’u bombalamaları oldu. II. Dünya Savaşından yenik çıkan Meiji Militarizmi ABD teknolojisi ile ödüllendirildi. Sonuç Japonya’nın potansiyel bir süper güç olarak yeniden doğması oldu.

 

Japonya’da olan bitenler açıklaması güç, çok güç, neredeyse bilmecemsi görünür. Savaşçı bir halk gitmiş ve yerine barışçıl insanlar gelmiş, despotizm göz açıp kapayıncaya dek demokrasiye dönüşüvermiş, ve savaş uçakları ve uçak gemileri üreten ülke oyuncaklar, transistörlü radyolar ve otomobiller üreten bir fabrikaya dönmüş, yoksul bir ülke dünyanın en büyük ekonomik güçlerinden biri olmuştu.

 

Çoğunluk buna bir mucize diyerek problemi çözmeyi kabul etti. Ama Japon Ekonomik Mucizesini önceleyen Japon Militaristik Mucizesi de eşit ölçüde enteresandır ve ‘mucize’ terimi yalnızca insan aptallığını ele veren bir semptomdur. Militaristik ve ekonomik mucizeler her ikisi de aynı despotik zeminde doğdu. Hiç kimse Japonya’nın gereksindiği asıl mucizeden, Etik Mucizeden söz etmedi. ‘Etik olmaksızın teknoloji’ Japon kültürünün asıl karakterini oluşturur ve böyle teknoloji ekonomik olabildiği gibi militaristik bir amaç için de yararlı olabilir. ‘ Batı, aptalca bir alışkanlıkla, dünyaya pragmatizmin terimlerinde bakmayı sürdürür, ve ‘yararlık etiği’ denilen şey gerçek etik içgörüyü karartır. Yararlık etiği’ denilen saçmalık etiğin kendisinin doğrudan yadsınmasıdır, ve pragmatizm asıl karakterini her durumda etiğin kendisini çiğneyerek kazanır. Yararcılık ve pragmatizm uyum içinde yalancı bir etik tablosu oluştururlar ve böyle ‘etik’ için etik-dışını algılamak önemli ölçüde güçleşir. Samurai etik karakterden yoksundur çünkü moral karakterden yoksundur, çünkü özgürlük nedir bilmez. Samurai özgürlüğü shintoizmin ve budhizmin moral hiçliği tarafından belirlenir.

 



Japan & The Industrial Revolution (VİDEO)

Japan meets the West — Industrialization of Japan from a land of samurais to an industrial power (LINK)

 



 

Japon mucizesi herşeyden çok bir teknoloji mucizesi idi. Kökleri Japonya’nın çok uzağında, Batı teknolojisinde yatan bu ‘mucize’ ile karşıtlık içinde, II. Dünya Savaşından önce ve Meiji Dönemi (1868-1912) boyunca “Japon + teknoloji” formülünün bütünüyle uğursuz bir anlamı vardı. Samurai imparatorluğu için teknoloji birincil olarak askeri teknoloji demekti. Meiji döneminin başlıca kazanımı Tokugawa dönemi (1600-1868) samurailerinin‘modernize’ edilmesi ve oklar ve kılıçlar yerine bundan böyle uçaklar ve uçak gemileri ile donatılması oldu. Salt kadim olduğu için soylu olan ve salt soylu olduğu için dünyayı ele geçirme hakkı olduğuna inanan etnik Japonya’nın önünde fetih için bütün bir dünya duruyordu. Kadim kültürler barbar kültürlerdir ve tarihte ileri uygarlıklar için yok edici olan gelişmemiş barbarların, vandalların ve etnik hordaların sayısız örneği vardır. Bütün bir dünyanın en büyük şansı Batının o şapşallık günlerinde henüz nükleer teknolojiyi geliştirmemiş ve Japonya’ya kaptırmamış olması idi.


20 Yılda Militarizmden Pasifizme?


Japonya’nın savaş-sonrası gelişimi savaştan süper-güç olarak çıkan ve Japonya ile savaş-sonrası hesaplaşmayı aşağı yukarı yalnız başına üstlenen ABD için salt bir mucize ya da bir bilmece olmakla kalmadı, yeni bir potansiyel gözdağı da oldu. Ve görünürde ‘demokratik’ Japonya’nın gerçekten de demokratik olup olmadığı sorusu yalnızca şaşkınlık yaratmanın ötesinde karanlık bir anlam kazandı. Douglas MacArthur’un planları etik olmaksızın teknolojik bir güç yaratılmasında sonuçlanmış görünüyordu. Bu ekonomik mucize kolayca yeni bir askeri mucizeye dönüştürülebilirdi. ABD’nin Japonya’yı işgali sürdü ve yalnızca Japonya ile anlaşmaların adı değişti.

 

1951’i izleyen otuz yıl içinde ABD’den teknoloji aktarımı için Japonya ile 40.000 sözleşme yapıldı ve bunlar Japonya’nın aşağı yukarı tüm modern işleyim alanları için temeli oluşturdu. 1980’lerden sonra Japonya bundan böyle teknolojik olarak Batıya bağımlı değildi.

San Fransisco Antlaşması 1951; Japonya’nın Savunulması Problemi

San Fransisco Antlaşması 1951; Japonya’nın Savunulması Problemi


San Fransisco Antlaşması ya da Japonya İle Barış Antlaşması 8 Eylül 1951'de San Fransisco'da 48 devlet tarafından imzalandı ve 28 Nisan 1952'de yürürlüğe girerek Japonya'nın Amerikan önderliğindeki işgalini sona erdirdi. Anlaşmaya göre Japonya Uzak Doğu İçin Uluslararası Askeri Mahkemenin ve ayrıca Bağlaşık ülkelerin daha başka savaş suçları İçin kurduğu daha başka mahkemelerin yargılarını kabul edecekti.

   

Bu anlaşma ile Japonya'nın bir imparatorluk gücü olarak konumu resmi olarak sona erdi ve aralarında Tayvan ve Kore de olmak üzere 1895'ten bu yana ele geçirdiği tüm topraklar elinden alındı. Okinawa da aralarında olmak üzere tüm Ryukyu Adaları belirsiz bir süre için ABD'nin denetimine bırakıldı (1972'de adalar Japonya'ya geri verildi). Ayrıca Japonya'nın savaş suçlarından ötürü ödeyeceği tazminatlar saptandı, ve Japonya'nın Bağlaşıklar tarafından işgali sona erdi. Bu barış anlaşmasının imzalanmasından iki saat sonra ABD-Japonya Güvenlik Antlaşması imzalandı ve ABD kuvvetlerinin ve askeri üslerinin Japonya'da sürekli bulunuşu kabul edildi. Bu yeni anlaşma ile Barış Anlaşmasının Birinci Maddesinde kabul edilen "Japon egemenliği" yeniden kaldırıldı.

 

Treaty of Peace with Japan

Signed at San Francisco, 8 September 1951
Initial entry into force: 28 April 1952

CHAPTER I

PEACE

Article 1

(a) The state of war between Japan and each of the Allied Powers is terminated as from the date on which the present Treaty comes into force between Japan and the Allied Power concerned as provided for in Article 23.

(b) The Allied Powers recognize the full sovereignty of the Japanese people over Japan and its territorial waters.

 

Barış Antlaşma sürecine Çin çağrılmadı. Neden ülkenin Tayvan tarafından mı yoksa Çin Halk Cumhuriyeti tarafından mı temsil edileceği sorununun bir çözüme bağlanamaması idi. Bunun dışında Güney ve Kuzey Koreler ve İtalya da antlaşma sürecine çağrılmadı.

Sovyetler Birliği ABD ve İngiltere tarafından hazırlanan antlaşmayı imzalamadı ve antlaşmanın yapılmasını engellemeye çalıştı, çünkü: —

  • antlaşma Japon militarizminin doğuşuna karşı herhangi bir güvence kapsamıyordu;
  • Japonya'nın kurbanlarından başlıcası olan Çin'e antlaşmaya katılma çağrısında bulunulmamıştı;
  • antlaşma metni hazırlanırken Sovyetler Birliği'ne gerektiği gibi danışılmamıştı;
  • antlaşma Japonya'yı bir Amerikan askeri üssü yapıyor ve Japonya'yı Sovyetler Birliği'ne karşı koalisyonun içerisine çekiyordu.

 

Japonya 1945'ten 1952'ye dek Bağlaşık askeri işgali altında idi. İşgal 1951'e dek Bağlaşık Güçler Yüksek Komutanı (the Supreme Commander for Allied Powers (SCAP)) olarak ABD generali Douglas MacArthur başkanlığında sürdürüldü. Bütünüyle ABD tarafından yürütülen işgal dönemi Japon kültürüne yabancı modeller üzerine dayanan hızlı bir toplumsal ve kurumsal değişim dönemi oldu. İşgalin başlıca amaçları demilitarizasyon ve demokratizasyon idi.

ABD ve Japonya arasında Güvenlik Antlaşması (The Security Treaty Between the United States and Japan) 1951'de imzalandı ve 1952'de yürürlüğe girdi. Anlaşmaya göre Japonya ABD'ye Uzak Doğuda askeri bir güç olarak bulunmasına olanak sağlayacak topraklar verecekti. Bu anlaşmanın gerekçesi daha önceki San Fransisco Barış Antlaşmasının Japonya'yı savunmasız bırakması idi. Antlaşma Japonya tarafından "egemen" bir devlet olarak kabul edildi. Böyle "egemenlik" altında, ABD Japonya'da hiçbir kısıtlama ya da sınırlama olmaksızın askeri güç bulundurabilecekti.

 

 



Japonya’nın Savunulması Problemi

Japonya’nın Savunulması Problemi

 

Okinawa’da Amerikan Kuvvetleri

 

   

Pasifik Okyanusunda bulunan ve Ryukyu Takımadalarına (170 ada) ait Okinawa Adalarından biri olan Okinawa Adası yaklaşık 110 km uzunluğunda ve 11 km genişliğindedir ve yüzölçümü 1.207 km karedir. Japonya'nın geri kalanından kabaca 640 km güneydedir ve Çin'den de aşağı yukarı eşit uzaklıkta ve Tayvan'dan 500 km uzaktadır. Adada 1,3 milyon kişi yaşar ve kentin kendisinin nüfusu 320.000 kadardır.

Okinawa II. Dünya Savaşının sonundan bu yana ABD Silahlı Kuvvetleri için önemli bir stratejik nokta oldu. Adada 26.000 kadar ABD askeri personeli bulunur ve bu sayı ABD'nin Japonya'daki 32 üsse ve 48 eğitim sitesine yayılan askeri personelinin sayısının yarısı kadardır. Okinawa'daki Amerikan üslerinde Amerikan Hava Kuvvetlerinin stratejik bombardıman uçakları bulunmakta ve adadaki nükleer silahların sayısının 1.200 kadar olduğu tahmin edilmektedir.

 

 

Japonya’nın Bütününde Amerikan Kuvvetleri

 

Birleşik Devletler Japonya Kuvvetleri (The United States Forces Japan) 1957'de oluşturuldu. Japon Öz-Savunma Kuvvetleri ile birlikte Japonya'yı savunmaktan sorumludur. Japonya için gözdağı geçmişti SSCB idi. Bugün Çin Halk Cumhuriyeti ve Kuzey Kore'dir. ABD için gözdağı gelecekte bağımsız bir Japonya'nın nükleer bir güç olarak ortaya çıkma olasılığı ve Çin Halk Cumhuriyeti'dir. Kuzey Kore göreli olarak önemsiz bir sorun kaynağıdır.

LINK 1 / US-Japan Military Base Issues
LINK 2 / US Military Bases in Japan

 

 

Japon Öz-Savunma Kuvvetleri

 

Japon Silahlı Kuvvetleri de denilen Japon Öz-Savunma Kuvvetleri (The Japan Self-Defense Forces) 1954'te kuruldu ve Savunma Bakanlığı tarafından denetlenmektedir. İkinci Dünya Savaşından yenik olarak çıktıktan sonra tüm askeri gücünden yoksun bırakılan Japonya'nın savunması için yalnızca ABD işgal kuvvetleri ve küçük bir polis gücü vardı. ABD'nin onayı ile 1950'de ilkin 75.000 kişiden oluşan ve hafif piyade silahları ile donatılmış olan Japon Ulusal Polis Yedeği kuruldu. 1952'de bu yapılanmanın kadrosu 110.000'e çıkarıldı ve adı Ulusal Savunma Kuvvetleri olarak değiştirildi. Sonunda, 1954'te kara, hava ve deniz kuvvetlerinden oluşan Japonya Öz-Denetim Kuvveti oluşturuldu.

Anayasaya göre Japon Savunma Kuvvetlerinin nükleer silah bulundurma yetkisi yoktur. Ama yüksek teknoloji ve çok sayıda etkin nükleer santralin bulunması nedeniyle, Japonya genel olarak eğer politik durum önemli bir değişime uğrayacak olursa çok kısa bir süre içinde kullanılabilir nükleer silahlar üretme yeteneğindedir.

2005'ten sonra Japon savunma bütçesi GDP'nin %3'ü kadardır (2017 için 46,1 ABD doları). 2018 için etkin personel sayısı 247.157'dir (ayrıntılar için LINK).

 

 

Security Treaty Between the United States and Japan, 1951

Security Treaty Between the United States and Japan

Security Treaty Between the United States and Japan

 

Introduction

Japan has this day signed a Treaty of Peace with the Allied Powers. On the coming into force of that Treaty, Japan will not have the effective means to exercise its inherent right of self-defense because it has been disarmed.

There is danger to Japan in this situation because irresponsible militarism has not yet been driven from the world. Therefore, Japan desires a Security Treaty with the United States of America to come into force simultaneously with the Treaty of Peace between the United States of America and Japan.

The Treaty of Peace recognizes that Japan as a sovereign nation has the right to enter into collective security arrangements, and further, the Charter of the United Nations recognizes that all nations possess an inherent right of individual and collective self-defense.

In exercise of these rights, Japan desires, as a provisional arrangement for its defense, that the United States of America should maintain armed forces of its own in and about Japan so as to deter armed attack upon Japan.

The United States of America, in the interest of peace and security, is presently willing to maintain certain of its armed forces in and about Japan, in the expectation, however, that Japan will itself increasingly assume responsibility for its own defense against direct and indirect aggression, always avoiding any armament which could be an offensive threat or serve other than to promote peace and security in accordance with the purposes and principles of the United Nations Charter.

Accordingly, the two countries have agreed as follows:

Article I

Japan grants, and the United States of America accepts, the right, upon the coming into force of the Treaty of Peace and of this Treaty, to dispose United States land, air and sea forces in and about Japan. Such forces may be utilized to contribute to the maintenance of international peace and security in the Far East and to the security of Japan against armed attack from without, including assistance given at the express request of the Japanese Government to put down largescale internal riots and disturbances in Japan, caused through instigation or intervention by an outside power or powers.

Article II

During the exercise of the right referred to in Article I, Japan will not grant, without the prior consent of the United States of America, any bases or any rights, powers or authority whatsoever, in or relating to bases or the right of garrison or of maneuver, or transit of ground, air or naval forces to any third power.

Article III

The conditions which shall govern the disposition of armed forces of the United States of America in and about Japan shall be determined by administrative agreements between the two Governments.

Article IV

This Treaty shall expire whenever in the opinion of the Governments of the United States of America and Japan there shall have come into force such United Nations arrangements or such alternative individual or collective security dispositions as will satisfactorily provide for the maintenance by the United Nations or otherwise of international peace and security in the Japan Area.

Article V

This Treaty shall be ratified by the United States of America and Japan and will come into force when instruments of ratification thereof have been exchanged by them at Washington.

Signatories

IN WITNESS WHEREOF the undersigned Plenipotentiaries have signed this Treaty.

DONE in duplicate at the city of San Francisco, in the English and Japanese languages, this eighth day of September, 1951.

 



 

Japanese Military Parade 2016 with U.S. Army (LINK)


China’s V-Day Military Parade 2015 in Beijing (LINK)


 

 



Military Parades

Military Parades

Japanese Military Parade 2016 with U.S. Army (LINK)


China’s V-Day Military Parade 2015 in Beijing (LINK)


 

 



 

 

ABD 1952’de işgal resmi olarak sona erdikten sonra da Japonya’da kalmayı sürdürdü. Japonya’nın demilitarize edilmiş olmasına karşın, toplum demokratize edilemedi. Etik moral olarak kütleşmiş bir samurai kültürüne teknoloji gibi kolayca giydirilecek birşey değildi. ‘Etik’ ve ‘samurai’ sözcükleri birarada durmaz. Etiğin bir karakter sorunu olduğu düzeye dek, samurainin etik bilinç kazanması ve politik olarak modernleşmesi samurainin sonu olacaktır. Samurai ‘demokratik bir samurai’ olamayacağına göre, ‘boyun eğen bir samurai’ hiç olmazsa potansiyel varlığını sürdürecektir. Ve samurailerin Japon toplumundan ayıklanması tek tek Nazilerin Alman toplumundan ayıklanması ile karşılaştırılabilecek birşey değildir.

 

Japonya’da hiçbirşey göründüğü şey değildir.


Bir kültür bir gecede militarizmden pasifizme dönemez.
Bir ülke bir imza ile despotik bir anayasadan demokratik bir anayasaya geçemez.

Demokrasi yalnızca içi boş bir parlamento binasından oluşamaz.
Bir kültür başka kültürlerin bin yıllar boyunca biriken bilgiden türettikleri teknolojiyi birkaç yılda yaratamaz.
Despotik karakterli bir kültür moral olarak büyüyemez.

 

Japonya kendisi değildir. Başkasıdır — hem üstlendiği şeklin kendisine ait olmaması anlamında, hem de kendi için bir yanılsama olması anlamında. Öz görüngüdedir. Ama öz ancak düşüncenin gözü ile görülebilir.

 

Boyun eğmek yalnızca gücün karşısında eylemsiz kalmayı kabul etmektir, ve ‘korku’ duygusundan etik bir gelişim değil, ama ancak bir nefret ve düşmanlık çıkarsanabilir. Ve egemen olmayan ve dolayısıyla bir ulus olmayan bir ‘ulus’un, kendi istenci altında durmayan ve dolayısıyla özgür olmayan bir halkın en sonunda salt korku nedeniyle parlamenter bir demokrasiyi işletmesi, evrensel insan haklarını tanıması ve yasa egemenliğini uygulaması olanaksızdır.

 

Japonya bir gecede moral olarak ve etik olarak büyüyemez, evrensel ve küresel bir insanlık görüşü kazanamazdı. Ama bir gecede bütün bir sivil teknolojiyi askeri teknoloji üretecek bir dönüşümden geçirebilirdi. Japonya 19’uncu yüzyılın sonlarında Meiji döneminde teknoloji ile tanışmıştı ve II. Dünya Savaşında yenildikten sonra bir kez daha teknoloji ile birleşen boyun eğme tini önceki ‘askeri mucize’yi bu kez ‘ekonomik mucize’ biçiminde sürdürdü. ABD’nin bu sürekli potansiyel gözdağına karşı önlemi Japon Anayasasının 9’uncu Maddesi, ve Okinawa adasında ve Japonya’nın başka yerlerinde askeri üsler kurmak oldu.

 

Japonya 1946 Anayasası

 

Madde 9

İçtenlikle türe ve düzen üzerine dayalı bir uluslararası barış özlemi içinde, Japon halkı ulusun egemen bir hakkı olarak savaşı ve uluslararası tartışmaları çözüme bağlamanın bir aracı olarak zor kullanma gözdağını sonsuza dek yadsır.


Önceki paragrafın amacını yerine getirebilmek için, kara, deniz ve hava kuvvetleri ve ayrıca başka savaş potansiyeli hiçbir zaman sürdürülmeyecektir. Devletin savaş durumu hakkı tanınmayacaktır.

 

Japan’s Constitution of 1946 / Article 9

Japan’s Constitution of 1946 / Article 9

Article 9
Aspiring sincerely to an international peace based on justice and order, the Japanese people forever renounce war as a sovereign right of the nation and the threat or use of force as means of settling international disputes. In order to accomplish the aim of the preceding paragraph, land, sea, and air forces, as well as other war potential, will never be maintained. The right of belligerency of the state will not be recognized.

 

 

 

Evrensel insan hakları bütün bir tarihi boyunca despotik Japon bilincinin uzağında ve ötesinde kaldı. Hak kavramı tıpkı ahlak kavramı gibi etik kavramının özsel bileşenidir ve etik kavramı politik olarak yurttaşlık bilincinde anlatım bulur. Politika kavramı baştan sona etik bir kavramdır. Modern politika özgürlük istencinin eylemi olarak gerçek etik yaşamın oluş sürecidir ve evrensel insan haklarının tam edimselleşmesini hedefler. İnsanlık haklarını tanımayan bir toplum bir yurttaş toplumu değildir. Egemen de değildir, dolayısıyla bir ulus, bir devlet ya da bir ulus-devlet de değildir. Ve Japonya 1946 Anayasası ile biçimsel açıdan da bir devlet olarak sona erdirildi. Bugün de Japonya’nın bir egemenlik ya da bağımsızlık istemi yoktur, nüfusun büyük çoğunluğu durumun sürdürülmesini kabul etmekte ve ABD’nin Japonya’daki askeri bulunuşunu onaylamaktadır. Bu onay bir özgürlük edimi değildir.

 

Son Japon Anayasası Japonya’nın kendi istencinin anlatımı olarak doğmadı. Doğamazdı çünkü Japon halkı hiçbir zaman yasa egemenliğinin ne demek olduğunu anlamadı. Japon deneyiminde yalnızca yabancı istence boyun eğme vardır, kendi istencine değil, ve güce boyun eğme yasa egemenliğini tanımak demek değildir. Tam tersine, istençsizliktir. Oysa demokrasi bütününde boyun eğmenin sonu ve özgürlüğün başlangıcı, kendi istencinin egemenliğidir. Japon halkının anayasası yalnızca ve üstün bir güce boyun eğme üzerine dayanır ve onun henüz varolmayan istencinin anlatımı değildir.

 

‘Japon Mucizesi’ denilen şey etik olmaksızın ekonomi, ve bilim olmaksızın teknoloji üzerine dayanır. Bütünüyle istençsiz uysal bir halkın teknoloji ile birleşmesidir. Tıpkı Commodore Perry’nin yüz yıl kadar önce Japonlara teknoloji armağan etmesi gibi, savaş-sonrası ABD teknolojisi de Japonlar’a açıldı, ve buna kopyalama, aşırma ve giderek açıkça çalma edimleleri eşlik etti. Teknoloji kolay gizlenebilecek birşey değildir. Dışsal kazanım yoluyla elde edilen bu teknolojinin kullanılmaya başlaması yalın bir boyun-eğme tini üzerine dayanır, minimal insan kapital gerektirir ve aşağı yukarı makineler tarafından yerine getirilebilecek bir süreçtir.

 

Japon teknolojisi Japonya’da olmayan ve Asya’nın bütünüyle dışında Batıda gelişen bilimin bir uygulamasıdır. Bilimden ayrı olarak, teknoloji ekonominin bir bileşenidir, pazar tarafından güdülenir ve salt mekanik emeği ya da düşünmeyen kas gücünü gerektirir. Japon ‘mucizesi,’ aslında Çin’de, Güney Kore’de, Tayvan’da, Singapur’da, Hong Kong’da ve başka yerlerde yer alan tüm Asya ‘mucizeleri’ etik temelden yoksun teknolojik dönüşümlerdir. Bir tür köle emeği olan minimal insan kapital teknolojik üretim için özellikle uygun olan emek biçimidir, çünkü teknoloji insan kapitali minimalize eder, ve bunu yalnızca fiziksel emek açısından değil, şirket organizasyonları açısından da yapar. Böyle ‘teknolojik mucizelerin’ gereksindiği tek şey benzer olarak minimal moral ve etik gelişim düzeyleridir ve bunu Asya’ya özgü ateistik despotizm sağlar.

 

Normal olarak, Asyatikler teknoloji ellerinin altında olsa da onu kullanmazlar ve geleneksel yöntemlerinde diretirler ve kendilerini yerellikleri içine gömerler. Çinliler, Hintliler, İranlılar, Araplar ve başkaları, tümü de istençsiz ve eylemsizdir. Japon da yenilik ve değişim korkusu içinde teknolojiyi ilkin ancak çekinerek Hollandalıdan öğrenmeye başladı ve Batı tıbbı, teknolojisi, sanatları, politikası vb. ile tanıştı. Bunu Tokugawa shogunluğunun kendisi o aynı tutucu yalıtılma politikası izlediği dönemde yaptı. Ve Batıyı Batının kendi yetenekleri ile yenebilme tutkusu ile yaptı.

 

 

1950-1973 Japon GNP artışı

 

1950'den 1973'e dek geçen yirmi üç yıl içinde Japonya'nın brüt ulusal üretimi yılda yüzde 10'un üzerinde bir oran ile büyüdü (1980'lerden sonra Çin'in büyüme hızına eşit bir hız). Bu kadar uzun bir süre boyunca böyle yüksek bir oran ile büyüme dünya ekonomik tarihinde ilk kez görülüyordu. 1950'de 11 milyar dolar olan GNP 1973'te 13 kat artarak 320 milyar dolara yükseldi ve aynı zaman aralığında kapital oluşumu ortalaması yılda yüzde 22 idi. 1973'te Japonya GNPsi ABD GNPsinin yaklaşık olarak üçte biri idi ve Japonya ABD ve SSCB'den sonra dünyanın üçüncü büyük ekonomisi oldu.

 

Savaş sonrası yükselişin ön hatlarında demir ve çelik, gemi yapımı, otomobil ve elektronik alanlarındaki üreticiler bulunuyordu. Bu aynı ağır işleyim alanlarının birçoğu ve aynı şirketlerin birçoğu 1930'ların askerileştirilmiş ekonomisinin de önderleri idi.

 

Ağır işleyimsel üretimin toplam üretim içindeki oranı 1970'de %62'ye yükseldi ve hafif işleyim dallarının payı sert bir düşüş gösterdi. Bütün bir "Japon mucizesi" teriminin açıklaması budur ve aynı "mucize" aynı dönemde Almanya için, aslında az çok bütün bir savaş-sonrası dünya ekonomisi için geçerlidir ve bugün çok daha büyük bir ölçekte Çin tarafından yaratılmaktadır.

 

 

1950-1973 Japon GNP Artışı (GRAFİK)

1950-1973 Japon GNP Artışı

Kaynak: A Modern History of Japan: From Tokugawa Times to the Present (s. 247),

 



 

 



İmparator süslü locadan (sol üst köşede) Japonya'nın yeni seçilen parlamentosu "İmparatorluk Dieti"nin çalışmasını izliyor. (Japonya'nın İmparatorluk Dieti," Gotō Yoshikage, 1890.)

 

 

Batıyı, aslında dünyayı ilgilendirmesi ve çözülmesi gereken problem Japonya’nın teknolojik gelişimini nasıl başardığı değil, ama teknolojik gelişim ile birlikte etik gelişimi de başarmış olup olmadığıdır. Sorun Japonya’nın dışsal zor nedeniyle değil ama içsel moral gelişim dolayısıyla evrensel insan haklarını ve demokrasiyi tanıyan bir etik büyüme düzeyine erişmiş olup olmadığıdır. “Dışsal zor” terimi Japon Anayasasının Douglas MacArthur tarafından dikte edilmiş olması, Japon devletinin egemen bir devlet olmaması, ve ülkeyi savunmak üzere ülkede bugün de ABD’nin önemli bir askeri gücünün bulunması olgusunu belirtir.

 



General Douglas MacArthur Japan Generali Hsu Yungchang'ın U.S.S. Missouri güvertesinde Japonya'nın resmi olarak teslim olduğunu belgeleyen barış antlaşmasını imzalamasını izliyor.

 

 

Japonya’nın Silahlı Kuvvetleri değil ama Öz-Savunma Kuvvetleri vardır. Anayasanın 9’uncu maddesine göre Japonya uluslararası anlaşmazlıkları çözüme bağlamak için bir araç olarak savaşa baş vurmayı sonsuza dek reddeder ve hiçbir zaman “kara, deniz ya da hava kuvvetleri” bulundurmayacağını kabul eder. Teknolojik gelişme etik gelişmenin belirsizliği durumunda bütün bir dünya için potansiyel bir problemden başka bir anlama gelmez.

İMPARATOR, TANRI, VE DİN

İmparator, Tanrı, ve Din

894.00/560

The Ambassador in Japan (Grew) to the Secretary of State

No. 1630
Tokyo, January 7, 1936.
[Received January 27.]

 

Political

domestic

The domestic political field has been largely occupied by discussions over what has been called the “Emperor organ” theory, a question which has been discussed in several despatches from the Embassy. The “fundamentalists” object to any attitude on the part of public officials to regard the Emperor as in any sense an instrument or organ of the State. He is to be considered Heaven’s Regent, the descendant of the Sun Goddess, and as such far above such mundane position as the Head of a State or the organ whereby the body politic makes its decisions known. Paradoxically this vigilance has been accompanied by agitation on the part of these same elements to remove all “non-fundamentalists” from positions in the Imperial Court which would have the effect of rendering such officials as the Minister of the Household, the Grand Master of Ceremonies, the Keeper of the Seals and perhaps the President of the Privy Council, responsible to the Government for their political views. Up to the present time these officers have been men of experience and prestige who have been considered as non-political appointees and have held office regardless of political changes in the Government. The agitation in effect is against the influence which these older men surrounding the Emperor have been [Page 710]able to exert without accompanying political responsibility. It is probable that the agitators do not see the results which would flow from the success of their efforts.

The Government has continued to be “national” or non-party in character, and has managed to stay in office. It has, however, been unable to control the Diet to the extent of obtaining much new legislation. The Diet adjourned last spring with most of the Government’s bills on the calendar.

In 1936 the Government will be confronted with a general election, as the four year term of office of members of the House of Representatives will expire, but it is not yet known whether the Government will dissolve the Diet, or allow the legislature to complete its session and then hold the election. This question will be decided by the political exigencies of the moment. There seems no doubt that this year as last, the Government will be able to put through the budget because the influence or fear of the military will probably be sufficient to accomplish it. There is no doubt, however, that the latter has not now the political prestige that it had when the present Diet members were elected four years ago. Besides, the Seiyukai have seized upon the “Emperor organ theory” as a political slogan and threaten to make a campaign issue of it. It will be interesting also to see the character of the new Diet, the first to be elected under the rigid rules of the Corrupt Practices Act, because the members will be less subject to the charge of owing their election to bribery or other sinister activities.

KAYNAK

 



 

 

İdea Yayınevi Site Haritası | İdea Yayınevi Tüm Yayınlar
© Aziz Yardımlı 2017-18 | aziz@ideayayinevi.com