İdeoloji ve İnsan Doğası
Aziz Yardımlı

İkinci Dünya Savaşının hemen arkasından Doğu Avrupa ülkelerinde "proleter devrimleri" yer aldı ve ezilen ve sömürülen insanlığın bir bölümü daha kapitalizmden ve emperyalizmden kurtarıldı. Milyonlarca insan ilk kez bütün bir tarih boyunca bekledikleri etik cennete kavuştu. Batı yoksulluk, sömürü ve savaş içinde çürürken, Sosyalist ekonomiler insan için yeryüzünde insanın sonsuz değerine yaraşır bir cennet yarattı. Sınıf ayrımları silindi, üretici güçler olağanüstü bir hızla gelişti, devletler sönme yoluna girdi.
— Foto: Maria Starbova, Slovakya, sosyalist dönem.  
 

 


İdeoloji ve İnsan Doğası



Etik insan doğasından doğar ve bir ideoloji yaratısı değildir. İdeoloji yapay bir etik yaratmayı ister çünkü etik konusunda tam bilgisizlik üzerine, muazzam bir etik gerilik üzerine dayanır. Bu gerilik nedeniyle ideoloji dünya tarihinde ancak modern etik gelişime izin vermeyen çaresiz, despotik toplumlarda bir kurtuluş programı olarak ortaya çıkar. Tarihsel olarak, gelişmiş ve politik olarak güçlü bir yurttaş toplumu temelinden yoksun böyle ülkelerde devrilen monarşilerin yeri ideolojik partiler tarafından doldurulur. Çarlık Rusyası ve İmparatorluk Çini durumunda olduğu gibi, ve benzer olarak Weimar Almanyası durumunda olduğu gibi, yurttaş toplumunun eylemi olmayan devrimler yalnızca devirirler. Demokratik istençten doğmaz, tersine demokratik istence karşı çarpışırlar. Monarşinin boş kalan güç koltuğu uğruna bir kurtarıcılar kalabalığı güç kavgasına girişir. Yeni doğmakta olan demokrasi kolayca ideologların tutku ve şiddeti önünde geri çekilir ve alan despotların despotlar ile çarpışmasına terk edilir.
1. İdeoloji ve İnsan Doğası
2. Popülizm
3. İdeoloji ve Nefret Duygusu
4. İnsan Doğası
5. Güç, Zor, Şiddet, Terör
6. İdeoloji ve Politika
7. Kişilik Kültü ve İdeoloji



İdeoloji / Aziz Yardımlı, 2008

 

Nazi Almanyasında ve Bolşevik Rusya’da henüz güçsüz demokratik istenci temsil eden Reichstag ve Duma aşağı yukarı hiçbir direniş ile karşılaşılmadan yok edildi. Çin’de yok edilecek herhangi bir demokratik kurum olmadığı için despotizm hiçbir kesintiye uğramadan yalnızca el değiştirdi.

 

Üç ülkede de aynı şey oldu ve güçsüz demokrasiler güçlü despotizmlere yenik düştüler. Ve despotizmin utkuları ‘devrimler’ olarak kabul edildi. Bir despotizmin bir başka despotizm tarafından devrilmesi bir devrimden çok bir şiddet edimidir ve despotun despot ile kavgasından tarihsel anlamı olan hiçbirşey doğmaz. Bu tür ‘devrimler’ birincil olarak içerdikleri zor, şiddet ve terör öğeleri nedeniyle ‘devrim’ adını kazanırlar, sağlayamadıkları toplumsal ve politik iyileşmeler nedeniyle değil.

 

‘İdeoloji’ toplumbilimsel bir kavramdır, çünkü toplum kavramını reddeder. Politik bir kavramdır, çünkü devlet kavramını reddeder. İdeoloji toplumbilimi ve politik bilimi ancak diktatörlüğün, tiranlığın, terörün vb. bu bilimleri ilgilendirmesi kadar ilgilendirir.


Despotizmin demokratik devrimi devirmesi karşı-devrimdir ve Bolşevik, Maoist ve Nasyonal Sosyalist ‘devrimler’ tümü de despotik kültürlerde henüz doğmakta olan demokratik istenci bastıran karşı-devrimler oldular. Her üç durumda da ideoloji demokratik devrimin araladığı kapıdan girerek henüz güçlü olan despotik kültürü tek partinin şiddet kültürüne yeğinleştirdi.



Devrimler ve Modern Devrim
 

‘Devrim’ sözcüğü zora dayalı olmak üzere her türden politik güç değişimini anlatmak için kullanılır ve değişim çoğunlukla salt bir hükümet değişiminden öteye geçmez. Bu geniş bağlamda Meksika’da Diaz’ın diktatörlüğüne karşı savaşan köylü önderi Zapata da devrimcidir, ve Bourbon Hanedanını deviren Orleans Hanedanı da tıpkı Jacobinler gibi devrimci olarak kabul edilir. ‘Devrim’ zorunlu olarak ideoloji gerektirmez. Öte yandan bir devrimi deviren karşı-devrimler de devrim olarak kabul edilir çünkü karşı-devrim olmaları hiçbirşey devirmedikleri anlamına gelmez. Bu anlamda demokratik devrimleri deviren Nasyonal Sosyalistler ve Enternasyonal Bolşevikler de devrimci olarak kabul edilir.

 

Salt devirme ile tanımlanan ama neyin devrildiğine ilgisiz olan bu ‘devrimler’ ile karşıtlık içinde, modern devrimler tarihsel misyonlarını tamamlayan imparatorlukların yerlerini yeni misyonları ile demokrasilere bırakmasını anlatır. Demokrasi herşeyden önce salt bir hanedan ya da hükümet ‘devirme’ eylemi değildir. Daha çoğudur ve insanlığın iç despotizminin devrilmesini ve etik yaşamın bütününün evrensel istencin normlarına göre yeniden kurulmasını hedefler. Evrensel insan doğasına özünlü özgürlük istencinin anlatımı olarak demokrasinin işi homo sapiensi gerçek etik yaşamın kuruluşuna doğru geliştirmek, ve etik sınır tanımadığı için, küresel etiğe doğru geliştirmektir. Yurttaşlık istencinin anlatımı olarak demokrasi bir süreç, ereksel bir gelişim süreci olduğu için, süreçteki iniş-çıkışlar demokrasiyi tanımlamak için yeterli olamaz. Demokrasi ereği tarafından, evrensel insan hakları, duyunç özgürlüğü ve yasa egemenliği tarafından tanımlanır. Erek ideal olduğu için, erişilen erek bir etik gerilikler türlülüğü olamaz. Etik kavramı evrensel insan doğasına ait olduğu için, erişilen erek zorunlu olarak bütün bir insanlık için etik türdeşlik ya da küresel etiktir.



 

1848 Devrimleri ve İmparatorlukların Direnişi / Berlin'de Mart Devrimi, 1848 (Märzrevolution 1848)

Berlin’de Mart Devrimi 1848 / Märzrevolution 1848 (W)

1848 Mart devrimi sırasında Berlin'deki Geniş Caddede (Breite Straße) barikat çarpışmalarından sonra kutlamalar yapan devrimciler.
Resimde ortada ve alt kenarda bayrakları gösterilen monarşist devrimciler başında bir tekerk olmak üzere bir Alman birliği istiyorlardı. Resmin sağ yanında bayrakları gösterilen cumhuriyetçi devrimciler Fransız modeline göre kurulu bir cumhuriyet istiyorlardı ve buna göre bayrakları Fransız Üç Renkli bayrağının biçemine göre dikey şeritlerden oluşuyordu.


Historisches Bild zur Märzrevolution 1848; jubelnde Revolutionäre nach Barrikadenkämpfen am 18./19.? März 1848 in der Breiten Straße in Berlin.
Auf dem Bild erkennt man zum einen in der Mitte und am unteren Bildrand die Flaggen der monarchistischen Revolutionäre. Diese stritten für eine Deutsche Einheit mit einem Monarchen an der Spitze Deutschlands. Auf der rechten Seite des Bildes findet man zwei Flaggen der republikanischen Revolutionäre. Diese wollten eine Republik nach französischem Vorbild errichten - daher auch eine schwarz-rot-goldene Trikolore.
Die Ausrichtung der drei Farben auf den revolutionären Flaggen variierte.


Iconic picture of the 1848 revolution in Berlin.
In the painting one can recongnize in the middle and on the bottom edge the flag of the monarchist Revolutionaries. They wanted a unified Germany with a monarch at its head. On the right side one can see two flags of the republican Revolutionaries. They wanted a Republic based on the French example and therefore constructed their flag with vertical stripes, in the style of the French Tricolor.
The orientation of the three colors on the revolutionary German Tricolors varied.

 



 

“Ulusların Baharı” olarak da adlandırılan 1848 Devrimleri bütün bir Avrupa üzerine yayılan bir politik altüst oluşlar dizisi idi. Devrimler birincil olarak demokratik ve liberal nitelikli idiler ve eski monarşilerin kaldırılmasını ve bağımsız ulus devletlerin yaratılmasını hedefliyorlardı. Örgütsüz ve öndersiz olarak, devrimler tüm sınıflar tarafından destekleniyordu. Çatışmalar sırasında on binlerce insan yaşamını yitirdi ve daha da büyük bir sayı sürgüne gitmek zorunda kaldı. Avusturya'da ve Macaristan'da serflik kaldırıldı, Danimarka'da saltık monarşi sona erdi ve Hollanda'da temsilci demokrasi kabul edildi.

 

Modern devrimler yalnızca devirmekle yetinmeyen devrimlerdir. Özgürlük uğruna devrimlerdir ve evrensel insan haklarının, duyunç özgürlüğünün ve yasa egemenliğinin kuruluşunu amaçlarlar. Bu kavramlar ideolojik kurgular değildir, sol ya da ortanın-solu ya da sağ ya da ortanın sağı gibi ideolojik saçmalıkları çöpe atarlar. İnsan doğasından, özgür istencin kendisinden doğarlar, herhangi bir entellektüelin kaprisinden değil. Modern devrimin biricik öncülü evrensel özgürlük bilincinin kazanılması, istençsiz halkın özgür yurttaş toplumuna büyümesidir. Tarihsel bir önemi ve anlamı olan devrim salt bir hükümet değişimi olan sözde devrimlerden, ideoloğun istencinden doğan komplolardan başka birşeydir.

 

Modern demokratik devlet yurttaşın devletidir, salt bir uyruğun değil. İstençsiz kul, serf ya da köle ile karşıtlık içinde, yurttaş istencinin bilincinde olan özgür, kendine değer ve anlam veren bireydir ve saltık olarak ona ait olan egemenliğin paylaşılmasına, onu yönetecek başka bir gücün varlığına izin vermez. Yurttaş yönetilmez ve önder gereksiniminde değildir, çünkü özgürlüğünün bilincinde olan yurttaşın istenci biricik egemen güçtür. Yurttaşın yasaları onun kendi istencidir ve özgürlük yasada kendi hakkının anlatımını bulmak, kendi istencini tanımak ve kendini yönetmekten başka birşey değildir. Yasa egemenliği yurttaşlık istencinin devredilemez ve bölünemez egemenliğidir. Bu kendi egemenliği altında, birey demokratik devletinde tüm evrensel haklarından yararlanır, çünkü onun hakkı onun istenci ve özgürlüğü ile birdir. Ve anayasa yurttaşın egemenliğinin, ve yasalar yurttaşın haklarının anlatımından başka birşey değildir.


Çin’de “devrim” nasıl yapılır?

 

Battle of Xiangjiang River (VİDEO)

Battle of Xiangjiang River (LINK)

 



 

 

 

İdeolojinin Karakteristikleri
 
İdeolojinin İstemedikleri

  • Evrensel insan hakları ideoloji için bir hedef değildir çünkü ideoloji bu nesnel-evrensel belirlenimi, bu ideayı salt bir uydurma olarak görür.
  • Duyunç özgürlüğü ideoloji için kazanılacak değil ama tam tersine bastırılacak bir kavramdır, çünkü ideoloji duyuncu yalnızca aldatılacak düşüncesiz bir duygu olarak görür.
  • Yasa egemenliği de ideolojinin bir ereği değildir, çünkü ideoloji genel olarak devleti yadsır, partinin tiranlığında ve kişilik kültünde sonlanır.
İdeolojinin İstedikleri

Bir insan biçimlendirme programı olarak İdeoloji —

  • bireysel istencin üzerindedir ve onu kendi modeline göre biçimlendirerek yüksek davanın içerisine soğuracaktır. İdeoloji özgürlüksüz ve istençsiz insanı güçsüz insanı yakalar, çünkü bu kişilik her zaman bağımlı olmak zorunda olduğu yanılsaması içinde hiçbir zaman sorumluluk almaya hazır değildir; bütün bir varoluşunun dışsal egemen güçler tarafından belirlendiğinden emindir; ve neredeyse bir tür coşku içinde kendinden vazgeçmeye, kendini aldatmaya, kendini yalana uyarlamaya, kendini duyunçsuz bir adak olarak sunmaya hazır ve isteklidir.
  • İdeoloji toplumun da üzerinde olan bir güçtür, onu onun asıl çıkarı uğruna yönetecek ve ekonomiyi bütününde onun elinden alarak onun toplum olma niteliğini ortadan kaldıracaktır.
  • Ve devlet-üstü bir istenç olmakla devleti ortadan kaldırarak kendi istencini egemen kılacak, politik yaşamı bir kişilik kültüne indirgeyecektir.

 

İdeoloji politik bir istenç değildir. Anti-politik bir istençtir ve tüm programı evrensel insan haklarının ortadan kaldırılmasından, duyunç özgürlüğünün bastırılmasından ve yasa egemenliği yerine parti diktatörlüğünün geçirilmesinden oluşur. Bu genel olarak politikanın ortadan kaldırılmasıdır. İdeoloji en sonunda bir kişilik kültü olarak tarihsel bir anomali olduğunu tanıtlar.

 

İdeolojik Savlar

İdeoloji —

  • kendini egemen istenç olarak ileri sürer — daha güçlüsü olmayan bölünemez ve devredilemez saltık güç olarak;
  • kendini duyunç olarak ileri sürer — haklı, doğru ve iyi olanın biricik moral yargıcı olarak; ve
  • kendini dünyada hakkın edimselleşmesi olarak ileri sürer — soyut bir doğal hak kurgusu olarak değil, ama hakkın kendisini belirleyen materyal güç olarak.

 

İdeoloji bütün bir etik yaşamın nasıl olacağına, devlet, toplum ve aile yapılarının nasıl belirleneceğine karar verecektir. Bu iş insan doğasına bırakılamaz, çünkü insan doğası kavramı metafiziksel bir yanılsamadır ve insan tini pozitif terimlerde yeniden tanımlanmalıdır.

 

İdeolojik Beklentiler ve Beklenmeyen Sonuçlar

 

İdeolojinin programı başlangıçta tasarlananlardan bütünüyle başka sonuçlar getirir. İdeoloji —

  • üretici güçleri geliştirecektir; ama bireysel istenci reddettiği için sonuç ekonominin bütünsel çöküşü, işçi sınıfının sömürüsü, köylülüğün kitlesel kıyımı ve dolayısıyla kıtlık ve açlıktır;
  • devleti ortadan kaldıracaktır; ama sonuç tarihin bildiği en güçlü tiranlıkların doğuşudur;
  • barışı getirecektir; ama sonuç kurtarılması gereken insanlığın kendisini yok etme gözdağını veren bir nükleer silahlanmadır;
  • ve genel olarak, bolluk ve gönenç yerine açlık, kıtlık, kitle kıyımları, toplama kampları, nükleer savaş gözdağı ile tanımlanan bir bozulmada sonuçlanır.

 

Ortaya çıkan şey tüm hak ve özgürlüklerinden yoksun bırakılmış ve sindirilmiş uyrukların bir eşitliğidir. Propagandaya ayarlanmış bir evrensel eğitim, çalıntı teknoloji üzerine silahlanma, işlemesi olanaksız bir planlı ekonomi, korku, utanç ve yalan ilişkileri düzleminde insan karakterinin tam bozuluşudur.

 

İdeoloji evrensel insan hakları ve tüm yurttaşlar için hak eşitliği kavramını bir yanılsama olarak görür, çünkü ideoloğun bakış açısından hak ancak egemenin gücünden doğabilir ve ideolog “daha eşit”tir. Onun için, “yurttaş” kavramı, tıpkı bu kavram ile bağlı hak, eşitlik, özgürlük kavramları gibi, yalnızca metafiziksel bir uydurmadır. İdeoloji için demokratik toplum özgür ve eşit yurttaşlardan değil, düşman ve eşitsiz sınıflardan oluşur ve pozitif olgular olarak eşitsiz hakları ile burjuva ve proleter sınıfları vardır. Politik güç toplumsal hak eşitliğinden doğmadığı için, ulus değil sınıf egemendir.

 

İdeoloji ekonomik ya da sınıfsal eşitsizliği politik eşitsizlik olarak görür. Burjuva toplum ya da kapitalist toplum dediği yurttaş toplumunun egemen sınıf ve ezilen sınıf olarak bölünmüş sınıflı toplum olduğunu ileri sürer. Politikayı yurttaşın değil, sınıfın sorunu olarak, ve sınıfı ekonomik değil politik bir kavram olarak görür.

 

Bu ideolojik düşünceler düzleminde, modern devlet evrensel istencin anlatımı değil ama güçlü kapitalist sınıfın baskı aracıdır. Yasa eşit yurttaşların istencinin anlatımı değil ama egemenin buyruğudur. Devlet bir demokrasi değil ama egemen sınıfın diktatörlüğüdür. İdeoloji modern birey, modern toplum, modern devlet kavramlarını yabancılar.

 

 

 

Yurttaş Kavramı ve İdeoloji

 

Yurttaş istencinin bilincinde olan ve yasalarını kendi istenci yoluyla belirleyen özgür bireydir. İdeoloji bireyselliği dayanılmaz bulur ve onu varoluştan tam olarak silmeyi ister, çünkü bireysel özgürlük her kötülüğün kaynağıdır. Yurttaş özel mülkiyet iyesidir ve modern tarihin ilk büyük yanlışlığı bunda yatar. Yurttaş duyunç özgürlüğünü kabul eder, ve ikinci yanlışlık budur. Son olarak, yurttaş özgür ve egemen olduğunu kabul eder ve bu nedenle evrensel insan haklarını ve yasa egemenliğini doğrular. Bu da yanlıştır ve ne onun bireysel hakkının bir değeri vardır, ne de yasalar istencinin anlatımlarıdır. Yurttaş yoktur.

 

İdeoloji “yurttaş” kavramının yerine “burjuva” sözcüğünü geçirir (ki bu son terimin “kentli” anlamına gelmesine karşın, ideolog onunla kapitalist dediği bir hırs karakterini anlar). Buna göre “yurttaş toplumu” kavramı da reddedilir ve “burjuva toplumu” olarak ya da “kapitalist toplum” olarak yeniden tanımlanır. İdeoloji “demokrasi” kavramını reddeder çünkü onun despotik bilincinde “demokrasi” diktatörlük, daha tam olarak burjuva diktatörlüğüdür. Onun yerine “gerçek” demokrasiler olan “halk demokrasilerini” kurar.

 

“Yurttaş toplumu” kavramının politika biliminden atılması ve yerine “kapitalizm” teriminin geçirilmesi bu bilimi bilimsellikten bağışlar ve ideolojinin terminolojisini kullanan bir görüşe indirger. Kapitalin birincilliğini anlatan “kapitalizm” terimi politik çözümlemede hak, ahlak ve etik kavramlarını salt ikincil süslemelere indirger ve o zaman kapital olarak mülkiyet yalnızca bir sömürü aracı olurken, istençsiz ekonomi yalnızca hırsın bir işlevine döner. Ve o zaman devlet ve yasa egemenliği moral özünü yitirir ve yalnızca egemen sınıfın çıkarlarına ayarlanmış bir baskı aracı olur.

 

Etik yapıyı bir ‘üstyapı’ olarak ve istenci ‘özgürlüksüz’ bir güdü olarak görmesine karşın, ideoloji kötülüğü yeryüzünden silecek, insanlığın bütününü kurtaracak, aslında bütün bir tarihi yeniden yapacaktır. Tarihin başıboş gidişine bir son verecek, onu denetleyecek, programlayacak ve planlayacaktır. Öyle görünür ki tarih şimdiye dek salt bir saçmalık olarak işlemiş ve bütün bir insanlık ideolojinin ortaya çıkacağı mutlu anı beklemiştir.

 

Değişimin bütün gizi ideoloğun yaratıcı bilincinde, daha ussalı olmayan ussallığında yatar. İnsana ne olması ve ne yapması gerektiğini o öğretecek, ve bunu ütopik beklentiler içinde değil, ama ele geçirdiği devlet gücü yoluyla bilimsel olarak yapacaktır. Bilimsellik materyal altyapıya uyumlu olma koşuluna bağlıdır. Ve herkesten önce ideolog materyal çevrenin birincilliğini anlar ve onun belirleyiciliğin kabul eder. İnsan özgürlüğü altyapının direnilmez gücü karşısında yalnızca bir yanılsamadır.

 

İdeoloji hedefleri açısından esenlik sözü veren dinleri de gölgede bırakır, aslında onları büyük yalanlar olarak silip atar ve kendi programını biricik gerçek insanlık programı olarak ileri sürer. İdeoloji dinin yerini aldığı için de dini yerinden etmelidir.

 

İdealar ideoloji üretmez. Hak, ahlak ve etik alanlarının kavramları ideolojik kurgular değildir.

“İdeoloji” Teriminin İsim Babası: Antoine Destutt de Tracy (1754-1836)

“İdeoloji” Teriminin İsim Babası

 

   
İdeoloji (idea-logy) terimi Fransız Devrimi sırasında Antoine Destutt de Tracy (1754-1836) tarafından ideoloji ve psikoloji karşıtlığı bağlamında türetildi. Algı, bellek, yargı ve istenci duyumlardan türeten Tracy'nin terime verdiği anlam (“düşünceler ya da idealar bilimi”) türeticisinin duyumculuğu kadar geçerli idi. Tüm bilimler düşünceler üzerine dayandığına göre, Tracy ideolojinin en sonunda bilimlerin kraliçesi olacağına inanıyordu. İdeoloji teriminin anlamı tarihsel süreçte başkalaşımlara uğradı ve politik olarak çeşitli programları altına alan genel bir terim olarak kullanılmaya başladı. Ama "düşünce" sözcüğünün genelliğinden ötürü "ideoloji"nin kullanımına hiçbir sınır olmadığı için, "ideoloji" terimi gevşek olarak her kültürel bilinç biçimini anlatmak için kullanılır.

 



 

 

Eleştiri ve İdeoloji

Her eleştiri ideoloji olmasa da her ideoloji bir eleştiridir ve her eleştiri bir ön eleştirinin eleştirisidir. İdeoloji tepkiseldir. Eleştirinin yargısı tıpkı eleştirdiği yargı gibi göreli bir ölçüte dayanır. Ama ideoloji saltık bir ölçütten yoksun olsa da kendi göreliliğini saltık olarak ileri sürer ideolojinin eleştirisinin eleştirisi bir ihanet olarak, döneklik olarak, düşmanlık olarak görülür (örneğin kendisi bir Marxist olan Kautsky’nin Bolşeviklerin devrimcilik ile özdeş gördükleri şiddet ve terör politikasını eleştirisi böyle görüldü).

 

“The revolutionary dictatorship of the proletariat” / “rule that is unrestricted by any laws”

“Dictatorship is rule based directly upon force and unrestricted by any laws.”

“The revolutionary dictatorship of the proletariat is rule won and maintained by the use of violence by the proletariat against the bourgeoisie, rule that is unrestricted by any laws.”

— Lenin, The Proletarian Revolution and the Renegade Kautsky, pg. 236.

 



 

‘Eleştirel düşünme’ bir başka ‘eleştirel düşünme’ tarafından eleştirilir ve kendisi onun eleştirisidir. Eleştiri ‘düşünen irdeleme’dir, ama düşünen irdeleme olması eleştirinin kendisini başka bir düşünen irdelemenin nesnesi yapar. İrdelediği şey de benzer olarak düşünen bir irdelemedir. Kolayca her olumsuz irdelemeye ve incelemeye eleştiri denebilir ve her eleştiri başka her olumsuz irdelemenin ve incelemenin eleştirisidir.

 

Öngörülen toplumsal dönüşümün “taşıyıcıları” olacak insanlara bir eylem planı sunan bir tiranlık kursu olarak “Eleştirel Toplum Kuramı” gibi şeyler henüz çağdaş üniversitenin programında eleştirel düşüncenin nesneleri olarak değil, propaganda araçları olarak kullanılmaktadır.

 

BİR İDEOLOG PORTRESİ: JÜRGEN HABERMAS

Bir İdeolog Portresi

 

   

Frankfurt'ta Goethe Üniversitesinde Emeritus Profesör Jürgen Habermas kurtarıcı ideologlardan biridir. Katı bir Protestan çevrede yetişen ve babası bir Nazi sempatizanı olan Habermas 1954'te felsefe doktoru oldu. Daha sonra Horkheimer ve Adorno altında Marxist kuram üzerine çalıştı. 'Ortodoks' Marxizme uygun olarak kurulan Frankfurt Araştırma Kurumunun ("Frankfurt Okulu") son önemli üyesidir. Habermas kuramlarını başka birçok kavram arasından özellikle seçtiği "iletişim" kavramı çevresinde kurar.

Habermas Marxizme bağlılığının bir sonucu olarak sık sık demokrasinin kararsızlığını anımsatır ve zaman zaman Avrupa Birliği projesinin çöktüğünü belirterek bir tür “post-demokratik bürokratik egemenlik” evresine geçildiğini ileri sürer.

Habermas bir toplumbilim ve ideoloji sentezi sunar. Ussallığın nesnelliğini kabul etmez ve onu dilin bir belirlenimi olarak görür. Görecilikleri ile ateist Marxizmi olduğu gibi İran'daki teokratik molla rejimini de savunan postmodern yazarlar ile duygudaşlığının gizi bunda yatar. "İletişimsel yetkinlik" dediği şeyin hayvanlarda bulunmadığını ve onun insana özgü olduğunu keşfeden Habermas bu ilke temelinde insanlığı "kurtarma" tasarları uğruna çalışmasını sürdürmektedir. Aydınlanmayı "bitmemiş bir proje" olarak görerek onun dil-edimleri yoluyla düzeltilebileceği ve iyileştirilebileceği kanısındadır. Habermas'ın materyalizminde insanın moral öz-denetimi gibi ‘metafiziksel’ bir kavrama yer yoktur.

Aynı zamanda "kamu alanı (Öffentlichkeit)" dediği şeyin kapitalizmin gelişi ile doğduğuna, bu alanın devlet denetiminden bağışık olduğuna ve bireylerin görüş alış-verişinde bulunmaları için olanak sağladığına inanır. Bu "eleştirel" alanın doğuşunda gazeteler, dergiler, kitaplar, masonik lojalar ve kafeler belirleyici rol oynamıştır. Tecimsel kitle basını sonunda kamu alanını ezmiş olsa da, Habermas bu eleştirel bölgenin yeniden dirileceği inancındadır.

Habermas genellikle kavramlar için onlara uygun olmayan sözcükler seçer ve sonra bunu bir alışkanlığa çevirerek başkalarından da aynı şeyi yapmalarını bekler. Örneğin "kamu alanı" ya da "açıklık" dediği şey gerçekte ideolojik düşünce için bir tabu olan "yurttaş toplumu" gibi birşeyi anlatmak için amaçlanır. "İletişimsel eylem" belirsiz bir terimdir ve iletişim, konuşma vb. gibi anlamlara gelmesi gerekir. Habermas'ın en devrimci buluşlarından biri demokrasi bilincinin kahve sohbetlerinin bir sonucu olarak “kahvehanelerde” doğduğu görüşüdür.

 



 

 

 

 

 


 
 

Popülizm



 

Popülizm


 

“Halk” terimi sık sık yüceltilir. Ve “yığın” ve “kitle” sözcükleri de. Çünkü bu terimler propagandanın, yalanın ve aldatmanın asıl nesnesini oluştururlar.

 

Popülizm politikanın halkın olmayan istencine uyarlanmasıdır. Halk istençsiz ve dürtüsel olmada yurttaş toplumundan başka birşey, gelişmeyen, ilerlemeyen, değişime dirençli ve yeniliğe düşman gelenekçi bir kitledir. Ve yönetilmesi gereken bir kitledir. Halkın istençsizliği doğrudan doğruya “halk” kavramının politik bir kavram olmadığını belirtir. Buna göre “popülizm” de demokrasi ile, yurttaş toplumu ile ilgisi olmayan bir terimdir. Demos “halk” demek değildir ve bir aptallar toplumu olmayan klasik Atina’da demos terimi köleleri ve kadınları da kapsayan nüfusun bütünü için değil, yalnızca özgür yurttaşlar grubunu anlatmak için kullanılıyordu.

 

  • Popülizm istençsiz kitlelerin önder gereksinimini karşılar.
  • Popülizm demokrasiye benzer, ama yurttaş toplumunun özgür istencinden yoksundur ve bütününde halkın dürtüsel istekleri üzerine beslenir.
  • Popülizm ideoloji de değildir, bir programı yoktur ve hedefleri halkın geçici eğilim, istek, özlemlerine vb. göre belirlenir.
  • Popülizm yetkeci ve zorlayıcıdır, ve dürtüsel olmada parlamento ile geçimsizdir.

 

 

Politika evrensel insan hakları, duyunç özgürlüğü ve yasa egemenliği uğruna eylemdir. Popülizm dürtüsel eylemdir.

 

 

Popülizm politikanın tüm etik içeriğini boşaltır. Popülizm kendini etnik, ırksal, sınıfsal, mezhepsel etmenlere uyarlamada genel olarak —

  • evrensel insan haklarını çiğner;
  • duyunç özgürlüğünü çiğner; ve
  • yasa egemenliğini çiğner.

 

Halk ulus değildir. Halk özgürlük bilincinden yoksun olduğu için egemenlikten de yoksundur ve politik bir karakter taşımaz. Yurttaşın istenci özgür ve dolayısıyla politiktir, ve bu evrensel istenç tikel belirlenimleri olan evrensel insan haklarının, duyunç özgürlüğü ve yasa egemenliğinin kaynağıdır. Dürtünün istence üstünlüğünün güvencesi olmada, halk her zaman evrensel insan haklarını, duyunç özgürlüğünü ve yasa egemenliğini çiğnemeye yatkındır.

 

Popülizm halkın dürtülerinden politika türetir ve bu nedenle demokrasinin kendisinin kronik problemidir.

 

 

Popülizm halkın doğrudan isteklerine yanıt veren yalancı bir politikadır. Popülizm bir dejenerasyon değildir çünkü halk her zaman dejeneredir. Halkın egemenliği değildir, çünkü halk hiçbir zaman egemen değildir. Bozuk bir demokrasi de değildir, çünkü demokrasi her zaman iyileşme ve düzelme sürecinden başka birşey değildir. Bir bunalım değildir, çünkü demokrasi her zaman bunalım olmalıdır. Popülizm politik gücün istençsiz halkın dürtülerinden türetilmesidir ve bu düzeye dek yalancı bir problem değil ama demokratik istencin gerçek problemidir.

 

Klasik Yunanca’da demos (δῆμος) ve ethnos (ἔθνος) sözcükleri karşıtlık içindedir. Demos “özgür yurttaşları” ya da “egemen halkı” anlatırken, ethnos kalabalık, sürü gibi açıkça politik olmayan insan grubunu anlatır. Sözcüklerin birbiri yerine ya da anlamdaş gibi kullanılabilmesine karşın, aralarındaki başlıca ayrım demosun politik bir anlamı varken, ethnosun yabancı insan gruplarını (“etnik” grupları) belirtmek için de kullanılmasıdır.

 

Popülizm ve İdeoloji

İdeoloji halkın dolaysız isteklerini programına uygun olmasalar da üstlenir ve kitlelerin desteğini kazanır: Bolşeviklerin halka sundukları şeyler ekmek, toprak ve barış idi. Ve Nazilerin Alman halkına sundukları şeyler iş, anti-semitizm ve etnik gurur duygusu idi. Popülizm ideolojiye benzer ve ideoloji tarafından kullanılır.

 

 

 


 
 

İdeoloji ve Nefret Duygusu







İdeoloji ve Nefret Duygusu



İdeolojinin bilgeliği insan doğası kavramından, insanın ussal istencinden doğmaz. “Altyapı” denilen pozitif realiteden ve görgül bir yönteme göre ya da bir tür yansıma yöntemine göre doğar — ve bir tür tabula rasa olarak görülen insan doğasını yeniden tanımlar. En azından ideolojinin ‘bilgikuramı’ bunu söyler. Bu evrik bir epistemolojidir: Kavramlar dışsal materyal dünyanın insan bilinci üzerindeki izdüşümleridir. A priori olan realite, a posteriori olan idealitedir.

 

Platon bilginin bir tür anımsama gibi olduğunu, insan düşünme yetisine özünlü İdeaların etkinleşmesi olduğunu düşünürken, Descartes da başka terimlerde yine aynı şeyi, bilginin kaynaklarının bizde olduğunu söylüyordu. Klasik felsefe için bilgi insan usunun nesnel kavramlarını ilgilendirir ve bu nedenle insana dışarıdan verilen ve onun sorgusuzca kabul etmesi gereken bir inak değil, bir inanç değildir. Buna karşı ideolojinin ‘epistemolojisi’ bilincin çevrenin bir ürünü olduğunu, altyapı tarafından belirlendiğini ya da materyal dış dünyanın bir yansıması olduğunu söyler. Bu materyal epistemoloji deneyimi bilginin kaynağı olarak kabul eden görgücülüğün bilgi öğretisi gibidir. Görgücülük ve özdekçilik arasındaki ayrım görgücülüğün bu yansıma öğretisinin kuşkuculukta sonuçlandığını kavraması, ideolojinin ise böyle karanlık derinliklere inme gereğini duymaksızın sığlıkta kalmayı yeğlemesidir.

 

Realitenin a priori kavramlar tarafından belirlendiği ya da biçimlendirildiği kabul edilirse, ideolojinin realitesi kendinde realite değil, ama onun kendi öznelliği tarafından belirlenen ve uygun gördüğü öznel kategorilere göre biçimlendirilen öznel bir realitedir. Varolan birşey değildir. Bu öznellik nedeniyle ideolojinin üstlenmeyi istediği ‘nesnellik’ ya da ‘bilimsellik’ görünüşü salt bir niyettir ve ideolojik düşünme edimi devrimci tutkuların yeğinliğine boyun eğer, çünkü — bir görgücünün görgücüler için haklı olarak bildirdiği gibi — “us her zaman tutkuların kölesidir.” Bir tutku sorunu olan ideoloji için duygusallık — hiç kuşkusuz özellikle nefret terimlerinde beliren duygusallık — her zaman düşünmenin önünde gider.

 

İdeoloji modern realiteyi hak, özgürlük ve eşitlik bilincine doğru gelişmekte olan bir süreç olarak değil, ama egemen sınıfların bir komplosu olarak görür — despotizmden demokrasiye doğru bir devrim olarak değil, ama burjuvazi tarafından belirlenen bir sömürü, yalan ve baskı düzeni olarak. Onun için insan istenci hiçbir değeri ve önemi olmayan boş bir sözcüktür. İdeoloji kendi işlevini ve varlık nedenini çürütecek bir tarihsel erek kavramını doğrulayamaz. Onun için tarih bir gelişim süreci değil ama bir yanlışlıklar çokluğudur. Ve onun için insanın tarihsel moral geriliği, toplumların etik-dışı yapıları ve devletlerin despotik karakteri tümü de bütün bir tarihe söz geçiren tarih-üstü bir gücün komplosunun sonuçlarıdır.

 

İdeoloji bir eleştiri olduğu için eleştiriye bağışıktır.


 

Her eleştiri bir ön-eleştirinin eleştirisidir. Eleştiri eleştireni yargıç yapar, ama yargıç kendisi daha şimdiden yargılanmış bir yargıçtır. Eleştiri görelidir, saltık değil, ve bu nedenle ancak göreli bir değeri ve önemi vardır. Bu nedenle ‘eleştirel felsefe’ gibi ideolojik etiketler birer banalite anlatımı olarak görünür.

 

İdeoloji tarihi haksızlık, yoksulluk, eşitsizlik, kavga, savaş terimlerinde tanımladığı düzeye dek bu kötülük tablosuna karşı güçlü bir duygu ve heyecan öğesi kapsar. Bu olguyu anlatmak için bir ideoloji türü olarak zaman zaman kullanılan “nefret ideolojisi” gibi anlatımlar uygun değildir, çünkü nefret içermeyen ideoloji gibi birşey yoktur. İdeoloji kuramında olduğu gibi kılgısında da her zaman nefretin eşliğindedir, sık sık yalnızca nefreti eylem dürtüsü olarak kullanır ve dolayısıyla ideolojinin entellektüel etkinliği nefret duygusuna uyarlanan uslamlamalar üretmekten oluşur. İdeolojinin politik dilini yalnızca düşünceye indirgemek ve duyguyu gözardı etmek duygusuzluk olacaktır. İdeoloji birincil olarak duygusallık tarafından güdülenir, ve bilinçsiz dürtüler, saldırganlık eğilimleri ve yoketme içgüdüsü aynı zamanda ideoloji için vazgeçilmez enerji kaynaklarıdır.

 

Dünyayı zor yoluyla değiştirme istenci olarak ideoloji korkutucudur, ilk dürtüsünü mantıktan değil heyecandan alır, ve kendisi korku ile beslenerek varolan despotik potansiyeli yok edici bir güce doğru büyütür. İdeolojik nefret terörün yeğinliğine ulaştığı zaman bundan böyle ideolojinin entellektüel boyutundan söz etmenin bir anlamı kalmaz.

 

Paradoksal olarak, nefret duygusu kendini bir tür duyunç olarak gösterir — tıpkı suçlayıcı ve cezalandırıcı bilinçsiz süper-egonun da yanlışlıkla moral-ideal kaynağı olarak görülmesi gibi —, çünkü toplumsal ve politik kötülüğün saltık yadsınması saltık iyilik olarak görünür. Ama bu yargı politik mantıktan değil, duygulardan, nefretten ve ona eşlik eden korkudan doğar ve sonunda kendisi yadsıdığı kötülükleri çok çok aşan bir zor, şiddet ve terör eylemine dönüşür. İdeoloji bütün bir dünya tarihini, bütün bir modern realiteyi bir moral yanlışlık olarak yargılar. Ama bu yargısının kaynağı duyunç değil, nefret duygusudur, ve nefret insanı bir tutkunun kölesi yapar. İdeolojinin moral gelişimin erken evrelerinde olan bilinci ve moral olarak gelişmemiş kültürleri yakalamasının nedeni duyunçsuzluktur. Duyunç özgürlük, içsel özgürlük demektir. İdeoloji duyunç özgürlüğünü yadsır. Ve ideolojinin toprağı olan despotik kültürlerin birincil semptomu duyunç geriliğidir.

 

İdeoloji kapsadığı ve dayandığı açık ve güçlü nefret öğesi nedeniyle insan doğası ile çatıştığı için, programını gerçekleştirmenin yolu bu doğaya zor ve şiddet uygulamaktan ve onu sürekli bastırılmış tutmaktan geçer. İdeoloji despotik bilinçlerde ve kültürlerde doğar, kölelik tini ile beslenir ve varoluşu özgürlük bilincinin yokluğu ile koşulludur.

 

İdeoloji ve Nefret Duygusu

1937, Londra'da faşist göstericiler.

Terör kampanyaları ve kitle cinayetleri yirminci yüzyıl boyunca komünist rejimlerin en etkili “politik” eylemleri oldu. Kimi durumlarda bütün sınıflar fiziksel olarak ortadan kaldırıldı. Toprak reformlarını kaçınılmaz olarak büyük ölçek kitlesel ölümlere yol açan kıtlık, açlık ve hastalık süreçleri izledi. Bunlara ek olarak öldürücü hapishaneler, acımasız emek kampları, zoraki göçler, yalancı mahkemeler ve yargısız idamlar bu ideolojik rejimlerin varlıklarını sürdürmenin araçları oldu.

Bu cinayetler için tek bir sorumlu aramak boşunadır. Bunlar önderler ve partiler tarafından olmaktan çok kitlelerin kendileri tarafından işlenen kitle kıyımlarıdır. Hiçbir bireysel önder, hiçbir parti on milyonlarca insanın yok edilmesini sağlayamaz. Öldürülen yan ve öldüren yan arasında hiçbir ayrım yoktur. Sözde ‘sınıf savaşı’ olması gereken şey Çinlinin Çinliyi yok etmesi oldu. Kızıl Terör ve Beyaz Terör henüz bir insanlık duygusundan yoksun olan duyunçsuz kültürlerde bir ve aynı şeyi anlatır.

 



 

Yirminci yüzyılın büyük ideolojik imparatorluklarının ve bunların uydularının devrilmeye ve bozulmaya başlamış olması olgusu ve gözler önüne serilen trajediler bile ideolojik dürtüyü yatıştırmak için yeterli değildir. İdeoloji nefret duygusunda özgür düşünmeyi etkili olarak bastırır ve usu tutkuların kölesi yapar. Bu nedenle klasik felsefeden nefret eder. İdeoloji modern kültürde köşeye sıkışmış ve hiçbir yönü ve yolu kalmamış insan için bir almaşık olarak, bir tür rahatlatıcı yalan olarak işe yarar. İdeolojiyi tanımlayan nefret duygusuna öyle bir iyimserlik eşlik eder ki, ideoloji arkasında bıraktığı kitle kıyımlarını, nükleer savaş gözdağını ve küresel çevre yıkımlarını umursamaz. Bir ek olarak, ideoloji moral düşüklüğü örtmenin, kendini olmadığı birşey yapmanın en etkili yollarından biridir.




Demokrasilerde ilerleme özgürce, sınırsızca ve engelsizce yer alır, çünkü demokraside korku yoktur. Tarih için önemli olan şey tinin kendi tutucu, değişmeyen, gelişmeyen despotik süredurumundan kurtulmasıdır. Bu ancak evrensel özgürlük bilincinin büyümesi ve güçlenmesi ile olanaklıdır.

 

 

 

 


 
 

İnsan Doğası



 

 

İnsan Doğası


 

Ne kadar ideolog varsa o kadar ideoloji vardır. İdeoloji insan yapımıdır. İnsan doğası, değil. Ve insan doğasına özünlü evrensel insan hakları, duyunç özgürlüğü ve yasa egemenliği kavramları ideolojik uydurmalar değil, zamansal, geçici, yitici, değişken olmayan saltık idealardır.

 

İnsan doğası kavramı kültürel bir kavram değildir ve bu nedenle bir kültürel inceleme nesnesi yapılmaya uygun değildir. Tam tersine, kendisi kültürel incelemeler için ölçütleri sağlar. Bütün bir kültür dünyasını insan tininin ideale ilerleyen sürecinde geçici ve geri, çoğunlukla anlamsız ve değersiz şekillenmelerinin bir dizisi olarak gösterir. Bu idealin bakış açısından, tarihsel aile yapıları, toplum yapıları ve devlet yapıları insanı doğallığından tinselliğe yükselten ve gene de henüz etik idealin gerisine düşen kurumlardır.

 

Bir kültürü o kültürün içinde kalarak ve yalnızca başka kültürler ile karşılaştırma içine getirerek anlama gibi bir hermeneutik görelilik yönteminin kendisi kültüreldir ve kendini bir inceleme nesnesi yapar. İrdeleme, inceleme, çözümleme, yorumlama vb. tümü de kültürel nesneye bireysel öznenin kavramlarının yatırılmasını gerektirir ve önemli olan bu kavramların nesnel, sağın, saltık anlam ve değerleri içinde kullanılmasıdır. Bu yapıldığı zaman, yorum doğru yorum olarak bir yorum olmaya son verir. Tikel kültürleri anlama ve değerlendirme edimi o kültürlerin dışında yatan ideal ölçütleri gerektirir.

 

 

LOGOS (İDEA) DOĞA TİN
FİZİK-ÖNCESİ FİZİK FİZİK-ÖTESİ

 

 

İnsan doğası kavramı Platonik İdealar kuramından doğar. Tin Doğayı ve İdeayı (Logos) öncülü olarak alır. Kavramsız kültürel literatürde ‘metafizik’ anlatımı her zaman yanlış kullanılır ve çünkü fizik-öncesi olanı, Logosu ya da İdeayı anlattığı kabul edilir. Eğer ‘metafizik’ terimi doğru birşey anlatacaksa, bu ancak ‘Tin’ olabilir ve açıktır ki eğer anlam ve kavram arasında bir uygunluk olacaksa, metafiziksel olan tinsel olandır.

 

Platonik İdea nesneldir, ve doğa ötesi ya da tin ötesi değil, ama ikisine de içkin, ikisinin de ussal özleridir. İnsan bilincine sınırlı değildir ve ondan bağımsız olarak vardır, ve “nesnellik” terimi bu bağımsızlığı anlatmak için en uygun terim olarak görünür. Doğal bilinç varlığı ilkin özdeksel olana, sonra biraz kuşku ile de olsa tinsel olana sınırladığı için, İdeaların nesnelliğini yadsımak zorunda kalır. Ama nesnellik ne doğal olana ne de tinsel olana sınırlıdır. Ve nesne olarak nesne ile ne doğa alanında ne de tin alanında karşılaşılır.

 

 

 

İdeaların varlığı ilkin görgücülük tarafından reddedilir, çünkü görgücülük varlığı duyusal deneyimden türetir ve İdea deneyim nesnesi değildir. Görgücülük ve özdekçilik arasındaki ayrım görgücülüğün düşüncelerin (İdeaların) kaynağını ‘duyusal-deneyim’de bulurken, özdekçiliğin duyumların kaynağının ‘özdek’ olduğunu ileri sürmesidir. Gerçekte ne deneyim düşüncesiz-kavramsız olarak deneyimdir, ne de ‘özdek olarak özdek’ duyusaldır. Görgücülük ‘varlığı’ duyusal olana sınırladığı için İdeaları yadsımasında çok haklıdır. Ama görgücülük ‘varlığı’ duyusal olana sınırlamada yanılır, çünkü ‘varlık’ duyusal değildir.

 

İnsan doğasının evrim sürecinin ereği olarak doğması onu teleolojik bir kategori ve realite yapar. Bunun anlamı doğa yasalarına göre homo sapiensin türeyişinin zorunlu olmasıdır. Doğal homo sapiens henüz tam değildir, yarımdır ve hayvansaldır, ve tinsel homo sapiens de olmak zorundadır. Homo sapiens başlangıçta yalnızca potansiyel ya da gizil bir varlıktır, ve ancak tinsellikten bütünüyle soyutlanmış bu durum insanın “doğa durumu” denilen şeyi anlatır. Bu doğa durumunda bile homo sapiens salt doğadan daha çoğudur ve gizil olarak tinseldir. Bu gizillik salt gizillik olduğu için edimselleşmesinin mantıksal zorunluğunu kapsar: Edimselleşmeyecekse bir gizillik değildir. Gelişimin güdüsü insanın kendi doğasından doğar ve homo sapiens kendi özü olan aynı ideanın bir realitesidir.

 

Anaxagoras “Nous/Us evrenin özüdür” derken İdeaların varlığı ile aynı anlamda bir varlıktan söz eder. İnsan ussaldır ve evren ussaldır. Usu ancak Us, Nousu ancak Nous, Logosu ancak Logos bilebilir. Klasik felsefenin özsel karakterini gerçek varlığın Nous olduğu ve Nousun bir oluş sürecine altgüdümlü olmayan ve böylece değişimsiz olan varlık olduğu düşüncesi belirler. Oluş kavramı varlıktan daha yüksektir, çünkü karşıtlar olarak varlığın ve yokluğun birliğidir.

 

Nous/Logos, Doğa ve Tin kavramları üçü de ussal olan varlık alanlarını anlatırlar. Natüralizme ya da materyalizme göre varlık alanı yalnızca Doğaya sınırlıdır, Logos boş metafiziktir ve Tin en iyisinden özdeğin bir türevidir. Görgücülük Doğanın yanısıra Tin alanının da varlığını kabul eder ve Logosu kuşkulunun alanına sürer. İdealar alanını bilinemez kendinde-şey saymak kuşkuculuğa ya da bilinemezciliğe özgü bakış açısıdır. Tümü de (natüralizm/materyalizm, görgücülük ve kuşkuculuk) insan doğası kavramını görgül olmadığı için kuşku ile karşılar ve yadsır.

 

Bu ‘fizik-ötesi’ — ya da düzelterek okursak — bu ‘fizik-öncesi’ mantıksal anlamda, insan doğası kültürel ya da tarihsel olarak göreli bir nesne değildir. İnsan doğası kavramı hak, özgürlük ve istenç kavramlarını da kapsar ve politik bağlamda doğuştan ya da verili ya da a priori olanlar bunlardır. Yasalar, anayasalar, kurumlar, devletler vb. tümü de hak ya da özgürlük ya da istenç kavramlarının pozitif belirlenimleridirler.

 

Tarihsel bir etik yapıyı anlamak için o kültürün normlarının, değerlerinin, geleneklerinin, boşinançlarının vb. dışına çıkmak ve etiğin bilgisinin bakış açısından bakmak zorunludur — oluş sürecindeki herhangi bir ham etik realitenin değil, ama ideal etiğin bilgisinin. Etiğin bilgi sorunu olması göreli-tarihsel etik tasarımlarını etik-dışı kılar, çünkü ‘göreli bilgi’ boş bir sözdür. Etiğin bilgisi saltık etiğin bilgisi ya da etiğin saltık bilgisi demektir. İnsan doğası kavramı hem etik hem de bilgi kavramlarını görelilikten kurtarır ve onları zorunlu ve olanaklı kılar.

 

Etiğin bilgisi olmaksızın, ideal etiğin bilgisi olmaksızın etiğin realitesinin kendisi olanaklı değildir. Modern toplumu ön-modern despotik toplumlardan ayırdeden özsel yan bu toplumun etik yapısını bilgili olarak, bilinçli olarak, istençli olarak, kısaca özgür olarak kurmakta olmasıdır. Modern etik salt bir alışkanlıklar yapısı olmanın ötesinde, kavramın bilgisi tarafından belirlenen akışkanlıklar yapısıdır. Modern kültürde her yeni etik belirlenim yeniden yargılanır, her yasa, her düzenleme, her politik karar, her eylem bütünüyle gün ışığındadır, bütünüyle saydamdır ve her zaman usun ve duyuncun yargısının önündedir.

 

 

İnsan doğası kendiliğinden-açık bir gerçeklik olarak alındığında, etik yaşamın biçimi ideoloğun göreli olarak ya da dilediği gibi belirleyebileceği plastik birşey olmaktan çıkar. Özgürlük ‘dilediğini yapma özgürlüğü’ ya da ‘seçme özgürlüğü’ değil, eylemler açısından iyi ve kötü seçimler arasında ayrım yapabilme gücüdür. İyi ve kötü arasındaki ayrım keyfi birşey değildir. Duyuncun ussallığı onun iyi, doğru, haklı olanı doğrulamaktan başka birşey yapamamasında yatar. Özgürlük varoluşun keyfi olarak ya da dilediği gibi değil, öz tarafından belirlenmesidir. Ve duyunç tarafından belirlenen yaşam özgür etik yaşamdır.

 

İnsan insan doğası ile doğar, ve hak, ahlak ve etik belirlenimleri bu doğadan doğar. Etik felsefecilerin, kutsal denilen yazıların, şeriat denilen yasaların ya da ideolojilerin belirleyebileceği birşey değildir. Etik verili insan doğası tarafından belirlenir. Ve insanın bilme yetisi onun kendi doğasının bilgisinin de olanağıdır. Bu düzeye dek insana bilgiyi çok gören kuşkucu felsefeler kendi kavramları gereği etik-dışı felsefelerdir ve ortaya sürdükleri hedonistik etik, yararlık etiği, deontolojik etik vb. yalnızca etiğe ilgisiz ya da doğrudan doğruya etik-dışı kuramlardır.

 

Bütün bir insanlığın yaşam biçimini baştan sona kendi öznel programına göre yeniden örgütlemek isteyen ideoloji insan doğası ile, hak, ahlak ve etik kavramları ile çarpıştığının bütünüyle bilincindedir. Bu nedenle hiç düşünmeden insan doğası kavramını reddeder. İdeoloji ‘bilimsel’ olduğunda diretir, ama felsefenin, diyalektiğin vb. yalnızca adını kullanır, tinini değil. İnsanı özsüz, plastik bir varlık olarak, dünyaya fırlatılmış bir şey olarak, ya da saçma insan olarak görür ve bu kendi nihilizmine aldırmadan ona kendi kurtarıcı imgeleminden belirlediği bir yaşam biçimini dayatır. Ya da ütopik olmaktan çıkıp ‘bilimsel’ olabilmek için zora başvurmanın zorunlu ve böylece ‘bilimsel’ bir gerektirim olduğunu ileri sürer.

 

İdeoloji insanın etik yaşamını kendini özgür istenci yoluyla belirlemesi değildir. Tam tersine, ideoloji özgür istenci salt özgür olduğu için reddeder ve insanı altyapı tarafından belirlenme gereksiniminde olan bir kölenin değersizliği içinde alır. İdeolojik entellektüel çaba insan doğası kavramı ile, insan ideası ile bir hesaplaşmadır. İdeoloji insan doğası kavramından doğmaz. Ona karşı doğar ve bütün bir etik yapıyı insan doğasına aykırı yollarda yeniden belirleme programıdır.

 

İdeoloji moral normlarını dürtülerden türetir — tıpkı görgücülüğün moral değeri “haz ve acı“ duygularından türetmesi gibi —, ve bireysel duyunca yapacak bir iş bırakmaz. Kişi yalnızca böyle belirlenen ideolojik normlar ile uyumlu olmalı, kendi duyuncunu bütünüyle bastırmalıdır, çünkü ideolojik normu duyuncun saltık ölçütleri ile, kendinde iyi, haklı ve doğru olan ile sorgulamak doğrudan doğruya ideolojinin yadsınmasına götürecektir. İdeolojinin tasımı şöyledir: İdeoloji yüksek davadır; yüksek davalar sorgulanmaz; öyleyse ideolojiyi sorgulamak ihanettir.

 

İdeolojinin kendisi kendini özgür ya da özerk düşünce olarak görmez. Realitenin, altyapının, materyal koşulların bir yansıması olarak, çevrenin belirlediği bir bilinç olarak görür ve ‘bilimsellik’ ile anladığı şey bu türevselliktir. İdeoloji bütünüyle tarihsel çevre tarafından belirlenir, hiçbir öz-belirlenim tanımaz ve özgür duyunca ve özgür istence ne izin verir ne de dayanabilir. İdeolojiye göre, üretici güçler üstyapıya ait herşeyi belirleyen özerk, giderek fetişistik altyapı etmenini sağlar ve buna göre ideolojik programın olanağı doğallıkla bütün bir nüfusun istençsiz tutulmasına bağlıdır.

 

İdeolojinin tarihe katkısı ekonomik yıkımlar ve kitlesel kıyımlar oldu.

 

Mao Zedong — China’s Peasant Emperor (VİDEO)

Mao Zedong — China’s Peasant Emperor (LINK)

 



 

What Is the Cultural Revolution

What Is the Cultural Revolution (LINK)

 






— "Başkan Mao okulu yakabileceğimizi söylüyor!"
— "Ooo hoo!!!"
 
   

 

Mao Zedong için devrimci terör nükleer terörü de kapsıyordu.

"Bırakın uyusun. Çünkü uyanınca tüm dünyaya sarsacaktır," diyordu Napoleon Çin için. Napoleon’un uyarısı hafiftir. Bugün bir ideoloji ve teknoloji sentezi olan Çin yalnızca dürtüsel bir politika sürdürmektedir ve milyarlık kitle henüz moral olarak binlerce yıl olduğu gibi geridir (eğer daha da bozulmadıysa) ve duyuncu uyumayı sürdürmektedir. Mao'nun başaramadığı "büyük sıçrama" Çin'e Batı tarafından, ideolojinin ‘emperyalizm’ dediği şey tarafından yaptırıldı.

 

China’s Mao Zedong “Seemed to Welcome a Nuclear Holocaust”

China’s Mao Zedong “Seemed to Welcome a Nuclear Holocaust” (LINK)

Mao Zedong urged the socialist camp not to fear nuclear war with the United States since, even if “half of mankind died, the other half would remain while imperialism would be razed to the ground and the whole world would become socialist.” (LINK)

China’s Mao Zedong “Seemed to Welcome a Nuclear Holocaust”

China’s Mao Zedong “Seemed to Welcome a Nuclear Holocaust” (LINK)

And you were afraid of Kim Jong-un. 

 

Even more troubling, he seemed to welcome a nuclear holocaust as a means of promoting communism worldwide. At one point, Mao  confided to  Indian prime minister Jawaharlal Nehru: “If the worst came to the worst and half of mankind died, the other half would remain while imperialism would be razed to the ground and the whole world would become socialist; in a number of years there would be 2,700 million people again and definitely more.” This was not the only time Mao made such an argument. Little wonder, then, that both the  United States  and the  Soviet Union  seriously considered launching a preventative attack on China’s nuclear program.

North Korea’s July 4 test of an intercontinental ballistic missile (ICBM) has forced Americans to confront a possibility that was once unthinkable: Kim Jong-un armed with nuclear weapons and the ability to use them against the United States. While the spread of nuclear weapons is always a bad thing, it’s the nature of the North Korean regime that is truly terrifying. As one observer recently  put it : “It isn’t the nukes that ought mainly to worry us. It’s the hands that hold them.”

These concerns are hardly unreasonable. After all, the Kim family has ruled North Korea in cult-like fashion for three generations. Along with over-the-top propaganda, the regime has  maintained control  through some of the most oppressive policies in the modern world, including the liberal use of forced labor camps that punishes dissidents and  three generations of their family. While all of its neighbors have grown rich, the government’s gross mismanagement of the economy has impoverished the country and led to a widespread famine in the 1990s that killed as many as one million people. And although Pyongyang has been deterred from starting any general wars since the 1950s, the Kim regime has regularly committed lower-level aggression against more powerful countries like the United States, South Korea and Japan. To top it off, North Korea constantly make bellicose threats against these countries.

As terrifying as this is, there is at least one nuclear-armed leader who has Kim Jong-un beat on nearly every count: Mao Zedong.

To be sure, Mao was a transformational and historic leader who helped unite a China that had descended into war and chaos for decades. But from the moment he assumed power, his reign was nothing short of disastrous for the Chinese people. Abroad, he was a rogue leader’s rogue leader who took a cavalier attitude towards nuclear war.

For many Chinese, the first years of Communist rule were hardly different from the brutal civil war that preceded it. One of Mao’s first orders of business was land redistribution. As the eminent historian Frank Dikötter tells it in his  fantastic book  on the time period: “Violence was an indispensable feature of land distribution, implicating a majority in the murder of a carefully designated minority. Work teams were given quotas of people who had to be denounced, humiliated, beaten, dispossessed and then killed by the villagers, who were assembled in their hundreds in an atmosphere charged with hatred. In a pact sealed in blood between the party and the poor, close to 2 million so-called ‘landlords’, often hardly any better off than their neighbours, were liquidated.”

The worst was yet to come. In 1958, Mao turned his sights on the economy by ordering a huge collectivization effort called the Great Leap Forward. The stated goal was to modernize the country in record time. Dikötter again has the best account of this era, having gained unprecedented access to Chinese archives.  As he tells it , the Great Leap Forward turned Mao into “one of the greatest mass murderers in history, responsible for the deaths of at least 45 million people between 1958 and 1962. It is not merely the extent of the catastrophe that dwarfs earlier estimates, but also the manner in which many people died: between two and three million victims were tortured to death or summarily killed, often for the slightest infraction.”

This debacle was too much for many Chinese leaders, and Mao briefly lost absolute power over the party. To win it back, he launched one of the most tumultuous and bizarre periods in modern history: the Cultural Revolution. Beginning in 1966, Mao unleashed the masses—and especially the youth—against party leadership, intellectuals and other “class enemies.” Chaos quickly spread as students turned on teachers, children turned on parents. Millions of people, including Deng Xiaoping and a young Xi Jinping, were forced into the countryside to perform menial work. There were mass killings in the cities, as factions of Red Guards and the military turned on each other, and  even reported bouts  of cannibalism. All told, roughly one million people died, although estimates range from five hundred thousand to eight million.

Mao left a similar legacy abroad, where he regularly fought with the superpowers, as well as neighbors like India. When the Korean War broke out in 1950, China had barely been at peace for a year after over a decade of nonstop war. That did not stop Mao  from ordering  three hundred thousand Chinese “volunteers” into battle. By the time the armistice was signed in 1953, China’s military had suffered six hundred thousand casualties.

China’s revolutionary leader did not let persistent hostility with the United States get in the way of picking a fight with his country’s most important patron, the Soviet Union. Sino-Soviet tensions built up over many years because of issues like disagreements about how to export communism, Khrushchev denouncing Stalin and myriad other disputes. The dispute  reached its apex  in 1969, when Chinese troops ambushed Soviet border guards, killing fifty soldiers. Once again, Mao was risking war with a much more powerful and nuclear-armed country.

Arguably the most terrifying aspect of Mao was his views on nuclear weapons, which Beijing first tested in 1964. Initially, the Soviet Union had agreed to help China build its own nuclear weapon, but later cut off all assistance, in part  because of concern  over Mao’s seemingly cavalier attitude about nuclear war. And indeed, Mao did say the darndest things about nuclear war. In 1955, he  told the Finnish ambassador  in Beijing:

The Chinese people are not to be cowed by U.S. atomic blackmail. Our country has a population of 600 million and an area of 9,600,000 square kilometers. The United States cannot annihilate the Chinese nation with its small stack of atom bombs. Even if the U.S. atom bombs were so powerful that, when dropped on China, they would make a hole right through the earth, or even blow it up, that would hardly mean anything to the universe as a whole, though it might be a major event for the solar system.

Even more troubling, he seemed to welcome a nuclear holocaust as a means of promoting communism worldwide. At one point, Mao  confided to  Indian prime minister Jawaharlal Nehru: “If the worst came to the worst and half of mankind died, the other half would remain while imperialism would be razed to the ground and the whole world would become socialist; in a number of years there would be 2,700 million people again and definitely more.” This was not the only time Mao made such an argument. Little wonder, then, that both the  United States  and the  Soviet Union  seriously considered launching a preventative attack on China’s nuclear program.

Ultimately, neither side pulled the trigger, and China became a nuclear-weapons state with Mao at the helm. Deterrence held. That is not to say that the United States shouldn’t be extremely concerned with North Korea’s rapid nuclear progress. Past performance doesn’t guarantee future results. Nonetheless, the Mao example does suggest that the United States shouldn’t rule out the deterrence option simply because of the nature of the Kim regime.

 



 



 

 

 

 


 
 

Güç, Zor, Şiddet, Terör



 

 

Güç, Zor, Şiddet, Terör


Şiddet kavramı ideolojiye ilineksel değildir. İdeoloji zorunlu olarak bir zor ve şiddet programıdır, çünkü amacı modern etiğin özeti olan demokratik devleti ortadan kaldırmaktan daha azı değildir. İdeoloji kendini özgür istence karşı, aslında bütün bir insan doğasına karşı ileri sürer. Ve ne uğruna ve ne ile çarpışmakta olduğu konusunda hiçbir bilgisi yoktur.

 

  • Güç genel olarak istençtir. Bu nedenle “güç istenci” terimi bir pleonazmdır, çünkü istenç eğer istenç ise güçtür ve eğer güç istiyorsa güçsüzdür ve bir istenç değildir.
  • İstencin gücünün temeli haktır ve hakkın istenç olması hakkı güç yapan şeydir. İstenç gücü yalnızca eylem olanağıdır, boyun eğdirme olanağı değil. Ancak hakkı olan insan özgürdür, güçlüdür ve bireysel, toplumsal ve politik eylemde bulunabilir.
  • Modern yurttaş toplumunda herkes özgür, dolayısıyla herkes eşit, dolayısıyla herkes güçlüdür. Herkesin eşit ölçüde güçlü olduğu yerde herkes eşit ölçüde güçsüzdür. Modern toplumda güç insan ilişkilerini belirleyen bir etmen olmaktan çıkar ve bundan böyle korku yoktur, güven vardır. Korkuya bağışık modern yaşam kahramanlara gereksinmez..
  • Zor — daha doğrusu, ilk zor — istencin hakkını çiğneyen istençtir, suçtur, ve ceza tikel haksızlığın niteliğine göre belirlenir.
  • Zor genel olarak doğa durumunun, insan ilkelliğinin ve barbarlığının bir belirlenimidir ve özgür, uygar yaşamda ancak despotik kültürden kalan doğal bir artık olarak bulunur ve silinme sürecindedir. Zor doğal-fiziksel gücün anlatımıdır, ve ancak ilk zora karşı uygulanan zor haktan doğan zordur.

 

İdeoloji için metafiziksel bir kavram olarak hak güçsüz, ve fiziksel bir realite olarak güç haklıdır. Bu materyal felsefe ile silahlanarak, ideoloji metafiziksel hak, istenç ve özgürlük kavramları ile, genel olarak insan doğası ile savaşım içindedir.

 

Yurttaş toplumunda anayasayı kendi istenci olarak bilen çoğunluğun istencini onaylamak boyun eğme değildir. Ama yurttaş toplumunun bir oluş süreci olması ölçüsünde, despotik çoğunluğun tikel istencini onaylamak pekala boyun eğme olabilir.

 

Terör ve İdeoloji

Terör ve İdeoloji (LINK)

In his article, The Victory of the Counter-Revolution in Vienna, Neue Rheinische Zeitung, No. 136, 7 November 1848, Karl Marx wrote: “… there is only one means to shorten, simplify and concentrate the murderous death throes of the old society and the bloody birth pangs of the new, only one meansrevolutionary terrorism.”

Edvard Radzinsky, a Russian author of popular history books, in his biography of Joseph Stalin noted that Stalin wrote a nota bene“Terror is the quickest way to new society.”

Lenin, Leon Trotsky and other leading Bolshevik ideologists recognized mass terror as a necessary weapon during the dictatorship of proletariat and the resulting class struggle. Thus, in his The Proletarian Revolution and the Renegade K. Kautsky (1918), Lenin wrote: “One cannot hide the fact that dictatorship presupposes and implies a “condition”, one so disagreeable to renegades [such as Kautsky], of revolutionary violence of one class against another … the ‘fundamental feature’ of the concept of dictatorship of the proletariat is revolutionary violence.”

Similarly, in his book Defence of Terrorism (Terrorism and Communism, 1920) Trotsky emphasized that "...the historical tenacity of the bourgeoisie is colossal... We are forced to tear off this class and chop it away. The Red Terror is a weapon used against a class that, despite being doomed to destruction, does not want to perish."

 

Red Terror (LINK)

The campaign of mass repressions officially started as retribution for the assassination (17 August 1918) of Petrograd Cheka leader Moisei Uritsky by Leonid Kannegisser and for the attempted assassination (30 August 1918) of Lenin by Fanni Kaplan. While recovering from his wounds, Lenin instructed: “It is necessary – secretly and urgently to prepare the terror.” Even before the assassinations, Lenin had sent telegrams “to introduce mass terror” in Nizhny Novgorod in response to a suspected civilian uprising there.

"To overcome our enemies we must have our own socialist militarism. We must carry along with us 90 million out of the 100 million of Soviet Russia's population. As for the rest, we have nothing to say to them. They must be annihilated.”

Grigory Zinoviev, 1918 (LINK)

 

 

Industrial workers (LINK)

On 16 March 1919, Cheka stormed the Putilov factory. More than 900 workers who went to a strike were arrested, of whom more than 200 were executed without trial during the next few days.Numerous strikes took place in the spring of 1919 in cities of Tula, Orel, Tver, Ivanovo and Astrakhan. Starving workers sought to obtain food rations matching those of Red Army soldiers. They also demanded the elimination of privileges for Bolsheviks, freedom of the press, and free elections. The Cheka mercilessly suppressed all strikes, using arrests and executions.

In the city of Astrakhan, strikers and Red Army soldiers who joined them were loaded onto barges and then thrown by the hundreds into the Volga with stones around their necks. Between 2,000 and 4,000 were shot or drowned between 12 and 14 March 1919. In addition, the repression also claimed the lives of some 600 to 1,000 of the bourgeoisie. Archival documents indicate this was the largest massacre of workers by the Bolsheviks before the suppression of the Kronstadt rebellion.

However, strikes continued. Lenin had concerns about the tense situation regarding workers in the Ural region. On 29 January 1920, he sent a telegram to Vladimir Smirnov stating “I am surprised that you are taking the matter so lightly, and are not immediately executing large numbers of strikers for the crime of sabotage.”

 




Tarihin insanın doğal yanından kalıt aldığı etmen olarak zor örtük olabilir. İmparatorlukların sağlamlığı halkların, kitlelerin, yığınların istençsizliklerine, sorgusuzca boyun eğme alışkanlıklarına bağlıdır ve imparatorun gücü uyruklarının istençsizliğidir. Pax romana, pax ottomana, pax britannica gibi tarihsel barış evreleri şiddetin minimalize olduğu, tarihin sürecinin askıya alındığı iç sağlamlaşma ve toparlanma dönemleridir. Ama aptal halklar bir gün düşünmeye başlarlar, onlara insanlar olarak özgür doğdukları ve eşit oldukları öğretilir, hak ve özgürlüklerinin bilincini kazanma sürecine girerler. Yurttaş Toplumu doğmaya başlar. Yurttaşlık istenci kendini bir tanrı sayan ya da hiç olmazsa tanrısal olduğu sanısında olan hiçbir imparator için anlaşılabilecek ve kabul edilebilecek bir olgu değildir. Özgürlük bilincinin doğmaya başlaması ile birlikte despotizmin şiddete gereksinimi de doğar ve gizil zor edimsel şiddet olarak ortaya çıkmaya başlar. Benzer olarak, ideolojinin varlığı da özgürlük bilincinin yokluğu ya da istençsizlik üzerine koşulludur, çünkü ideolojinin olanağı despotik toplumların boyun eğme gereksinimi içinde durmalarıdır.

 

Yurttaş toplumlarında ideoloji güçsüzdür ve onlardaki varlığı o kültürlerdeki despotik artığın büyüklüğü ile doğru orantılıdır. 1930’lar Avrupasında bile Kuzey Avrupa ülkeleri dışında tüm Güney ve Doğu Avrupa ülkeleri ideolojiye yenik düştüler. Latinler ve Slavlar için despotizm işlerin olağan durumudur.

 

 

 


 
 

İdeoloji ve Politika



 

 

İdeoloji ve Politika


Kavramına göre, politika (πολιτικά) en son ve en yüksek istenç belirlenimidir. Ve kavramına göre, politeia (πολιτεία) evrensel dünya tarihinin ereğidir.

 

Politika olarak istencin ereği ideal biçimleri ile, ideaları ile eksiksiz olarak bağdaşan aile, toplum ve devlet realitelerine erişmektir. Aile, toplum ve devlet biricik istenç belirlenimleridir, hak ve ahlak alanlarını öncülleri olarak alırlar, ve istenç kendi kavramı gereği bu üç belirleniminin tam edimselleşmesine dek dinginliğe erişemez. İstencin olabileceği en son şey hak ve ahlak tarafından aklanan tam edimselleşmiş etiktir. İstenç bu noktada işini bitirir ve saltık tin alanı için, insanın ideal estetik, etik ve entellektüel varoluşu için zemini hazırlar. Özgürlük mutluluk değildir. Yalnızca mutluluğun öncülüdür. Politika bu somut, gerçek, ideal özgürlük uğruna, evrensel insan hakları, duyunç özgürlüğü ve yasa egemenliği uğruna eylemdir.

 

Politik dizgelerden hangisi en iyisidir? sorusu politikanın bir süreç olması olgusu karşısında anlamsızlaşır. Platon evrensel bir insan doğası ve dünya tarihi kavramlarını düşünmediği için, kaçınılmaz olarak kent-devletinin en iyi olduğunu düşündüğü biçimini ideal devlet olarak tasarladı. Demokrasiden nefreti insan doğasının evrensel ve eksiksiz edimselleşmesini doğrulamamasına, tayfaların her zaman tayfalar olarak kalacaklarını ve kaptanlar olamayacaklarını düşünmesine bağlıdır. Aristoteles de benzer olarak en iyilerin yönetimini en iyi devlet biçimi için koşul olarak kabul etti ve her insanın, her bir insanın en iyi olabilmeye yetenekli olduğunu düşünemedi. Tıpkı Anaxagoras’ın Nous kavramını tam gücü içinde kullanamamış olması gibi, devlet durumunda da Platon ve Aristoteles İdeaları ya da Evrenselleri tam değer ve içerikleri ile kullanamadılar. Devlet İdeasının ilk belirlenimi evrensel insan haklarıdır ve bu kavramın bilgisinin her insanın bilincine girmesi ve her insanın bilincinde edimsellik kazanması modern dünyanın birincil politik problemidir.

 

Her biri kendinde eşit ve sonsuz değerde olan insanların birbirlerini yönetmeleri tarihe aittir ve tarihteki aptallık, saçmalık ve barbarlık problemini oluşturur. İnsanlığın kendi kendisini yönetmesi özgürlüktür ve doğallıkla en iyi ya da ideal devlet biçimidir. Tıpkı yüzmenin karada öğrenilemeyecek olması gibi, demokrasi de onu göze almadan öğrenilemeyecek bir idealdir ve onu öğrenmenin onu yapmaktan daha kolay bir yolu olanaksızdır.

 

Evrensel dünya tarihi politik karakterden yoksun istençsiz ve eylemsiz halklar ile ilgilenmez. Ne olduklarını ve ne istediklerini bilmeyen bu sessiz yığınların ve kitlelerin muazzam güçsüzlüğü egemenlerin gücünün kaynağını oluşturur. Dünya tarihi devletlerin, daha doğrusu imparatorlukların ilişkilerinin tarihidir ve burada tüm politika tek bir insanın, tekerkin istencinde yoğunlaşır, özgür etik yaşam bu istencin tözselliğinde boğulur. Doğuda, Asya’da, bu imparatorluk istençleri tüm tarihsel değişim ve gelişimi durduracak denli sağlamdır. İlk kez Batıda, Helenik dünyada özgürlük bilinci doğmaya başladı ve demokrasilerin ortaya çıkışı ile dünya tarihi evrensel ya da türdeş etik yaşamın kuruluşu sürecine girdi. Etik özgür ulusların sorunudur ve sınır tanımaz.

 

Politika kendini bütün bir Dünya Tarihinin ereğine doğru yoğunlaştıran özgürlük istencidir. Bu nedenle politik istenç daha yükseği olmayan, daha güçlüsü olmayan evrensel istenç ya da genel istençtir. Erek salt genel olarak istencin ereği olduğu için evrensel İyiden başka birşey değildir, çünkü istenç ancak ve ancak İyi olanı isteyebilir. Bu nedenle “kötü ‘politika” denebilecek olan hiçbirşey politika değildir, çünkü politika en özsel etik kavram olarak haksızlığın, ahlaksızlığın, yasasızlığın saltık yadsınışıdır.

Yurttaş kendini yöneten özgür bireydir. Yurttaş kendi istencinin bilincinde olan ve yalnızca kendi duyuncunu dinleyen insandır ve hiçbir grup, hiçbir bölüngü, hiçbir parti ne olursa olsun onun duyuncunun ve istencinin üzerinde geçerli ve güçlü değildir. Yurttaş sığınacak bir grup, katılacak bir kitle, karışacak bir sürü, ona boyun eğeceği bir önder aramaz. Kendi duyuncu ve istenci ile saltık olarak yalnız, bağımsız ve egemendir. Yurttaş için geçerli olan yalnızca onun hakları, onun duyuncunun özgürlüğü ve onun kendi istenci ile bir olan yasasının egemenliğidir. Ve tüm bu tikelliklerinde yurttaş evrenseldir, çünkü her insan, her bir insan, tüm insanlar politik düzlemde bir ve aynı özgürlük, ve bir ve aynı güçtür.

 

Hak, özgürlük, eşitlik — tümü de insan doğasının özsel belirlenimleridir ve verilidirler, birey onları ne ütopik ve ideolojik dışsallıklardan almak zorundadır, ne de onlardan vazgeçebilir.

 

Politika bir önderin, bir partinin, bir kesimin vb. ayrıcalığı olmaktan sonsuz ölçüde uzaktır, çünkü özgürlük istencinin anlatımı olarak yalnızca ve yalnızca yurttaşın sorunudur, öyle bir düzeye dek ki yurttaşın egemen olmadığı yerde politikadan söz etmek yalnızca despotun keyfi istencinden söz etmektir.

 

Bölüngü ya da parti çıkarlarının birincil olmaya başladığı yerde politika sona erer. Politika bir güç, yönetim ve denetim sorunu olduğu zaman özgürlük ile birlikte kendisi de yiter. Politika bir güç sorunu değildir, çünkü insan bir denetim ve yönetim nesnesi değildir. Politika yalnızca ve yalnızca özgür insanın eylemidir ve yurttaşın istencinden başka her istenç insan haklarına, insan değerine ve özgürlüğüne karşı geçersiz bir güç anlatımıdır. Evrensel insan haklarını çiğneyen bir eyleme, genel olarak haksızlığa, genel olarak zor ve şiddet anlatımına politika demek geçersizdir. Böyle ‘politikalar’ henüz politika kavramına karşılık düşmeyen dürtüsel davranışlardır.

 

 

  • Özgürlük eşitlikte sonuçlanır, çünkü ancak özgür insanlar, ancak istençlerinin bilincinde olan insanlar eşittir.
  • Özgürlük egemenliktir, çünkü istenç egemendir. Ve egemen istençtir.

 

Eşit ve özgür yurttaşların egemenliği yasa egemenliği olarak devlette anlatım bulur. Devlet kavramı egemenlik ve özgürlük temelinde eşitliği anlatır. Her bir birey özgürlüğü içinde saltık güce iyedir ve güçlerin eşitliği gücün olmaması, gerçek politikadır. Monarşi politikanın istençsiz toplumlardaki biçimidir.

 

İdeoloji için politika bir güç sorunudur, bir özgürlük sorunu değil. Gerçekte, bütün bir despotik kültürde politika yalnızca güç terimlerinde yaşanır ve orada hak kaba kuvvetten doğar. İdeolojinin böyle gücü sürdürmesi propaganda ile, büyük yalan ile sağlanır.

 

Gücün insan ilişkilerinde bir etmen olması insanın henüz doğa düzeyinde yaşamayı sürdürmekte olduğunu ve henüz hayvanlıktan bütünüyle çıkmadığını anlatır. Ama zor yoluyla ve güç ve şiddet kullanarak insan doğasının kendisini bastırma istenci doğanın yeteneklerinin ötesindedir. Bir hayvan barbar nitelemesini hak etmez. İnsan ilişkilerinde zora ve şiddete başvuran istenç gerçekte dürtüden kaynaklanan düşüncesiz ve duyunçsuz istençtir. Özgür Helenik tinin özgürlükten habersiz toplumları barbarlar olarak görmesinin nedeni budur. Şiddet gücün kendini insan bedenleri üzerinde gösterme biçimidir. İstenç karşı istence boyun eğdiremiyorsa, onu yok etmekten başka yolu yoktur.

 

Tarih bütününde insan gizilliğinin edimselleşme sürecidir. Etik düzlemde düşünüldüğünde, tarih politikanın oluş sürecidir. Politika baştan sona etiğin bir belirlenimidir.

 

Özgürlük bilincinin evrensel olarak kazanılması insan mutluluğunun temeli olacak gerçek politikanın edimselleşmesidir. Etik bir özgürlük sorunudur, mutluluk değil. Özgürlük mutluluğun öncülüdür, kendisi değil.

 

 

Materyalist ideoloji için politika kavramı egemen sınıfların bir komplosudur ve dünya tarihi senaryosu egemenler tarafından yazılan bir tiyatrodur. Tarihte bir us olmadığına göre, bir gelişim, bir ereksellik, bir ideal de yoktur. Bu mesianik bakış açısından, bütün bir tarihin uğruna çalışıp çabaladığı tüzel, moral ve etik idealler sınıfsal temelde belirlenmiş metafiziksel kurgulardır.

 

Demokrasilerde ilerleme özgürce, sınırsızca ve engelsizce yer alır. Demokraside korku yoktur. Önemli olan şey tutucu, değişmeyen, gelişmeyen despotik kültürden kurtulmaktır ve bu ise ancak evrensel özgürlük bilincinin büyümesi ve güçlenmesi ile olanaklıdır.

 

Etik olarak, politik güç ekonomik sınıfın üyesine ya da başka herhangi bir tikel konuma vb. değil, yurttaşa aittir. Politik istenç işçinin, işverenin ya da şu ya da bu sınıfın üyesinin istenci değil, yurttaşın istencidir. Çünkü yurttaş özgürdür ve ancak özgürlük insanların eşitliğinin ölçütüdür ve ancak özgürlük yurttaş toplumunda istençleri eşitler, her birini eşit ölçüde güçlü yapar, kısaca ‘güç’ etmenini politik bir etmen olmaktan çıkarır.

 

İdeoloji bir haksızlık düzeni olarak gördüğü toplumsal ve politik yapıyı kendi moral doğrularına göre yeniden belirleme istencidir. Buna göre ideoloji bir moral güdü ile, bir a priori ile başlar, çünkü duyunç hakkın da yargıcıdır. Duyunç kendi kavramı gereği saltık yargıçtır ve üzerinde başka hiçbir güç tanımaz — üstelik gerçekte kendisi haksız olsa da.

 

İdeoloji yalnızca politik olmakla, yalnızca devleti ilgilendiren bir program olmakla kalmaz, ama toplum ve aile yapılarını da ilgilendirir. İdeoloji totaliterdir, çünkü hak, ahlak ve etik alanlarını bütününde değiştirmeyi planlar: —

 

  1. Etik yapıyı bütününde değiştirmeyi amaçlar.
  2. İnsan duyuncunu altyapı, üretici güçler ve üretim ilişkileri tarafından belirlenen bir kurgu olarak görür, erişilemez, dokunulamaz olana, en iç özgürlük alanına girer ve yasanın bile giremediği ahlak alanını yeniden yapmayı ister ve çiğner.
  3. Ve mülkiyet hakkının olumsuzlanması evrensel insan haklarının olumsuzlanması ile olanaklıdır.

 

Dünyanın bu ‘değiştirilmesi’ bütününde etik yaşamın yok edilmesine denk düşer, çünkü entellektüelin bilimsel kurtuluş programı hak, ahlak ve etik dünyasını ilgilendirir. Bu program insan doğasını reddeder ve onun özsel belirlenimlerini edimselleşmelerine izin vermeyen koşullar altına getirir.

 

 

 

 


 
 

Kişilik Kültü ve İdeoloji





Kişilik Kültü ve İdeoloji




İdeoloji zorunlu olarak kişilik kültüne götürür, çünkü despotik partinin istenci de despotiktir, demokratik değil. Ve parti istenci bir külte, bir tapınma nesnesine çevrilen önderin istencinde yoğunlaşır.

 

1960s China Huge Crowd Greet Chairman Mao (VİDEO)

1960s China Huge Crowd Greet Chairman Mao (LINK)

 



 

Despotların birliğinin kendisi despotiktir, çünkü bir istençler çokluğu istençsizliktir. İstenç her durumda bireyseldir. Giderek genel istencin kendisi de egemenliğin birliğinde ve bölünmezliğinde tekilleşir.

 

Despotik ‘parti’nin istenci bir kalabalığın türdeş olmayan istenci olarak tekilleşemez ya da bireyselleşemez, ve böylece bir istenç olmaktan çıkar. Despotik istenç durumunda tekilleşme ancak tek bir birey çevresinde oluşan kişilik kültü biçiminde olanaklıdır. Bu nedenle ‘despotik partinin istenci’ yalancı bir terim, bir yanılsamadır, çünkü bir partinin istenci bile bir demokrasiyi, hiç olmazsa çoğunluğun istencinin tanınmasını gerektirir. Ama tam olarak böyle bir tanıma despotizmde olanaksız olan şeydir, çünkü kendi istencinden öteye geçemeyen bireysel despotun karakteri yalnızca kendi istencini tanımaktır. Despotlar birliklerinde bile ‘birliklerine’ sürekli gözdağı olan sürekli güç çatışması içindedirler. Despotizm öndersiz yapamaz ve kişilik kültü bu önderi bir tiran yapar.

 

 

“... Comintern’s assessment that social democracy rather than Nazism was communism’s ‘main enemy’.

 

 

Bolshevism, Stalinism and the Comintern
Perspectives on Stalinization, 1917–53

Palgrave, 2008. Edited by Norman LaPorte, Kevin Morgan and Matthew Worley

 

Kişilik kültü kişinin kişiliğine bağlı bir fenomen değildir. Paradoksal olarak, kişilik kültü en kişiliksiz olan, en bayağı olan, en düşük olan çevresinde kurulur, çünkü kültürün genel karakterinde muazzam bir moral ve etik geriliği öngerektirir. Karizma etik-dışıdır ve halkın politik önderleri durumunda sık sık onlardaki karakter düşüklüğünü örtmek ve gözardı etmek için öne çıkarılır. Halkın istençsizliği ile tanımlanan despotik kültürde ‘politik’ istenç zorunlu olarak tek bir kişide yoğunlaşır, ve önderin sözde karizması halkın dürtüselliği tarafından beslenir. Karizma düşüncesizliği tam öznelliğe doğru sürükler. Karizmatik yetke dürüstlüğe güven ile, içtenliğe duygudaşlık ile ve değerliliğe saygı ile ilgili değildir. Önder ne kadar karizmatik ise, halk o kadar duyunçsuz, istençsiz ve düşüncesizdir. Karizmatik önder kitlesel edilginlik ile beslenir ve moronların inanılmayacak olana inanmalarını, güvenilmeyecek olana güvenmelerini, dinlenmeyecek olanı dinlemelerini sağlar. Kişilik kültünün ideolojik despotlardan hangisinin çevresinde kurulacağı, güçsüzlerden hangisinin güçlü önder olacağı bir olumsallık sorunudur, çünkü ‘karizmatik yetke’ bireysel önderde olmayan kişilik değerleri tarafından değil, kitlenin köleliği, korkaklığı, moral düşüklüğü tarafından yaratılır. Çekicilikte hiçbir yanlışlık ve kötülük yoktur. Ama politikanın bir ‘çekicilik sorunu’ yapıldığı ve karizmanın politikaya girdiği yerde politika kapı dışarı edilir.

 

Kişilik kültü dünyasaldır, Roma imparatorluk kültü durumunda olduğu gibi tanrısal değil, çünkü daha şimdiden bir tür tapınma nesnesi olduğu için ikinci bir tanrısal onaya gereksinmez. Kitlesel onay ile yetinir. Tapınacak bir nesne bulduğunda, kitlenin neye taptığının bir önemi yoktur.

 

İstenç kollektif göründüğü yerde bile gerçekte tekildir, tek bir istençte yoğunlaşır, yoksa bir karar, bir yasa vb. olamaz, genel olarak bir belirlenim taşıyamaz. İstenç bölünemezdir — ki egemenliğin bölünemezliği ile aynı şeydir. Ve istenç devredilemezdir — ki yine egemenliğin devredilemezliği ile aynı şeydir. Dahası, ideolojiyi besleyen despotik kültür tarihsel gelişiminin geriliğinden ötürü ancak insana, ancak tekerke boyun eğmeyi bilir. Bu nedenle kişilik kültü moral gelişimin en geri olduğu kültürlerde en güçlü belirişini bulur. ‘Yasa egemenliği,’ ‘genel istenç,’ ‘demokrasi’ kavramları böyle istençsiz kültürlere yabancıdır. Köle ancak insanın insana egemenliğini bilir.

 

Kişilik kültü diktatörü en yakın çevresinden başlamak üzere toplumda düşünen herkesi temizlemeye götürür ve sonuçta sevgili ve güçlü önderin çevresi toplumda sağ kalan en erdemsiz ve eğitimsiz insanlar ile doldurulur. Kişilik kültü en sonunda evrensel aptallaşmada sonlanır. “Devrim kendi çocuklarını yer” deyimi devrimin demokratik olmadığını anlatır. Aynı zamanda ‘ideolojik devrimin’ bir devrim değil, politik bir eylem değil, dürtüsel bir nefret ve yokedicilik edimi olduğunu anlatır.

 

 

İdeolojinin yurttaş toplumunda yeri yoktur, çünkü yurttaş istencinin bilincinde olan özgür insandır ve kurtarılmaya gereksinimi yoktur.

 

Devleti dünya tarihi yapar. İdeoloji devleti ortadan kaldırmayı teklif eder. Ve Nazi ve Bolşevik girişimlerinde ideoloji gerçekten de edimsel olarak devleti ortadan kaldırır, yasa egemenliğini siler, güç partinin eline kalır. Dünya Tininin kendi ussal ve özgür doğası ile uyum içinde gelişimi ile karşıtlık içinde, ideoloji kültürel-göreli insanın dünyayı değiştirme programıdır. Us ile, İdea ile çarpıştığı düzeye dek, ideoloji dystopik olmak zorundadır ve salt ‘bilimsel’ olduğunu ileri sürmek bilimsel olmak demek değildir.


“İster dünyasal ister başka türlü olsun, tüm dinler arasında Marxizm başkaları ile karşılaştırılamayacak ölçüde en kanlısıdır — Katolik Engizisyondan, birçok Katolik haçlı seferinden ve Katolikler ve Protestanlar arasındaki Otuz Yıl Savaşından daha kanlı.”
“Of all religions, secular and otherwise,” Rummel positions Marxism as “by far the bloodiest – bloodier than the Catholic Inquisition, the various Catholic crusades, and the Thirty Years War between Catholics and Protestants.” (LINK-Wikipedia)

 

“Kılgıda, Marxizm kanlı terörizm, ölümcül temizlikler, öldürücü hapis kampları ve canice zoraki emek, ölümcül kitle göçleri, insan-yapımı kıtlıklar, mahkemesiz idamlar ve düzmece mahkemeler, apaçık kitle cinayeti ve soykırım anlamını kazanmıştır.”
“In practice, Marxism has meant bloody terrorism, deadly purges, lethal prison camps and murderous forced labor, fatal deportations, man-made famines, extrajudicial executions and fraudulent show trials, outright mass murder and genocide.” (LINK-Wikipedia)

 

Ortaklaşacılık

Ortaklaşacılık

   

Ortaklıkta ve paylaşmada kendinde hiçbir kötülük yoktur. Ortaklık bir mülkiyetin ortak istenç altına alınmasıdır. Paylaşma yine bir mülkiyetin bireysel iyeliğinden vazgeçmektir. Ve ancak özgür insanların ortaklaşa paylaşabilecekleri şeyleri vardır. Yaygın olarak kabul edilen görüşe göre, modern dönemde ilk kez Victor d’Hupay (1746-1818) bu anlamda bir “ortaklık” düşüncesine sarıldı ve kendi toprağını komşularının toprağı ile paylaşma dileğini dile getirdi. İlk kitabı olan Projet de communauté philosophe'de (Felsefi Topluluk Projesi, 1777'de yayımlandı) bir tür komünal yaşam düşüncesini savundu. Bunda "herkesin başka herkesin çalışmasından yarar görmesi için komünde yaşayanlara tüm ekonomik ve özdeksel ürünleri paylaşmaları" öğüdünü verdi. D'Hupay daha sonra bir dostu tarafından "komünist" olarak nitelendi ve bu sözcüğün ilk ‘modern’ kullanımı olarak kabul edilir. Tüm bunlar bir yana, mülkiyet ortaklığı düşüncesi antik çağlara kadar gider.

Sözcüğün bu kullanımının daha sonra ona ideoloji tarafından verilen anlam ile bir ilgisi yoktur. İdeolojide “ortaklık” düşüncesi tüm bireyleri ve tüm mülkiyeti kapsayacak şekilde genişletildi ve özel mülkiyet bir sömürü aracı olarak görülerek bütünüyle yadsındı. "Her" özel mülkiyet bir özel kapital olarak kullanılabileceği için, "herşeyde ortaklık” düşüncesi savunuldu (kişisel gereksinimler için zorunlu görülen özel mülkiyete ne düzeye dek izin verilmesinin uygun olduğu belirlenmesi keyfi bir nokta olarak kaldı). Özel mülkiyet eşitsizliğin nedeni olarak görüldüğü için, ve özel mülkiyet hakkını savunmak sömürüyü savunmak olarak, hainlik olarak, aslında düşmanlık olarak görüldüğü için, ortaklığı sağlamak için zora başvurmak meşru olarak, aslında kaçınılmaz olarak görüldü. Bu doğal hakkın ancak bir diktatörlük yoluyla, ancak "proleterya diktatörlüğünün" şiddeti ve giderek terörü yoluyla bastırılabileceği kabul edildi. Mülkiyetin değil, ama kişisel istencin sorumlu olabileceği, sömürüyü şeylerin değil ama sözleşme ilişkilerine giren insanların moral niteliklerinin belirlemekte olduğu gibi noktalar gözardı edildi ve bunları aklamak için insan ahlakının boş metafizik olduğu sonucunu çıkaran bir tür özel materyalist felsefe geliştirildi.

 



 

Photos: A look at communists and their humble party offices around the globe

Photos: A look at communists and their humble party offices around the globe (LINK)

Pedro Grego, “responsable de distrito” of the JCP (a youth movement), in the Partido Comunista Portugues (PCP) office in Evora, Alentejo, Portugal. (Jan Banning)

 

L to R: Two ladies running Children of the War Council; First secretary Valery Ivanyushko (seen at the back); and two party members, Communist Party of the Russian Federation (KPRF), RayKom (Rayon Committee) office in Borovichi, Novgorod Oblast. (Jan Banning)

 

First Secretary Olga Volnina, Communist Party of the Russian Federation (KPRF) local Committee office in Torzhok, Tver Oblast. (Jan Banning)

 



Marxizmin yol açtığı kitle cinayetleri tüm dünyada sayısız şair, yazar, müzisyen, ressam ve felsefeci tarafından gözardı edildi. Bu entellektüeller ve aydınlar yok etme eylemlerinin insanlığın kurtuluşu uğruna yapıldığına inanıyor ve bu nedenle onları yüksek dava uğruna kaçınılmaz görüyorlardı. Kitle kıyımlarında öldürülenlerin aşağı yukarı tümü gerçekte ideoloji tarafından kurtarılması gereken insanların kendileri idi.

Mass graves from Soviet mass executions

Mass graves from Soviet mass executions (LINK)

List of mass graves

Following the demise of the USSR in 1991, many of the killing and burial sites were uncovered, one as recently as 2010.



 


Nazizmin bir tabu yapılmasına karşın, Marxizm Batı üniversitelerinde henüz akademik bir konu olarak, başkaları arasında herhangi bir ‘politik kuram’ olarak görülmeyi sürdürmektedir.

 

 
 
İdea Yayınevi Site Haritası | İdea Yayınevi Tüm Yayınlar
© Aziz Yardımlı 2018 | aziz@ideayayinevi.com