Ulus ve Küreselleşme
Aziz Yardımlı

idea yayınevi site haritası 
 

 

 

 
Ulus ve Küreselleşme
 
Kavramlar
ahlak, devlet, din, duyunç özgürlüğü, egemenlik, etik, etnik grup, evrensel insan hakları, gelenek, güç, hak, imparatorluk, istenç, küreselleşme, modern, monarşi, ön-modern, özgürlük, savaş, tarih, ulus, ulus-devlet, uluslararası ilişkiler, uyruk, yasa egemenliği, yurttaş

Despotizm altında ulus olanaksızdır. Despotizm altında istençsiz yığınlar, kitleler, halklar olanaklıdır. Ve bu istençsiz insanlığın egemeni tümüne istenç olan tekerktir. Tekerklik halkların henüz özgürlük bilincinden yoksun oldukları ve yalnızca boyun eğmeyi bildikleri bütün bir ön-modern evreye yayılan politik biçimdir. Kitleler bir egemene boyun eğerek onun istenci tarafından belirlenen yasalara boyun eğerler; moral ve etik normlarını sık sık tanrısal bir yetkeyi de temsil eden egemenin duyuncundan ve istencinden türetirler. Ancak bu yolla, ancak dışsal bir istence boyun eğme yoluyla yaşamlarını güvenlik altına alırlar ve haksızlığa, şiddete ve yok ediciliğe karşı bir korunma elde ederler.


Ulus saltık olarak egemendir ve tarihsel olarak kendini tekerklik ile karşıtlık içinde belirler. Ulusun karakteri özgürlüktür.

Özgürlük ulusları etik gelişim sürecine zorlar. Uluslar için erişilecek etik ideal özdeştir ve bu olgu kültürel olmaktan çok geometrik olan bir anlatımla “küreselleşme” denilen etik türdeşlik ereğine doğru ilerlemelerini sağlar.

 

The territorial evolution of the modern colonial empires

The territorial evolution of the modern colonial empires (W)

 



1. Halk ve Moral Gelişim
2. Modernlik ve Belirlenimleri
3. Modernlik ve Tarih
4. Ön-Modern ve Modern Ayrımı
5. Politika Ulusun Eylemidir
6. Politika Ulusun Eylemidir
7. Küresel Politika ve Uluslararası Politika
8. Egemenlik
9. Rousseau
10. VİYANA KONGRESİ
11. 1848 Devrimleri — Ulusların Baharı
12. İmparatorluk ve Ulus-Devlet
13. Ulus ve Özgürlük Bilinci
14. Tarih ve Politika
15. Halk, Yurttaş Toplumu, Ulus
16. İmparatorluk ve Cumhuriyet
17. Uluslararası İlişkiler
18. Ulus ve “Altın Geçmiş”
19. Evrensel İnsan Hakları ve Ulusun Evrenselliği
20. Modern Dönemin Problemi Olarak Despotizm ve Demokrasi Karşıtlığı
21. Ulusal Gelişim ve Ereksellik
22. Ulusal Karakter

 

 

 

Halk ve Moral Gelişim

 

 

    

Bir duyunç gelişimi yaşamadıkları için, halklar özgürce ahlaksal yargıda bulunmak yerine bir yetke tarafından dışarıdan verilen yargıları alır ve onları değiştirilemez ve direnilemez kalıplar olarak kabul ederler. Bu çocukluk sırasındaki moral gelişimin erken evrelerinden birini andırır. Popüler duyunç hamdır, dışsal yetkenin ona buyurduğu norma ya da kurala boyun eğer, onu alışkanlık edinir (töre) ve onu çiğnemenin yanlış (ahlaksız) olduğunu kabul eder. Halklar için moral geçerliğin kaynağı içsel duyunç değil, dışsal güçtür. Bu nedenle en büyük sorunları büyümek, ve bir “halk” olmaktan bir "ulus" olmaya geçmektir. Bu süreç duyunç özgürlüğünün kazanılması ve geliştirilmesi sürecidir. Politik istenç olarak egemenlik ancak duyunç özgürlüğü sürecinde elde edilir.


Halklar politika yaptıkları zaman bunu istençleri ile değil, moral yargılara dayanarak değil, alışkanlık ve eğilimleri ile, dürtüleri ile yaparlar ve dolayısıyla popülist politika ya da yalancı-politika için zemin her zaman hazırdır. Politikanın gerçek ölçütleri ve ilkeleri olan insan hakları, duyunç özgürlüğü ve yasa egemenliği yerine, popülizm halka onun geçici itki ve dürtüleri üzerine oynayan önderlerin istencini sunar. Önderin karizması halkın istençsizliğinden doğar ve karizmatik önderin halkı gütmesine “politika”dan başka her ad verilebilir.

 

Etik tutucu olamaz, çünkü özsel olarak özgürlüktür, istenç tarafından belirlenir.
İstenç erekseldir, ve ereği kendisidir, realitede kendini bulmak, realiteye özgürlüğün şeklini vermektir. İstenç ereğine erişinceye dek dinginlik bulamaz.


Politika ulusun işidir çünkü ulus özgürdür ve politika onun özgür istencinin anlatımıdır. Politika yasa egemenliği olarak ulusun erişebileceği en yüksek etik belirlenimdir ve sonucu olarak evrensel güven, dürüstlük ve türe duygularının doğuşunu getirir. Ulusun özü yurttaştır, uyruk değil, ve yurttaş ilineksel bir kültürel karakter değil, özgürlük ve eşitlik kavramlarının bilincinde olan bireydir. Ulusun egemenliğinin anlamı yalnızca yurttaşın istencinin güç olmasıdır, çünkü istenç güçtür. İstençsiz ve dolayısıyla güçsüz halkın sözde politikacılar tarafından yalnızca kötüye kullanılan etnik, bölgesel, dinsel vb. dürtüleri ile karşıtlık içinde, yurttaşın özgür istenci politikanın biricik etik temelidir.

 

Ön-modern kültürde 'ahlak' ve 'törellik' (moral ve etik) terimleri ayırdedilmez ve birbiri yerine kullanılır. Ya da ön-modern kültürde ahlak ve etik ayırdedilmez, çünkü ahlak yoktur ve dışsal yetkeye dayanan etik her ikisidir. Ön-modern ‘etik’ sorgulanmayan etiktir, çünkü sorgulama duyuncun işlevidir ve doğru moral yargının biricik zemini duyunç özgürlüğüdür.

 

Despotik kültür duyuncun evrensel hamlığı ile karakterize edilir. Ve sorgulama başlar başlamaz, duyunç uyanır uyanmaz, haklı, doğru ve iyi olan insanların duyuncunun yargısında aranmaya başladığı zaman, o zaman içsel ve dışsal despotizmin sonu gelir. Etik özsel olarak özgür istence aittir, ve istencin özgürlüğü istencin bilgi ile bir olması demektir. Modern dönemde etik yaşamın başlıca belirlenimleri olan aile, toplum ve devlet salt geleneksel olarak ya da sorgusuzca kabul edilen alışkanlık yapıları olmaktan çıkar, insanın ussal istenci tarafından biçimlenen ve sürekli değişim ve gelişim içinde olan yapılar olurlar. Özgür etik yapılar insan usunun bilgi üzerine dayanan düzenleme, kurum, yasa, anayasa, töre ve normlarıdır.

 

  • Despotizm (δεσποτισμός/despotismos) duyuncun onayından yoksun alışkanlık üzerine, dışsal ahlak üzerine dayanır. Bilinçsiz, istençsiz alışkanlık despotizme tutucu ve değişime dirençli karakterini veren etmendir.
  • Demokrasi (δημοκρατία/demokratia) duyunç tarafından onaylanan etik norm üzerine, kendinin bilincinde olan istenç üzerine dayanır. Özgürlük bilincinin politik anlatımı olması olgusu demokrasiye sürekli gelişim karakterini verir, çünkü istenç sonlu hiçbir belirlenimde durup kalmaz.

 

Ulusun birincil niteliği özgürlüktür çünkü kendini imparatorluk ile karşıtlık içinde belirler ve egemenliği tekerkten kendi üzerine alır.

 

Ulus salt bir kültürel kalabalık değildir. Ulus istençtir ve özgür olduğu için egemendir. Ulus bir istenç olduğu için — ve istenç bireysel olduğu için — bölünmezdir. Özgürlük istenci olarak ulus türdeş bir istençtir çünkü evrensel insan haklarının, duyunç özgürlüğünün ve yasa egemenliğinin bilincidir.

 

Ulusun özgürlüğü kendini yönetmesi, yasalarını kendi istenci ile belirlemesi demektir. Yasama kurumu olarak parlamento ancak ve ancak ulusun istencinden doğabilir ve eğer parlamento gerçekten parlamento ise ulus ne devrimlere ne de darbelere gereksinir. Bunlar ancak istençsiz ve dolayısıyla güçsüz halkların sorunudur.

 

Modernlik ve Belirlenimleri

 

Modernlik —
  • hakkın evrenselleşmesi ile,
  • duyunç özgürlüğünün evrenselleşmesi ile, ve
  • etik yaşamın evrenselleşmesi ile belirlenir.

 

Modernlik —

  • aile,
  • toplum, ve
  • devlette özgür, ussal, bilinçli etik yapılar tarafından belirlenir.

 

 

 

        

Ulus sürekli modernleşmeye izin verir, ya da daha doğrusu ulusun kendisi sürekli modernleşme etkinliğidir, çünkü değişime kapalı usdışı geleneksel kültürel yapılar ile karşıtlık içinde, ulus baştan sona özgür istencin yaratısıdır.


“Modernlik” terimini yalnızca Dünya Tarihindeki evrelerden birini karakterize etmek için kullanamayız. Modernlik genel olarak özgür yaşam ile, etik yaşam ile çakışır, ve ön-modern Avrupa için bir “feodal etik”ten ya da “despotik etik”ten söz etmek etik kavramını bozmak olacaktır. Özgürlüğün olmadığı yerde etik de yoktur. Modernleşme etik yaşamın doğuşu ve gelişim süreci ile bir ve aynı şeydir.

 

Modernlik salt zamansal bir terim değildir. Salt işleyimsel, teknolojik bir terim de değildir.

‘Ön-modern etik’ denebilecek olan şey birincil olarak bireyselliği bastırmaya ayarlanmış bir gelenekler ve alışkanlıklar yapısıdır. Bu ‘etik’ olmaktan çok ‘etnik’ karakter taşıyan yaşam biçimlerinde aile yapıları ataerkildir. Böyle aile kültüründe yetişen çocukların kişilikleri geleneksel-despotik normların ürünüdür ve bireysellikten yoksundur. Değişime, gelişime, genel olarak eğitime kapalı, ve evrensel kültüre dirençlidir

 

Ön-modern toplumsal yaşam biçimi de aynı tutucu ve değişimsiz karakteri gösterir. Belirli mülkiyet kavramının yokluğunda ve düzensiz vergi ve kira uygulamaları sonucunda, toplumsal yaşam salt bir geçim ekonomisinin ilişkilerine indirgenmiştir.

 

Ön-modern politika halkı yalnızca bir vergi ve asker kaynağı olarak gören monarşilerin özenci tarafından belirlenir.

 

‘Ön-modern etik’ genel olarak etik olmaktan çok bir etik gereksinimidir.

“Modernlik” yeni olan bağlamında kullanılır. Ama aynı zamanda eskimeyecek olanı, her zaman yeni olanı, gerçek yeniyi de anlatır — ideal ya da ereksel olanı. Ve gerçekten de modo yalnızca yeni olanı değil, “şimdi” olanı, “tam şimdi” olanı anlatır ve tam şimdi her zaman, her bir kıpı, tüm zamandır. Ya da ilksiz-sonsuz olandır. Bu bağlamda “modern” kendini “klasiğe” de bağlar çünkü klasik her zaman modern olandır.

 

Modernlik —

  • Aydınlanma ile bağdaşmaz, çünkü Aydınlanma halkı halkın kendisi adına halkın kendisinden daha iyi yönetme saplantısı olarak özgürlükçü ya da liberal değil, despotiktir. Dahası, Aydınlanma ne kadar iyiliksevere olursa olsun, halkın sıkı sıkıya Katolik ya da Ortodoks Kiliseye bağlanmış karakterini özgürleştiremez ve modernleştiremez.
  • Modernlik genel olarak ideoloji ile bağdaşmaz, çünkü ideoloji kapitalin, etnik doğanın, sınıfın vb. birincilliğinin savunusu olarak modernliğin tözü olan özgürlüğü her bileşeninde çiğner, altındaki nüfusun tüm etik karakterini siler..

 

Modern tini tanımlayan hak, ahlak ve etik ideaları kendilerinin tarihsel olmamaları anlamında tarihin ereği olan belirlenimlerdir. Bu belirlenimler her zaman yeni olan ve hiçbir zaman eskimeyen idealardır. Ve insan yapımı olmamaları anlamında tarihsel ya da kültürel değildirler. Eskiyen şey tarih ve kültürdür.

 

Kültür ideal değildir. Kültür homo sapiensin gelişim sürecinde kendi doğasından yarattığı ve estetik, etik ve entellektüel olarak geri olan yapılardır. Tarihsel olarak değerli ve gerekli olan kültürler ortadan kalkmaya izin veren ve böylece tinin ereksel gelişimine ayakbağı olmayan kültürlerdir. Gelişme sürecinin kendisi gelişmemişlik yüklüdür ve kültürün pıhtılaşması ve değişime direnmesi gelişmenin biricik engelidir.

 

Modernlik “tam şimdi” olarak her zaman geçmiş şimdiden kurtuluş ve gelecek şimdiyi kavrayış olarak ilksiz-sonsuz şimdidir. Modernlik akışta olmaktır. Modern tin alışkanlığa yakalanmış değil, ama her zaman düşünen insanın, duyuncu ve istenci etkinliğe hiçbir zaman ara vermeyen, her zaman değişimde ve gelişimde olan özgür insanın tinidir.

 

Modern tinin özünde evrensel istenç yatar ve modern tin klasik tinin tikel istencinin evrensel istence yükselmesidir. Us, özgür olduğunda ve kendini baskılamadığında, yapacağı tek şey tüm içeriğini edimselliğe çevirmek, ve tarih alanında istenç olarak kendini ereksel ya da ideal biçimine dek açındırmaktır.

 

Modernlik yalnızca kültürün bütün bir karakterinin değişmekte olmasını değil, ama kültürün sürekli bir değişim eylemi olmasını anlatır. Modernleşme statik bir durum, bir durgunluk değil, ama sürekli olarak kendini olumsuzlayan ve bu nedenle sürekli olarak yenileşen bir süreçtir.

 

Modern tinin yaşadığı sorunlar, şiddet ve terör, yoksulluk ve eşitsizlik ve daha başka sayısız kötülük modernliğin ortadan kaldırmakta olduğu problemlerdir. Bunlar modernliğin sonuçları değil, arkaik kültürlere ait olan ve henüz bütünüyle silinmemiş ve sönmemiş olan tikelliklerin kendilerini belirtiş yollarıdır. Nedenleri özgürlük yoksunluğu, ve çözümleri özgürlük bilincinin kazanılmasıdır. Ve bunlar modernliğin salt bir zaman sorunu olarak henüz çözmediği ve doğallıkla çözecek olduğu arkaik despotik problemlerdir.

 

‘Modern bilim’ ve ‘modern sanat’ anlatımları karşıtları olması gereken ‘geleneksel bilim’ ya da ‘geleneksel sanat’ anlatımları kadar hantaldır. ‘Modern bilim’ ve ‘modern sanat’ terimleri normal olarak yalnızca ‘çağdaş’ ya da ‘güncel’ olanı anlatır.

 

Modern bilimi sözde bir paradigma değişimi ile ortaya çıkan ve klasik bilim ile eşölçümsüz ‘başka’ bir bilim türü olarak alan görüş bilimin kavramsal karakterini anlamayan pozitivist bir bakış açısıdır. Bu epistemolojik türlülük savı ile karşıtlık içinde, modern bilim edimsel olarak klasik dönemin bilimsel birikimi üzerine dayanır ve tıpkı onun gibi kendisi de yarı yolda ve gelişim sürecindedir.

 

Bir “yenilik uğruna yenilik” kültü olarak modernizmin estetik özgürlük ile, etik yaşam ile ve bilimsel bilgi ile bir ilgisi yoktur. Modernliğin birincilliği olarak “yenilik uğruna yenilik” modernizmdir ve yeniliğin kavramsal anlamını kaçıran bir tür yenilik, türlülük, ayrım tutkusu üzerine dayanır.

 

Modernlik ve Tarih

 

        

Tarih tinin gizilliğini edimselleştirme sürecidir. Daha belirli olarak, Tarih evrensel istencin kendine ereksel biçimini verme sürecidir. Tarih istencin sorunu olduğu için erekseldir. Ereksiz istenç bir istenç değildir. Ve özgürlük istencin tözü ve özüdür. Aynı zamanda, ancak özgür insanın hakları vardır, ve özgürlük hakkın, ve belirli özgürlükler belirli hakların anlatımıdır. Özgürlüğün tam edimselleşmesi olduğu içindir ki Tarihin ereği evrensel insan haklarıdır ve bu ereği edimselleştirmek politika olarak yine evrensel istencin işidir.

 

Tarihin gelişimsel karakteri onda hiçbir kültürün kalıcı olmaması, genel olarak ailesel, toplumsal ve politik biçimlerin ortadan kalkarak daha yüksek biçimlere evrimlenmesi demektir. Kültürel sağlamlık ve katılık despotizm ile birlikte gider ve Tarihin gereksiz bir yineleme ve tutuculuk durumunda askıya alınması anlamına gelir. Tarihin enerjisi özgürlük, ve özgürlük tinin özüdür. Tarih evrensel istencin işidir.

 

Reformasyondan bu yana moral özgürlüğünü kavrayan Evrensel Dünya Tarihi despotizmin demokrasiye dönüşümünün tarihidir. Modern dönem bitmiş, tamamlanmış bir zaman evresi değil, ama bir süreç, bütün bir etik yaşam biçimlerinde bir değişim ve gelişim sürecidir. Demokrasi despotizmden doğar, ve doğuşu dolaysızca kavramına uygun edimselleşme kazanması değildir. Demokrasi ilkelerine — evrensel insan hakları, duyunç özgürlüğü ve yasa egemenliği — tam olarak erişinceye dek gelişmek zorundadır. Demokrasi halkın değil, yurttaş toplumunun politik istencidir, çünkü halkın politik istenci yoktur. Bu nedenledir ki demokrasi özgür yurttaş toplumu ve istençsiz halk arasındaki, etik ve etik-öncesi arasındaki bir çatışma biçiminde yer alan bir süreçtir.

Modernleşme yalnızca ya da başlıca laiklik ya da moral özgürlük terimlerinde anlaşılabilecek bir süreç değildir. Modernleşme aynı zamanda klasik dönemin sanatı, bilimi ve demokrasisi tarafından olanaklı kılındı.

 

Reformasyon yalnızca Roma Katolik Kilisesinin yetkesini değil, kendi önderlerinin yetkesini de ortadan kaldırdı ve bireysel duyuncun bütün bir etik varoluşun (aile, toplum ve devlet yapılarının) yargıcı ve belirleyicisi olmasını sağladı.

  • Eşit bireyler temelinde aile geleneksel yapısından özgürleşti.
  • Eşit kişiler temelinde mülkiyet hakkı evrenselleşti ve yurttaş toplumu ekonomik karakterini kazandı.
  • Politika ideal biçimini kazanma ve demokrasi olarak gelişme sürecine girdi.

Oluş sürecinde olan modern kültürdeki tüm yetkecilik yalnızca despotik kültürün gerilik kalıtıdır.

 

Modern dönem imparatorlukların ortadan kalkması, tarihten yalıtılmış binlerce etnik grubun yitmesi, dilleri, mezhepleri, geleneksel yapıları ile sayısız kültürün yok olması ve daha büyük türdeş kültürlerin doğuşu ile karakterize edilir. Modern dönem ulusların doğması ve özgürlük temelinde küresel, türdeş bir etik yapıya doğru devrim ya da evrim sürecidir.

 

Modern tin despotizmin ortasında ve despotizmin direncine karşın doğar. İmparatorluklar devrilse de, despotik kültür artıkları demokrasiye direnmeyi sürdürür. Kendisi birincil olarak yurttaş toplumunu, demokrasiyi reddeden bir program olarak ideoloji aynı despotik tinden doğar ve onun despotik kalıntıları ile beslenir.

Modernlik bozucu ve yıkıcıdır, ama geleneği, salt bir alışkanlığa pıhtılaşmış davranış ve düşünme kalıplarını, bunlardan oluşan sığ bilinç yapılarını, kısaca bozulması ve yıkılması gerekeni bozar ve yıkar.

 

Ön-Modern ve Modern Ayrımı

 



    

Evrensel özgürlük bilincinin doğması, duyuncun tüm dışsal yetkeden özgürleşmesi (Reformasyon; Laiklik) Dünya Tarihinin despotik ve demokratik, ön-modern ve modern dönemler olarak ayrılmasını getiren etmendir. Ancak özgürlük bilincinin doğması ile Tarih tikelci despotik karakterini terk etmeye ve evrensel istencin Tarihi olmaya başlar. (Yunan-Roma tininde “evrensel” kavramı eksiktir, özgürlük bilinci “tikel”dir, yalnızca nüfusun bir bölümü için geçerlidir.)

 

Duyunç özgürlüğünün bilincinin kazanılmasında sonuçlanan Reformasyondan sonra Dünya Tarihi özgür istencin bir sorunu olduğu için, bundan böyle gelişim tarihin birincil karakteridir. Despotik ‘tarih’ yinelemelerden oluştuğu düzeye dek tarih değildir ya da salt sözel olarak tarihtir. Modern tarih istencin evrensel işi olarak küresel etik yapıya doğru kesintisiz ve duraksamasız bir gelişim ve problem çözme sürecidir.

 

Modernlik zamanda keskin bir geçiş kıpısı ile tanımlanmaz. Avrupa'da ussallaşma süreci kıtayı aşağı yukarı bütünüyle boğmuş olan bir usdışı kültür sürecinin ortasında başladı. Özgür bireyselliğin bilimden sanata, politikadan ekonomiye her alanda evrensel yaratıcılığı yoluyla ortaya çıkmakta olan yeni dünyanın eskisini silmeye başlamasına karşın, geçiş doğallıkla aşamalıdır ve henüz politikadan ekonomiye, bilimden sanata her alanda insan ussallığı, özgürlüğü ve değeri ile bağdaşmayan arkaik-despotik öğeler varlıklarını sona erdirmiş değildir.

 

Modernlik bilimsel devrim ile, işleyimsel devrim ile, özgür tecim ile, matbaanın bulunuşu ile, coğrafi keşifler ile tanımlandığı zaman, tüm bu etmenlerin kendilerinin ancak özgürlük zemininde olanaklı olduğu gözden kaçırılır.

 

Ulus modern döneme aittir çünkü modern dönem özgürlük dönemidir. Ulus duygusu özgürlük duygusudur.

 

Despotik ya da ön-modern ‘tarih’ genel olarak bir tarih değildir çünkü onda tarih uykudadır. Evrensel istençsizlik evrensel eylemsizliktir ve bu tutuculuk ve katılık kültürü içinde tin hiçbir gizilliği için gelişme olanağı bulamaz. Kültür donmuş, ve bireysel gizilliğini açınımı, yaratıcılığı, yenileşmesi askıya alınmıştır. Böyle dönemlerde en çoğundan bir ilerlemeden söz edilebilir, çünkü ilerleme gelişim değildir ve despotik dizgenin bütünsel tutucu kültürel karakterini bozmaksızın yer alabilir (Aydınlanma da ilerici idi ve tarihe önerdiği politik yenilik halkı halk adına halkın kendisinden daha iyi yönetecek olan “aydın despotizmi” idi).

İlerleme zorunlu olarak gelişim değildir. Örneğin Çin durumunda olduğu gibi alfabedeki harflerin sayısı binlere çıkabilir, Çin Seddi daha da uzatılabilir, nüfus yüz milyonlar ile artabilir vb. Bunlar değişim ve sayısal ilerleme olsalar da, gelişim değildirler. Öte yandan tutucu despotik kültürlerde barut, kağıt, pusula vb. bulunsa da, kullanılmazlar, çünkü kültürel dizge için yalnızca bozucu etmenleri temsil ederler. Bir milyon kadar papirus ve parşömen rulo kapsayan İskenderiye Kütüphanesi gibi birşey Çin kültürü için bütünsel bir yıkım olurdu. Ve Çinlilerin tarihin en büyük gemilerini yapmış olmakla övünmelerine karşın, kendini yalıtma politikası pusulanın kullanımı için bir gereksinimin doğmasını önler, devasa tekneler durdukları yerde çürür, ve yeryüzünü keşfetme işi minik Portekiz'in ve acımasız İspanya'nın payına düşer.

 

Politika Ulusun Eylemidir

 

 

     

Politika evrensel insan hakları, duyunç özgürlüğü ve yasa egemenliği uğruna ulusun eylemidir.

 

İstenç erek kapsar ve istencin politik ereği ideal içeriğini reelleştirmek, kendine ideal küresel politik biçimini vermektir. Politik istencin ereği olan evrensel insan hakları, duyunç özgürlüğü ve yasa egemenliği kavramları birer kültür öğesi olan etnik, bölgesel, ırksal belirlenimlerin ve boşinançların olumsallığını gösterirler. Bu son belirlenimler tikel kültürlerin etik idealara doğru dürtülerinde amaçsız olarak ortaya çıkan rasgele denemeler ya da geçici oyalanmalar gibidir.

 

Ulus özgürdür, ve özgür olması kendini etik idealler ile uyum içinde belirlemesi sonucunu getirir. Evrensel insan hakları, duyunç özgürlüğü ve yasa egemenliği ulusun küreselleşme ereğinin türdeş içeriğini oluşturur.

 

Ulusun tözü evrenseldir. Ulusal tikellikler ya da tikel uluslar ilinekseldir.

 

Ulusun tikelliği ulusun başka uluslar ile paylaşmadığı ön-modern kültürel artıklar kapsamasından doğar ve bir kültürel-çoğulculuk olan enternasyonalizm ya da kozmopolitanizm denilen şey pragmatik-kaotik bir yanyanalık durumudur.

 

Politik yaşam bütün bir etik yaşamın hak ve ahlak alanlarını kapsayan ve onlara dayanan edimsel biçimidir. Dünya Tarihi Devletin gerçek, evrensel, ideal biçimine erişmesini hedefleyen etik gelişim sürecidir. Tüm bireylerin tüm haklarının bilincini kazanması ve haklı ve doğru ve iyi olanı kendi duyunçlarının yargısından belirlemeleri etiğin özsel öncülüdür. Evrensel Dünya Tarihi istencin bilgi temelinde etkinlik ve eylem alanıdır.

 

Halk politika yapmaz, çünkü istençsizdir. Politika ulusun işidir, çünkü ulus özgür ve egemendir.

 

Politika eylemdir ve eylem istenci varsayar. Halk istençsiz ve eylemsizdir. Özgürlük bilincinin yokluğunda, istençsiz kitleleri ve yığınları ancak dürtüleri ve itkileri devime geçirir. Halkın dürtülerine ‘politik’ bir nitelik kazandırmak popülist öndere düşer. Popülist ‘politikacı’nın etkinliği gerçekte değil, yalnızca görünüşte politika, yalnızca yalancı politikadır — tutkuların, itkilerin ve dürtülerin bir oyunu.

 

Ulus uyruklardan değil, yurttaşlardan oluşur, ve yurttaş haklarının istenci ile belirlenen özgür bireydir.

 

Etnik Kimlikler

Etnik Kimlikler

 




Kültürel gerilik homo sapiens için utandırıcıdır.
Geri kültürlü postmodernist “geri kültür” diye birşey yoktur der ve utanmaz. Ona göre kültürler eşit değerdedir, ilerleme, büyüme, gelişme diye birşey yoktur. Postmodern göreciliği eleştiren bakış açısı da göreli olduğu için eleştirisi geçersizdir. Saltık bakış açısı kültürel değil, idealdir ve ideal ancak göreli bakış açıları için anlaşılamaz ve kabul edilemez birşeydir.

 

Küresel Politika ve Uluslararası Politika

 

Küresel politika “uluslararası” politikadan başka birşeydir. Bir halklar ve kültürler çoğulluğu ve türlülüğü ile olmaktan çok bir uluslar türdeşliği ile ilgilidir. Yerel küçük politikaların tikelcilikleri ile karşıtlık içinde, küresel politika bütün bir yerkürenin, bütün bir gezegenin yerel sınırları tanımayan evrensel politikasıdır. Birbirine yabancı ulusların çok-kültürlülüğü ya da türlülüğü ile karşıtlık içinde, küresel politika devletlerin evrensel etik terimlerde türdeşleşmesine götüren politikadır. Politika evrensel insan hakları ve duyunç özgürlüğü temelinde edimsel etik yaşama erişme eylemidir. Politika kavramına uygun politika evrenseldir.

 

Böyle bir politikaya dönerek, devlet ölmek yerine, sönmek yerine, ortadan kalkmak yerine tam tersine ivmelenerek gerçek belirlenimine doğru, yasa egemenliğine doğru edimselleşmeye başlar. Özgürlük kendi yasası altında olmak, kendini yönetmektir. Salt soyut bir kavram, bir İdea olan evrensel insan hakları ancak tikel yasalarda edimsellik kazanır.

 

Osmanlı İmparatorluğunda ‘Ulus Duyguları’nın Uyanmayışı



15’inci yüzyılda Bizans İmparatorluğunun Osmanlı İmparatorluğu tarafından ortadan kaldırılmasından sonra, ilk Helenik devlet olan Yunan Krallığı Mayıs 1832’de bir Londra Konferansında Büyük Güçler (İngiltere, Fransa, Rusya) tarafından kuruldu. Navarino deniz çarpışması, 1828-29 Türk-Rus savaşı ve Fransız kuvvetlerinin Peloponez’e girmesi Yunan Devriminin belirleyici askeri öncülleri idi. Lord Byron, Delacroix ve romantiklerin coşkuları ile modern Yunan tarihi klasik Helenik tarihin bir uzantısına dönüştürüldü, Rusya’dan gelen Yunanlıların kurduğu ve Bizans İmparatorluğunu yeniden diriltmeyi isteyen Filiki Etaireia (Dostlar Toplumu) yitik bir Altın Çağın prelüdü olarak görüldü.

 

Bağımsız Yunanistan’ın 1832’de tahta çıkan ilk Helenik kralı bir Roma Katoliği olan Bavyeralı Otto idi. Atina Üniversitesini ve Atina Politeknik Okulunu kuran, Yunan yönetim, ordu, türe ve eğitim dizgelerinin temellerini atan Otto ve Bavyeralı danışmanları Yunanistan’ın yoksulluğunu yenmeyi başaramadılar, halka Osmanlıların uyguladığından daha da ağır vergiler dayattılar ve Büyük Güçlerin Yunanistan’a karışmasını önleyemediler. Otto 1862’de Yunanistan’dan sürüldü. Yunanlıların Kraliçe Victoria’nın oğlu Prens Albert’i yeni kralları olarak istemelerine karşın, bu Büyük Güçler tarafından veto edildi ve yerine genç bir Danimarka prensi Kral George I olarak kabul edildi. Yunanistan’ı 1863-1913 yılları arasında yöneten George’un daha demokratik bir anayasa getirmesine ve tüm yetişkin erkeklere oy hakkı tanımasına karşın, Yunan politikası hanedan karakterini sürdürdü ve halk yasaya değil ama adlara bağlı kalmada diretti. 1890’larda Yunanistan’ın üzüm ve tütün üzerine kurulu ekonomisi Yunan politik bilincinden daha iyi durumda değildi ve yoksulluk ancak Birleşik Devletler’e büyük ölçek göç yoluyla hafifletildi. 1893’te devlet iflas etti ve borçlarını yönetmek üzere Uluslararası Finans Denetimi kabul edildi.

 

1924’te monarşi kaldırıldı ve ikinci Helenik Cumhuriyet kuruldu. Yeniden kurulan Yunanistan Krallığı 1935’ten 1974’e kadar sürdü. Yedi yıllık askeri cuntadan sonra krallık yeniden kaldırıldı ve üçüncü cumhuriyet kuruldu. (LINK: Modern Yunan Etiğine Doğru)

 

 

Egemenlik

 

 

     

“Egemenlik” daha yükseği olmayan istenç demektir.

 

Tekerkin egemenliği ya da nüfusun bir bölümünün geri kalanı üzerindeki egemenliği istenç kavramı ile bağdaşmaz, çünkü istenç kendinde evrenseldir, çünkü istenç insan olarak insana aittir, tikel bir insanlar grubuna değil. Kavram ve realite arasındaki bu bağdaşmazlık imparatorlukların yıkılışının ve ulusların doğuşunun zeminidir.

 

Gerçek devlet gerçek egemenlik demektir ve özgür insanın egemenliği onun kendi üzerindeki istenci olan yasanın egemenliğidir. Egemenlik yurttaşın istencidir, şu ya da bu tikel önderin, grubun, sınıfın vb. yurttaşın üzerinde duran gücü değil.

 

Egemenlik istençtir. Egemenliğin ‘genel olarak istenç’ten ayrımı kendisinden daha yükseğini tanımayan güç olmasıdır.

 

İstenç güçtür, ve bu güç uluslararası ilişkiler bağlamında egemenliktir. Politik olarak, egemenlik bir devletin özgürlüğünün ya da istencinin saltık yetke olarak anlatımıdır. Yunan kent-devletleri egemen idiler ve herhangi birinin istencinin başkaları tarafından tanınmaması durumunda anlaşmazlığın biricik ve aptalca çözümü savaştan geçiyordu. İmparatorluklar da eşit ölçüde saltık olarak egemen güçlerdir, barış için güç dengesine gereksinirler, ve aralarındaki dengenin bozulması ancak savaş yoluyla çözüme izin verir. İmparator saltık egemendir ve savaş onun için salt bir karar sorunu, yalnızca tikel istencinin bir edimidir.

  • Ulus özgür olduğu ve egemenliğin biricik kaynağı olduğu için "bir devletin ulus üzerinde egemenliği" anlatımı uygunsuzdur. Eğer bir devlet bir “ulus” üzerinde egemen ise, o ‘ulus’ henüz bir ulus değildir ve devlet henüz ulusun istenci ile bir değildir.
  • Ulus-devlet terimi genel olarak devletin imparatorluk yerine bundan böyle az çok türdeş bir etnik yapının devleti olduğunu anlatır, henüz ulusun devlet ile bir olduğunu, demokrasinin kavramına uygun olarak kurulduğunu değil.
  • İmparator onun uyrukları olan halklar üzerinde güçtür, çünkü tüm güç ve hak imparatordur. Halk politik olarak istençsiz olduğu için hakları ve ödevleri imparatorun istenci tarafından belirlenir.
  • İmparatorluğun egemenliği onun saltıklığı ile aynı anlama geldiği için "saltık tekerklik" terimi yalnızca bir yineleme kapsar ve bir pleonazmdır. Aynı mantıksal temelde, "anayasal tekerklik" tekerkliğin başka iç güçler tarafından sınırlanması olduğu için bundan böyle “tekerklik”ten söz etmek uygunsuzdur. “Anayasal tekerklik” bir oxymorondur ve çelişki Cumhuriyette çözülür.
  • Egemenliğin ideolojik bir partinin, askeri bir önderin ya da başka bir kendiliğin elinde olması henüz ulusun özgürlüğünün bilincini kazanamadığını gösterir.
  • Protestan ülkelerde özgürlük bilincinin evrenselliği nedeniyle ulus bilincinin gelişimine karşı bir engel bulunmazken (bu ülkelerde tekerklerin kendileri de “yurttaş” olduklarını kabul ederler), Katolik, Ortodoks ve İslamik ülkelerde özgürlük ya da yurttaşlık bilincinin yokluğu egemen devlet ve uyruk halk arasındaki ilişkinin evrimi tikel durumlar tarafından belirlenir.
  • Ulusal egemenlik uluslararası ilişkilerde bir üst yetkenin tanınmasına izin vermez. Uluslar arasındaki anlaşmazlıklar durumunda en son sözü güç söyler, çünkü her egemenlik haklılıktır.

 

Modern devletin yaratıcısı modern toplumdur. Ya da, modern devlet ancak ve ancak yurttaş toplumunun doğuşu ile birlikte doğabilir. “Ulus” ekonomik yurttaş toplumunun politik adıdır. Uluslaşma süreci imparatorlukların dağılması ve ulusların devlet olması ya da ulus-devletlerin doğuşu ile bir ve aynı şeyi anlatır.

 

Geleneksel-despotik toplumlar ancak modernleşme eğilimine dönen devletin politikaları yoluyla yukarıdan modernleşme sürecine döndürülebilir.

Rousseau

 

Rousseau, Toplumsal Sözleşme
KİTAP I / BÖLÜM VI
TOPLUMSAL BAĞIT

 

Sözleşmeye giren herkesin bireysel kişiliği yerine, bu birleşme kararı hemen ahlaksal ve ortaklaşa bir yapı üretir ki, meclisin kapsadığı oy sayısı kadar üyeden oluşur, ve aynı karardan birliğini, ortak benliğini, yaşam ve istencini kazanır. Tüm başka kişilerin birliği yoluyla oluşturulan bu kamusal kişi geçmişte Site adını alırdı ve şimdi Cumhuriyet ya da politik bütün adını alır; üyeleri tarafından edilgin iken Devlet olarak, etkin iken Egemen olarak, ve benzerleri ile karşılaştırıldığında Güç olarak adlandırılır. Onda birleşmiş olanlar ortaklaşa Halk adını alırlar; tekil olarak alındıklarında onlara egemen yetkeye katılan bireyler olarak Yurttaşlar, ve Devletin yasaları altında görüldüklerinde Uyruklar denir. Ama bu terimler sık sık karıştırılır ve birbiri yerine alınır; sağınlık ile kullanıldıklarında nasıl ayırdedileceklerini bilmek yeterlidir.

Du contrat social
LIVRE I / CHAPITRE VI
DU PACTE SOCIAL

 

A l’instant, au lieu de la personne particulière de chaque contractant, cet acte d’association produit un corps moral et collectif composé d’autant de membres que l’assemblée a de voix, lequel reçoit de ce même acte son unité, son moi commun, sa vie et sa volonté. Cette personne publique qui se forme ainsi par l’union de toutes les autres prenait autrefois le nom de Cité, et prend maintenant celui de République ou de corps politique, lequel est appelé par ses membres Etat quand il est passif, Souverain quand il est actif, Puissance en le comparant à ses semblables. A l’égard des associés ils prennent collectivement le nom de Peuple, et s’appellent en particulier citoyens comme participants à l’autorité souveraine, et sujets comme soumis aux lois de l’Etat. Mais ces termes se confondent souvent et se prennent l’un pour l’autre; il suffit de les savoir distinguer quand ils sont employés dans toute leur précision.

 

Achaemenid Empire / Empire of Alexander the Great

Achaemenid Empire (W)

The Achaemenid Empire (c. 550–330 BC), also called the First Persian Empire, was an empire based in Western Asia, founded by Cyrus the Great. Ranging at its greatest extent from the Balkans and Eastern Europe proper in the west to the Indus Valley in the east, it was larger than any previous empire in history, spanning 5.5 million square kilometers. Incorporating various peoples of different origins and faiths, it is notable for its successful model of a centralised, bureaucratic administration (through satraps under the King of Kings), for building infrastructure such as road systems and a postal system, the use of an official language across its territories, and the development of civil services and a large professional army. The empire's successes inspired similar systems in later empires.]

 

Empire of Alexander the Great (W)

Alexander's empire and his route

 




VİYANA KONGRESİ

 

İmparatorluklar istençsiz halklar içindir. Viyana Kongresi halkların bundan böyle ulus olma sürecine girdiklerini anlamayan monarşilerin son büyük tutucu eylemi oldu.


 

Reformasyon ile birlikte imparatorlukların zamanı doldu ve özgür ulusların zamanı başladı. Protestan ülkelerde devrim yurttaş toplumlarının ortaya çıkışına doğru yönelir ve özgürlük ve eşitlik bilinci bütün bir kültürü yeniden biçimlendirmeye başlarken, Napoleon despotizmi ve modernliği birleştirmek ya da despotizm yoluyla modernliği getirmek için Avrupa’nın imparatorlarına savaş açtı. Hollanda ve Almanya, İtalya, Avusturya, İspanya ve Rusya hiç biri Napoleon’un kıtada feodal herşeyi yıkan ve halklara özgürlükler getiren ordularının önünde dayanamadı. Sonra Napoleon yenildi ve bozduğu herşeyin, silinen sınırların ya da kazanılan hak ve özgürlüklerin ne olacağı, sürgüne giden imparatorların durumlarının ne olacağı konularının yeniden ele alınması gerekli oldu. Başlıca soru saltık tekerkliklerin mi, yoksa anayasal tekerkliklerin mi kurulacağı idi. Krallar daha saltık, daha otokratik olmaya çalışırken, politikaya katılan tüm sınıflar Krallarının güçlerini sınırlayacak ve halka bir ölçüde yönetime katılma hakkı tanıyacak bir Anayasaya bağlılık yemini etmesini istiyorlardı. Henüz ortada yurttaş toplumu ya da demokrasi diye birşey yoktu. Anayasalar aşağı yukarı aynı idi ve tümü de kişi ve mülkiyet güvenliği, yasa önünde eşitlik, basın özgürlüğü, vergide parlamento denetimi gibi haklar kapsıyordu. 1815’te herşeyin akışta olduğu Avrupa’da bir düzen kurmak ve tarihi durdurmak kolay bir iş olmayacaktı. Viyana Kongresinde imparatorların, kralların ve başka temsilcilerin çözmeye çalışacağı problem tarihsel önemi olan bir problemdi. Ve hiçbir imparator ve kral zamanlarının dolduğunu ve ortadan kalkmak üzere olduklarını anlamadı. 1815’ten sonra Avrupa bir güç dengesi kazanamadı ve birbiri ardına uluslar bağımsızlık için savaşıma giriştiler.

 

 

The Congress of Vienna 1814-1815 (VİDEO)

The Congress of Vienna 1814-1815 (LINK)

 



 

Viyana Kongresi (1814-15)

Viyana Kongresi (1814-15)

25 yıllık bir sürekli savaş dönemi olan Fransız Devrimci Savaşlarından ve Napoleonik Savaşlardan sonra toplanan Viyana Kongresi (1814-15) Avrupa'da Cumhuriyetlerin doğuşunu önlemeyi ve Krallıkların sürekliliğini sağlama bağlamayı amaçlayan bir krallıklar kongresi idi. Bir Tarih kavramından, bir İnsan Doğası kavramından, istenç ve özgürlük ve evrensel insan hakları kavramlarından yoksun olan ve içinde yaşadığı dönemin devrimci karakterini anlamayan kongre barışı sağlamak için imparatorluklar arasında bir güç dengesi yaratmanın gerekli ve yeterli olduğunu düşünüyordu. Tutucu olarak bilinen bu bakış açısına göre, Tarih 19 yüzyıl Avrupasında noktalanacak ve bir güçler dengesi sürekli barışın güvencesi olacaktı.

Kongre kararları ile, Fransa'dan devrimden sonra kazandığı tüm topraklar geri alındı ve Prusya, Avusturya ve Rusya'ya önemli topraklar kazanırken ayrıca Belçika'yı da içeren bir Hollanda Krallığı kuruldu.

Kongrede Prusya, Avusturya, Rusya ve İngiltere'nin yanısıra yenik düşen Fransa’nın da monarşik bir güç olarak eşit ağırlıkta söz hakkı vardı. Fransa 1792'deki sınırlarına geri çekildi, yol açtığı zararlar nedeniyle kendisinden herhangi bir ödence istenmedi, kraliyet yeniden kuruldu ve XVIII. Louis ile Bourbon Hanedanı ülkenin yönetimini bıraktığı yerden sürdürmeye başladı. Napoleon'un İmparatorluğundan ve kraliyetin yeniden kuruluşundan sonra, Fransız Devrimi gerçekte bir isyandan başka birşey olmadığını gösterdi.

Kutsal Bağlaşma

Büyük güçler arasındaki çatışmaları savaş yoluyla değil ama görüşmeler yoluyla çözmeye ve bir imparatorluklar-arası düzen kurmaya yönelik bir girişim olarak Viyana Kongresi gelişmekte olan bir ulusal bilinçler ortamında monarşilerin demokrasiye karşı umutsuz direnişi idi. Monarşiler bütün bir demokratik devrim dalgasını geçici bir olay olarak görmeyi sürdürdüler. Gene de ciddi kaygıları vardı ve Rus Çarı I. Alexander'ın çabaları sonucunda Rusya, Prusya ve Avusturya arasında bir Kutsal Bağlaşma kuruldu. Bu anlaşmaya göre bu ülkelerden biri özgürlüğün ve demokrasinin saldırısına uğrayacak olursa geri kalan üyeler saldırganın üzerine atlayacaktı. Güçler dengesi Avrupa'nın hızla güçlenmekte olan demokrasi bilincinden ötürü güvenilir bir denge değildi. Gene de Avrupa'da demokrasi bilinci bir yüzyıl sonra I. Dünya Savaşının patlak vermesini önleyemeyecek kadar zayıftı ve II. Dünya Savaşı patlak verdiği zaman bütün bir Kıta bu kez ideolojik despotizmin çizmeleri altına düştü.

 

1783'te İngiltere İmparatorluğuna karşı bağımsızlık savaşını kazanarak kraliyet artıklarından bütününde arınmış olarak kurulan ABD ile karşıtlık içinde, Avrupa devletlerinin politik düzenleri birer monarşi ve parlamentarizm karışımı idi. Monarşilerin altlarında seçilmiş bir parlamento ile "anayasal monarşi" biçimini almalarına karşın, henüz bir demokrasiden, bir ulusal egemenlikten söz etmek için erkendi.

 



 

The Congress of Vienna 1814-1815

The Congress of Vienna 1814-1815 (LINK)

In the wake of Napoleon’s defeat, Europe is left deeply disorganized after nearly a quarter century of revolution and war.

Under the leadership of the four great victors over France: the United Kingdom, Austria, Prussia and Russia, the European countries meet in Vienna to determine the fate of the territories that were shattered by the Napoleonic conquests, and reconstruct a European order.

Two principles dominate the negotiations: the preservation of political equilibrium among the powers, and the restoration of old dynasties, driven out by the revolutionary wave.

The decisions taken in Vienna redraw the political map of Europe.

— Prussia expands to include a part of the Grand Duchy of Warsaw, Swedish Pomerania, over half of Saxony, and above all, the greater part of the Rhineland. With these acquisitions, Prussia definitively obtains the status of a great European power.

— Russia secures its takeover of Finland. It is granted trusteeship over the greater part of Poland and removes Bessarabia from the Ottoman Empire. The Czar thereby continues his march towards Constantinople.

— Austria, for its part, recovers the Tyrol and receives the kingdom of Venetian Lombardy, as well as Dalmatia. These latter territorial expansions give the Hapsburg Empire a southern and Mediterranean engagement.

— The United Kingdom has no territorial claims on the European continent. More concerned with developing its colonial empire and insuring the security of its commercial shipping lanes, it obtains a certain number of islands, such as the islet of Helgoland in the North Sea, as well as Malta and the Ionian islands in the Mediterranean.

— Sweden sees its annexation of Norway confirmed at the expense of Denmark, which, in compensation, receives the duchies of Holstein and Lauenburg.

— France, a defeated power, regains approximately its borders of 1792. To curb its territorial ambitions, two buffer states are reinforced at its borders: in the north, the kingdom of the Netherlands, which includes Belgium, is created, whereas in the south, the kingdom of Piedmont-Sardinia recovers Savoy, the county of Nice, and expands to include the region of Genoa.

— Finally, the decisions taken at the Congress of Vienna leave the Italian peninsula, as well as Germany, partitioned, in spite of the creation of the German Confederation.

The new European order, drawn up in Vienna, marks the revenge of the Ancien Regime against the ideals of liberty resulting from the French Revolution, and fails to meet national aspirations that are growing in Europe.

Numerous peoples are left greatly disappointed: the Poles, whose country is once again wiped off the map, the Belgians and Norwegians, subjected to foreign rule, Italian and German patriots, who aspire to some form of national unity.

In the Balkans, the weakening of the Ottoman Empire sustains the desire for independence among Christian peoples: Serbs, Greeks, Bulgars, Romanians.

 




1848 Devrimleri — Ulusların Baharı

 

        

Avrupa tarihindeki bu en yaygın devrimci dalga eski monarşik yapıların kaldırılmasını, bağımsız cumhuriyetlerin yaratılmasını ve demokrasinin kurulmasını amaçlıyordu. Ocak 1848’de Sicilya’da yerel bir devrim girişimi ile başlayarak Fransa, Almanya, İtalya ve Avusturya İmparatorluğuna yayılan devrimler monarşileri deviremedi. Ama —

  • Avusturya’da ve Macaristan’da serflik kaldırıldı;
  • Danimarka’da saltık tekerklik sona erdi;
  • Hollanda’da temsilci demokrasi kuruldu;
  • Fransa’da İkinci Cumhuriyet kuruldu ve erkekler için evrensel seçme hakkı getirildi.

 

Paris, Viyana ve Berlin’de monarşik hükümetler devrim dalgasının yarattığı korku nedeniyle felç oldular ve demokratik anayasalar için söz verdiler. Ama daha devrimler sürmekte iken restorasyon başladı ve verilen sözler geri alındı. Almanya, Avusturya ve İtalya’da saltık tekerklikler yeniden kuruldu. Fransa’da 1852’de III. Napoleon altında yeniden hanedan imparatorluğuna geri dönülmesine karşın, imparatorluk altında bir tür ayarlı demokrasi işlemeyi sürdürdü.

 

Avrupa tarihi yeni bir başlangıç noktasında idi ve başlangıç yalnızca ilkedir, idealdir, henüz edimsel olmaması anlamında zayıftır, henüz erişilmiş ereğin kendisi değildir. Ama özsel olan şey Dünya Tarihinde özgürlük bilincinin evrensel kazanımına ve insanın insana egemenliği olan despotizmin ortadan kaldırılmasına doğru bir başlangıcın yapılmış olmasıdır.

Avrupa 1848-49. (LINK)

 

Avrupa 1848 (MAP)

Avrupa 1848 (LINK)


(LINK)

 




İmparatorluk ve Ulus-Devlet

 

1898’de Dünya

 

I. Dünya Savaşı (1914-1918) (ANIMATED MAP)

I. Dünya Savaşı (LINK)


Various periods of World War I

  • 1914.07.28 Tsar Nicholas II of Russia orders a partial mobilization against Austria-Hungary,
  • 1914.08.01 Germany declares war on Russia,
  • 1914.08.03 Germany declares war on Russia's ally France,
  • 1914.08.04 Britain declares war on Germany,
  • 1914.12 British and German Christmas truce,
  • 1915.12 French and German Christmas truce,
  • 1916.12 Battle of Magdhaba,
  • 1917.12 British troops take Jerusalem from the Ottoman Empire,
  • 1918.11.11 World War I ends: Germany signs an armistice agreement with the Allies.

Entente and Central Powers in the First World War

Dark green = Entente powers
Light green = Entente powers’ colonies, dominions, territories or occupied territory
Dark orange = Central powers
Light orange = Central powers’ colonies or occupied territory
Grey = Neutral

 



 

Birinci Dünya Savaşının Sonucu

 

İmparatorluğun egemenliği, modern ulus-devletten ayrı olarak, tanınma üzerine dayanmaz, kendi üzerine dayanır ve saltıktır. Buna karşı, uluslar birbirlerini tanırlar çünkü özsel belirlenimleri evrensel insan haklarının bilincidir. Bu nedenle uluslar arasındaki ilişki bir güç ilişkisi değil, bir hak ilişkisidir.

 

Uluslar özgürdür ve özgürlükleri herşeyden önce evrensel insan haklarının bilinci ile birdir. Etnik karakter tarihsel ya da kültürel olduğu için, özsel belirlenimi özgürlük olan ulus tarafından dikkate alınmaz. Benzer olarak ulus-devlet kavramı da ‘etnik-devlet’ gibi bir saçmalığa indirgenemez.

 

İmparatorun sorunu kendi tikel hakkından başka hiçbir hakkı tanımaması, ve bu hak için yalnızca halkların istençsizliğine gereksinim duymasıdır. Evrensel istençsizlik karşısında imparator biricik güçtür. Bir imparator kendisinden başka hiçbir gücü ya da erki tanımayan bir “tekerk”tir. Ve tarihsel olarak hakkını Tanrıdan aldığı ya da kendisi bir tanrı olduğu için, imparator için başka imparatorlar olamaz. İmparatorluk tüm dünyayı ele geçirme istencidir. Avrupa’da barış için birçok imparatorluk arasında bir güç dengesi yaratma çabalarının umutsuzluğu imparatorluğun bu karakterinde yatar.

 

Bir "uluslar topluluğu" olanaklıdır, ama bir "imparatorluklar birliği" ya da "topluluğu" gibi birşey paradoksaldir. Yine, imparatorluğun bir "uluslar toplağı" olduğu görüşü geçersizdir, çünkü ulus özgürdür ve özgür olduğu için egemendir.

 

Modern ulusların “sosyo-ekonomik” etmenler sonucunda ortaya çıktıları klişesi “altyapı” denilen etmenlerin özerkliğini varsayar. Bu formüle göre “ulus” sosyo-ekonominin bir işlevidir. Bir tür altyapı fetişizmini doğrulayan bu bakış açısı ile karşıtlık içinde, modern toplumsal ve ekonomik koşulların kendileri evrensel özgürlük bilincinin kazanılması üzerine koşulludur. Yurttaş “kişi” olarak mülkiyet iyeliğine hakkı olan bireydir ve böyle olarak tüm ekonominin ilkesidir. “Yurttaşlık” istenci olmaksızın ne toplum ne de ekonomi olanaklıdır. “Yurttaşlık” kişilerin aynılığı değil, hak, özgürlük ve yasanın evrenselliğidir. İnsan doğasının kendisinden türeyen bu evrenselliklerde yurttaş kavramı insan kavramı ile çakışır ve kavramın nesnelliği yurttaş kavramının insan yapımı tarihsel-kültürel bir kurgu olmadığını gösterir.

 

İmparatorlukların içinde oluşmaya başlayan ve imparatorlukların dağılması ile kendi başlarına kalan ulus-devletler başlangıçta ne ulus ne de devlettir. Henüz kendi içlerinde ulusal bir türdeşlik kazanmamışlar, henüz kararlı bir devlet kurmamışlardır.

 

Ulus duygusu ancak özgür toplumlarda doğabilir. Ancak evrensel insan haklarının, duyunç özgürlüğünün ve yasa egemenliğinin bilincini kazanmış insanlar bir ulus duygusuna yeteneklidir. Ancak bu evrenseller gerçek bir birlik için zemin sağlayabilir. Bu evrensellerin dışındaki tikel kültürel öğeler potansiyel çatışma ve düşmanlık nedenleridir. Böyle kültürel-çoğulculuk içinde yaşayan halklar için ancak imparator, kral, prens gibi dışsal bir güç az çok politik düzen sağlayabilir ve uyruklar anlamsız gündelik varoluşlarını barış içinde sürdürebilirler. Kültürler insan değerleri ile bağdaşmadığı sürece kültürel türlülüğün herhangi bir değeri yoktur. Ve değersiz olana değer vermek halkların en büyük bilgeliğidir.

 

Ulusun "etnik" ya da giderek "ırksal" kökenli olduğu görüşü Semitizm, Faşizm ve Nazizm gibi ideolojilerde sonuçlanır. Homo sapiensi tür olarak reddeden ve evrensel insanlık kavramını tanımayan bu ideolojiler salt doğal olanı kültürel olana yüceltir. Fiziksel belirlenimlerden esinlenen ‘politikalar’ fiziksel şiddette sonlanır, çünkü insan doğasını çiğneyen bu ‘politikalarda’ us yoktur ve dizginsiz dürtüler ve itkiler vardır.

 

Etnik, ırksal ya da giderek salt yerel bir karakter evrensel özgürlük tarafından belirlenen ulus kavramı ile çelişir. ‘Germanik ulus,’ ‘Yahudi ulusu’ gibi terimlerin etnik-ırksal belirlenimleri evrensel insanlık kavramı ile bağdaşmaz ve yalnızca kültürel tikellik sergiler.

 

Salt uyruk, kul, serf karakterini taşıyan ve yurttaşlık bilincini kazanmamış insanların birlikteliği “halk”tır — eğer yığın, kitle, kalabalık denmeyecekse. “Ulus-devlet” teriminin normal olarak bir ulusun özgür türdeşliğini sağlamasını ve bir devlet oluşturmasını anlatması gerekir. Çözülme sürecindeki imparatorluklar altında yaşamakta olan potansiyel “uluslar” başlangıçta yalnızca etnik, bölgesel, kabilesel kalabalıklardır. Coğrafi yerellik ve minimal iletişim ile, ve dinsel, dilsel ve etnik türlülük içinde, herhangi bir topluluk ya da birlik duygusu geliştirmeleri söz konusu değildir. Yarı-serf, yarı-köylü yapısı ile bir toplum karakteri de taşımayan bu nüfusun geleneksel geçim ekonomisi dışında bir pazar ekonomisi geliştirmesi de söz konusu değildir. Bir devlet oluşturması ise daha da olanaksızdır. Eğer bir modernleşme olacaksa, ilkin devletin bu insanlara “kişiler” olduklarını, “haklarının” bulunduğunu, özgür olduklarını öğretmesi gerekecektir. Ama bu iş imparatorluk artığı devlet yapılarının işi değildir ve modern ussal devlet henüz çok uzaktır.

 

Kendilerini monarşilerden demokrasilere döndüren ve bu süreci göreli olarak barışçıl bir yolda tamamlayan Protestan ülkeler dışında, Katolik ve Ortodoks Avrupa ülkeleri varolan despotik devletlerin demokrasiye karşı direnişleri ile karakterize edilir. Bunlarda ulus-devlet oluşumu acılı bir şiddet süreci olarak yaşanmış ve yaşanmaktadır. İmparatorlukların devrilmiş olmasına karşın, yurttaş toplumu henüz demokrasiyi temellendirecek denli güçlü değildir. Çarlık Rusyasında, Weimar Almanyasında ve henüz monarşik bir karakterde olan Fransa Cumhuriyetinde durum budur.

 

Fransız Devrimi sırasında Fransızların yalnızca yarısı Fransızca konuşuyordu. İtalyan birleşmesi durumunda oran daha da düşüktü.

Ulus ve Özgürlük Bilinci

 



     

Ulusun olanağı evrensel Özgürlük bilincidir. Özgürlük bilincinin doğmaya başlaması ile birlikte doğmaya başlayan türdeş bilinç olarak Ulus bütünsel etik gelişimin biricik olanağıdır. Etik gelişim ancak ulus içinde olanaklıdır. Ulus da tıpkı yurttaş toplumu ve devlet gibi idealitenin, kavramın denetiminde olan reel bir süreçtir. Gelişimi sınırsız ve durdurulamazdır, çünkü istenç ya da ulus egemendir ve türdeş ulus bilinci özgürlük bilinci olarak küresel gelişime yetenekli bilinç alanıdır.

 

‘Türk’ Ulusu, ‘Fransız’ Ulusu, ‘Amerikan’ Ulusu, ‘İsveç’ Ulusu vb. etnik anlatımlar değildir.

 

Bir duygu olarak Ulus duygusu tikel bir etnik duygu değil, evrensel etik duygudur. Ve evrensel duygu özgür istenci, eşitliğin bu biricik olanağını gerektirir. Ancak özgür insanlar eşitler olabilirler. Despotik bilinç bir tikellikler alanıdır, çünkü onda insan özgür değildir ve özgür istence değil kör dürtülere ve itkilere, geleneksel despotik “değerlere” boyun eğer. Despotik kültür bu tikellikleri silecek ve evrensel insanlık duygusuna ilerleyecek olan daha yüksek etik gelişime izin vermez.

 

Birinin kendi istencine boyun eğmesi özgürlük iken, alışkanlık ve eğilimlere, dürtü ve itkilere boyun eğmek köleliktir. Ulusun gerçeği yurttaş toplumunun politik birliği olmasında yatar, ve yurttaş kendi istencini yasa yapan özgür insandır.

 

Tarih ve Politika

 

     

Tarih homo sapiensin ideal estetik, etik ve entellektüel varoluşunun öncülünü, politik temeli hazırlar. Bütün bir etik alanını özetleyen politik istenç dünya tarihinin ereğinde yalnızca tinin sonluluğunun sonuna erişir, yalnızca gerçekten sınırsız, engelsiz insan varoluşunun ön-koşulunu hazırlar. İnsan doğasının bu özsel ve evrensel ereği karşısında, Tarih insanlığın aşması, yenmesi, başından atması ve unutması gereken bir gerilik, barbarlık ve yabanıllık sürecidir. Tarih tinin mutsuzluk sahnesidir. Ondaki mutluluk sayfaları boş sayfalardır.

 

Gizillik edimselleşme imler. Gelişme ereksellik imler. Ve özgürlüğünü varoluşa yükseltmek tinin özsel ereksel belirlenimidir. Homo sapiens büyümek üzere ortaya çıkar ve Tarih özü özgürlükten başka birşey olmayan istencin işidir. Gelişme istencin ona özünlü ereğinin güdümünde yer alır. Bu nedenle istencin durdurulması tarihin durdurulması demektir ve istencin olmadığı yerde Tarih de yoktur.

 

Tarih politik istencin eylemidir.

 

İmparatorluk istencin tek bir bireyde, tekerkte yoğunlaşması olarak insanlığın geri kalanının istençsizliği üzerine dayanır. Bir evrensel istencin yokluğunda, tekerkliğin egemenliği moral aklanışını ancak tanrısal istençten kazanabilir. İmparatorluk her durumda tanrısal olarak aklanan bir sandır. Bu sonsuz aklama zemininde, İmparatorluk sonsuza dek sürmeyi isteyen tutuculuktur. Tekerklik Tarihsizliktir.

 

İstençsizlik değişimin, gelişimin, Tarihin olanaksızlığı olarak tutuculuktur. Bu despotizm ile karşıtlık içinde, modern dönem istencin evrenselliğinin bilinci tarafından, tinin etik idealin gerisine düşen her kültürel sınırı aşmaya belirlenmiş enerjisi tarafından tanımlanır. Ancak evrensel özgürlük bilinci temelinde Tarih işlemeye başlar ve erek küresel etik yaşamdır.

 

Halk, Yurttaş Toplumu, Ulus

 

 

       

Ulus halk değildir. Ulus yurttaş toplumu da değildir.

  • Halk istençsizdir ve istençsiz insanlar sevecen ve şefkatli olabildikleri gibi gözlerini kırpmadan kitle kıyımlarına girişmeye de yeteneklidirler. İstençsiz insan duygularına, dürtülerine, itkilerine köledir.
  • Yurttaş toplumu bir gereksinimler dizgesidir ve özgür istenç burada sözleşme ilişkilerinde edimselleşir. Ama ekonomi istence yetmez. Toplumsal ilişki bir çıkar ilişkisidir ve öyle olması gerekir.

 

Ulus yurttaş toplumunun politik istencini anlatır. Ulus modern dönemin bir kavramıdır ve bir türdeşlik ya da özdeşlik duygusu olarak ancak eşitlik zemininde olanaklıdır. Özgürlüklerinde birbirine eşit olan insanlar birbirlerinden nefret edemez ve şiddet nedir bilmezler. Ulus duygusu barışçıl yüreklilik, güven ve dinginlik duygusudur. Özgür istenç kendini savunma durumu dışında güce gereksinmez, çünkü istenç olarak en yüksek güç olduğu için egemendir.

 

Tarihsel gelişim süreçlerinde oldukları düzeye dek — ya da, yine aynı şey, henüz ulus kavramına karşılık düşecek denli gelişmemiş oldukları düzeye dek —, uluslar Dünya-Tininin henüz insan hakları, duyunç özgürlüğü ve yasa egemenliği kavramları açısından türdeşleşmemiş düşman bölüngüleridir. Burada egemenliğin bölünmezliği ve paylaşılmazlığı ilkesi henüz geçerli değil ve ulus henüz gerçek ulus karakterini taşımaz. Tüm uluslar ön-modern kültürden, başlıca imparatorluk kültürlerinden doğar. Despotizmden demokrasiye geçiş normal olarak aşamalıdır ve bir oluş süreci olarak despotik ve özgür bilinçler arasındaki çatışmayı içerir. Yeni olan, eğer gerçekten yeni ise, eski olan tarafından yok oluş gözdağı olarak algılanır ve eskinin tüm direnci ile karşılaşır. Ve tarih durumunda, eski olan despotik kültürdür ve bu kültür gücün hak olduğu formülüne bağlı olduğu için direncini şiddet terimlerinde uygular. Hakkın realitesinin evrensel olmadığı ve tikel olduğu yerde haksızlıkların çözümü şiddetten geçer.

 

Ulus din, dil, etnik köken vb. gibi tikellikleri reddedişinde ve evrensel insan haklarını, duyunç özgürlüğünü ve yasa egemenliğini tanımasında daha şimdiden küreseldir. Ulus kendini bu evrensel belirlenimlerinde ayırdeder. Başka bir deyişle, uluslar birbirinden hak, ahlak ve etik alanlarının evrensel belirlenimlerinde ayrılırlar.

 

Ulus egemendir ve egemenlik kendi üzerinde kendisinden başka hiçbir güç tanımayan istençtir. Egemenlik sınırsız, saltık, devredilmez ve bölüşülmezdir. Ama süreçte olan ulus henüz yarı-ulustur ve tam egemen değil, dolayısıyla kavramı ile uyum içinde egemen değildir.

 

İmparatorluk ve Cumhuriyet

 

İmparatorluk bir potansiyel uluslar çokluğunun egemenidir. İmparatorun egemen olması ölçüsünde istençsiz halklara yalnızca boyun eğmek düşer. Ateist Çin'in İmparatoru “Baba” iken, Roma İmparatorları dinsel sanlar kullandılar.

 

İmparatorluklar geriliklerin bir kültürel türlülüğüdür. Ulus kültürün ilerleyen bir türdeşleşmesidir.

 

Julius Sezar bir imparator değil, bir 'Dictator perpetuus' idi ve bu sanın verilmesinden yirmi gün sonra suikaste uğradı. Julii soyunun Venüs'ün (Afrodit) oğlu olan Truva prensi Aeneas'tan geldiğini inanılıyordu.


Senatörler Sezar'ı kuşatıyor. Suikastin Carl Theodor von Piloty tarafından bir 19'uncu yüzyıl yorumu.

 

     

Roma İmparatorluk kültü imparatorların tanrısal olarak kutsanmış yetke ile özdeşleştiriyordu. Daha sonra Avrupa imparator ve imparatoriçeleri, kral ve kraliçeleri de tanrısal yetke tarafından aklanan saltık tekerkler olarak görüldüler. Tekerkler dünyasal yetke altında durmuyorlardı ve yalnızca tanrısal yetke karşısında sorumlu idiler. Fransız piskopos Jacques-Bénigne Bossuet (1627–1704) ve İngiliz Sir Robert Filmer ‘kralların tanrısal hakkı’ kuramını savundular.

 

Octavian “İlk Yurttaş” olmakla yetindi ve Augustus adını aldı. Roma halkının krallar ve imparatorlar düşüncesinden nefret ettiğini biliyordu. Gücü Senato ile paylaştı, ama güçlü orduların desteği ile egemenliğini bir imparator gibi sürdürdü. İS 14 yılında öldü ve yüzyıllar süren iç savaşlardan sonra yönetimi bir barış dönemi olarak anımsandı.

 

Uluslararası İlişkiler

 



     

Uluslar modern dönemde doğmakta olan politik kendiliklerdir. Yunan kent-devletlerinin eşit politik hakları ile yurttaşlardan oluşmasına karşın, burada yurttaşlık hakkı evrensel değildi ve kentin köle olmayan erkek üyelerine sınırlı idi. Aralarındaki dil birliğine, din birliğine, kültür birliğine karşın, ve tümünün de yasa egemenliğini tanımasına karşın, bu kent-devletleri topluluğunda evrensel insan haklarının bilinci eksikti ve aralarındaki politik ilişkiler güç ilişkileri idi. Anlaşmazlıları çözmenin biricik yolu savaştan geçiyordu.

 

İmparatorluklar güç üzerine dayanırken, ulus-demokrasiler evrensel insan hakları üzerine dayandığı için, ulusların haksızlıklar karşısındaki politikaları da birdir ve anlaşmazlıklar hak temelinde çözüme bağlanır. Uluslar, ya da yeterince gelişmiş uluslar durumunda, savaş uluslar arasında bir ilişki biçimi olmaya son verir.

 

Modern dönemin doğuşu boyunca (erken modern evrede), uluslararası ilişkiler ‘uluslar’ arasında değil yarı-uluslar arasında işleyen güç ilişkileridir. Bir politik istencin bir başka politik istence zor ve şiddet yoluyla boyun eğdirmesi olarak Savaş ulusların değil, ulus olma sürecinde olan yarı-despotik kültürlerin haksızlık olarak gördükleri şeyleri giderme, anlaşmazlıkları çözüme bağlama ve bir güç dengesi yaratma yöntemleridir. Despotik istenç için hak onun tikelliği ile birdir, ve hak isteminden ancak daha büyük güç karşısında vazgeçilir.

 

Oluş sürecinde olan ulus kavramına tam olarak karşılık düşmez. Ama küresel ya da evrensel türdeşleşmenin olanağı ulusun özgürlük olan tözünde yatar. Ulusal gelişim her ulusun istenci ve hakkıdır ve ulusal gelişimin ereği kendini evrensel insan haklarının bilincine dek büyütmüş ideal ulustur. Oluş sürecindeki geçici biçimlenişleri ve tikellikleri içindeki ulus kavramının tam gerçekliğini edimselleştirmiş değildir. Buna göre ulus kavramını tikel tarihsel ulusların gözleminden tümevarım yoluyla türetmek geçersizdir. Pozitivizm yöntemi gereği küreselleşmeyi değil, yerelleşmeyi algılar.

 

Ulus ve “Altın Geçmiş”

 

 

    

Ulusların kökenleri bir kural olarak “altından”dır. Giderek modern kültürlerde bile bir tür mitsel başlangıç noktası için özlem vardır. Ve etnik bilinç için bu altın geçmişler gurur duyulması ve yeniden kazanılması gereken yitik çağlar değerindedir. Mitsel realite etnik grubun varoluşsal tanıtıdır ve bu altından mitler genel olarak bakırdan ve bronzdan etnik gruplara kimlik duygusu kazandıran ve onları birarada tutan birincil yanılsamadır.

 

Ulusun kökeni mit değil, özgürlüktür. Ulus kendini genel olarak despotizme karşı belirler ve özgürlük istenci onu evrensel insan haklarının, duyunç özgürlüğünün ve yasa egemenliğinin bilincine doğru devindirir. Bu belirlenimler kültürel ya da tarihsel değil, idealdirler, ve ulusun süreci onu tüm kültürel tikelliklerin ötesinde evrensel insanlık bilincine doğru götürür. Ulus özsel olarak ereksel bir kavramdır, çünkü tüm etnik yapılanmalar ile karşıtlık içinde ulus kendini istenci ile, egemenliği ile, özgürlüğü ile belirler. Ulus bir istençtir ve bir istenç olarak ereksel bir karakter taşır.

 

Etnik karakter etik değildir.

Sık sık “ulusal duygu” denilen şey ulusal duygu olmaktan başka birşeydir. Dahaçok bir “etnik duygu”dur ve yerel gelenek tininin evrensel modern tin karşısında duyduğu güçsüzlük, küçük düşürülme, aşağılanma duygularını örtmeye, hiçliğini reddetmeye de hizmet eder. Modern tin tüm etnik ‘değerleri’ yok eder, çünkü bunlar kültürün kendini geriliği içinde sürdürmesini sağlayan değersiz, estetik-dışı, etik-dışı, giderek ahlak-dışı normlardır. Bu yitik kültürlerde saklanacak değerli hiçbirşey yoktur ve onlardan insanlığa katkıda bulunabilecek hiçbirşey doğmaz.

 

Etnik kültürler tarihe ancak tarih-öncesinin kalıntıları olarak girerler ve hoşgörülü imparatorluklar altında geleneksel yapılarını sürdürürler. Han Çinlileri durumunda olduğu gibi sayıları yüz milyonlara ulaşsa bile, ve engin bir kabileler ve klanlar çoğulluğunu kucaklasalar bile, politik bir nitelikleri yoktur çünkü istençleri yoktur. Ve hoşgörüsüz ulusların ortaya çıkışı ile birlikte assimile olma sürecine girerler. Geleneksel normları modern toplumun ussal belirlenimleri karşısında silinir gider.

 

Kültür Tarihin oluş sürecidir.

Ulus özgürdür ve ulusal duygu etik olarak daha yükseği olmayan en yüksek insanlık duygusudur, tikel değil evrenseldir. Buna karşı etnik duygular sık sık başka etnik gruplara karşı nefret duygularına dönüşür ve insanları en yabanıl ve yok edici eylemlere sürükler (örneğin modern dönemde Almanlar ve Japonlar durumunda olduğu gibi; ve Eski Ahit mitleri durumunda "vaadedilen topraklar"da yaşayan halkların "soluk alan son canlıya dek" kılıçtan geçirilmesi gibi).

 

Myn Bala (Bin Bala) Kazak Filmi (VİDEO KLİP)

Myn Bala (Bin Bala) / Kazak Filmi (LINK)

 

 

“Altın Çağlar” gerçekte evrensel gerilik dönemleridir ki, ne kadar eski iseler o kadar ilkel ve o kadar barbardırlar. Etik yaşamın aşağı yukarı hiç bulunmadığı boşinanç ve gelenek dönemleri gerçekte ulusun tarihine ait değildirler ve bir kural olarak mitler üzerine dayandırılırlar.

 

Ön-modern despotik halkların tarihleri yoktur, mitleri vardır. Kültürleri yalnızca kendini saklamaktan, yalnızca düşüncesiz bir alışkanlık ve gelenek yaşamını biteviye yinelemekten oluşur.

 

 

    

The term ethnic is derived from the Greek word ἔθνος ethnos (more precisely, from the adjective ἐθνικός ethnikos, which was loaned into Latin as ethnicus).

 

The Greek term in early antiquity (Homeric Greek) could refer to any large group, a host of men, a band of comrades as well as a swarm or flock of animals. In Classical Greek, the term took on a meaning comparable to the concept now expressed by "ethnic group", mostly translated as "nation, people"; only in Hellenistic Greek did the term tend to become further narrowed to refer to "foreign" or " barbarous" nations in particular (whence the later meaning "heathen, pagan"). (W)

 

Modern ulus bütün bir gelişim süreci boyunca sürekliliğini korur, kesintiye uğramaz, ve gerçek-ideal biçimine doğru evrimlenir. Ulusun tarihi özgürlük bilincinin doğması ile başlar ve ulusun başlangıcı ulusun etik-öncesi yaşam biçiminden etik yaşam biçimine geçiş kıpısıdır. Bu nedenle ulusun gelişimi tarihinden kurtulma sürecidir.

 

Ulusun gelişimsel karakteri ‘ulus’ realitesinin gerilemekte olduğu klişesini saçmalaştırır. Gerileyen şey ulusların geriliğidir. Özgürlük ya da istenç ulusal gelişimin de gücü ve enerjisidir ve ulusal gelişimler yasal, moral ve etik ideale ve böylece etik türdeşliğe doğru ereksel süreçlerdir.

 

“Ulusalcılık” denilen ideoloji ulusun tarihteki tikel, geçici bir durumunu ulusun karakteri olarak kabul ederek bu sonluluk, gerilik, barbarlık durumunu son olarak görmekten doğar.

 

Uluslarda henüz varlığını sürdüren etnik, ırksal, mezhepçi, genel olarak kültürel-tarihsel belirlenimler özgür istencin eylemi olan gelişim sürecinde indirgenen ve silinen öğelerdir. Slavların dünyaya karşı etnik birliği, ya da benzer olarak Germanik halkların birliği vb.; ya da mezhep türlülüğü ve mezhep düşmanlıkları; ırksal üstünlük vb. — bu anlatımların tümü homo sapiensin gelişimsel ereğini ilgilendirmeyen geçici kültürel belirlenimlerdir.

 

Ulusların türlülüğünün nedeni evrensel insan haklarının bilincinin zayıflığının bir sonucudur ve uluslar çeşitli kültürel-tarihsel nedenlerle zamansal olarak gelişimin değişim evrelerinden geçerler.

 

Kavramları gereği, demokrasiler ya da yurttaş toplumları zor ve şiddet eylemlerini olumsuzlar. Ve kavramları gereği despotik kültürler ayrımlarını en sonunda zor ve şiddet yoluyla, savaş yoluyla çözme yoluna giderler. I. ve II. Dünya Savaşları yurttaş toplumlarının güçsüzlüğü nedeniyle, evrensel insan haklarını tanımamaları ve despotizme yenik düşmeleri zemininde doğdu. Tümüne de eyleme karar veren güç imparatorların kaprisleri ve diktatörlerin tikelci istençleri idi. İstençsiz halklar yalnızca egemenlerin buyruklarını dinlediler ve birbirlerini yok ettiler.

 

Evrensel İnsan Hakları ve Ulusun Evrenselliği

 

 

    

Kendilerini etnik, ırksal, sınıfsal etmenler temelinde tanımlayan ideolojiler evrensel insan haklarını tanımamada despotik karakterlerini dolaysızca sergilerler. Doğal hak kuramının anlatımı olan demokrasi ideolojinin başlıca problemidir.

 

İdeoloji doğal hak üzerine dayanmaz. İdeoloji doğal hakkın yadsınması üzerine dayanır. Evrensel insan hakları, duyunç özgürlüğü, yasa egemenliği ideolojik kavramlar değildir. Tümü de Doğal Hak kavramından doğar ve insan özencinin yaratıları değildir.

 

Demokrasi için ileri sürülen tarihsel, kültürel, öznel tanımlar bir yana, terim genel olarak bireysel özgürlük temelinde varolan evrensel hak, ahlak ve etik belirlenimlerinin özetidir ve insan doğasından doğması onu ideolojik bir programa bağlama isteğini çürütür.

 

Ulusalcılığın kendisi bir tür etnik tikelcilik olarak düşünüldüğünde, evrensel insan haklarının çiğnenmesini gerektirir. Ulus kavramı bu tikelciliği kabul etmediği için, ulusalcı ideoloji bir çözüm olarak tarihsel, yerel, etnik ve ırksal “değerleri” öne çıkarır. Evrensel insan hakları ulusları eşitleyen ve ulusal ayrımları ve tikel karakteristikleri müzelik yapan etmendir.

 

Modern Dönemin Problemi Olarak Despotizm ve Demokrasi Karşıtlığı

 

 

    

Modern dönemde başlıca karşıtlık biçimi demokrasi ve despotizm arasındaki karşıtlıktır. Ulus-Devlet etnik, dinsel, dilsel, ırksal etmenler açısından, genel olarak tarihsel-kültürel türlülük açısından ilgisizlik gösterir. Ulus-Devlet özgürlükler açısından türlülüğü tanımaz, çünkü evrensel insan hakları, duyunç özgürlüğü ve yasa egemenliği tikel ulusal etmenler değil, evrensel etmenlerdir.

 

Uyruklar devlet olamaz ve bir ulus oluşturamazlar. Despotizm altında, yığınları ve kitleleri oluştururlar. Öte yandan özgür yurttaş devletin kendisidir, devlet onun istencidir, ve devleti yalnızca onun kendi istencinin anlatımı olduğu düzeye dek tanır.

 

Ulus aynı zamanda estetik, etik ve entellektüel gelişimin asıl etmeni olan bireyselliği yaratmanın olanağıdır, çünkü bireysellik ancak evrensel insan hakları, duyunç özgürlüğü ve yasa egemenliği olarak gerçek evrensel kültürde gelişebilir. Birey ve devlet çelişkisi despotik kültüre aittir, çünkü kendinde özgür olan birey onda salt bir uyruk düzeyine indirgenir.

 

Ulus kavramı dil, din, ırksal ya da etnik köken gibi kültürel olumsallıklara indirgenmeyi yadsır. Tarih ortaklığını da aynı sonuç bekler. Tikel ulusların tikel tarihleri onları çeşitli derecelerde birbirinden ayırdeden, giderek onları birbirlerine karşı total yok ediciliği bile göze alan düşmanlar olarak belirleyen başlıca etmen olarak görünür. Ama bu tarihsellik geçicidir ve her ulusun kendisi kendi zamansal biçimlerini sürekli olarak olumsuzlayan bir gelişim süreci içindedir. Tikel ulusun belirlenimi evrensel ulus karakterini kazanıncaya dek kendini yadsıma ve olumsuzlama sürecidir.

 

Ulus bir insanlar yığını değildir. Ne bir halktır ne de etnik grup. Halk (ya da yığın ya da kitle) politik istenci olmayan insanlar grubudur ve bu nedenle ideolojik diktatörlükler “Halk Cumhuriyeti” teriminin arkasına geçmeyi uygun bulurlar. Bu ‘devletler’de egemen yalnızca partidir ve egemen olmayan bir ‘ulus’ gerçek bir ulus değildir. İstençsizliği nedeniyle, halk yalnızca bir devlet için uyrukları oluşturur. Bu nedenle “Demokratik Halk Cumhuriyeti” terimi bir kez daha uygunsuzdur. Ve Cumhuriyet yalnızca Kraliyetin iyi almaşığı değil, genel olarak kamuyu uyruklar olarak kapsayan devlet biçimidir. Nüfusun bir bölümünü (Yahudiler) dinsel inançlarından ötürü yok etmeyi ya da toprak sahibi (kulaklar) olmalarından ötürü yok etmeyi bir ‘devlet politikası’ yapan ideolojik ‘devlet’ bundan böyle bir devlet niteliğini yitirir, tiranlık olur.

 

 

People's Republics

Peoples Republics (LINK)

 



 

Etimolojik olarak:

  • res publica = ‘kamusal şey’
  • res privata = ‘özel şey’

 

Roma hem Cumhuriyet döneminde hem de İmparatorluk döneminde bir res publica idi. Roma Cumhuriyetinde ‘diktatörlük’ ağır bunalım ve tehlike durumlarında ve yalnızca altı ay için olmak üzere güvenilen bireyleri verilen geçici bir yetki idi. Diktatörlük terimi modern kullanımda daha geniş ve gevşek anlamlar ile kullanılmayı sürdürür.

 

Ulusların gelişiminden söz etmek onları doğrudan doğruya özgürlük kavramı ile, bir istenç kavramı ile bağlar. Yalnızca özgür istenç gelişime olanak sağlar, çünkü yalnızca istenç bir erek sağlar. Ve bir ulusu bir istenç olarak alır almaz onun ereksel doğasını doğrulamış oluruz. Ulus dinginliği kabul edemez.

 

Özgürlük bilincinin doğuşuna dek, bireyler davranışlarını verili kültürler içinde yerine getirirler. Yaşamlarını sorgulamaksızın yaşarlar; etnik ve dinsel normlar altında düşünmeksizin ve alışkanlık ile davranırlar. Gelenek sorgulanmaya izin vermediği için gelenektir. Gelenek kültüründe istenç özbilinçli değildir. Etik salt düşüncesiz bir alışkanlıktır, ve politika uyruğun boyun eğme bilincine indirgenmiştir.

 

Tikel kültürel bir dizge salt tikel doğası gereği başka her tikel kültürel dizgeyi ve evrensel-küresel kültür kavramını yadsır. Gerçekte kültür tikel karakterini onları olumsuzlamasında kazanır. Bu nedenle tikel kültürel dizgeler ancak içsel olarak geliştikleri düzeye dek evrensel kültürel normlara yükselirler. Geri geleneksel ve despotik kültürler için küreselleşme saltık olarak reddedilecek bir fenomendir. İlerlemenin ereksel olarak evrensele doğru olması ölçüsünde, kültürel tikellik zorunlu olarak kültürel gerilik imler.

 

Tikel kültür ulusun bir bileşeni olarak aynı tutucu işlevi yerine getirir. Yerellikte diretmek tikel kültürün öz-sakınımı için vazgeçilmez koşuldur.

 

Ulusal Gelişim ve Ereksellik

 



     

Ulusal gelişimin olanağı özgürlük olduğu için, ulusal gelişim aynı zamanda ereksel etik gelişimdir. Tikel ulusun yazgısı evrensel ulus olmaktır.

 

Etiğin özgürlük olan tözü onun bir alışkanlık yapısı gibi görünen karakteri ile çelişir. Alışkanlık tutuculuktur. Etik özgürlük içinde değişim ve gelişimdir. Bu nedenle salt alışkanlık temeli üzerine dayanan etik gerçek etik değildir, çünkü özgürlük bilinçsiz bir alışkanlık değildir.

 

Tinin gelişiminin önkoşulunun evrensel istenç olması olgusu imparatorluk, krallık, kent-devleti, teokrasi vb. gibi tarihsel şekiller için gelişimi olanaksızlaştırır. Bunların tümünde değişim ve gelişim yok oluş ile birdir. Öte yandan ancak İmparatorluk istençsiz ön-modern halkların kendi aralarındaki yağma savaşlarında, halk savaşlarında, din savaşlarında, mezhep savaşlarında birbirlerini kitle kıyımından geçirmelerini engelleyebilir.

 

Toplum ekonomik istenç alanıdır. Politik istence yükselen toplum Ulustur. Ulus-Devlet istencin en üst ya da en yüksek yaratısıdır. Ulus duygusu politik bir birlik duygusudur. Ve ulus saltık güç ya da saltık egemen olarak Devlettir.

 

Kavramına göre, Ulus despotik, parçalayıcı türlülüğünden arınmış kültürün özgür türdeşlik duygusudur. Ulus modern bir kavramdır ve etnik, dinsel, dilsel, bölgesel vb. tüm kültürel ayrımları siler. Bu nedenle ‘ulusal ayrımlar’ gerçekte henüz ulus karakterini kazanmamış kültürlerin ayrımlarıdır ve kültürel çoğulculuk denilen şeydir.

 

Ulus istence eşlik eden evrensellik duygusudur. Ulus yalın birer yurttaş olarak insanların evrensel insan hakları, duyunç özgürlüğü ve yasa egemenliği zemininde tüzel, ahlaksal ve etik türdeşliklerinin duygusudur. Ulus kavramı böylece kendinde küresel evrenselliği imler.

 

Modern Yurttaş Toplumu kültürel ayrımları bütünüyle bir yana bırakır — ve yalnızca özgürlük ve eşitlik zemininde işleyen ekonomik ilişki alanı olarak insanları birbirleri ile yurttaşlar olarak ilişkilerinde etik karaktere doğru eğitir. Toplum bir gereksinimler dizgesidir, daha çoğu değil. Onun etik düzleminde ailenin doğal sevgisi ya da bir ulusun birlik duygusu yoktur. Toplumsal etik özsel olarak bir dürüstlük ve düzgünlük ilişkileri dizgesidir.

 

Despotik kültür gizli ya da açık bir korku kültürüdür, güvenlik duygusundan yoksundur ve özgürlüğe doğru karakter gelişimine izin vermez. Korku nefret ile, yoketme dürtüsü ile birlikte gider ve şiddetin ve zorun dili despotik kültürün asıl dilidir.

 

‘Göreli uygarlık’ terimi “uygarlık = barbarlık” denklemini anlatır.

 

“Kültürel göreclik” her kültürün kendinde değerli olduğu görüşüdür. Bu görüşe göre kültürler arasında “ileri ve geri," “yüksek ya da alçak," “gelişmiş ya da gelişmemiş" ayrımları geçersizdir, çünkü saltık bir bakış açısı ya da ölçüt, kültürel bir ideal yoktur. Kendisi göreli olması gereken bu görüşe göre, tüm kültürler eşit değerdedir çünkü değerin kendisi görelidir ve kendinde ya saltık olarak değerli hiçbirşey yoktur. Kültürel görecilik görüşünün bir doxa olarak ilk kez Franz Boas (1858-1942) tarafından ileri sürüldüğü kabul edilir:

 

“...civilization is not something absolute, but ... is relative, and ... our ideas and conceptions are true only so far as our civilization goes.” (LINK)

 

Bu bakış açısından barbar ve uygar arasında herhangi bir gerçek ayrım yoktur; evrensel oldukları için, ne hak, ne ahlak, ne de etik geçerli ve gereklidir; ne kendinde iyi ne de kendinde kötü vardır. Nazizm ve Bolşevizm kendi için tıpkı demokrasi ve özgürlük kadar uygardır. Bu görüş olgular üzerine dayanır, idealar üzerine değil.


Ulusal Karakter

 

       

Ancak özgür insanın karakteri olabilir. Kul için bir karakterden söz etmenin gereği yoktur.

 

'Ulusal karakter' modern döneme aittir, çünkü ulusun kendisi evrensel özgürlük temelinde ortaya çıkar. ‘Etnik’ modern değil, ve ‘etnik karakter’ bir alışkanlıklar yapısından başka birşey değildir. Değişime kapalı olan ve bugün de aşağı yukarı her zaman yaşadıkları gibi yaşamayı sürdüren etnik kültürler ilkin görgül antropolojik araştırmaların konusudur.

 

En sonunda etik bir nitelik olarak ulusal karakter insan doğasının bir realitesidir ve —

  • evrensel insan haklarının bilinci ile,
  • duyunç özgürlüğü ile, ve
  • etik gelişimin düzeyi ile belirlenir.

 

Bu modern belirlenimlerin tarihsel olarak gelişmekte olmaları ve böylece henüz kavrama uygun olmamaları ölçüsünde, ulusal karakter ayrımları denebilecek olan herşey ancak hak, ahlak ve etik idealleri ile çatışmalarının terimlerinde saptanabilir. Gelişmekte olan ulusal karakter henüz tikel etnik ve kültürel belirlenimlerden bütünüyle ayrılmış değildir, bölümsel olarak ayrılmıştır, bir bakıma henüz bütünüyle püritan değil ve böylece henüz gerçek ulusal karakter değildir.

 

Oluş sürecindeki ulusal karakter tüzel, moral ve etik normlar açısından aşağı yukarı türdeş bir kültürü varsayar ve kendisi eşit ölçüde ancak yaklaşık bir kollektif nitelik taşır.

 

Ulusal karakter etnik karakter değildir.

 

Ulus duygusu ya da ulusal birlik duygusu despotik kültüre yabancıdır ve özgürlük bilincinden yoksun olan despotik karakter kollektif bir hak, ahlak ve etik duygusundan da yoksundur. Burada kollektif duygu genel olarak bir klan ya da kabile duygusundan öteye gitmez ve bu kültürel-çoğulculuk ortamında başat olan duygular ancak hoşgörü yoluyla bastırılabilen korku, nefret ve düşmanlık duygularıdır. Bu barbarlık tininde ayrılıkları çözmenin yolu en sonunda şiddete dayanır. Despotik kültürlerde hak genel olarak gücün terimlerinde belirlenir ve haksızlıkların giderilmesi sonu gelmez kan davaları biçimini alır.

 

Etnik karakter uygar değildir, yalnızca kültüreldir.

 

Ulusal duygu hakkın güce üstünlüğü, inanç konusunda hoşgörü ve yasallık terimlerinde tanımlanır ve barış, güvenlik ve dinginlik ulusun normal durumudur. Ulusal karakterin etik gelişime bağlı olduğu dikkate alındığında, etik-gerilik tarafından belirlendikleri düzeye dek tüm tarihsel-kültürel karakterler karaktersizdir. ‘Ulusal karakter’ özellikle evrensel insan karakteri ile bağdaşmayan tikel-kültürel karakter ile karşıtlık içinde durur.

 

Ulusların değişim ve gelişim sürecinde olmaları 'ulusal karakter' teriminin kendisine çelişkili bir 'karakter' verir, onun etnik belirlenim ile karıştırılmasına yol açar. Tarihsel süreçte değişimin az çok askıya alındığı dönemler vardır, ve belli kültürel normlar değerler olarak ve onlara aykırı yanlar ise değersizlik olarak kabul edilir. Ve ideal-evrensel etik normların bir bilgisinin yokluğunda, tikel ulusal karakterler karşılaştırmalı irdelemelerin konusu yapılır. Ama ulusun özsel karakteri özgürlüktür ve bu nedenle tarihsel olarak gelişmek ya da ereksellik bu kültürel tikelliklerin sürekli olarak ortadan kaldırılması sonucunu getirir.

 

Evrensel insan hakları, duyunç özgürlüğü ve yasa egemenliği kültürel değil, idealdir.

 

Tüzel olarak, en küçük bir haksızlık edimi bir etik karakter zayıflığı demektir. Moral olarak, kişinin kendi duyuncuna dayanmayan bir yargıyı kabul etmesi ahlaksızlık olacaktır. Etik olarak, aile, toplum ve devlet normlarının herhangi bir yolda çiğnenmesi etik-dışı bir karakteri ele verecektir.

 

Karakter etik bir belirlenimdir ve sağlamlık, değişmezlik ve kalıcılık ile nitelenir. Ama böyle karakter törellikte pıhtılaşmış, katılaşmış moral tikelliklerden oluşur. “Ulusal karakter” terimi dayanıklı ve değişmez bir biçimi anlatması ölçüsünde doğrudan doğruya tarihsel gelişim kavramı ile çarpışır.

 

Kant — Gözlemler / Beobachtungen

Kant — Gözlemler / Beobachtungen

Immaunel Kant (Gözlemler/ Beobachtungen, 253-4): Hume’un Kant’ı Afrikalı Negrolar Konusunda İkinci Uyandırışı Immanuel Kant ‘(Gözlemler/ Beobachtungen, 253-4): 
Die Negers von Afrika und Herr David Hume

 

   

“Afrikalı Negroların doğal olarak ahmaklığın üzerine çıkan hiçbir duyguları yoktur. Bay Hume herkesi bir Negronun yetenekli olduğunu gösterecek tek bir örnek vermeye çağırır, ve ülkelerinden başka yerlere götürülen yüz binlerce kara derili arasında birçoğunun, özgür bırakılmalarına karşın, gene de sanatta ya da bilimde ya da övgüye değer herhangi bir başka nitelikte büyük herhangi birşey sunduğunun görülmediğini ileri sürer. Bu iki insan ırkı arasındaki ayrım öylesine özseldir ki, ansal yetenekler açısından da renk açısından olduğu denli büyük görünür.”

 

“Die Negers von Afrika haben von der Natur kein Gefühl, welches über das Läppische stiege. Herr Hume fordert jedermann auf, ein einziges Beispiel anzuführen, da ein Neger Talente gewiesen habe, und behauptet: daß unter den hunderttausenden von Schwarzen, die aus ihren Ländern anderwärts verführt werden, obgleich deren sehr viele auch in Freiheit gesetzt werden, dennoch nicht ein einziger jemals gefunden worden, der entweder in Kunst oder Wissenschaft, oder irgend einer andern rühmlichen Eigenschaft etwas Großes vorgestellt habe, obgleich unter den Weißen sich beständig welche aus dem niedrigsten Pöbel empor schwingen und durch vorzügliche Gaben in der Welt ein Ansehen erwerben. So wesentlich ist der Unterschied zwischen diesen zwei Menschengeschlechtern, und er scheint eben so groß in Ansehung der Gemüthsfähigkeiten, als der Farbe nach zu sein.”

 



 

David Hume — Ulusal Karakterler Üzerine / Of National Characters

David Hume, Ulusal Karakterler Üzerine

David Hume, Ulusal Karakterler Üzerine, Bölüm I, Deneme XXI
Negrolar ve genel olarak tüm başka insan türleri ve beyazlar
David Hume, OF NATIONAL CHARACTERS, Part I, Essay XXI 
Negroes and in general all other species of men and the white

 

   

“Negroların ve genel olarak tüm insan türlerinin (çünkü dört ya da beş ayrı tür vardır) doğal olarak beyazlardan aşağı olduklarından kuşku duyma eğilimindeyim. Hiçbir zaman beyazdan başka herhangi bir tende uygar bir ulus olmamış, ne de giderek eylemde ya da kuramsal düşüncede seçkin herhangi bir birey olmuştur. Aralarında hiçbir becerikli üretici yoktur, hiçbir sanat ve hiçbir bilim yoktur. Öte yandan, beyazların en kaba ve en barbar olanları bile, örneğin eski GERMENLER, şimdiki TATARLAR, henüz yiğitliklerinde, hükümet biçimlerinde ya da başka herhangi bir tikel özellikle seçkin birşey taşırlar. Eğer doğa bu insan soyları arasında kökensel bir ayrım yapmamış olsaydı, böyle biçimdeş ve değişmez ayrımlar yüzyıllar ve çağlar boyunca yer alamazdı. Sömürgelerimizin sözünü etmesek bile, tüm Avrupa’ya dağılmış Negro köleler vardır ki aralarından hiç biri hiçbir zaman herhangi bir beceri belirtisi göstermemiştir, gerçi aramızdaki eğitimsiz aşağı insanlar işe koyulup kendilerini herhangi bir meslekte sivriltecek olsalar bile. Aslında JAMAİKA’da bir negrodan yetenekli ve bilgili bir insan olarak söz ederler; ama kendisine çok yetersiz başarılarından ötürü hayranlık duyuluyor olabilir, tıpkı birkaç sözcüğü açıkça konuşan bir papağan gibi.”

 

“I am apt to suspect the negroes and in general all other species of men (for there are four or five different kinds) to be naturally inferior to the whites. There never was a civilized nation of any other complexion than white, nor even any individual eminent either in action or speculation. No ingenious manufactures amongst them, no arts, no sciences. On the other hand, the most rude and barbarous of the whites, such as the ancient GERMANS, the present TARTARS, have still something eminent about them in their valour, form of government, or some other particular. Such a uniform and constant differences could not happen in so many countries and ages, if nature had not made an original distinction betwixt these breeds of men. Not to mention our colonies, there are Negroe slaves dispersed all over Europe, of which none ever discovered any symptoms of ingenuity, tho’ low people, without education, will start up amonst us, and distinguish themselves in every profession. In JAMAICA indeed they talk of one negroe as a man of parts and learning; but ‘tis likely he is admired for very slender accomplishments like a parrot, who speaks a few words plainly.”

 




Notlar

 

Herbert Spencer (1820-1903)


The Man Versus the State (1884)
En uygun olanın sağ kalması (‘the survival of the fittest’) formülü Spencer'a aittir ve insanlar arasındaki sonu gelmez güç kavgasında doğaya en uygun olanların tepeye yükselmelerini ve daha az uygun olanların alta düşmelerini anlatmak için kullanılır. Spencer için insan bir doğa-varlığı idi, ussal, özgür bir varlık değil.

 

Jean-Paul Sartre (1905-80)


İnsanların davranışlarını belirleyecek verili bir “insan doğası” diye birşeyin olmadığını ileri süren Sartre varoluşun özü öncelediğine inanıyordu. Bu bakış açısından hak, ahlak ve etik kavramları plastik belirlenimlerdir ve özgürlük dilediğini yapabilmekten oluşur.

 

Richard Dawkins


The Selfish Gene (1989)
İnsanı bir “gen makinesi” olarak gördü ve evrensel bir insan doğasının olmadığına ve tikel kişilik karakteristiklerinin (hırs, bencillik, saldırganlık ya da karşıtları) genlerde kayıtlı olduğuna inandı.


 

 

 

İdea Yayınevi Site Haritası | İdea Yayınevi Tüm Yayınlar
© Aziz Yardımlı 2018 | aziz@ideayayinevi.com