Roma İmparatorluğu

Osmanlı İmparatorluğu

Türkiye Cumhuriyeti

CKM 2019-20 / Aziz Yardımlı


 

Roma İmparatorluğu — Osmanlı İmparatorluğu — Türkiye Cumhuriyeti

Video 2019-20 / CKM


SİTE İÇİ ARAMA       

📹 2019.11.26 — 1


📹 2019.11.26 — 2


📹 2019.11.26 — 3


 

🎨 “Mavi İyonya Havasının Çatısı Altında,” Lawrence Alma-Tadema.

“Mavi İyonya Havasının Çatısı Altında,” Lawrence Alma-Tadema. (L) (L2) (L3)

“Under the Roof of Blue Ionian Weather,” Lawrence Alma-Tadema.

 



 

ÇİN VE MORAL GELİŞİM

Duyunç Özgürlüğü ve Moral Gelişim
Duyunç özgürlüğü moral gelişimin biricik zeminidir ve özgürlükten yoksun kültürlerde moral gelişim olanaksızdır. Ahlak duyuncun yaratısıdır.

Despotik kültürlerde bir insan için neyin iyi ve kötü, neyin haklı ve haksız, neyin doğru ve eğri olduğunu o insanın kendi duyuncu belirlemez, çünkü yoktur. Despotik insan moral yargı yeteneğinden yoksundur. Duyunç yetisi evrensel olsa da, despotik kültür bu yetiden bir yeteneğin gelişimine izin vermez.

Moral yetke uyruğun kendi duyuncu değil, ama dışsal duyunçtur. Uyruk moral normlarını dışsal yetke tarafından belirlenmiş olarak alır ve kendisi böyle bir moral külfete girmez. Uyruklar moral olarak erginleşmezler. Çin tarihinde uyrukların ahlakı devasa bir ailenin babası işlevinde olan İmparatorun ahlakıdır.

Duyunç tüm insan yetileri gibi gelişme gereksinimindedir ve henüz moral iyi ve kötü ayrımını yapamayan çocuğun moral yetersizliğini ebeveynleri ve başka büyükler giderir. Çocuk ancak özgürlük içinde moral olarak büyüyebilir. Ama despotik aile çocuğa moral olgunlaşma iznini veremez. Çin bütün tarihi boyunca devasa bir Ailedir ve Baba tüm insanları eşitleyen biricik yetkedir. Çin'de Hindistan'da olduğu gibi sınıfsal ayrımlar, bir aristokrasi, bir ayrıcalıklılar sınıfı bulunmaz. Tüm nüfus istençsiz bir kitleden oluşur. Tüm nüfus istençsizlikte eşittir.

Böyle bir aile-devlette İmparator evrensel atadır ve Çin karakterini herşeyden önce bu despotik ilişki biçimi belirler. Bu durum İmparatorluk Çininde olduğu gibi çağdaş diktatörlük Çininde de böyledir. İmparatorluk Çininde ahlak bir devlet sorunu idi ve hükümet memurları ve mahkemeler tarafından ele alınıyordu. Çağdaş Çin'de de ahlak devletin sorunudur ve toplum için neyin iyi ve kötü, neyin doğru ve eğri olduğuna parti-devlet karar verir. Özgürlük bilincinden yoksun Çinli sürekli olarak dışsal bir yetke gereksinimi içindedir. Ve bu yetke Çinlinin yalnızca istencini belirlemekle kalmaz, onun en iç moral özüne dek işler.

İmparatorun biricik moral yetke olması moral özgürlüğün bütünüyle ortadan kalkması sonucunu getirir. Çin tini istençsiz ve eylemsizdir ve Çin'in binlerce yıllık tarihi boyunca bireysel hiçbir eylem görülmez. Çin'de bireyselliğin kendisi bilinmez. Pıhtılaşmış bir kültürde hiçbir değişim, hiçbir gelişim yer almaz.

 



📙 Hegel, Tarih Felsefesi, s. 100-101 (Çin'de Din)

 



 

Luther, Erasmus ve Özgür İstenç

Luther, Erasmus ve Özgür İstenç
Martin Luther 1525'te "İstencin Köleliği Üzerine" (De Servo Arbitrio, sözel olarak, "Köle İstenç Üzerine" ya da "Bağlı Seçim Üzerine") başlıklı çalışmasında Desiderius Erasmus'un 1524'te yayımladığı "Özgür İstenç" (De libero arbitrio diatribe sive collatio, ya da sözel olarak "Özgür İstenç Üzerine: Söylemler ve Karşılaştırmalar) başlıklı çalışmasına yanıt verdi. Kitap Erasmus'un Luther üzerine ilk açık saldırısı idi. Konu insanların "insanın düşüşü"nden sonra iyiyi ya da kötüyü seçmede özgür olup olmadıkları idi.


Erasmus.
 
   

Roma Katolik Kilisesinin içeriden reformasyona gereksindiğini ve Luther'in çok ileri gittiğini düşünen Erasmus tüm insanların özgür istençlerinin olduğunu ve ön-belirlenim (predestination) öğretisinin İncil'in öğretileri ile çeliştiğini ileri sürdü.

Tanrının olayları önceden bilmesinin o olayların nedeni olduğu inancına karşı çıktı ve pişmanlık, vaftiz ve dönme öğretilerinin özgür istencin varoluşu üzerine bağımlı olduğunu savundu.

Luther'in yanıtı günahın insanların kendi esenliklerini kazanmalarının önüne geçtiği ve Tanrıya ulaşmaya bütünüyle yeteneksiz oldukları biçiminde oldu. Luther'e göre insanlık için bir özgür istenç yoktur çünkü istenç olsa bile günahın etkisi tarafınan etkisizleştirilir. İnsan iyi ve kötü arasında seçim yapmaz, çünkü doğal olarak kötülüğün denetimi altındadır ve kötüdür. Esenlik yalnızca Tanrı tarafından insanın yüreğinin değiştirilmesinin ve iyi ereklere yöneltmesinin ürünüdür. Moral sorumluluk en sonunda insana ait değildir ve insanın özgür seçimde bulunduğunu düşünmesi salt bir yanılsamadır. Çünkü Tanrı herşeyden güçlüdür, biricik güç ve biricik istençtir. İnsanın özgürlüğünden söz etmek Tanrının yüceliğine saygısızlık olacaktır.

Bugün Protestanlık onun önderlerinden biri olan Luther'e olmaktan çok Protestanlığa karşı çıkarak Katolik kalan Erasmus'a yakındır. Buna karşı, Luther'in radikal tutumu Roma Katolik Kilisesinin yetkesini tanımayarak bütününde dinsel yetkeyi reddetmenin ve insanın kendi duyuncuna dönmesinin yolunu açar. Sola scriptura gerçekte tüm inanç sorunlarını insan duyuncu önüne getirip bırakır ve insanın bireysel moral yargısının üzerinde kendisinden başka hiçbir dışsal yetkeye izin vermez.


Erasmus: "Kayradan (özel kayra demek istiyorum) yoksun olanlarda usun kararmış ama yok edilmemiş olması gibi, pekala olasıdır ki istenç güçleri de bütünüyle yok edilmemiş, ama dürüst eylemler için etkisizleşmiştir." :: “As in those who lack grace (special grace, I mean), reason is darkened but not destroyed, so it is probable that their power of will is not wholly destroyed, but has become ineffective for upright actions.”

Luther: "Bundan şu çıkar ki Tanrının kayrası olmaksızın özgür istenç hiç de özgür değil, ama kötülüğün sürekli mahkumu ve kölesidir. ... Etkisiz güç (yalın dilde) bütününde güçsüzlükten başka nedir? Böylece özgür istenç vardır ve gücü, ama etkisiz gücü vardır demek Sofistlerin deyimi ile terimlerde bir çelişkidir. Özgür istencin özgür olmayan birşey olduğunu söylemek gibidir." :: "Hence it follows that free will without God’s grace is not free at all, but is the permanent prisoner and bondslave of evil. . . . What is ineffective power but (in plain language) no power at all? So to say that free will exists and has power, albeit ineffective power, is, in the Sophists’ phrase, a contradiction in terms. It is like saying free will is something which is not free."

LINK


 

 




📹 2019.11.19 — 1


📹 2019.11.19 — 2


📹 2019.11.19 — 3


 

🎨 “Bakhüs’e bir Sunu,” Lawrence Alma-Tadema.

“Bakhüs’e bir Sunu,” Lawrence Alma-Tadema. (L)

 



 
 

📹 2019.11.12 — 1


📹 2019.11.12 — 2


📹 2019.11.12 — 3


 

🎨 “Bağ bozumu şenliği,” Lawrence Alma-Tadema.

“Bağ bozumu şenliği,” Lawrence Alma-Tadema (Hollanda). — Pompeii’nin yok olması sırasında (İS 79) kentin önde gelen bir yurttaşı olan Marcus Holconius Rufus’un villasında düzenlenen şenlik. (L)

 



DOĞAL BİLİNÇ; SÜMERLER VE ETİK YAŞAMIN DOĞUŞU

DOĞAL BİLİNÇ
Doğal bilinç ile felsefe yapılamaz, çünkü bu bilinç tasarımlar ile düşünür, kavramlar ile değil.

Kavram soyut olarak, saltık olarak, başka her kavramdan yalıtılmış olarak düşünülebilir. Ama gerçekte kavram hiçbir zaman soyut ve yalıtılmış değildir, çünkü belirlidir ve belirli olmak ilişkili, göreli olmaktır. Kavram bağıntılarının yapısı mantıksal, ussal dizgedir.

SÜMERLER VE ETİK YAŞAMIN DOĞUŞU
Etik yaşam özgürlük yaşamıdır çünkü insan ilişkilerinin İstenç yoluyla belirlenmesidir. Etik yaşam somut olarak Aile, Toplum ve Devlet yapılarında belirlenen istencin, ussal düşüncenin belirlediği yaşamdır. Etik yaşam salt içgüdüsel, itkisel, dürtüsel yaşam değildir. İstencin olduğu yerde özgürlük vardır.


“Bağ bozumu şenliği,” Alma-Tadema (ayrıntı).
 
   

Etik yaşam ilk olarak Sümer kent-devletlerinde doğdu (ve onlardan bağımsız olarak dünyanın başka yerlerinde, Mısır ve Çin'in nehir vadilerinde). Kent yaşamı etik yaşamdır, çünkü orada yaşam salt dürtüler ve içgüdüler yoluyla, salt dürtüsel alışkanlıklr yoluyla belirlenmenin ötesine geçer ve hak ve ahlak temelinde ussal olarak belirlenmeye başlar.

Sümerler etik yaşamı başkalarına öykünerek kurmadılar. Onu kendi uslarından, kavramlarından yarattılar. Mülkiyet ve sözleşme ilişkileri yaşamlarının birincil temeli idi, çünkü kent yaşamı zorunlu olarak işbölümünü ve değiş-tokuş ilişkilerini ister. Sümerler işbölümünü ekonomistlerden 5 ya da 6 bin yıl önce buldular ve uyguladılar. Sözleşme dolaysızca haksızlık kavramına bağlıdır ve haksızlık haklı olanın aranmasında duyuncu etkinleştirerek yasalar olan belirli etik kuralların ortaya çıkışına ve yerleşmesine götürür. Yasa duyuncun onayladığı, iyi ve haklı ve doğru olarak yargıladığı bir ilişki belirlenimidir. Çiğnenmemelidir ve çiğnenmesi hakkın çiğnenmesi olarak suçtur. Mezopotamya yasaları ilkin ceza konusunda aşırı sert idiler, ama cezalar uygarlığın gelişmesi ile zamanla yumuşadılar ve daha insanca oldular. Etik yaşam dürtüsel bilince baskı ya da zorunluk yaşamı gibi görünür, çünkü tam olarak bu dürtüsel bilinci sınırlar ve kısıtlar ve onu ussal hak belirlenimlerine göre davranmaya eğitir. İstenç gerektiği zaman isteğin, içgüdünün, itkinin vb. bastırılmasını sağlayan yetidir, çünkü istek vb. doğal iken ve kendiliğinden doğarken, istenç baştan sona özgür bilinçli düşünce üzerine dayanır. Özgürlük dilediğini yapmak değildir, ve kölelik doğal itkiye efendi olamamak demektir.

 



ROMA TÜZESİ

Civis romanus ya da Roma yurttaşı


Roma özel tüzesinde yurttaş (civis) tüm haklara ve ödevlere iye idi. Seçme ve seçilme haklarından yararlanıyordu ve mahkemede yurttaşlık yasasına göre yargılanma, mahkemesiz olarak mahkum edilmeme, bedensel ya da utandırıcı cezalara çarptırılmama hakları vardı. Yurttaşlık hakkı ilkin soy temelinde kazanılıyordu ve Cumhuriyet döneminde civis Roma'nın kurucu yurttaşlarına, Romalı ebeveynlerin çocuklarına ve Roma kolonilerinin kurucularına tanındı. Ama özgürlüğü satın alma ya da Devlet tarafından özgür kılınma yolları da yurttaşlık haklarının yolunu açıyordu. İÖ birinci yüzyılda yurttaşlık hakları Latinlere ve İtalik halklara yaygın olarak tanındı. Sonra, İS 3'üncü yüzyılda Caracalla tarafından bir imparatorluk anayasası (Constitutio Antoniniana) ile Roma İmparatorluğunun tüm uyruklarına yurttaşlık hakları tanındı.

YURTTAŞLIK KAVRAMI, VE ETİK KAVRAMINA UYGUN ETİK
Yurttaşlık kavramı en yüksek etik ve politik kavram olarak ulus ile ya da devlet ile ya da ulus-devlet ile bağlıdır. Buna göre tüm güç özgür yurttaşın gücüdür ve yalnızca onun istenci politik geçerlik taşır. Onunla özdeş olmayan ya da onu tanımayan tüm güç etik-dışı ve politika-dışı tikel özençtir.

Yurttaş kavramının evrenselliğinin anlatımı olarak, devlet ya da ulus kavramı tarihsel, etnik, dinsel belirlenimler gibi kültürel tikellikleri ve eşey ve ırk gibi doğal tikellikleri saltık olarak dışlar. Roma yurttaşlık hakları sınırlı idi. Roma yurttaşlık yasaları kent-devletinin tikelliği ile sınırlı olan Helenik yasalardan daha geniş olmasında ayrılır ve daha evrensel gibi görünür. Ama patrisyenler ve plebler arasında sınıfsal eşitsizlik kapsamasında ve kadınları ve köleleri istençsiz saymasında, bu "evrenselliğin" kendisi tikelliğe takılır ve modern saltık yurttaşlık kavramının gerisinde kalır.

ROMA, POLİTİK HIRİSTİYANLIK, VE “BİZANS”
Modern dönem Roma tininin yarım bıraktığı işi üstlenir ve şimdi Tarihin işi demokrasiyi evrensel karakterinde ve aynı zamanda küresel ölçekte edimselleştirmektir. Demokrasi tikel etnik ayrım tanımaz, çünkü demokrasi yurttaşın özgür istencidir ve özgür istenç evrensel ve doğrudan doğruya küreseldir. Küreselleşme kendilerini devletler olarak gören kültürel tikellikler arasındaki anlamsız sınırların silinmesinde evrensel-türdeş etiğin oluş sürecini anlatan bir terimdir. Roma düşmanlık yüklü etnik türlülüğü evrensel yasa gücü ile denetim altında tutmayı başardı. Ama Hıristiyanlığa döndükten sonra Katolik-Ortodoks Hıristiyanlığı devlet dini olarak zor yoluyla dayattı ve etnik gruplarda moral gelişim için zorunlu olan duyunç özgürlüğünü bastırdı. Roma İmparatorluğu yalnızca kendilerinde amansız düşmanlar olan duyunçsuz, moral olarak gelişmemiş etnik "ulusları" dizginlenmiş ve yatıştırılmış tutacak bir tüze gücü olarak işlev gördü. Duyunç özgürlüğünü tanımayan bir devlet olarak uyruklarının moral gelişimini durdurdu ve Roma etik karakterinin kendisi bozulma sürecine girdi (bu olgu teknik olarak bütünüyle geçersiz olan "Bizans" teriminin sık sık aşağılayıcı ve küçük düşürücü bir anlatım olarak kullanımınının niçin uygun göründüğünü açıklar). Theodosius ve Justinian'ın Roma'nın yasa egemenliğini bir dinsel boşinançlar kültürü üzerinde işletme programı Hıristiyanlıktaki pozitif her saçmalığın saltıklaştırılmasında ve erdemli pagan Roma'nın Katolik Ortodoks "Bizans" olarak ayrı bir moral gerilik tinine yozlaşmasında sonuçlandı.

 

SINIRLI YURTTAŞLIK VE SINIRLI DEMOKRASİLER


Caracalla (Roma takma adı); resmi olarak: Marcus Aurelius Severus Antoninus Augustus (Ἀντωνῖνος), İS 188-217. Ataları baba yanından Kartacalı, anne yanından Arap idi.
 
   

Helenik kent-devleti demokrasilerinde olduğu gibi, "Yurttaş" kavramı Roma Cumhuriyetinin temel taşı ve özsel belirlenimi idi. Civis romanum ya da Roma yurttaşı kentin, civitasın bir üyesi idi ve politik ve askeri yaşamın onurunu ve yükünü taşıyordu. Cumhuriyet yurttaşın üzerinde ona egemen olan bir gücün aygıtı değil, yurttaşın istencinin anlatımı idi. Seçebilir ve seçilebilirdi, ve kenti (urbs) silah ile savunmak için ant içerdi. Doğal-kültürel ögeler ile belirlenen bir topluluğa doğmakla yurttaşlık karakterini soy yoluyla kazanır, kendini ortak bir yazgının üyesi olarak kabul ederdi. Roma yurttaş tasarımı genel olarak, yalın olarak "insan" ile bir değildi ve doğal ve kültürel öğelerden henüz bütünüyle arınmış evrensel yurttaş kavramından uzaktı. Bir eşitlik değil, ama bir ayrıcalık anlatımı idi. Yunan kent-devletinde de demokrasi halkın değil, yurttaşlar grubunun (demos) politik istencini anlatıyordu ve kadınlar ve köleler bu en yüksek haktan, politik haktan dışlanıyor, ve kadınların belli yasal haklarının olabilmesine karşın en çoğundan ikinci sınıf yurttaşlar sayılıyorlardı. Fetih ya da güç sonucunda kendilerini Roma Cumhuriyetinin egemen topraklarında bulan insanlar doğrudan doğruya yurttaşlar olmuyordu. Ancak Caracalla'nın zamanında, İS 212'de, etnik ayrımlara bakılmaksızın tüm özgür erkeklere tam yurttaşlık hakları tanındı (Constitutio Antoniniana). Roma tüzesi başından etnisiteyi reddetti. Ama henüz doğal ve sınıfsal ayrımlara bakılmaksızın insan olarak insanın özgür olduğunun bir bilinci yoktu.

Avrupa'da 12'inci yüzyıl İngilteresinde Magna Carta yalnızca baronların bir tirana karşı haklarının tanınmasını isterken, Aydınlanmanın aydınları demokrasi düşüncesini bir yana atarak ilerlemenin tüm sorumluluğunun "aydınlanmış despotlar"da yattığı kuramını savundular ve uyguladılar. Yalnızca Rousseau egmenliğin ve halkın buluşması gerektiği düşüncesini ileri sürdü. Doğrudan demokrasinin ancak küçük kent-devleti ölçeğinde olanaklı olduğunu düşündü ve ulus-devletin temsilci demokrasisinin yurttaşlık istencinin doğrudan anlatımı olamayacağında diretti. Küçük ölçek demokrasilerin bile doğrudan yasama yeteneklerinin olmadığını ve toplumun yasa yapmaktan başka işlerinin olduğunu gözden kaçırdı. Özsel olan nokta yurttaş toplumunun sürekli değişim ve gelişime açık olması ve yasama istencinin yasalarının yüzyıllarca sürecek denli sağlam ve değişime direnecek denli katı olması gerektiğine inanmamasıdır. O zaman yasalar toplumsal gelişimin engeli olacaktır. Likurgus'un yasalarının sekiz yüzyıl boyunca yürürlükte kalması, sık sık övüldüğü ve neredeyse yüceltildiği gibi, yasamanın başarısı değil, Sparta'nın değişime kapanmasının, uygarlaşmamasının ve estetik, etik ve entellektüel olarak geri kalmasının nedeni oldu. Demokrasinin değişime açık özgürlük rejimi olması yasalarının sürekli olarak Hak İdeasına doğru evrimlenmesinin zeminidir. Etik yaşam pıhtılaşmış bir alışkanlık yaşamı değil, sürekli düşünme yaşamı, her zaman gelişmekte olan ereksel duyunç ve istenç yaşamıdır. Bu bir gerek sorunu değil, bir olgu sorunudur, çünkü istencin belirlenimi tam edimselleşmesine ya da Ereğine ya da İyiye erişinceye dek sürekli olarak kendini olumsuzlamak ve iyileştirmektir.


Constitutio Antoniniana
(Antoninus Anayasası)

Roma İmparatorluğundaki tüm özgür erkekler için tam Roma yurttaşlığını kabul eden Antonine Anayasası 212'de getirildi. 212'den önce Roma yurttaşlarının çoğunluğu İtalya'da yaşıyordu ve İS 14'te Augustus'un öldüğü sıralarda imparatorluk nüfusunun yalnızca %4-7 kadarı Roma yurttaşı idi. Roma dışında yurttaşlık Roma kolonilerine sınırlı idi ve ancak küçük bir sayıda yerel soylu Roma yurttaşlığına kabul ediliyor ve kimi magisterler ve bunların aile ve akrabaları Latin Haklarından yararlanıyordu

Latin Hakları ya da ius Latii ya da ius latinum ilkin İtalya'daki Latin halklara ve sonra İtalya'nın tümü ele geçirilince geri kalan halklara tanınan Roma Yurttaşlığı haklarını belirtiyordu (İÖ 90). Bu haklar arasında Roma yurttaşları ile eşit koşullarda tecim yapma hakkı (jus commercii), yasal evlilik hakkı (ius connubii), göç hakkı (ius migrationis), Roma'ya yerleşmiş olma koşulu ile oy verme hakkı (ius suffragii), Roma yurttaşı olma hakkı (ius civitatis mutandae) bulunuyordu.

Latin Hakları önce Hispania'daki kolonilere genişletildi ve Julius Sezar ius Latiiyi tüm özgür doğan Sicilyalılara tanıdı ve imparatorluğun genişlemesi ile ius Latii yeni halkların Roma kültürü ile bütünleşmelerini sağlamak için etkili bir araç olarak kullanıldı. Roma yurttaşlık hakları başlangıçta nüfusun küçük bir kesimine verilirken, Vespasian İS 74'te tüm Hispania nüfusuna eşit haklar tanıdı.


Caracalla'nın yeni Anayasa çıkarmada birçok amacı vardı. Vergi gelirlerinin arttırılması beklentilerden yalnızca biri idi. Üzerine yasaların yazılı olduğu bir papirusa göre, bir başka amaç Caracalla'yı komplodan kurtaran tanrıları yatıştırmaktı (Caracalla kardeşi Geta'yı ve yandaşlarını öldürtmüştü). Bir başka amaç çeper toprakların imparatorluk için önemlerinin artması ve dolayısıyla Roma'nın sürekli genişleyen yurttaşlık haklarının yaygınlaştırılması idi.



Caracalla'nın yönetimi sırasında Roma İmparatorluğu.

 



Corpus Juris Civilis

Corpus Juris Civilis

  1. Codex Constitutionum,
  2. Digesta, ya da Pandectae,
  3. Institutiones, ve
  4. Novellae Constitutiones Post Codicem.


Corpus Juris
 (= IurisCivilis ("Yurttaşlık Yasası Derlemi") ya da kısaca Justinian Yasaları olarak bilinen yasalar kütlesi I. Justinian'ın istenci altında Konstantinopolis'te 529-534 yılları arasında düzenlendi. Justinian'ın imparator olmasından kısa bir süre sonra 527'de imparatorluk yasalarındaki karışıklığı gidermek ve gerekli yenileşmeleri yapmak üzere Tribonian başkanlığında 10 kişilik bir komisyon atadı. Bu uzmanlar tarafından geçmişteki Roma yasalarından ve Roma tüzecilerinin görüşlerinden oluşturulan Derlem 50 kitapta yayımlandı. Kütle üç artı bir bölümden oluşur: 1) Codex imparatorluk kararlarının bir toplamıdır; 2) Digesta ya da Pandectae Roma tüzecilerinin yazılarından seçilen çoğunlukla kısa parçalardan oluşan bir ansiklopedidir; ve 3) Institutiones öğrenciler için başlıca Codexi sunan ve kavramsal açıklamalar kapsayan bir ders kitabıdır. Üç bölümü ile bütün Derlem yasa gücünü taşır ve tüm dışsal metinlerin kullanımını gereksizleştiren ve yasaklayan biricik başvuru kaynağıdır. Justinian'ın daha öte yasalar çıkarması gerekli idi ve bunlar başlıca Yunanca'da yazılan (4) Novella Constitutiones ya da "Yeni Yasalar" olarak bilinir.


Justinianus I (mozayık, Basilica San Vitale, Ravenna).
 
   

Metin Novella dışında bütünüyle Latince olarak hazırlandı ve yayımlandı. 7'nci yüzyıl başlarında Heraclius'un imparatorluğu sırasında (610-641) İmparatorluğun resmi dili Yunanca yapıldı. Corpus Juris Civilis yeni bir düzenleme ile Yunanca'ya çevrildi ve 15'inci yüzyıla dek Basilika (τὰ βασιλικά) olarak bilinen imparatorluk yasalarının temelini oluşturmayı sürdürdü. Osmanlı İmparatorluğu Basilika'yı yerel yasalar için temel olarak kullandı.

 

ROMA TİNİ VE AVRUPA
Roma İmparatorluğu ve Modern Avrupa'nın doğuş sancıları arasınında bin yıllık bir feodalizm, karanlık çağlar, Roma Katolik Kilisesi, ve tümünün bir tür sentezi olarak "Kutsal Roma İmparatorluğu" durur. Roma-Avrupa sürekliliği gibi neredeyse düşlemsel bir terim Avrupa'nın trajik tarihi için ne olursa olsun bir saygınlık kazanma özlemini doyurmaya yarar. Roma'nın Batı bölümü Germanik kabileler tarafından bütünüyle yerle bir edildi ve Roma'nın dili olan Latince bir süre sonra İtalya'da bile kullanılmaz oldu ve unutuldu.

Başlıca serflerden oluşan feodal "Kutsal Roma İmparatorluğu" ve Katolik papalık egemenliği altındaki Avrupa nüfusu için Corpus Juris Civilis ilgisiz bir metin idi. Roma legal kültürü Avrupa'ya yabancı kaldı. I. Dünya Savaşından ve imparatorlukların yıkılmasından hemen sonra bir kez de ideolojik diktatörlüklere teslim olma yoluna giden Avrupa ancak ideolojik imparatorlukların yol açtığı II. Dünya savaşından sonra Roma yasal külürünün ortak bir Avrupa "değeri" olduğu düşüncesine uyanmaya başladı. (Üçüncü Reich ya da Alman İmparatorluğu ve Avusturya, Mussolini İtalyası, Franco İspanyası, Vichy Fransası gibi rejimler Avrupa değerleri ve legal kültürü terimlerin kendilerini değersizleştirir.)

Roma tini ve Germanik Avrupa arasındaki tarihsel süreklilik düşüncesi herşeyden önce "Kutsal Roma İmparatorluğu" miti tarafından çürütülür. Roma'yı 2000 yılı aşan tarih boyunca işleten "yasa egemenliği" tikel-etnik "Avrupa değerleri" arasında olmayı kabul etmeyen evrensel bir kavramdır. Bir kültürel çoğulculuk alanı olan coğrafi "Avrupa"nın ortak değerlerinden söz etmek ve terime bir evrenselin anlam ve gücünü yüklemek olanaksızdır. Germanik, Slavik ve Latin kültürler çoğulculğu ancak etnisiteyi geçici olarak askıya almayı başardığı düzeye dek aynı kıta üzerinde birarada varolmayı sürdürebilir. Avrupa Birlğin'nin olanağı bu etnik türlülüğün bütün bir kültüde belirleyici etmen olmaya son verip tarihsel bir anıya dönüşmesi koşulu üzerine bağlıdır.

Etnik tikelliğe göre yerel politika Roma'nın etnisite tanımayan evrensel politik tini ile bağdaşmaz. Justinian Yasaları arkaiktir ve Klasik tine olmaktan çok Katolik Hıristiyanlığa uyarlanmışlardır. Ama gene de bütününde etnisiteyi yadsırlar.

Daha en başında, yarı-mitsel Romulus zamanında bile, Roma tini soyut yasa egemenliği üzerine doğdu ve Roma egemenliği yasanın tikel etnik türlülüğü türdeşliğe çevirmesi (Latinleşme) koşulu üzerine genişledi. Ama Roma'da egemen her zaman halklardan ayrı ve onların üzerinde duran bir güç idi. Roma halkı bir egemen tarafından yönetilme gereksiniminde olan bir etnik türlülük olarak, potansiyel bir düşmanlık ve çatışma alanı olarak kaldı. Ve Roma'yı önceleyen Batı Asya imparatorlukları da ancak bu etnik düşmanlıkları askıya alabilmeleri ölçüsünde varlıklarını sürdürebildiler. İmparatorluk bir bakıma ona varoluş gerekçesi sağlayan etnik türlülüğü silmez.

Etnik türlülük kendini türdeş ulus yapısına dönüştürdüğünde tekerkliğin sonu gelir. Ulus modern bir kavramdır ve sınıfsal politik türlülüğü ortadan kaldıran evrensel özgürlük ve eşitlik kavramları üzerine dayanır. Ulus-devletin özgürlük üzerine kurulu olması onun etnik tikelliğinin geçersiz olduğunun ön-habercisidir. Özgürlüğün evrenselliği tikel devletlerin etik-dışı etnik artıklar tarafından yaratılan yapay çoğulluğunu türdeşliğe doğru yönlendirir ve insan haklarının evrenselliğini doğrular.

 




📙 THE JUSTINIAN CODE FROM THE CORPUS JURIS CIVILIS

THE JUSTINIAN CODE FROM THE CORPUS JURIS CIVILIS (L)

THE THREE PREFACES OF THE CODE OF JUSTINIAN
THE THREE PREFACES OF THE CODE OF JUSTINIAN

FIRST PREFACE.
CONCERNING THE ESTABLISHMENT OF A NEW CODE.

The Emperor Justinian to the Senate of the City of Constantinople. Those things which seem to many former Emperors to require correction, but which none of them ventured to carry into effect, We have decided to accomplish at the present time with the assistance of Almighty God; and to diminish litigation by the revision of the multitude of constitutions which are contained in the Three Codes; namely, the Gregorian, the Hermogenian, and the Theodosian, as well as in those other Codes promulgated after them by Theodosius of Divine Memory, and by other Emperors, who succeeded him, in addition to those which We Ourselves have promulgated, and to combine them in a single Code, under Our auspicious name, in which compilation should be included not only the constitutions of the three above-mentioned Codes, but also such new ones as subsequently have been promulgated.

(1) Therefore, having in view the accomplishment of this extensive work, as well as the maintenance of the public welfare, We have chosen, as being competent for a task involving such labor and care, John, a most eminent man, Ex-Quęstor of our Sacred Palace, and of consular, as well as patrician dignity; Leontius, a man of the highest standing, an officer in the army, an Ex-Prętorian Prefect, of consular and patrician dignity; Phocas, a most illustrious man, an officer of the army, also of consular and patrician dignity; Basilis, a most excellent man, Ex-Prętorian Prefect of the East, and of patrician rank; Thomas, a most glorious man, Quęstor of our Sacred Palace, and Ex-Consul; Tribonian, a distinguished man of great authority, and invested with magisterial dignity; Constantine, an illustrious man, one of the Stewards of Our bounty, Master of Requests, and of Our Judicial Inquiries; Theophilus, a most eminent man, and one of the members of our Sacred Consistory, a Doctor of Laws in this Fair City; and Dioscorous and Pręsentinus, most learned jurists of the Prętorian Tribunal.

(2) To these We have especially entrusted the suppression of superfluous preambles, so far as this can be done without affecting the efficacy of the laws, as well as of such enactments as are similar or contradictory, and, in addition to this, the division of the laws; and it will be to the advantage to omit such as have fallen into desuetude, to give expression in concise terms to those which are included in the said three Codes, and in the New Constitutions, and to place them under suitable titles, adding and omitting portions of the same, and, indeed, changing their phraseology where convenience requires it.

bringing under one head enactments which are scattered through various constitutions, and rendering their meaning clearer; so that the order of the said constitutions may appear not only from the days and the consulate when they were enacted, but also from their composition itself, by placing those primarily published in the first place, and those which follow in the second. And if any laws should be found in the three ancient codes without the date and the name of the consul, or if any new constitutions have been inserted among them, they should be so arranged that no doubt may arise with reference to their general application, in such a way that rescripts addressed to certain individuals, or originally issued by pragmatic sanction, may obtain the effect of general constitutions, where, for the public welfare, they have been included in a new code.

(3) Hence We have hastened to bring these matters to your notice, in order that you may be informed to what an extent Our daily care is occupied with matters having reference to the common welfare, by collecting such laws as are certain and clear, and incorporating them into a single code, so that, by means of this code, designated by Our auspicious name, the citation of the various constitutions may cause decisions to be more readily rendered in all litigation.

Given at Constantinople, on the Ides of February, during the reign and second Consulship of the Emperor Justinian.



SECOND PREFACE.

CONCERNING THE CONFIRMATION OF THE CODE OF JUSTINIAN.

The maintenance of the integrity of the government depends upon two things, namely, the force of arms and the observance of the laws: and, for this reason, the fortunate race of the Romans obtained power and precedence over all other nations in former times, and will do so forever, if God should be propitious; since each of these has ever required the aid of the other, for, as military affairs are rendered secure by the laws, so also are the laws preserved by force of arms. Therefore, We have, with reason, directed Our attention, Our aims, and Our labors, in the first place, to the maintenance of the public welfare, and have corrected matters relating to the army in many ways, and thus provided for everything; as We have by means of old laws not only brought matters into a better condition, but We also have promulgated new laws, and by Our just administration, or with additional expense, We have preserved those already enacted, and afterwards by publishing new ones, have established them most firmly for the obedience of Our subjects.

(1) But as it was necessary to reduce the vast number of the constitutions contained in the three old codes, as well in the others compiled in former times, and to clear up their obscurity by means of proper definitions, We have applied Ourselves with willing mind to the accomplishment of this work for the common good; and, after having

selected men conspicuous for their legal learning and ability, as well as for their experience in business, and tireless zeal for the interests of the State, We have committed this great task to them under certain limitations, and have directed them to collect into a single code, to be designated by Our auspicious name, the constitutions of the three ancient codes, namely the Gregorian, Hermogenian, and Theodosian compilations, as well as all those subsequently promulgated by Theodosius of Divine Memory, and the other princes who have succeeded him; together with such constitutions as have been issued during Our reign; and to see that any preambles which are not confirmed by subsequent decrees, and any constitutions which are contradictory, or should be suppressed, as well as such as have been repealed by others of later date, or which are of the same character — except those which, by conferring upon them Our sanction to a certain extent, We have considered to be susceptible of division, and by such division of these ancient laws some new principle may appear to arise.

In addition to all this, many other matters relative to the composition of this Code have been placed by Our authority in the hands of these most wise men; and Almighty God has afforded this protection through Our zeal for the welfare of the State.

(2) The following persons have been chosen for this work, and the completion of a task of such importance, namely: that most excellent man, John, Ex-Quęstor of Our Palace, and of consular and patrician dignity; as well as that most eminent man, Leontius, Ex-Prętorian Prefect, of consular and patrician dignity; and also the most distinguished Phocas, officer of the army, also of consular and patrician dignity; and that most accomplished man of patrician dignity, Basilis, Ex-Prętorian Prefect of the East, now Prętorian Prefect of Illyria; also, the most illustrious Thomas, Quęstor of our Sacred Palace and Ex-Consul; and the eminent Tribonian, of exalted magisterial dignity; the distinguished Constantine, Steward of Our Imperial Largesses, Master of Requests, and of Judicial Inquiries; Theophilus, former magistrate and Doctor of Laws in this Fair City; as well as those most learned jurists, Dioscorus and Pręsentinus, members of your bar; and all that We have directed them to do, they with God's assistance have, through assiduous and untiring industry, brought to a successful conclusion, and offered to Us this new, systematically arranged Justinian Code, compiled in such a manner as to contribute to the common benefit, and meet the requirements of Our Empire.

(3) Therefore We have had in view the perpetual validity of this Code in your tribunal, in order that all litigants, as well as the most accomplished advocates, may know that it is lawful for them, under no circumstances, to cite constitutions from the three ancient codes, of which mention has just been made, or from those which at the present time are styled the New Constitutions, in any judicial inquiry or contest; but that they are required to use only the constitutions which are included in this Our Code, and that those who venture to act otherwise will be liable to the crime of forgery; as the citation

of the said constitutions of Our Code, with the opinions of the ancient interpreters of the law, will be sufficient for the disposal of all cases. No doubt as to their validity should arise where any of them appears without a date and without the name of the consul, or because they may have been addressed to certain private individuals; as there can be no question whatever that all have the force of general constitutions; and even if there should be some of them from which anything has been taken, or to which anything has been added, or which have been changed in certain respects (which We have specially permitted the most excellent men aforesaid to do), We grant to no one the right to cite the said constitutions, as they are stated in the books of the ancient authorities, but merely to mention the opinions of the latter, as being of legal effect when they are not opposed to the constitutions of this Our Code.

(4) Moreover, the pragmatic sanctions that are not included in Our Code, and which have been granted to cities, corporate bodies, bureaus, offices, or private individuals, shall remain in every respect valid, if they concede any privilege as a special favor; but where they have been promulgated for the settlement of some legal point We direct that they shall only hold when not opposed to the provisions of Our Code. But in any matter which comes before your tribunal, or in any other civil or military proceeding, or in one which has reference to accounts forming part of the public expenses, or in such as have any relation to the public welfare, We decree that they shall remain valid as far as public convenience may require this to be done.

(5) Therefore let your illustrious and sublime authority, actuated by a desire for the common good, and with zeal for the execution of Our orders, cause information of this Code to be communicated to all peoples, by the promulgation of an edict in the customary way, and by sending into each province, subject to Our Empire, a copy bearing Our signature, so that in this manner the constitutions of this Our Code may be brought to the knowledge of all persons; and that during festival days, that is to say, from the sixteenth day of the Kalends of May of the seventh current indiction, and during the consulate of that most illustrious man Decius, citations of the constitutions shall be made from this Our Code.

Given at Constantinople, on the sixth of the Ides of April, during the Consulate of the illustrious Decius.



THIRD PREFACE.

CONCERNING THE AMENDMENTS OF THE CODE OP OUR LORD JUSTINIAN, AND THE SECOND EDITION OF THE

SAME.

Our heart, Conscript Fathers, always induces Us to pay the strictest attention to matters concerning the public welfare, so that nothing which has been begun by Us may be left imperfect. Therefore, in the beginning of Our reign, we formed the design of collecting in a single

body the Imperial Constitutions which were scattered through several volumes, and the most of which were either repetitions or conflicting, and free them from every defect. This work has now been perfected by certain most distinguished and learned men, and has been subsequently confirmed by Us, as is shown by Our two Constitutions prefixed hereto.

(1) But after We decreed that the ancient law should be observed, We rendered fifty decisions, and promulgated several constitutions relative to the advantages to be derived from the proposed work, by means of which the majority of the former enactments were amended and abridged; and We divested all the ancient law of superfluous prolixity, and then inserted the same in Our Institutes and Digest.

(2) But, as Our new decisions and constitutions, which were promulgated after the completion of Our Code, were distinct from the body of the same, and seemed to demand our care and attention, and as some of them, which were afterwards inserted, appeared to require alteration or correction, it seemed to Us necessary to have the said constitutions revised by that eminent man Tribonian, Ex-Quęstor and Ex-Consul, the authorized minister of our work; and also by the illustrious Dorotheus, Quęstor and Doctor of Laws of Berytus; and, in addition to these Menna, Constantine, and John, most eloquent men, and distinguished advocates of the bar of this City, who were ordered to divide said constitutions into separate chapters for the purpose of rendering them more available; to place them under proper titles; and to add them to those constitutions which had preceded them.

(3) We permitted the aforesaid distinguished and most learned jurists to do all these things, and when there was need of any correction, allowed them to make it without hesitation, relying upon Our authority; and where any of the constitutions were superfluous, or had been annulled by any of Our subsequent decrees; or where they were found to be similar or conflicting, to remove and separate them from the compilation of the Code itself; as well as to complete such as were imperfect, and to bring to light those that were shrouded in obscurity, so that not only the way of the Institutes and the Digest might appear clear and open, but also that the splendor of the Constitutions of Our Code might be manifest to all, and no constitution which resembled another, or was contradictory or useless, should be retained, and no one should have any doubt that what was confirmed by the revision was both valid and sufficiently perspicuous. For, in the ancient Books, the authorities of former times not only called the first, but also the second editions, revisions; which can be readily ascertained from the works of that eminent jurist Ulpianus, on Sabinus, by those who desire to know.

(4) These things having been accomplished according to Our intention, and the Justinian Code having been purified and elucidated by the aforesaid most illustrious and learned men (all of this having been done in compliance with Our order, and the work offered to Us with its amplifications, and changes), We ordered that it should be copied in accordance with the second edition, and not in accordance

with the first, but as it was revised; and, by Our authority, We directed that it alone should be used in all tribunals, whenever the Divine Constitutions were applicable, from the fourth day of the Kalends of January of the most auspicious Consulate of Ourself and that illustrious man Paulinus; and that no constitution not contained in this Our Code should be cited, unless in the course of events some new question may arise which requires Our decision. For, if something better should be found hereafter, and it becomes necessary to revise a constitution, no one will doubt that We should do so, and incorporate into another compilation those laws which are designated by the name New Constitutions.

(5) Therefore, having repeated Our order that We shall permit none hereafter to quote anything from Our decisions, or from other constitutions, which We have previously promulgated, or from the first edition of the Justinian Code; but that only what may be found written in this Our present purified and amended Code shall be regarded as authority, and cited in all tribunals, We have ordered it to be transcribed without any ambiguity, as was done in the case of Our Institutes and Digest, so that everything which has been compiled by Us shall be clear and intelligible, not only in the chirography, but also in the laws themselves, although on this account the matter contained in this Code has been considerably extended.

(6) Therefore, Most Reverend and Illustrious Fathers, in order that Our labors may become manifest to you and obtain authority through all time, We have presented this collection of laws to your most distinguished Order.

Given at Constantinople, on the seventeenth day of the Kalends of December, during the Consulate of Our Lord Justinian, for the fourth time Consul, and of Paulus.


Translated from the original Latin, edited, and compared with all accessible systems of jurisprudence ancient and modern.
By SAMUEL PARSONS SCOTT, A. M.


THE CODE OF OUR LORD THE MOST SACRED EMPEROR JUSTINIAN
THE CODE OF OUR LORD THE MOST SACRED EMPEROR JUSTINIAN


SECOND EDITION. BOOK I.

TITLE I.

CONCERNING THE MOST EXALTED TRINITY AND THE CATHOLIC FAITH, AND PROVIDING THAT NO ONE SHALL DARE TO PUBLICLY OPPOSE THEM.

1. The Emperors Gratian, Valentinian, and Theodosius to the people of the City of Constantinople.

We desire that all peoples subject to Our benign Empire shall live under the same religion that the Divine Peter, the Apostle, gave to the Romans, and which the said religion declares was introduced by himself, and which it is well known that the Pontiff Damasus, and Peter, Bishop of Alexandria, a man of apostolic sanctity, embraced; that is to say, in accordance with the rules of apostolic discipline and the evangelical doctrine, we should believe that the Father, Son, and Holy Spirit constitute a single Deity, endowed with equal majesty, and united in the Holy Trinity.

(1) We order all those who follow this law to assume the name of Catholic Christians, and considering others as demented and insane, We order that they shall bear the infamy of heresy; and when the Divine vengeance which they merit has been appeased, they shall afterwards be punished in accordance with Our resentment, which we have acquired from the judgment of Heaven.

Dated at Thessalonica, on the third of the Kalends of March, during the Consulate of Gratian, Consul for the fifth time, and Theodosius.

2. The Same Emperors to Eutropius, Prętorian Prefect.

Let no place be afforded to heretics for the conduct of their ceremonies, and let no occasion be offered for them to display the insanity of their obstinate minds. Let all persons know that if any privilege has been fraudulently obtained by means of any rescript whatsoever, by persons of this kind, it will not be valid. Let all bodies of heretics be prevented from holding unlawful assemblies, and let the name of the only and the greatest God be celebrated everywhere, and let the observance of the Nicene Creed, recently transmitted by Our ancestors, and firmly established by the testimony and practice of Divine Religion, always remain secure.

(1) Moreover, he who is an adherent of the Nicene Faith, and a true believer in the Catholic religion, should be understood to be one

who believes that Almighty God and Christ, the Son of God, are one person, God of God, Light of Light; and let no one, by rejection, dishonor the Holy Spirit, whom we expect, and have received from the Supreme Parent of all things, in whom the sentiment of a pure and undefiled faith flourishes, as well as the belief in the undivided substance of a Holy Trinity, which true believers indicate by the Greek word o9moo/usiov. These things, indeed, do not require further proof, and should be respected.

(2) Let those who do not accept these doctrines cease to apply the name of true religion to their fraudulent belief; and let them be branded with their open crimes, and, having been removed from the threshhold of all churches, be utterly excluded from them, as We forbid all heretics to hold unlawful assemblies within cities. If, however, any seditious outbreak should be attempted, We order them to be driven outside the walls of the City, with relentless violence, and We direct that all Catholic churches, throughout the entire world, shall be placed under the control of the orthodox bishops who have embraced the Nicene Creed.

Given at Constantinople, on the fourth of the Ides of January, under the Consulate of Flavius Eucharius and Flavius Syagrius.

 

Translated from the original Latin, edited, and compared with all accessible systems of jurisprudence ancient and modern.
By SAMUEL PARSONS SCOTT, A. M.


 



📙 LAWS OF THE KINGS (753-509? BC)

Kralların Yasaları (İÖ 753-509) (L)

Kralların Yasaları (LINK)
Kralların Yasaları (İÖ 753-509)

LAWS OF THE KINGS

(753-509? BC)


Numa Pompilius
 
   
 

 
( Johnson, Coleman-Norton & Bourne, Ancient Roman Statutes, Austin, 1961, pp. 3-6, n. 1
 ).


 
      The history of early Rome and its seven kings is largely legendary, but the Romans of classical times had certain customs and institutions inherited from their remote past. To provide a sanction for these, they ascribed them to their traditional kings – Romulus and his six successors. It was believed that a certain Sextus ( or Publius ) Papirius, a contemporary of Tarquin the Proud, the last king, had committed these laws to writing. Papirius is entitled to the same uncertain standing in scientific history as the traditional seven kings ; but there is no question that oral tradition preserved many rules and customs, which antiquarians and historians have recorded for posterity.
Bruns, Girard, and Riccobono have made collections of these laws, of which Girard's Textes is the smallest. Riccobono's text, as found in FIRA, has been taken for this translation, which reproduces its marks of omission.
 

 
753 - 716  •  716 - 673  •  673 - 640  •  640 - 616  •  616 - 578  •  578 - 534  •  534 - 509

 
I.– ROMULUS  ( 753-716 )

 

1.– After Romulus had distinguished the persons of higher rank from those of inferior condition, then he passed laws and apportioned the duties for each to do : the patricians to be priests and magistrates and judges ; the plebeians to be farmers ... cattle breeders, and artisans of gainful trades. ... He entrusted and gave the plebeians to the patricians by permitting each plebeian ... to choose for his patron the patrician whom he wished ... and by calling this protection patronage.

2.– The following regulations in regard to patronage were determined then by him : the patricians were required to interpret the law for their own clients ; ... to bring suit on behalf of clients when wronged ; ... and to support them in the action ; ... the clients were required to contribute to the dowry of their patrons' daughters, when they were given in marriage and their parents were impoverished ; ... to pay ransom to the enemy, if their patrons or their children became prisoners of war ; to discharge the obligation from their own resources, if their patron was condemned in a private suit or incurred a monetary penalty in a public suit. ... In common to both it was neither holy nor lawful to bring suit, to testify, or to cast a vote the one against the other. ... He who was convicted of doing any of these things was held by the law of treason, which Romulus enacted, so that it was lawful for anyone to slay the person convicted of this crime, as a sacrifice to the god of the underworld.

3.– After Romulus had regulated these matters, he immediately resolved to appoint senators, with whom he would administer public affairs, and he chose 100 men from the patricians. ... When he had determined these regulations, he distinguished the ... powers which he wished each class to have. For the king he chose the following prerogatives : first, to have the chief authority in rites and sacrifices, ... then, to maintain the guardianship of the laws and the national customs, ... to judge in person the greatest crimes, but to leave the lesser crimes to the senators, ... to summon the Senate and to convoke the Assembly, ... to have absolute command in war. To the council of the Senate ... he assigned the following authority : to decide and to vote on whatever matter the king introduced. ... To the common people he granted these three things : to elect the magistrates and to ratify the laws and to decide on war whenever the king permitted ... The people did not vote all together, but they were convoked by curias.

4.– Romulus compelled the citizens ... to rear every male child and the first-born of the females, and be forbade them to put to death any child under three years of are, unless it was a cripple or a monster from birth. He did not prevent the parents from exposing such children, provided that they had displayed them first to their five nearest neighbors and had secured their approval. For those who disobeyed the law he prescribed the confiscation of half of their property as well as other penalties.

5.– To many persons he assigned administration of divine worship ; ... he ordained by law that from each curia two men over fifty years old should be appointed ; ... and he ordered that these men should have these honors no for any determined period, but for all their life, freed from military service because of their age and from municipal duties because of the law. ... He ordained by law that all priests ... should be appointed by the curias and that they should be confirmed by the persons who interpret divine matters by divination.

6.– By the enactment of a single ... law ... Romulus brought the women to great prudence and orderly conduct. ... The law was as follows : A woman united with her husband by a sacred marriage shall share in all his possessions and in his sacred rites.

7.– The cognates sitting in judgment with the husband ... were given power to pass sentence in cases of adultery and ... if any wife was found drinking wine Romulus allowed the death penalty for both crimes.

8.– The lawgiver of the Romans gave the father absolute ... power over his son throughout his whole lifetime, whether for imprisonment, for flogging, for keeping in bonds for labor in the fields, or for putting to death ... He also allowed the father to sell his son ... and he permitted the father to make profit from his son until the third sale. ... After the third sale the son was released from the father's power.

9.– He also made certain laws, one of which is severe, namely, that which does not permit a wife to divorce her husband, but gives him power to divorce her for the used drugs or magic on account of children or for counterfeiting the keys or for adultery. The law ordered that if he should divorce her for any other cause part of his estate should go to the wife and that part should be dedicated to Ceres. Anyone who sold his wife was sacrificed to the gods of the underworld.

10.– It is strange, ... when he established no penalty against patricides, that he called all homicide patricide.

11.– If a daughter-in-law strikes her father-in-law she shall be dedicated as a sacrifice to his ancestral deities.

12.– This extent of the year was ordained by Romulus, who ... determined that the year must be of ten months, but of 304 days, and so arranged the months that, of these, four should have thirty-one days, but six should have thirty days.

13. – It is reported variously when ... was the first intercalation. Licinius Macer, indeed, assigns to Romulus the origin of this practice.


 
II.– NUMA POMPILIUS  ( 716-673 )

 
1.– Numa ordered that fish which have no scales, except the scar, should not be offered to the gods.

2.– When spoils of the first class are captured by a general with a citizen army under his auspices, he shall sacrifice an ox to Jupiter Feretrius. To the captor 300 pounds of bronze shall properly be given. In spoils of the second dais the captor shall sacrifice a boar, a ram, and an ox. full grown or sucklings, as he chooses, on the Altar of Mars in the Campus Martius. The captor shall receive 200 pounds of bronze. For spoils of the third class he shall sacrifice a ram to Janus Quirinus. The captor shall receive 100 pounds of bronze. The commanding general shall make propitiatory sacrifice to the gods.

3.– From Numa's ... laws, in which this also has been written : if a father allows his son to marry a wife who legally will have a share in his religious rites and his prophet the father no longer shall have the right to sell his son.

4.– Having embraced ... all his legislation about religious matters in writing, he divided it into eight parts, as many as were the classes of priests.

5.– Legislation about the boundaries of landed property : Having ordered each one to draw a line around his own landed property and to set stones on the boundaries, he consecrated the stones to Jupiter Terminus. ... But he ordained by law that if anyone destroyed or displaced the boundaries the person who had done this should be dedicated as a sacrifice to the god.

6.– He made holidays and business days, because at some time or other it would be profitable that nothing should be discussed in the popular Assembly.

7.– One shall not sprinkle the funeral pyre with wine.

8.– He ordained it an act of impiety to make libations to the gods with wine from unpruned vines.

9.– On the vestal virgins he conferred high honors, among which was the right of making a will while their fathers lived and of doing all other juristic acts without a guardian. ...

10.– He determined that the time allotted for mourning should be according to certain ages and times. For example, mourning for a child under three years of age was forbidden ; for an older child a month of morning was allowed for every year of his age until ten years, but no longer, for ten months was the limit of the period of longest mourning for anyone. And for this period the widows of the deceased remain unmarried. If a widow had remarried earlier, she sacrificed a cow in calf according to his law.

11.– Of his other political institutions, the distribution of the populace according to crafts is particularly admired ... This was the distribution according to crafts : flutists, goldsmiths, carpenters, dyers, cobblers, leatherworkers, coppersmiths, potters. The remaining crafts he combined in one and from all these he produced one composite group, assigning associations and assemblies and religious worships appropriate to each class, etc.

12.– A royal law forbids the burial of a pregnant woman before the child is extracted from the womb. Whoever violates this law is deemed to have destroyed the child's expectancy of life along with the mother.

13.– A concubine shall not touch the Altar of Juno. If she touches it she shall sacrifice, with her hair unbound, a ewe lamb to Juno.

14.– If a thunderbolt kills a man one shall not lift the body above the knees. If a man is killed by a thunderbolt the proper burial ritual shall not be performed.

15.– If anyone acts contrary to this law he shall be dedicated as a sacrifice to Jupiter.

16.– If anyone with malice aforethought slays a free man he shall be guilty of parricide.

17.– In Numa's laws it is provided that if anyone kills another accidentally he shall offer a ram for the life of the slain man to his agnates in the presence of the assembled people.

18.– Numa added fifty days, so that the year was extended to 354 days, within which he believed that the moon's twelve courses were completed. And to these fifty added by him he annexed six others, drawn from those six months that had thirty days, ... and the fifty-six days thus created he divided in an equal way into two new months : and ... the former he named January and willed it to be the first of the year, ... the latter he dedicated to the god Februus. ... A little later Numa added a day, which he gave to January ... in honor of an unequal number. ... Therefore, January, April, June, Sextilis, September, November, December were reckoned with twenty-nine days ; ... but March, May, Quintilis, and October had thirty days each, but February retained twenty-eight days.

19.– This also was established by Numa : that priests should have their hair cut with bronze, but not with iron, shears.

20.– Numa Pompilius ordained that if anyone plowed up a boundary stone both he and his oxen should be dedicated as a sacrifice to the gods.

 
III.– TULLUS HOSTILIUS  ( 673-640 )

 
1.– He established the law by which wars should be declared. And this law ... he consecrated by fetial religious rite, so that every war which had not been announced and dedared should be adjudged unjust and impious.

2.– There is a law, ... which is still in effect, enacted because of that event, ... ordering that if triplets are born they shall be maintained at public expense until puberty.

3.– For his comrades and the accomplices of his treachery the king established courts and executed those of them convicted according to the law concerning deserters and traitors.

4.– The king ... said : "According to the law I create duumvirs to judge treason in the case of Horatius." The law was in a dreadful formula : "The duumvirs shall judge treason. If the accused appeals from the duumvirs he shall prosecute his case by appeal ; if they win, the lictor shall veil the head of the accused, shall hang him by a rope on a barren tree, shall scourge him either within the pomerium or outside the pomerium."

5.– Claudius added that the rites and the expiations in accordance with the laws of King Tullus ... should be administered by the pontiffs.

 
IV.– ANCUS MARCIUS  ( 640-616 )

 
1.– Since Numa had instituted religious rites in peace, that religious ceremonies relating to war might be established by him and that wars not only should be waged, but also should be declared by some ritual, he copied from the ancient tribe of the Aequiculi the law, which now the fetials have, by which satisfaction is sought.

 
V.– TARQUINIUS PRISCUS  ( 616-578 )

 
1.– Tarquin, ... when he enacted a law about his own power, first doubled ... the original number of senators, and called the old senators "of the greater families," and these he asked their opinion first, and called those added by him "of the lesser families."

2.– The envoys ... were present ... bringing ... the symbols of sovereignty, with which they used to decorate their own kings, carrying a gold crown and an ivory throne and a scepter having an eagle on the tip and a purple tunic rnarked with gold and an embroidered purple robe. ... These honors Tarquin did not use immediately on receiving them, as most of the Roman writers relate, but, after allowing to the Senate and to the people the decision whether these things should be accepted, he then adopted them when all had so wished.

 
VI.– SERVIUS TULLIUS  ( 578-534 )

 
1.– He sanctioned laws by the curias on contracts and on delicts these laws were about fifty in number.

2.– For a person who had not registered himself he set the penalty that he should be deprived of his property and, after having been scourged, should be sold into slavery.

3.– Tullius permitted ... freed slaves to share equality of civil rights. For, having ordered them along with all other freemen to register their properties, he distributed them among the four tribes in the city. ... And he allowed them to share all the privileges common to the other plebeians.

4.– He separated public from private lawsuits and himself ma the examinations of the crimes relating to the public, but appointed private persons to be judges of private lawsuits and for them ordained norms and rules, which he himself had written as laws.

5.– He instituted ... the census ... and distinguished classes and centuries ... and rank in accordance with the census.

6.– If a son beats his father but the latter cries aloud the son shall be dedicated as a sacrifice to his ancestral deities.

 
VII.– TARQUINIUS SUPERBUS  ( 534-509 )

 
1.– He abolished all ... the laws written by Tullius, according to which ... the people were not injured, as previously, by the patricians in their contracts. He did not leave even the tablets on which these laws had been written, but he also ordered them to be removed from the Forum and he destroyed them.
 

 
VIII.– THE BLACK STONE

 
This very ancient inscription found in the Roman Forum near the reputed grave of Romulus is in a poor state of preservation. Written in archaic letters and still unintelligible, it may be a boundary stone marking the limits of some sacred precinct or it may contain some laws of a very early period.
 

 


 




 



📙 The Law of the Twelve Tables

The Law of the Twelve Tables (W) (L2)

The Law of the Twelve Tables (LatinLeges Duodecim Tabularum or Duodecim Tabulae) was the legislation that stood at the foundation of Roman law. The Tables consolidated earlier traditions into an enduring set of laws.


Roman civilians examining the Twelve Tables after they were first implemented.
 
   

Displayed in the Forum, "The Twelve Tables" stated the rights and duties of the Roman citizen. Their formulation was the result of considerable agitation by the plebeian class, who had hitherto been excluded from the higher benefits of the Republic. The law had previously been unwritten and exclusively interpreted by upper-class priests, the pontifices. Something of the regard with which later Romans came to view the Twelve Tables is captured in the remark of Cicero (106–43 BC) that the "Twelve Tables ... seems to me, assuredly to surpass the libraries of all the philosophers, both in weight of authority, and in plenitude of utility". Cicero scarcely exaggerated; the Twelve Tables formed the basis of Roman law for a thousand years.

The Twelve Tables are sufficiently comprehensive that their substance has been described as a 'code', although modern scholars consider this characterization exaggerated. The Tables were a sequence of definitions of various private rights and procedures. They generally took for granted such things as the institutions of the family and various rituals for formal transactions. The provisions were often highly specific and diverse.


The Law of the Twelve Tables (LINK)
Laws of the Twelve Tables

Table 1 Procedure: for courts and trials
Table 2 Trials continued & Theft
Table 3 Debt
Table 4 Rights of fathers (pater familias) over the family
Table 5 Legal guardianship and inheritance laws
Table 6 Acquisition and possession
Table 7 Land rights & crimes
Table 8 Torts and delicts (Laws of injury)
Table 9 Public law
Table 10 Sacred law
Table 11 Supplement I
Table 12 Supplement II


Table III: Debt

The laws the Twelve Tables covered were a way to publicly display rights that each citizen had in the public and private sphere. These Twelve Tables displayed what was previously understood in Roman society as the unwritten laws. The public display of the copper tablets allowed for a more balanced society between the Roman patricians who were educated and understood the laws of legal transactions, and the Roman plebeians who had little education or experience in understanding law. By revealing the unwritten rules of society to the public, the Twelve Tables provided a means of safeguard for Plebeians allowing them the opportunity to avoid financial exploitation and added balance to the Roman economy.

Featured within the Twelve Tables are five rules about how to handle debtors and creditors. These rules show how the ancient Romans maintained peace with financial policy. In his article Development of the Roman Law of Debt Security, Donald E. Phillipson states the Twelve Tables were, “A set of statutes known as the Twelve Tables that was passed by an early assembly served as the foundation of the Roman private law. The Twelve Tables were enacted in the mid-fifth century B.C. as the result of a conflict among social classes in ancient Rome.” (pp. 1231–1232). Phillipson also describes the leniency of the relationship between debtor and creditor on how it was changed and arranged in the 5th century BC and how Roman law surrounding it was tweaked within the Twelve Tables that initially drew out the legal boundaries surrounding debt. Specially discussing the influence of creditors rights, Phillipson states, “In the fifth century B.C. only movables were pledged under pignus, although any res in which bonitary ownership was held was capable of being pledged. However, by the late Republic, land and buildings were increasingly pledged in pignus arrangements. This increased usage paralleled the expansion of creditors' rights with respect to the pledged property. The right of possession and seizure (jus possidendi) and the right of foreclosure and sale (jus distrahendi) were probably the most important of the developing creditors' rights. These increased creditors' rights also encouraged and contributed to the expansion of the types of res in which bonitary ownership, and thus pignus arrangements, were possible. For example, the use of pignus expanded to include usufructs, rustic servitudes, rights of way, and even pledges themselves by the second century A.D.” (p. 1239).

In the book, The Twelve Tables, written by an anonymous source due to its origins being collaborated through a series of translations of tablets and ancient references, P.R. Coleman-Norton arranged and translated many of the significant features of debt that the Twelve Tables enacted into law during the 5th century. The translation of the legal features surrounding debt and derived from the known sources of the Twelve Tables are stated as such

“1. Of debt acknowledged and for matters judged in court (in iure) thirty days shall be allowed by law [for payment or for satisfaction].

2. After that [elapse of thirty days without payment] hand shall be laid on (manus iniectio) [the debtor]. He shall be brought into court (in ius).

3. Unless he (the debtor) discharge the debt or unless some one appear in court (in iure) to guarantee payment for him, he (the creditor) shall take [the debtor] with him. He shall bind [him] either with thong or with fetters, of which the weight shall be not less than fifteen pounds or shall be more, if he (the creditor) choose.

4. If he (the debtor) choose, he shall live on his own [means]. If he live not on his own [means], [the creditor,] who shall hold him in bonds, shall give [him] a pound of bread daily; if he (the creditor) shall so desire, he shall give [him] more.

5. Unless they (the debtors) make a compromise, they (the debtors) shall be held in bonds for sixty days. During those days they shall be brought to [the magistrate] into the comitium (meeting-place) on three successive market[…]”

The five mandates of the Twelve Tables encompassing debt created a new understanding within social classes in ancient Rome that insured financial exploitation would be limited within legal business transactions.

Women: Tables V, VI & X

The Twelve Tables have three sections that pertain to women as they concern estates and guardianship, ownership and possession, and religion, which give a basic understanding as to the legal rights of females.

  • Table V (Estates and Guardianship): “Female heirs should remain under guardianship even when they have attained the age of majority, but exception is made for the Vestal Virgins.”
  • Table VI (Ownership and Possession): “Where a woman, who has not been united to a man in marriage, lives with him for an entire year without an interruption of three nights, she shall pass into his power as his legal wife.”
  • Table X (Religion): “Women shall not during a funeral lacerate their faces, or tear their cheeks with their nails; nor shall they utter loud cries bewailing the dead.”

One of the aspects highlighted in the Twelve Tables is a woman's legal status and standing in society. Women were considered to be a form of guardianship similar to that of minors, and sections on ownership and possession give off the impression that women were considered to be akin to a piece of real estate or property due to the use of terms such as "ownership" and "possession".

The Supplements: Tables XI & XII

  • Table XI (Marriage Between Classes): A person of a certain class shall not partake in marriage with a person of a lower class.
  • Table XII (Binding into Law): Whatever one or more persons have ordered into law, shall be held by the law.

 

Source


 



I. DÜNYA SAVAŞINDAN SONRA ALMANYA, 1922;


Berlin'de sokak çatışmaları.

Weimar Almanyası etnik bir topluluk idi, yurttaş toplumu değil.
Politika özgür ulusun sorunudur, istençsiz halkın değil.

Savaştan sonra Osmanlı ve Almanya İmparatorlukları yerlerini Cumhuriyetlere bırakırken, İmparatorluk Rusyasında bir Parti Diktatörlüğü kuruldu. İngiltere İmparatorluk olarak kalmayı sürdürdü.

Toplum ve Devlet aynı şey değildir. Toplumun işi ekonomidir. Devletin işi politikadır. Ön-modern İmparatorluk için toplum özgürlük bilincinden yoksun uyruklardan oluşur ve böyle kitlelerin, halkların işi yönetilmektir — bir Önder, bir Führer, ya da bir Parti tarafından. Modern dönem yazgı değil, politika dönemidir, ve modern politika yönetilme değil, kendini-yönetme eylemidir, Yurttaş özgürdür, istençlidir, ve yurttaş toplumu özgür toplumdur. Yurttaş toplumu politik olarak Ulustur, ve devlet ulus ile bir olarak ulus-devlettir. Demokrasi yurttaşın egemenliğidir, çünkü egemenlik kendi üzerinde daha güçlüsünü tanımayan güç olarak istençtir.

Weimar Cumhuriyeti (1919-1933) Birinci Dünya Savaşının sona ermesi ve Nazilerin erki ele geçirmesi arasında geçen süre içinde Almanya'nın devlet biçimi idi. Savaştan sonra II. Recih sona erdi, Almanya bir imparatorluk olmaya son verdi, II. Wilhelm tahttan indirildi, ve Weimar kasabasında bir ulusal meclis toplandı — ama Almanya henüz bir ulus değil, bir Folk idi. Ortalama "Alman" bir politik yurttaş bilincini taşımaktan çok etnik bir karakter taşıyordu. Her ikisi de diktatörlük uğruna çabalayan ve özgürlük bilincinden yoksun olan Naziler ve Komünistler toplumun politik güçsüzlüğünü ve "kaba kuvvet haktır" formülünü temsil ediyorlardı. Demokratik istenci temsil eden Sosyal Demokratik Partinin oy oranı %20 idi.

Weimer Cumhuriyeti bir devlet olmayı ve yasa-dışı, us-dışı Nazilerin erki ele geçirmesini önleyemedi. Naziler Recihtagı ve Almanya'nın Partilerini kapattılar, basın, toplanma ve konuşma özgürlüğünü bastırdılar. Naziler genel olarak politikayı ortadan kaldırdılar. Komünistlerin programı tam olarak aynı öğeleri kapsıyordu.

1932'de Naziler parlamentodaki en büyük parti oldular. 1933 Ocağında Hitler Şansölye yapıldı ve aynı yılın Mart ayında ona paralmentonun onayı olmaksızın yasama gücü veren Yetki Yasasını getirdi. Bir ulus-devlet olmayı başaramayan Almanya büyük bir coşku ile bir parti-devlet oldu. Kıta Avrupası bir yanda Sovyetler Birliği ve öte yanda Nazi Almanyası ile, 20'nci yüzyıl Avrupasında doğmakta olan demokrasi bilinci aşağı yukarı bütünüyle silindi.

Weimar Almanyası



"Nie wieder Kirige," "Bir Daha Savaş Yok." 10 Temmuz 1922'de Berlin'de Eski Müze önündeki gösteri.

Savaşı izleyen günlerde pasifistler bir azınlık idiler ve toplum ultra-nasyonalistik, militaristik ve çoğunlukla monarşist idi. Demokrat olarak ortaya çıkmak güçtü ve pasivist olmak aşağı yukarı hain olmak demekti. Weimar Cumhuriyetinde insanların ruh durumu yaygın olarak bir "öç" duygusu idi. Birçok Alman Almanya'nın savaşta yenilmediğine, ama sırtından bıçaklandığına inanıyordu...



"Sanat Eleştirmeni," Raoul Hausmann'ın (1886-1971) anti-sanat baş yapıtı.

Dada yalancı değerlere karşı değerlerin hiçliğini çıkararak savaşır. Dada I. Dünya Savaşına bir tepki olarak ve karşı-sanat olarak doğdu. Usu ve estetiği "kapitalist" toplumun "burjuva" değerleri olarak görerek reddetti ve nihilist değerleri savunarak usdışı, saçma ve anti-burjuva olandan yana çıktı. Savaşın nedeninin burjuvazi olduğunu düşünerek "sanat uğruna" değil, "savaş-önleme uğruna" sanat yaptı.

Dada gerçekten de militarist ya da savaşçı bir bakış açısı değildi. Ama usdışı mesajı anti-militarist ya da barışçıl da değildi. Çünkü estetik ve etik değildi. Dada moral yeteneksizlik içinde bir diktatörlük türünü bir başka diktatörlük türüne yeğlemede bir güçlük çekmedi.

Dada bir etik yaşama yeteneksizdir, çünkü etik normların kendilerini saçma bulur.

 



Yönetmen Leni Riefenstahl (1902-2003) "İstencin Utkusu" ("Triumph des Willens") filminin çekimi sırasında Nürnberg'de Nazi Partisinin toplanma alanında (Reichsparteitagsgelände), 1934. (W). Naziler sanatı Dadaistlerden, Kübistlerden ve başka modernistlerden daha etkili yollarda kullandılar.



"İstencin Utkusu" Adolf Hitler tarafından tasarlanan ve Leni Riefenstahl tarafından yapılan bir propaganda belgeseli idi. Film 1934 Nürnberg Nazi Partisi Kongresi sırasında çekilen sahnelerden oluşur.





Savaş sonrası Almanya'da seçmenlerin çoğunluğunu kadınlar oluşturuyordu. Savaşta 2 milyon Alman askeri ölmüştü ve bedensel ve ansal olarak yaralanan birçok erkek de seçimlere katılmadı. Cumhuriyet kadınlara seçme ve seçilme hakkını verdi ve Reichtag'da koltukların %10'u kadınlara aitti.



Weimar Cuhmuriyeti sırasında bir Berlin caddesinde Alman askerleri, 1920.



Berlin, 1927.



Marlene Dietrich, Weimar Cumhuriyeti, Berlin, 1929.





Berlin'de bir park (1928).


Versailles Antlaşması


Bağlaşık ülkeler ve Alman temsilcileri I. Dünya Savaşında çarpışmayı sonlandıran ateşkes anlaşmasını imzalarken, 11 Kasım 1918.

Versailles Anlaşması Büyük Savaşı başlatan yan olarak Almanya'ya savaşın tek sorumlusu olmayı kabul ettirdi. Rhineland demilitarize edildi, Almanya'dan savaş öncesi topraklarının %13'ü alındı ve ödenmesi olanaksız bir savaş ödencesi istendi. Alman ordusu 100.000 asker ile sınırlandı, donanma küçültüldü, ve bir hava kuvveti kurması yasaklandı.


Kasım 1932 Almanya federal seçimi

Nazilerin erki ele geçirmesinden önceki son özgür ve düzgün seçim olan 1932 Federal seçimleri 6 Kasımda yapıldı. Nazi Partisinin oylarında %4'lük bir düşüş ve Komünistlerin oylarında küçük bir artış oldu (sonraki 1933 seçimleri özellikle Komünist ve Sosyal Demokrat politikacılara karşı ağır baskının eşliğinde yer aldı). 1932 Kasım seçimlerinin sonucu Naziler için düşkırıklığı yarattı ve bir kez daha en büyük parti olarak çıkmalarına karşın çoğunluğu elde edemediler. Çeşitli fomüller denendikten sonra, 10 Ocak 1933'te Hitler Hindenburg'un da onayını alarak Papen (Merkez Parti) ile koalisyona gitti.

1932 seçim sonuçları

Composition of the Reichstag after the November 1932 election. 
   Communist Party of Germany: 100 seats 
   Social Democratic Party: 121 seats 
   German State Party: 2 seats 
   Center Party: 70 seats 
   Bavarian People's Party: 20 seats 
   German People's Party: 11 seats 
   German-Hanoverian Party: 1 seat 
   Reich Party of the German Middle Class: 1 seat 
   Christian Social People's Service: 5 seats 
   German Farmers' Party: 3 seats 
   Thuringian Agricultural League: 1 seat 
   Agricultural League: 2 seats 
   German National People's Party: 51 seats 
   National Socialist German Workers' Party: 196 seats

Weimar Almanyasında parlamento seçimleri Nazilerin ve Komünistlerin "uç" partiler değil, ana partiler olduğunu belgeler. Ya da gene de "aşırı" ya da "uç" sözcüğü kullanılacaksa, toplumun çoğunluğu "aşırı" ya da "uç" bir politikadan yana idi. Sosyal Demokratlar azınlıkta idiler ve Alman toplumunun çoğunluğu demokrasiyi bir yana atmayı ve bir diktatörlük kurmayı istiyordu. Weimar Cumhuriyeti yıllarında Avrupa'nın en büyük komünist partisi olan Almanya Komunist Partisi Leninist ve daha sonra katı Stalinist idi. Weimar Cumhuriyetindeki tüm partileri faşist olarak nitelerken, başlıca düşman saydığı Sosyal Demokrat Partiyi sosyal faşist olarak gördü ve 1930'lardan sonra ona karşı Nazi Partisi ile işbirliği yaptı. Parti Stalin'inin denetimindeki Sovyet önderliği ile yakın ilişki içinde idi ve 1928'den sonra Komintern tarafından denetlendi ve finansal olarak desteklendi.

Parti Oylar % Koltular +/–
Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi 11,737,021 33.09 196 –34
Almanya Sosyal Demokrat Patrisi 7,247,901 20.43 121 –12
Almanya Komünist Partisi 5,980,239 16.86 100 +11
Merkez Partisi 4,230,545 11.93 70 –5
Alman Ulusal Halk Partisi 2,959,053 8.34 51 +14
Bavyera Halk Partisi 1,094,597 3.09 20 –2

 

 



WEIMAR CUMHURİYETİ; NAZİLER; 1933 VE 1934 PLEBİSİTLERİ; 1933 ALMAN "PARLAMENTO SEÇİMİ"

1933 Reichstag Yangını Yasası (Reichstagsbrandverordnung), 28 Şubat 1933


Adolf Hitler'in Almanya Şansölyesi olarak yemin etmesinden dört hafta sonra 27 Şubat 1933'te Alman parlamentosunun yeri olan Reichstag binası kundaklandı. Hitler'in hükümeti kundakçının Hollandalı bir komünist olan Marius van der Lubbe olduğunu bildirdi. Yangından sonra Cumhurbaşkanı Hindenburg Hitler'in isteği üzerine Weimar Anayasasına uygun olarak "Reichtag Yangın Yasası"nı çıkardı. Bununla anlatım özgürlüğü, basın özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü ve kamu toplantıları, posta ve telefonun gizliliği gibi yurttaşlık hakları askıya alındı.

23 Mat 1933'te "Yetki Yasası" (Ermächtigungsgesetz) kabul edildi.


İtfaiye Reichtag yangınını söndürmeye çalışıyor.

1933 Yetki Yasası
(Ermächtigungsgesetz), 23 Mart 1933

Yasa egemenliğinin yasal olarak ortadan kaldırılması.

23 Mart 1933'te Alman parlamentosu tarafından kabul edilen ve Hindenburg tarafından onaylanan Ermächtigungsgesetz ya da "Halkın ve Devletin Sıkıntılarını Gidermek İçin Yasa" (Gesetz zur Behebung der Not von Volk und Reich) bir Anayasa değişikliği idi ve Alman Hükümetine — gerçekte Başbakan Adolf Hitler'e — Parlamentonun onayı olmaksızın yasalar çıkarma yetkisini verdi. Sonuçta parlamentonun gücü bütünüyle kaldırıldı ve Hitler'in hükümeti bir tür yasal diktatörlüğe çevrildi.


Almanya cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg (görev süresi: 12 Mayıs 1925 – 2 Ağustos 1934). Hindenburg I. Dünya Savaşında İmparator II. Wilhem altında Alman İmparatorluk Ordusunun komutanı olan bir general (Generalfeldmarschall) idi.


1933 Plebisiti (Referandum): Uluslar Ligasından çekilip çeilmeme üzerine (12 Kasım 1933). (Alıntılar: 1933 German referendum — W)

Şansölye Adolf Hitler başkanlığı altındaki Alman hükümet tarafından düzenen plebisite katılım oranı % 96,3 ve onay oranı %95,1 idi.

Soru: "Billigst Du, Deutscher Mann, und Du, Deutsche Frau, diese Politik Deiner Reichsregierung, und bist Du bereit, sie als den Ausdruck Deiner eigenen Auffassung und Deines eigenen Willens zu erklären und Dich feierlich zu ihr zu bekennen?"

"Sen Alman erkeği ve sen Alman kadını Reich hükümetinin bu politikasını onaylıyor musun ve onu kendi görüşünün ve kendi istencinin anlatımı olarak bildirmeye ve resmi olarak kabul etmeye hazır mısın?"


1933, Berlin; Hitler ve Göbbels (LINK — W)
Seçim Oylar %
Evet 40,633,852 95.1
Hayır 2,101,207 4.9
Geçersiz/boş oylar 757,676
Tolam 43,492,735 100
Kayıtlı seçmenler/yüzde 45,178,701 96.3
Kaynak: Nohlen & Stöver

1933 Alman Parlamento seçimleri 12 Kasım 1933
Almanya'da Parlamento seçimleri 12 Kasım 1933'te yapıldı. Nazi Partisinin erki ele geçirmesinden sonra düzenlenen bu ilk seçimlerde tüm karşıt partiler yasaklanmıştı ve seçmenlere yalnızca Nazileri ve Nazi Partisine üye olmayan 22 "konuğu" kapsayan liste sunuldu.

Parti Oylar % Koltuklar
Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi 39,655,224 92.11 661
Hayır 3,398,249 7.89
Geçersiz/boş oylar
Toplam 43,053,473 100 661
Kayıtlı seçmen/katılma oranı 45,178,701 95.30
Kaynak: Nohlen & Stöveri


"Tek Halk, tek Önder, tek Evet" sloganı ile seçim posteri.


1934 Referandumu

Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg'un ölümünden 17 gün sonra 19 Ağustos 1934'de Şansölyelik ve Cumhurbaşkanlığı konumlarını birleştirme üzerine bir referandum yapıldı. Nazi Alman önderliği Adolf Hitler'in en yüksek gücü üstlenmesi konsunda onay almaya çalışıyordu. Seçimler sırasında yaygın olarak seçmenler korkutuldu. Gerçekte, Hitler Hindenburg'un ölümünden hemen sonra bu görevleri ve yetkileri de facto üstlenmişti ve seçimeri Führer ve Reichkanzler konumunu meşrulaştırmak için kullandı.



Seçim Oylar %
Evet 38,394,848 88.1
Hayır 4,300,370 9.9
Geçersiz/boş oylar 873,668 2.0
Toplam 43,568,886 100
Kayıtlı oylar/katılma oranı 45,552,059 95.7
Kaynak: Nohlen & Stöver

Kampanya mesajı için pankart: "Führer'e Evet"
 

Büyük Alman Reichtag'ının temsilcileri Führer'i selamlıyor (6.10.39).
Die Abgeordneten des Großdeutschen Reichstags grüßen den Führer (6.10.39.)

 



Germanik Yasa

Salic Yasa ya da Latince Lex Salica 5'inci yüzyılda Galya'yı fetheden Salian Frankların yasalarıdır. En eski olmasa da en önemli Tötonik yasalardır (leges barbarorum). Yasalar 507-511 yıllarında Merovingian hanedanının kurucusu olan Clovis'in hükümranlığı sırasında çıkarıldı. Charlemagne ve ardılları tarafından sürekli olarak değiştirildi ve Eski Yüksek Almanca'ya çevrildi.

Salik Yasa birincil olarak bir ceza yasasıdır ve çeşitli suçlar için uzun bir liste kapsar. Ama sivil yasa ile ilgili başlıklar da vardır ve bunlardan biri kız çocukların toprak kalıt alamaycaklarını bildirir. Bu madde daha sonra 16'ncı yüzyılda kadınların tahta oturmalarına karşı çıkan görüşler için destek olarak kullanılacaktı.

Yasalar ilk biçiminde Hıristiyanlık öncesi evreye aittir. Vizigotlar ve Burgindianlar gibi başka Germanik halkların yasaları daha erken tarihli olmalarına karşın dikkate değer Hıristiyan etki gösterirler. Öte yandan, Latince'de yazılmış olmalarına karşın Roma Yasasından çok az etkilenmişlerdir.

 



📙 The Salic Law

The Salic Law (LINK)
The Salic Law

The Salic Law.
(Gengler, "Germanische Rechtsdenkmaeler," p. 267.)

Title I. Concerning Summonses.

1. If any one be summoned before the "Thing" by the king's law, and do not come he shall be sentenced to 600 denars, which make 15 shillings (solid)).

2. But he who summons another, and does not come himself, shall, if a lawful impediment have not delayed him, be sentenced to 15 shillings, to be paid to him whom he summoned.

3. And he who summons another shall walk with witnesses to the home of that man, and, if he be not at home, shall bid the wife or any one of the family to make known to him that he has been summoned to court.

4. But if he be occupied in the king's service he can not summon him.

5. But if he shall be inside the hundred seeing about his own affairs, he can summon him in the manner explained above.

Title II. Concerning Thefts of Pigs etc.

1. If any one steal a sucking pig, and it be proved against him, he shall be sentenced to 120 denars, which make three shillings.

2. If any one steal a pig that can live without its mother, and it be proved on him, he shall be sentenced to 40 denars-that is, 1 shilling.

14. If any one steal 25 sheep where there were no more in that flock, and it be proved on him, he shall be sentenced to 2500 denars-that is, 62 shillings.

Title III. Concerning Thefts of Cattle.

4. If any one steal that bull which rules the herd and never has been yoked, he shall be sentenced to 1800 denars, which make 45 shillings.

5. But if that bull is used for the coves of three villages in common, he who stole him shall be sentenced to three times 45 shillings.

6. If any one steal a bull belonging to the king he shall be sentenced to 3600 denars, which make 90 shillings.

Title IV. Concerning Damage done among Crops or in any Enclosure.

1. If any one finds cattle, or a horse, or flocks of any kind in his crops, he shall not at all mutilate them.

2. If he do this and confess it, he shall restore the worth of the animal in place of it, and shall himself keep the mutilated one.

3. But if he have not confessed it, and it have been proved on him, he shall be sentenced, besides the value of the animal and the fines for delay, to 600 denars, which make 15 shillings.

Title XI. Concerning Thefts or Housebreakings of Freemen.

1. If any freeman steal, outside of the house, something worth 2 denars, he shall be sentenced to 600 denars, which make 15 shillings.

2. But if he steal, outside of the house, something worth 40 denars, and it be proved on him, he shall be sentenced, besides the amount and the fines for delay, to 1400 denars, which make 35 shillings.

3. If a freeman break into a house and steal something worth 2 denars, and it be proved on him, he shall be sentenced to 15 shillings

4. But if he shall have stolen something worth more than 5 denars, and it have been proved on him, he shall be sentenced, besides the worth of the object and the fines for delay, to 1400 denars, which make 35 shillings.

5. But if he have broken, or tampered with, the lock, and thus have entered the house and stolen anything from it, he shall be sentenced, besides the worth of the object and the fines for delay, to 1800 denars, which make 45 shillings.

6. And if he have taken nothing, or have escaped by flight, he shall, for the housebreaking alone, be sentenced to 1200 denars, which make 30 shillings.

Title XII. Concerning Thefts or Housebreakings on the Part of Slaves.

1. If a slave steal, outside of the house, something worth two denars, he shall, besides paying the worth of the object and the fines for delay, be stretched out and receive 120 blows.

2. But if he steal something worth 40 denars, he shall either be castrated or pay 6 shillings. But the lord of the slave who committed the theft shall restore to the plaintiff the worth of the object and the fines for delay.

Title XIII. Concerning Rape committed by Freemen.

1. If three men carry off a free born girl, they shall be compelled to pay 30 shillings.

2. If there are more than three, each one shall pay 5 shillings.

3. Those who shall have been present with boats shall be sentenced to three shillings.

4. But those who commit rape shall be compelled to pay 2500 denars, which make 63 shillings.

5. But if they have carried off that girl from behind lock and key, or from the spinning room, they shall be sentenced to the above price and penalty.

6. But if the girl who is carried off be under the king's protection, then the "frith" (peace-money) shall be 2500 denars, which make 63 shillings.

7. But if a bondsman of the king, or a leet, should carry off a free woman, he shall be sentenced to death.

8. But if a free woman have followed a slave of her own will, she shall lose her freedom.

9. If a freeborn man shall have taken an alien bondswoman, he shall suffer similarly.

10. If any body take an alien spouse and join her to himself in matrimony, he shall be sentenced to 2500 denars, which make 63 shillings.

Title XIV. Concerning Assault and Robbery.

1. If any one have assaulted and plundered a free man, and it be proved on him, he shall be sentenced to 2500 denars, which make 63 shillings.

2. If a Roman have plundered a Salian Frank, the above law shall be observed.

3. But if a Frank have plundered a Roman, he shall be sentenced to 35 shillings.

4. If any man should wish to migrate, and has permission from the king, and shall have shown this in the public "Thing;" whoever, contrary to the decree of the king, shall presume to oppose him, shall be sentenced to 8000 denars, which make 200 shillings.

Title XV. Concerning Arson.

1. If any one shall set fire to a house in which men were sleeping, as many freemen as were in it can make complaint before the " Thing; " and if any one shall have been burned in it, the incendiary shall be sentenced to 2500 denars, which make 63 shillings.

Title XVII. Concerning Wounds.

1. If any one have wished to kill another person, and the blow have missed, he on whom it was proved shall be sentenced to 2500 denars, which make 63 shillings.

2. If any person have wished to strike another with a poisoned arrow, and the arrow have glanced aside, and it shall be proved on him; he shall be sentenced to 2500 denars, which make 63 shillings.

3. If any person strike another on the head so that the brain appears, and the three bones which lie above the brain shall project, he shall be sentenced to 1200 denars, which make 30 shillings.

4. But if it shall have been between the ribs or in the stomach, so that the wound appears and reaches to the entrails, he shall be sentenced to 1200 denars-which make 30 shillings-besides five shillings for the physician's pay.

5. If any one shall have struck a man so that blood falls to the floor, and it be proved on him, he shall be sentenced to 600 denars, which make 15 shillings.

6. But if a freeman strike a freeman with his fist so that blood does not flow, he shall be sentenced for each blow-up to 3 blows-to 120 denars, which make 3 shillings.

Title XVIII. Concerning him who, before the King, accuses an innocent Man.

If any one, before the king, accuse an innocent man who is absent, he shall be sentenced to 2500 denars, which make 63 shillings.

Title XIX. Concerning Magicians.

1. If any one have given herbs to another so that he die, he shall be sentenced to 200 shillings (or shall surely be given over to fire).

2. If any person have bewitched another, and he who was thus treated shall escape, the author of the crime, who is proved to have committed it, shall be sentenced to 2500 denars, which make 63 shillings.

Title XXIV. Concerning the Killing of little children and women.

1. If any one have slain a boy under 10 years-up to the end of the tenth-and it shall have been proved on him, he shall be sentenced to 24000 denars, which make 600 shillings.

3. If any one have hit a free woman who is pregnant and she dies, he shall be sentenced to 28000 denars, which make 700 shillings.

6. If any one have killed a free woman after she has begun bearing children, he shall be sentenced to 24000 denars, which make 600 shillings.

7. After she can have no more children, he who kills her shall be sentenced to 8000 denars, which make 200, shillings.

Title XXX. Concerning Insults.

3. If any one, man or woman, shall have called a woman harlot, and shall not have been able to prove it, he shall be sentenced to 1800 denars, which make 45 shillings.

4. If any person shall have called another "fox," he shall be sentenced to 3 shillings.

5. If any man shall have called another "hare," he shall be sentenced to 3 shillings.

6. If any man shall have brought it up against another that he have thrown away his shield, and shall not have been able to prove it, he shall be sentenced to 120 denars, which make 3 shillings.

7. If any man shall have called another "spy" or "perjurer," and shall not have been able to prove it, he shall be sentenced to 600 denars, which make 15 shillings.

Title XXXIII. Concerning the Theft of hunting animals.

2. If any one have stolen a tame marked stag (-hound ?), trained to hunting, and it shall have been proved through witnesses that his master had him for hunting, or had killed with him two or three beasts, he shall be sentenced to 1800 denars, which make 45 shillings.

Title XXXIV. Concerning the Stealing of Fences.

1. If any man shall have cut 3 staves by which a fence is bound or held together, or have stolen or cut the heads of 3 stakes, he shall be sentenced to 600 denars, which make 15 shillings.

2. If any one shall have drawn a harrow through another's harvest after it has sprouted, or shall have gone through it with a waggon where there was no road, he shall be sentenced to 120 denars, which make 3 shillings.

3. If any one shall have gone, where there is no way or path, through another's harvest which has already become thick, he shall be sentenced to 600 denars, which make 15 shillings.

Title XLI. Concerning the Murder of Free Men.

1. If any one shall have killed a free Frank, or a barbarian living under the Salic law, and it have been proved on him, he shall be sentenced to 8000 denars.

2. But if he shall have thrown him into a well or into the water, or shall have covered him with branches or anything else, to conceal him, he shall be sentenced to 24000 denars, which make 600 shillings.

3. But if any one has slain a man who is in the service of the king, he shall be sentenced to 24000 denars, which make 600 shillings.

4. But if he have put him in the water or in a well, and covered him with anything to conceal him, he shall be sentenced to 72000 denars, which make 1800 shillings.

5. If any one have slain a Roman who eats in the king's palace, and it have been proved on him, he shall be sentenced to 12000 denars, which make 300 shillings.

6. But if the Roman shah not have been a landed proprietor and table companion of the king, he who killed him shall be sentenced to 4000 denars, which make 100 shillings.

7. But if he shall have killed a Roman who was obliged to pay tribute, he shall be sentenced to shillings.

9. If any one have thrown a free man into a well, and he have escaped alive, he (the criminal) shall be sentenced to 4000 denars, which make 100 shillings.

Title XLV. Concerning Migrators.

1. If any one wish to migrate to another village and if one or more who live in that village do not wish to receive him,-if there be only one who objects, he shall not have leave to move there.

2. But if he shall have presumed to settle in that village in spite of his rejection by one or two men, then some one shall give him warning. And if he be unwilling to go away, he who gives him warning shall give him warning, with witnesses, as follows: I warn thee that thou mayst remain here this next night as the Salic law demands, and I warn thee that within 10 nights thou shalt go forth from this village. After another 10 nights he shall again come to him and warn him again within 10 nights to go away. If he still refuse to go, again 10 nights shall be added to the command, that the number of 30 nights may be full. If he will not go away even then, then he shall summon him to the "Thing," and present his witnesses as to the separate commands to leave. If he who has been warned will not then move away, and no valid reason detains him, and all the above warnings which we have mentioned have been given according to law: then he who gave him warning shall take the mutter into his own hands and request the "comes" to go to that place and expel him. And because he would not listen to the law, that man shall relinquish all that he has earned there, and, besides, shall be sentenced to 1200 denars, which make 30 shillings.

3. But if anyone have moved there, and within 12 months no one have given him warning, he shall remain as secure as the other neighbours.

Title XLVL Concerning Transfers of Property.

1. The observance shall be that the Thunginus or Centenarius shall call together a "Thing," and shall have his shield in the "Thing," and shall demand three men as witnesses for each of the three transactions. He (the owner of the land to be transferred) shall seek a man who has no connection with himself, and shall throw a stalk into his lap. And to him into whose lap he has thrown the stalk he shall tell, concerning his property, how much of it-or whether the whole or a half-he wishes to give. He in whose lap he threw the stalk shall remain in his (the owner's) house, and shall collect three or more guests, and shall have the property-as much as is given him-in his power. And, afterwards, he to whom that property is entrusted shall discuss all these things with the witnesses collected afterwards, either before the king or in the regular "Thing," he shall give the property up to him for whom it was intended. He shall take the stalk in the "Thing," and, before 12 months are over, shall throw it into the lap of him whom the owner has named heir; and he shall restore not more nor less, but exactly as much as was entrusted to him.

2. And if any one shall wish to say anything against this, three sworn witnesses shall say that they were in the "Thing " which the "Thunginus" or "Centenarius" called together, and that they saw that man who wished to give his property throw a stalk into the lap of him whom he had selected. They shall name by name him who threw his property into the lap of the other, and, likewise, shall name him whom he named his heir. And three other sworn witnesses shall say that he in whose lap the stalk was thrown had remained in the house of him who gave his property, and had there collected three or more guests and that they had eaten porridge at table, and that he had collected those who were bearing witness, and that those guests had thanked him for their entertainment. All this those other sworn witnesses shall say, and that he who received that property in his lap in the " Thing " held before the king, or in the regular public " Thing," did publicly, before the people, either in the presence of the king or in public " Thing "-namely on the Mallberg, before the "Thunginus"-throw the stalk into the lap of him whom the owner had named as heir. And thus 9 witnesses shall confirm all this.

Title L. Concerning Promises to Pay.

1. If any freeman or feet have made to another a promise to pay, then he to whom the promise was made shall, within 40 days or within such term as was agreed when he made the promise, go to the house of that man with witnesses, or with appraisers. And if he (the debtor) be unwilling to make the promised payment, he shall be sentenced to 15 shillings above the debt which he had promised.

2. If he then be unwilling to pay, he (the creditor) shall summon him before the "Thing"; and thus accuse him: "I ask thee, 'Thunginus,' to bann my opponent who made me a promise to pay and owes me a debt." And he shall state how much he owes and promised to pay. Then the "Thunginus" shall say: " I bann thy opponent to what the Salic law decrees." Then he to whom the promise was made shall warn him (the debtor) to make no payment or pledge of payment to any body else until he have fulfilled his promise to him (the creditor). And straightway on that same day before the sun sets, he shall go to the house of that man with witnesses, and shall ask if he will pay that debt. If he will not, he (the creditor) shall wait until after sunset; then, if he have waited until after sunset, 120 denars, which make 3 shillings shall be added on to the debt. And this shall be done up to 3 times in 3 weeks. And if at the third time he will not pay all this, it (the sum) shall increase to 360 denars, or 9 shillings: so, namely, that, after each admonition or waiting until after sunset, 3 shillings shall be added to the debt.

3. If any one be unwilling to fulfil his promise in the regular assembly,-then he to whom the promise was made shall go the count of that place, in whose district he lives, and shall take the stalk and shall say: oh count, that man made me a promise to pay, and I have lawfully summoned him before the court according to the Salic law on this matter; I pledge thee myself and my fortune that thou may'st safely seize his property. And he shall state the case to him, and shall tell how much he (the debtor) had agreed to pay. Then the count shall collect suitable bailiffs, and shall go with them to the house of him who made the promise and shall say: thou who art here present pay voluntarily to that man what thou didst promise, and choose any two of those bailiffs who shall appraise that from which thou shalt pay; and make good what thou cost owe, according to a just appraisal. But if ho will not hear, or be absent, then the bailiffs shall take from his property the value of the debt which he owes. And, according to the law, the accuser shall take two thirds of that which the debtor owes, and the count shall collect for himself the other third as peace money; unless the peace money shall have been paid to him before in this same matter.

4. If the count have been appealed to, and no sufficient reason, and no duty of the king, have detained him-and if he have put off going, and have sent no substitute to demand law and justice: he shall answer for it with his life, or shall redeem himself with his "wergeld."

Title LIV. Concerning the Slaying of a Count.

1. If any one slay a count, he shall be sentenced to 2400 debars, which make 600 shillings.

Title LV. Concerning the Plundering of Corpses.

2. If any one shall have dug up and plundered a corpse already buried, and it shall have been proved on him, he shall be outlawed until the day when he comes to an agreement with the relatives of the dead man, and they ask for him that he be allowed to come among men. And whoever, before he come to an arrangement with the relative, shall give him bread or shelter-even if they are his relations or his own wife-shall be sentenced to 600 denars which make xv shillings.

3. But he who is proved to have committed the crime shall be sentenced to 8000 denars, which make 200 shillings.

Title LVI. Concerning him who shall have scorned to come to Court.

1. If any man shall have scorned to come to court, and shall have put off fulfilling the injunction of the bailiffs, and shall not have been willing to consent to undergo the fine, or the kettle ordeal, or anything prescribed by law: then he (the plaintiff) shall summon him to the presence of the king. And there shall be 12 witnesses who-3 at n time being sworn-shall testify that they were present when the bailiff enjoined him (the accused) either to go to the kettle ordeal, or to agree concerning the fine; and that he had scorned the injunction. Then 3 others shall swear that they were there on the day when the bailiffs enjoined that he should free himself by the kettle ordeal or by composition; and that 40 days after that, in the "mallberg," he (the accuser) had again waited until after sunset, and that he (the accused) would not obey the law. Then he (the accuser) shall summon him before the king for a fortnight thence; and three witnesses shall swear that they were there when he summoned him and when he waited for sunset. If he does not then come, those 9, being sworn, shall give testimony as we have above explained. On that day likewise, if he do not come, he (the accuser) shall let the sun go down on him, and shall have 3 witnesses who shall be there when he waits till sunset. But if the accuser shall have fulfilled all this, and the accused shall not have been willing to come to any court, then the king, before whom he has been summoned, shall withdraw his protection from him. Then he shall be guilty, and all his goods shall belong to the fisc, or to him to whom the fisc may wish to give them. And whoever shall have fed or housed him-even if it were his own wife-shall be sentenced to 600 denars, which make 15 shillings; until he (the debtor) shall have made good all that has been laid to his charge.

Title LVII. Concerning the " Chrenecruda."

1. If any one have killed a man, and, having given up all his property, has not enough to comply with the full terms of the law, he shall present 12 sworn witnesses to the effect that, neither above the earth nor under it, has he any more property than he has already given. And he shall afterwards go into his house, and shall collect in his hand dust from the four corners of it, and shall afterwards stand upon the threshold, looking inwards into the house. And then, with his left hand, he shall throw over his shoulder some of that dust on the nearest relative that he has. But if his father and (his father's) brothers have already paid, he shall then throw that dust on their (the brothers') children-that is, over three (relatives) who are nearest on the father's and three on the mother's side. And after that, in his shirt, without girdle and without shoes, a staff in his hand, he shall spring over the hedge. And then those three shall pay half of what is lacking of the compounding money or the legal fine; that is, those others who are descended in the paternal line shall do this.

2. But if there be one of those relatives who has not enough to pay his whole indebtedness, he, the poorer one, shall in turn throw the "chrenecruda" on him of them who has the most, so that he shall pay the whole fine.

3. But if he also have not enough to pay the whole then he who has charge of the murderer shall bring him before the " Thing," and afterwards to 4 Things in order that they (his friends) may take him under their protection. And if no one have taken him under his protection -that is, so as to redeem him for what he can not pay- then he shall have to atone with his life.

Title LIX. Concerning Private Property.

1. If any man die and leave no sons, if the father and mother survive, they shall inherit.

3. If the father and mother do not survive, and he leave brothers or sisters, they shall inherit.

3. But if there are none, the sisters of the father shall inherit.

4. But if there are no sisters of tile father, the sisters of the mother shall claim that inheritance.

5. If there are none of these, the nearest relatives on the father's side shall succeed to that inheritance.

6. But of Salic land no portion of the inheritance shall come to a woman: but the whole inheritance of the land shall come to the male sex.

Title LXII. Concerning Wergeld.

1. If any one's father have been killed, the sons shall have half the compounding money (wergeld); and the other half the nearest relatives, as well on the mother's as on the father's side, shall divide among themselves.

2. But if there are no relatives, paternal or maternal that portion shall go to the fisc.

Henderson's Note

The Salic Law-is particularly interesting from the fact that it illustrates a period conerning which we have almost no other contemporary information. A few charters, the scanty notes for this time of Gregory of Tours and the Roman writers, the contents of a few graves — the most important that of Childerich, father of Clovis (481-511), found at Tournay in 1663 — are all that we would otherwise have had to show the extent of civilization under the earliest Merovingian kings.

The Salic Law was composed under Clovis. It concerns itself, as will be seen from the extracts here given, with the most manifold branches of administration. The system of landholding, the nature of the early village community, the relations of the Germans to the Romans, the position of the king, the classes of the population, family life, the disposal of property, judicial procedure, the ethical views of the time, are all illustrated in its sixty-five articles. Directly and indirectly we can gather from it a great mass of information. How clearly, for instance, does the title on insults show the regard paid for personal bravery and for female chastity! The false charge of having thrown away one's shield was punished as severely as assault and battery-and the person who groundlessly called a woman unclean paid a fine second only in severity to that imposed for attempted murder!


Source:
Henderson, Ernest F.
Select Historical Documents of the Middle Ages
London: George Bell and Sons, 1896.




 

 




📙 Lycurgus of Sparta

Lycurgus of Sparta (W)

Lycurgus (Λυκοῦργος, Lykoûrgosfl. c. 820 BC) was the quasi-legendary lawgiver of Sparta who established the military-oriented reformation of Spartan society in accordance with the Oracle of Apollo at Delphi. All his reforms promoted the three Spartan virtues: equality (among citizens), military fitness, and austerity.

He is referred to by ancient historians and philosophers HerodotusXenophonPlato, PolybiusPlutarch, and Epictetus. It is not clear if Lycurgus was an actual historical figure; however, many ancient historians believed that he instituted the communalistic and militaristic reforms – most notably the Great Rhetra – which transformed Spartan society.



Lycurgus gives his laws to the people before his death.

"Wikipedia" listesinde Likurgus'un yasaları arasında Plutark'ın aktardığı birçok enteresan "yasa" görünmüyor:

LINK

Spartans were banned from craft and trade professions; they would almost exclusively be warriors. Economic life in Sparta became austere and non-indulgent.

Lycurgus even banished certain arts whose influence he found unnecessary. 

Lycurgus further enforced public asceticism in Sparta by decreeing that houses be built by the simplest tools: axes and saws.  This simple measure discouraged expensive home decorations, and furniture which would have looked out-of-place and excessive.


"Lycurgus of Sparta" (1828), Merry-Joseph Blondel (1781-1853).
 
   

Producing offspring was the chief purpose of the marriage.  New generations of Spartans were needed to fill the ranks, for the vast territory under its control and the many wars it fought demanded manpower.  Lycurgus took this logic to its extreme by proclaiming that wives could by mutual consent be shared with other men for the purpose of procreation, though not for romantic liaisons. Consensual adultery was thus institutionalized, and maybe conveniently so, for men absent on campaign or other duties were neither producing offspring, nor attentive to their wives.  Following this logic, children were not viewed as the property of their parents, but as the property of the state.

The Lycurgian state was involved in the Spartan child’s life from the earliest moments. Upon its birth the child would be taken for examination to the elders; if it was fit and sturdy enough, the babe would be given back to its father and allotted a parcel of land, equal to all other Spartan citizens.  A babe found to be weak, malformed or sickly would be left to die, exposed to the elements at a place called Apothecae near Mt. Taygetus. The practice of state-sanctioned infanticide clearly served the Sparta’s interest in rearing only those likely to be future warriors, and not rearing those who could not pull their own weight in the phalanx.  Moreover, to give Spartan status to the weak would undermine the ethos of strength and equality which suffused the warrior class.

Marriage was also a carefully regulated affair which Lycurgus arranged to serve the interests of the state. Not to marry was not socially acceptable and bachelors who were slow to do so were publicly shamed: the ephors made them walk about the marketplace in winter only wearing tunics and singing a song about just punishment.  The weddings, if they could be called that, were unusual. They did not emphasize the creation of a household; rather they kept the couple apart most of the time. A bride was mock-kidnapped once she had come of age, but the groom and she would not live together afterward; instead, the groom was forced to sneak from his mess-group quarters to her family’s house at night to engage in conjugal relations.  Thus Lycurgus ensured that the military lifestyle of the young men was scarcely interrupted by marriage, and that the husband and wife kept their desire for one another fresh.


Lycurgus of Sparta (LINK)
Institutions

Lycurgus is credited with the formation of many Spartan institutions integral to the country's rise to power, but more importantly the complete and undivided allegiance to Sparta from its citizens, which was implemented under his form of government.

Lycurgus is said to have been the originator of the Spartan “Homoioi,” the “Equals,” citizens who had no wealth differentiation among them, an early example of distributism, insofar as the citizens (not the Helots) were concerned. This radical lifestyle differentiated the Spartans once again from other Greeks of their time.

A new council between the people and the kings

The first reform instituted by Lycurgus involved establishing Gerousia of twenty-eight men and the two kings, making it a total of 30 members. The people had the right to vote on important questions, but the Gerousia decided when a vote would be taken. As Plutarch puts it, a Gerousia "allays and qualifies the fiery genius of the royal office" and gives some stability and safety to the commonwealth, like the ballast in a ship. Before, Sparta had oscillated between the extremes of democracy and tyranny: anarchy and dictatorship. With the addition of the Gerousia, which resisted both extremes, the government became stable and the people and their rulers respected each other.

Land reforms

To accomplish this equality, Plutarch, in his Life of Lycurgus, attributes to Lycurgus a thoroughgoing land reform, a reassignment and equalizing of landholdings and wealth among the population,

For there was an extreme inequality among them, and their state was overloaded with a multitude of indigent and necessitous persons, while its whole wealth had centered upon a very few. To the end, therefore, that he might expel from the state arrogance and envy, luxury and crime, and those yet more inveterate diseases of want and superfluity, he obtained of them to renounce their properties, and to consent to a new division of the land, and that they should all live together on an equal footing; merit to be their only road to eminence...

— Plutarch, Lycurgus[14]

To support this new land division, Lycurgus was said to have divided the country all around Laconia into 30,000 equal shares, and the part attached to the city of Sparta in particular into 9,000; all shares were distributed among the Spartans. Helots (the population of the territories the Spartans had captured in their wars in Laconia) were attached to the land, not to individual owners; hence, all slaves were property of the state.

Currency

To further support equality, Lycurgus, according to Plutarch, forbade the use of gold and silver, using the strategy of introducing money called pelanors  made of iron which had been weakened by being cooled in a vinegar bath after being turned red-hot, and calling in all gold and silver, in order to defeat greed and dependence on money. The new money, besides being almost intrinsically worthless, was bulky, and hence hard to transport. This move was seen by Plutarch also as a way of isolating Sparta from outside trade, and developing its internal arts and crafts, so as to prevent foreign influences and the decadence of markets.

Common mess halls

Another way to create equality was the Spartan institution of the sussita/syssitia, the practice that required all Spartan men to eat together in common mess halls. Plutarch describes the institution as consisting of companies ("syssitia", or "eating-together" groups) of about fifteen men, each bound to bring in and contribute each month a bushel of meal, 8 gallons of wine, 5 pounds of cheese, 2 and a half pounds of figs, and a small amount of money to buy meat or fish with. When any member made a personal sacrifice to the gods, he would send some portion to the syssition, and when any member hunted, he sent part of the animal he had killed, to share with his messmates. Personal sacrifices of this sort and hunting were the only excuses that allowed a man to justify eating at his own home, instead of with the mess hall (syssition): otherwise, men were expected to eat daily with their syssition comrades. Even kings were apparently expected to take part in a mess hall, and were not to eat privately at home with their wives. Spartan women apparently ate together with and spent most of their time with each other, and not their husbands or sons older than seven (see below on the "agoge").

Education of children

He was also credited with the development of the agoge. The practice took all seven-year-old boys from the care of their fathers and placed them in a rigorous military regiment.

Other measures

Lycurgus himself was said to be mild, gentle, forgiving, and calm in temper, even when attacked; he was thought to have been extraordinarily sober and an extremely hard worker, all qualities that other Greeks admired in the Spartans; in this sense he was also the "founder" of the admirable qualities displayed by contemporary Spartans of later ages.

 




 



📙 Draconian constitution

Draconian constitution (W)


Draco — Lawgiver.
 
   
The Draconian constitution, or Draco's code, was a written law code created by Draco near the end of the 7th century BC in response to the unjust interpretation and modification of oral law by Athenian aristocrats. With most societies in Greece codifying basic law during the mid-seventh century BC, Athenian oral law was manipulated by the aristocracy until the emergence of Draco's code. Around 621 BC the people of Athens commissioned Draco to devise a written law code and constitution, giving him the title of the first legislator of Athens. The literate could read the code at a central location accessible to anyone. This enactment of a rule of law was an early manifestation of Athenian democracy.

Draco introduced the concepts of intentional and unintentional homicide, with both crimes adjudicated at the Areopagus. Since murder cases were tried by the state, feuds as a form of justice became illegal. The homicide laws were the only laws retained by the early-6th-century BC Solonian Constitution.

"And Draco himself, they say, being asked why he made death the penalty for most offences, replied that in his opinion the lesser ones deserved it, and for the greater ones no heavier penalty could be found."

— PlutarchLife of Solon

 

Although the full Draconian constitution no longer exists, severe punishments were reportedly meted out to those convicted of offenses as minor as stealing an apple.  There may have been only one penalty, execution, for all convicted violators of the Draconian constitution and the laws were said to be written in blood instead of ink.


Draconian constitution (LINK)
Draconian constitution


Suffraege

Hoplites were able to participate in political life; they could vote and hold minor state official positions. To hold higher positions, property was required. Hoplites with debt-free property valued at ten minas or more could serve as an eponymous archon or a Treasurer. The Athenian strategoi (generals) and hipparkoi (cavalry commanders) were chosen from those holding unencumbered property worth at least 100 minas with offspring over 10 years of age who were born in wedlock. Four hundred one Council members were chosen from hoplites at least 30 years of age. No one could be elected by lot more than once to serve on the Council until the Council "cast the lot afresh": again included every eligible individual for the next Council when everyone had served a turn. Election to political positions in Athens was based on sortition except for the Areopagus, which consisted of retired archons.

Council and Assembly

The Council was another concept Draco introduced to Athenian government in his constitution. In Aristotle's Constitution of the Athenians, the Council was vaguely characterized as a magistracy. The Assembly was another Athenian magistracy which was described in detail by Aristotle.

Council or Assembly members who were absent from a meeting were fined, with the fines proportionate to social class. If the absent member was from the pentacosiomedimnus class, they were fined three drachmas. Knights were fined two drachmas, and zeugites one drachma.

 




 



📙 Solonian Constitution

Solonian Constitution (W)

The Solonian Constitution was created by Solon in the early 6th century BC. At the time of Solon the Athenian State was almost falling to pieces in consequence of dissensions between the parties into which the population was divided. Solon wanted to revise or abolish the older laws of Draco. Solon promulgated a code of laws embracing the whole of public and private life, the salutary effects of which lasted long after the end of his constitution.

Under Solon's reforms, all debts were abolished and all debt-slaves were freed. The status of the hectemoroi (the "one-sixth workers"), who farmed in an early form of serfdom, was also abolished. These reforms were known as the Seisachtheia. Solon's constitution reduced the power of the old aristocracy by making wealth rather than birth a criterion for holding political positions, a system called timokratia (timocracy). Citizens were also divided based on their land production: PentacosiomedimnoiHippeisZeugitae, and Thetes. The lower assembly was given the right to hear appeals, and Solon also created the higher assembly. Both of these were meant to decrease the power of the Areopagus, the aristocratic council. The only parts of Draco's code that Solon kept were the laws regarding homicide. The constitution was written as poetry, and as soon as it was introduced, Solon went into self-imposed exile for 10 years so he would not be tempted to take power as a tyrant.


Solonian Constitution (LINK)
Solonian Constitution

Classes

Pentacosiomedimnoi

The pentacosiomedimni or pentakosiomedimnoi (πεντακοσιομέδιμνοι) were the top class of citizens: those whose property or estate could produce 500 medimnoi of wet or dry goods (or their equivalent), per year. They were eligible for all top positions of government in Athens. These were:

The pentacosiomedimni could also serve as generals (strategoi) in the Athenian army.

Hippeis

The hippeus was the second highest of the four social classes. It was composed of men who had at least 300 medimnoi or their equivalent as yearly income.

Zeugitae

The zeugitae (ζευγῖται) or zeugitai were those whose property or estate could produce 200 medimnoi of wet or dry goods (or their equivalent), per year. The term appears to have come from the Greek word for "yoke", which has led modern scholars to conclude that zeugitae were either men who could afford a yoke of oxen or men who were "yoked together" in the phalanx—that is, men who could afford their own hoplite armor.

The zeugitae could serve as hoplites in the Athenian army. The idea was that one could serve as a hoplite if he had enough money to equip himself in that manner, i.e. he could produce 200 medimnoi or more per year.

At the time of Solon's reforms, zeugitae were granted the right to hold certain minor political offices. Their status rose through the years; in 457/6 BC they were granted the right to hold the archonship, and in the late 5th century moderate oligarchs advocated for the creation of an oligarchy in which all men of hoplite status or higher would be enfranchised, and such a regime was indeed established for a time during the Athenian coup of 411 BC.

They were eligible for a few positions of government in Athens such as:

  • Council of 500
  • Lower offices of state
  • Ecclesia
  • In 457/6 BC, the archonship was opened to zeugitae


Thetes

The thetes (θῆτεςthêtes, sing. θής, thēs, "serf") were the lowest social class of citizens. The thetes were those who were workers for wages, or had less than 200 medimnoi (or their equivalent) as yearly income. This distinction spanned from some time earlier than 594/593 BC until 322 BC. The thetes were defined as citizens who did not qualify as zeugitae, although the thetes may have predated the Solonian reforms. They could participate in the Ecclesia (the Athenian assembly), and could be jurors serving in the law court of the Heliaia, but were not allowed to serve in the Boule or serve as magistrates.

In the reforms of Ephialtes and Pericles around 460–450 BC, the thetes were empowered to hold public office.

12,000 thetes were disenfranchised and expelled from the city after the Athenian defeat in the Lamian War. There is debate among scholars whether this represented the entire number of thetes, or simply those who left Athens, the remainder staying behind.

Unlike the popular concept of galley slaves, ancient navies generally preferred to rely on free men to row their galleys. In the 4th and 5th century Athens generally followed a naval policy of enrolling citizens from the lower classes (the thetes), metics and hired foreigners. However, under some conditions, for example during the Mytilenean revolt, higher classes were enrolled as rowers also. This made them crucial in the Athenian Navy and therefore gave them a role in Athens' affairs (see Constitution of the Athenians).

Details

Of the population dissatisfied, the Diacrii, the poorest and most oppressed section of the population, demanded that the privileges of the nobility, which had till then been obtained, should be utterly set aside. Another party, prepared to be contented by moderate concessions, was composed of the Parali. The third was formed by the nobles because their property lay for the most part in the pedion, the level and most fruitful part of the country. Solon, who enjoyed the confidence of all parties on account of his tried insight and sound judgment, was chosen archon by a compromise, with full power to put an end to the difficulties, and to restore peace by means of legislation. One of the primary measures of Solon was the Seisachtheia (dis-burdening ordinance). This gave an immediate relief by cancelling all debtspublic and private. At the same time he made it illegal for the future to secure debts upon the person of the debtor.

Solon also altered the standard of coinage [and of weights and measures], by introducing the Euboic standard in place of the Pheidonian or Aeginetan standard. 100 new drachmae were thus made to contain the same amount of silver as 73 old drachmae.

Timocracy

By this measure he pleased neither party, but the rich were dissatisfied at the loss of their securities, and the poor were still more so because the land was not divided afresh, as they hoped it would be, and because he had not, like Lykurgus, established absolute equality.
—  Plutarch — Life of Solon


Solon further instituted a timocracy, and those who did not belong to the nobility received a share in the rights of citizens, ccording to a scale determined by their property and their corresponding services to the Athenian State. For this purpose he divided the population into four classes,  founded on the possession of land.

  1. Pentacosiomedimni 
  2. Hippeis
  3. Zeugitae
  4. Thetes


Solon's legislation only granted to the first three of these four classes a vote in the election of responsible officers, and only to the first class the power of election to the highest offices; as, for instance, that of archon. The first three classes were bound to serve as hoplites; the cavalry was raised out of the first two, while the fourth class was only employed as light-armed troops or on the fleet, and apparently for pay. The others served without pay. The holders of office in the State were also unpaid.

Each division had different rights; for example, the pentacosiomedimnoi could be archons, while thetes could only attend the Athenian assembly. The fourth class was excluded from all official positions, but possessed the right of voting in the general public assemblies (the Heliaia) which chose officials and passed laws. They had also the right of taking part in the trials by jury which Solon had instituted.

Council of the Four Hundred

Main article: Boule


Solon established as the chief consultative body the Council of the Four Hundred, in which only the first three classes took part, and as chief administrative body the Areopagus which was to be filled up by those who had been archons.

 




 



KORKU DİNLERİ VE İSTEĞİN VE RUHUN SÖNÜŞÜ

Değişime açık olan kültürler özgürlük bilincinin gelişimine de izin veren kültürlerdir ve Dünya Tarihinde değişime ve gelişime açık olan kültürler Batı kültürleri idi. Helenik dünya özgürlük bilincinin bölümsel olarak doğduğu yer oldu. Pers ve Mısır kültürleri ile karşıtlık içinde, Helenik kent-devletlerinde duyunç özgürlüğünü engelleyecek ve nüfusu sürekli boyun eğme durumunda tutacak bir kutsal rahipler sınıfı yoktu. Bütün bir mitolojik bilinç tanrıları hiçbir zaman insanların üzerinde onlara egemen olmaya belirlenmiş güçler olarak görmedi. Tersine, tanrılar ve insanlar arasında aşılmaz bir uçurum yoktu, insansal tanrılar insanlar ile doğrudan ilişki içinde idiler ve insanların kendileri tanrılar oluyordu. Böyle tanrılar korku ve yılgı kaynakları değildi.

Korku dini daha sonra Yahudilik ile biçimlendi. Yerleşik olmayan, edimsel ülkeleri olmayan, yalnızca vaat edilmiş sanal bir ülkeleri olan yalıtılmış, yarı-göçebe Semitik grup, bu talihsiz insanlık bölümü kendini tüm insanlığa yabancılaştırdı, kendi tikel Yehuwası ile birlikte tüm insanlığa ve tüm başka tanrılara düşman oldu. Bütün bir tarihi boyunca sürekli olarak çöllerde dolaşan, sık sık sürgüne gönderilen ve yeryüzüne dağılmak zorunda kalan bu tin sevinçten, neşeden, mutluluktan bütünüyle uzak kaldı. Yerleşik olmadığı için, etnik karakterine sarıldığı için, etik bir kültür geliştiremedi ve yalnızca dışındaki dünyaya öykündü. Ve çevresinde gelişmekte olan uygarlıklardan ödünç aldığı her değer doğal paranoyada değersizleşip pırıltısını yitirdi.

Dışsal, tanrısal bir moral normlar listesi gibi birşeyi tanımayan klasik Yunanlı erdemi kendi içinde aradı ve ilkin Sokrates insanın gözlerini ve düşüncelerini insanın kendisine yöneltmesini, İyinin insanın iç sesi ile, duyuncu ile bağlı olduğunu anladı. Perslerde, Zoroastrianizmde İyi ve Kötü henüz dışsal kozmik güçler olarak insanın içinde değildir. İnsan iç özgürlük, iç benlik, iç değer diye birşeyi bilmez ve hiçbir zaman bir birey, hiçbir zaman gerçek kendisi olamaz. Yine, Zoroastrianizm İyi ve Kötü öğelerini insan ile karşıtlık içinde tanrılaştırır ve Ahura Mazda en yüksek varlık olarak kabul edilir. Akhamenidler daha sonra böyle dini devlet dini yaptılar. Bu kültürde moral gelişim olanağı bütünüyle yitip gitti.


Yahudi kutsal yazılarından bir örnek (Daniel 6:11) "Günde üç kez diz çöktü, dua etti ve daha önce yaptığı gibi Tanrısı önünde şükretti."


Yüzü koyun yere yatmak kendini bir güce koşulsuz olarak teslim etmek, kendi benliğini, varlığını, insanlığını hiçe indirgemeyi kabul etmektir. Bir hiçlik ise yüceltmeye en az yetenekli olan şeydir ve karşısındaki süper güce ne doyum, ne değer, ne de saygı sunabilir.

Böyle inançların tanrısı değersiz köleler yaratır ve kendini böyle hiçlikler ile göreli olarak güçlü, yüksek ve yüce sayar. Böyle inançlarda insanın estetik, etik ve entellektüel gelişimi daha başlamadan sona erer, ve kul çirkinleşmiş, ahlaksızlaşmış ve aptallaşmış olarak söner gider.

Zoroastrianizm 5'inci yüzyıldan sonra resmileşmeye, yazıya geçmeye ve devlet dini olarak kabul edilmeye başladı. Bu kültürde insan bundan böyle özgürlük şansını yitirir, kendisinden yüksek ve yüce bir güç karşısında entellektüel olarak biter. Önemsizleşir, güçsüzleşir, onursuzlaşır, ve değersizleşir. Persler arasında bireysellik gelişmez. Bütün bir nüfus köleliğe eğitilir ve insan kendini yaratmaktan, kendisi olmaktan vazgeçirilir ve yaratıcılıktan bağışlanır. Böyle istençsiz bir kalabalık olarak, Persler devasa sayıları ile özgür Helenlere yenilirler ve İskender tarafından tarih sahnesinden silinirler.

Gerçeklik tanrıya yüklenirken insana yalnızca gerçekliği çiğnemek ve bu nedenle cezalandırılmak düşer. Ya da insan salt varlığını bile suç saymaya başlar ve cezayı onaylayacak denli onurlu olmadığı için kendini sonsuza dek bağışlanma gereksinimi içinde duran bir sefil olarak görür. Kazanması, kendi içinden yaratması gereken sonsuz iç değer ondan bütünüyle uzaklaşır ve hiçlik insana en uygun yüklem olarak kabul edilmeye başlar. İnsan bilgisizliği yazgısı olarak kabul etmeyi öğrenir, kendini bilgisizliğe alıştırır, ve bundan böyle tuhaf bir gerçeklik, "bilinmeyen bir hakikat" kendini gizemciliğin sloganı olarak insan kültürüne yerleştirmeye başlar.



William Etty, "Cupid and Psyche" — "İstek ve Ruh."

 



VEDALAR VE KAST DİZGESİ

Vedalar insana etik yaşam olanağı bırakmaz ve toplumu Kast Dizgesine göre sınıflara ayırır. Kutsal temelleri olduğu kabul edilen böyle bir Kast yaşamının ilk sonucu bireysel duyuncun tam baskılanışı ve moral yargının tam engellenişidir. İkinci sonuç ve birincinin mantıksal sonucu toplumsal değişimin ve gelişimin durdurulmasıdır. Bu kültürde herşey Kast dizgesi ile uyum içinde olmalıdır. Kültür pıhtılaşmalı, yenilik reddedilmeli, insan aptallaşmalıdır.

Hindistan'da Kast dizgesi bugün de yürürlüktedir. Kast dizgesi Hint toplumsal sınıflar dizgesidir. Varna dizgesine göre toplum dört tabakaya bölünür:

1) Brahminler (rahipler)
2) Kshatriyalar (egemenler ve savaşçılar)
3) Vaishyalar (çiftçiler, zanaatçılar ve tecimciler)
4) Sudralar (işçiler, hizmetçiler)
Ve beşinci olarak, "dokunulamazlar" ya da dalitler kast-dışı sınıftır.

İngiliz kolonial rejimi kast dizgesini kaldırmak bir yana, yönetimin başlıca düzeneği yaptı.

THE NEW CAMBRIDGE HISTORY OF INDIA (IV . 3)
Caste, Society and Politics in India from the Eighteenth Century to the Modern Age
SUSAN BAYLY, University of Cambridge
Cambridge University Press

 



AHURA MAZDA (ya da OHRMAZD, HURMUZ) VE YARATICILIK

Zoroastrianizm yalnızca Mezopotamya mitolojisinin öğelerini kapsamaz. Hinduizmden de ödünç alır.

Zoroastrianizmin en yüksek tanrısı Ahura Mazda yaratıcıdır. Ahura "efendi" ve Mazda "bilgelik" anlamına gelir. Hint-İran vedik kök-sözcük "medha" da anlık ya da bilgelik demektir. Sözcük Akhamenid dönemde "Ahuramazda" ve Parthian dönemde "Hurmuz" biçimlerine çevrildi ve Sassani döneminde "Ohrmuzd" biçiminde kullanıldı.

Ahura Mazda ilk olarak Akhamenid dönemde (İÖ 550-330) I. Darius'un Behistun yazıtında göründü ve varolan tüm kraliyet yazıtlarında tekil olarak söz edilir. II. Artaxerxes ile başlamak üzere, Ahura Mazda yalnızlığına son verdi ve Mithra ve Anahita ile birlikte bir üçlüye katıldı. Ahura Mazda'nın imgeleri Sassanid dönemine dek kullanımda kaldı ve daha sonra Sassanid hanedanı tarafından desteklenen bir ikonoklastik devim tarafından kaldırıldı.


Ahura Mazda (yüksek taç ile sağda) Ardashir I'e  (solda) krallık yüzüğünü sunuyor. (Naqsh-e Rustam, İS 3'üncü yüzyıl).

Ahura Mazda Hint-İran dilinde "tin" anlamında kullanılmış olabilir. Ama bu "yaratılmamış" tin değildir. İlk kez Zoroaster Ahura Mazdanın "yaratılmamış" tin olduğunu ileri sürdü ve tasarımı bilgelik, iyilik ve yaratıcılık yüklemleri ile donattı. Bu "İyi Din"e (= Zoroastrianizm) göre Ahura tüm iyiliğin yaratıcısıdır ve tapınmayı hak eder. Zoroaster daha sonra Ahura Mazdanın ona yardım etmek üzere "yazatalar" olarak bilinen kimi tinleri yarattığını ve bunların da tapınmayı hak ettiklerini düşündü. Bu öğretiye kimi İran tanrılarının "daevalar" oldukları, tapınmayı hak etmedikleri, ve bu "kötü" tanrıların yok edici olan Angra Mainyu tarafından yaratıldığı buluşları eklendi. Bu kurguda Angra Mainyu evrendeki tüm günah ve sefilliğin kaynağıdır. Zoroaster'e göre Ahura Mazda herşeyden güçlü bir tanrı değildi ve Angra Mainyu'ya karşı kozmik savaşımda insanların yardımına gereksiniyordu.


I. Darius'un Behistun yazıtları Ahura Mazda'ya çok sayıda gönderme kapsar.

 



MİTHRA VE MİTRA

Hint-İran "Mitra" ya da Zorastrian Mithra yücelik yüklemini de kapsar.

Mithra Zoroastrianizmin Işık tanrısıdır, sözleşmelere, bağıtlara bekçilik eder, ve gerçekliğin koruyucusudur. Işık herşeyi görmesini ve gerçeği bilmesini sağlar. Mithra ona uymayanları azarlar, ama daha ileri giderek evlerini yok eder ve savaşta onlara vurur.

Bu inanca göre insan bağışlanmalıdır çünkü bağışlamada bulunma gereksinimi duyan bir etmen vardır. Geniş otlakların atlara hız veren tanrısı olarak Mithrayı en sık rahatsız eden şey ona sürekli yalan söylenmesidir. Bu ateş tanrısı ona yalan söylemeyenlere en doğru yolu gösterir. Onlara yardım eder, kolaylık gösterir ve onları sevindirir. "Geniş otlakların tanrısı ... hiç uyumayan ve hep uyanık" olan Mithra adak ve dua bekler, ve karşılık olarak yalnızca aldatılmamayı ister. O zaman düşmana karşı kolay utkular için söz verir. (LINK: MIHR YASHT ("Hymn to Mithra")

Roma'da bir Pers tanrısı olan Mithraya adanan yüzden fazla yazıt ve buna ek olarak 74 yontu fragmanı ve kentin tüm bölgelerine dağılan bir dizi Mithraik tapınak kalntısı bulundu. Mithraizm Yunan tarihçi Herodotus, Plutark, neoplatonist Porfiri, Gnostik heretik Origen, ve kilise Babası St. Jerome tarafından incelenir ve tartışılır.

Mithraya tapınanlarda güçlü bir göksel cennet ve cehennem inancı vardı. Mithraizmde yeryüzünde haksızlığa uğrayanlar için tanrının iyi güçleri yoluyla türenin sağlanacağı ve kendilerine ölümsüzlük ve ilksiz-sonsuz esenlik verileceği inançları şekillenir. Ölülerin yeniden dirileceği son yargı günü ve ışığın karanlık üzerindeki üstünlüğü yolula iyinin kötü üzerindeki utkusunu getirecek son çatışma motifleri de vardır.

Mithraizm ve Mitharik gizemler Roma'da Perslerin Zoroastrian öğretileri tarafından esinlendirildi. Gizemler İS 1'inci yüzyıldan 4'üncü yüzyıla dek özellikle Roma ordusunda popüler idi. Buna karşın erken Hıristiyanlık günlerinde Mithraistler Hıristiyanlardan zulüm gördüler ve kült 4'üncü yüzyılın sonlarında bastırıldı ve imparatorlukta ortadan kalktı.


Boğa öldürmeyi betimleyen bir Roma kabartması;  2 ya da 3'üncü yüzyıldan; Roma yakınlarında Fiano Romano'da bulundu.

Mithra bir kayadan doğar, tanrılar ile bir ziyafete katılır, bir boğayı öldürür. Kült ile ilgili 420 site vardır ve bunlarda 1.000 kadar yazıt, 700 boğa öldürme sahnesi ve 400 kadar başka anıt bulunmuştur. Dinin yazılı bir anlatısı bulunamamıştır ve inanca ilişkin bilgiler Yunan ve Roma yazılarında kısa göndermelerden, yazıtlardan ve arkeolojik nesnelerden gelir. Yazıtlarda yalnızca erkek adlarından söz edildiğine göre kült yalnızca erkekler için olmuş olmalıdır.

Sanskrit Mitra adı Rig Veda'da övülen bir tanrının adıdır ve "dost" ya da "dostluk" anlamına gelir. Persian "Mithra" ve Sanskrit "Mitra" bir Hint-İran sözcüğü olan "mitra"dan geliyor olabilir (mitra = sözleşme, anlaşma, bağıt).

 

 



📙 Code of Ur-Nammu

Code of Ur-Nammu (W)

Ur Nammu code, Istanbul.
 
   

The Code of Ur-Nammu is the oldest known law code surviving today. It is from Mesopotamia and is written on tablets, in the Sumerian language c. 2100-2050 BC.

The first copy of the code, in two fragments found at Nippur, was translated by Samuel Kramer in 1952. These fragments are held at the Istanbul Archaeological Museums. Owing to its partial preservation, only the prologue and 5 of the laws were discernible.

Further tablets were found in Ur and translated in 1965, allowing some 30 of the 57 laws to be reconstructed. Another copy found in Sippar contains slight variants.

The preface directly credits the laws to king Ur-Nammu of Ur (2112–2095 BC). The author who had the laws written onto cuneiform tablets is still somewhat under dispute. Some scholars have attributed it to Ur-Nammu's son Shulgi.

Although it is known that earlier law-codes existed, such as the Code of Urukagina, this represents the earliest extant legal text. It is three centuries older than the Code of Hammurabi. The laws are arranged in casuistic form of IF (crime) THEN (punishment — a pattern followed in nearly all later codes. For the oldest extant law-code known to history, it is considered remarkably advanced because it institutes fines of monetary compensation for bodily damage as opposed to the later lex talionis (‘eye for an eye’) principle of Babylonian law. However, murder, robbery, adultery and rape were capital offenses.

The code reveals a glimpse at societal structure during the "Sumerian Renaissance". Beneath the lugal ("great man" or king), all members of society belonged to one of two basic strata: the "lu" or free person, or the slave (male, arad; female geme). The son of a lu was called a dumu-nita until he married, becoming a "young man" (gurus). A woman (munus) went from being a daughter (dumu-mi) to a wife (dam), then if she outlived her husband, a widow (nu-ma-su), who could remarry.


UR-NAMMU’S CODE OF LAWS

The prologue, typical of Mesopotamian law codes, invokes the deities for Ur-Nammu's kingship, Nanna and Utu, and decrees "equity in the land".

... After An and Enlil had turned over the Kingship of Ur to Nanna, at that time did Ur-Nammu, son born of Ninsun, for his beloved mother who bore him, in accordance with his principles of equity and truth... Then did Ur-Nammu the mighty warrior, king of Ur, king of Sumer and Akkad, by the might of Nanna, lord of the city, and in accordance with the true word of Utu, establish equity in the land; he banished malediction, violence and strife, and set the monthly Temple expenses at 90 gur of barley, 30 sheep, and 30 sila of butter. He fashioned the bronze sila-measure, standardized the one-mina weight, and standardized the stone weight of a shekel of silver in relation to one mina... The orphan was not delivered up to the rich man; the widow was not delivered up to the mighty man; the man of one shekel was not delivered up to the man of one mina.


One mina ( 1/60 of a talent ) was made equal to 60 shekels ( 1 shekel = 8.3 grams, or 0.3 oz.) . Among the surviving laws are these:


UR-NAMMU’S CODE OF LAWS (LINK)

 

  1. If a man commits a murder, that man must be killed.
  2. If a man commits a robbery, he will be killed.
  3. If a man commits a kidnapping, he is to be imprisoned and pay 15 shekels of silver.
  4. If a slave marries a slave, and that slave is set free, he does not leave the household.
  5. If a slave marries a native (i.e. free) person, he/she is to hand the firstborn son over to his owner.
  6. If a man violates the right of another and deflowers the virgin wife of a young man, they shall kill that male.
  7. If the wife of a man followed after another man and he slept with her, they shall slay that woman, but that male shall be set free. (§4 in some translations)
  8. If a man proceeded by force, and deflowered the virgin female slave of another man, that man must pay five shekels of silver. (5)
  9. If a man divorces his first-time wife, he shall pay (her) one mina of silver. (6)
  10. If it is a (former) widow whom he divorces, he shall pay (her) half a mina of silver. (7)
  11. If the man had slept with the widow without there having been any marriage contract, he need not pay any silver. (8)
  12. [—]
  13. If a man is accused of sorcery he must undergo ordeal by water; if he is proven innocent, his accuser must pay 3 shekels. (10)
  14. If a man accused the wife of a man of adultery, and the river ordeal proved her innocent, then the man who had accused her must pay one-third of a mina of silver. (11)
  15. If a prospective son-in-law enters the house of his prospective father-in-law, but his father-in-law later gives his daughter to another man, the father-in-law shall return to the rejected son-in-law twofold the amount of bridal presents he had brought. (12)
  16. If [text destroyed...], he shall weigh and deliver to him 2 shekels of silver.
  17. If a slave escapes from the city limits, and someone returns him, the owner shall pay two shekels to the one who returned him. (14)
  18. If a man knocks out the eye of another man, he shall weigh out ½ a mina of silver. (15)
  19. If a man has cut off another man's foot, he is to pay ten shekels. (16)
  20. If a man, in the course of a scuffle, smashed the limb of another man with a club, he shall pay one mina of silver. (17)
  21. If someone severed the nose of another man with a copper knife, he must pay two-thirds of a mina of silver. (18)
  22. If a man knocks out a tooth of another man, he shall pay two shekels of silver. (19)
  23. [—]
  24. [text destroyed...] If he does not have a slave, he is to pay 10 shekels of silver. If he does not have silver, he is to give another thing that belongs to him. (21)
  25. If a man's slave-woman, comparing herself to her mistress, speaks insolently to her, her mouth shall be scoured with 1 quart of salt. (22)
  26. If a slave woman strikes someone acting with the authority of her mistress, [text destroyed...]
  27. [—]
  28. If a man appeared as a witness, and was shown to be a perjurer, he must pay fifteen shekels of silver. (25)
  29. If a man appears as a witness, but withdraws his oath, he must make payment, to the extent of the value in litigation of the case. (26)
  30. If a man stealthily cultivates the field of another man and he raises a complaint, this is however to be rejected, and this man will lose his expenses. (27)
  31. If a man flooded the field of a man with water, he shall measure out three kur of barley per iku of field. (28)
  32. If a man had let an arable field to a(nother) man for cultivation, but he did not cultivate it, turning it into wasteland, he shall measure out three kur of barley per iku of field. (29)

 



📙 Hammurabi’s Code of Laws (SINIFLANDIRILMIŞ)

Hammurabi’s Code of Laws (SINIFLANDIRILMIŞ)

HAMMURABI’S CODE OF LAWS

Introduction

The Babylonian King Hammurabi (1792-1750 BCE) succeeded in conquering neighboring states in Mesopotamia and establishing a stable empire. In part he achieved this stability by means of a set of laws that he drew up. He stated specifically that he wished by these laws that the strong should not oppress the weak and that the widow and orphan should get justice. There were other sets of laws before this, specific to the various city states that began to emerge after the rise of Summer in 4,000 BCE. The Code of Hammurabi is special because it is the largest collection of laws that has survived from second millennium BCE—engraved on a monument of black diorite nearly eight feet high. The code was important at the time because it was the basis for consolidating the rule of law throughout an empire. It is important here because it reveals the way human rights were beginning to emerge in Babylonia as Hammurabi sought to protect all classes of Babylonian society. It also shows that many of today’s problems also existed in Babylon.

There are three classes referred to in the code: (1) men or persons, who are property owners and the wealthy and upper classes; (2) freemen, who are poor men, serfs, or retainers, but able to own property and slaves; and (3) slaves. There was also a class of public servant that received subsidies from the government; these are referred to as officer, constable, or tax gatherer.

When a large number of laws are specified in writing, the variability of human judgment (exercising both good and bad effects) is replaced by a more rigid code that fails to recognize exceptions or special circumstances. The problem this causes of reconciling humane judgment and prescriptions of law remains. Note that the Code starts by imposing the severest penalty for claiming something is true when there is no evidence to justify that claim.

The Hammurabbi Code has been constructed for a state that has various levels of society, an administrative system, a system of irrigated farming, an empire and military that includes mercenaries, extensive financial and trade networks, and medical and construction activities in which damages from injuries are to be compensated. These and other features suggest a sophisticated society. Extracts from the code are given here.

 



 


Contents

Introduction
Witnesses and Judges
Theft
Sons
Officers
Fields and Production
Trade
Wine Selling
Debt
Marriage
Battery
Physicians
Construction
Hired Property
Rural Crimes
Slaves

 

Witnesses and Judges

1      If a man bring an accusation against a man, and charge him with a capital crime, but cannot prove it, he, the accuser, shall be put to death. 1

2      If a man charge a man with sorcery, and cannot prove it, he who is charged with sorcery shall go to the river; into the river he shall throw himself and if the river overcome him, his accuser shall take to himself his house and goods. If the river show that man to be innocent and he come forth unharmed, he who charged him with sorcery shall be put to death. He who threw himself into the river shall take to himself the house of his accuser. 2

3      If a man, in a case pending judgment, bear false witness, or do not establish the testimony that he has given, if that case be a case involving life, that man shall be put to death. 3

4      If a man in a case bear witness for grain or money (as a bribe), he shall himself bear the penalty imposed in that case. 4

5      If a judge pronounce a judgment, render a decision, deliver a verdict duly signed and sealed and afterward alter his judgment, they shall call that judge to account for the alteration of the judgment which he had pronounced, and he shall pay twelve-fold the penalty which was in said judgment; and, in the assembly, they shall expel him from his seat of judgment, and he shall not return, and with the judges in a case he shall not take his seat. 5

Theft

6      If a man purchase silver or gold, manservant or maidservant, ox, sheep, or ass, or anything else from a man’s son, or from a man’s servant without witnesses or contracts, or if he receive the same in trust, that man shall be put to death as a thief. 7

7      If a man steal an ox or sheep, ass or pig, or goat—if it be from a temple or a palace, he shall restore thirtyfold; if it be from a freeman, he shall render tenfold. If the thief have nothing wherewith to pay he shall be put to death. 8

8    If a man steal a man’s son, who is a minor, he shall be put to death. 14

9    If a man aid a male or female slave who has fled from the palace or from a freeman, to escape from the city gate, he shall be put to death 15

10    If a man make a breach in a house, they shall put him to death in front of that breach and they shall thrust him therein. 21

11    If a man practice brigandage and be captured, that man shall be put to death. 22

12    If the brigand be not captured, the man who has been robbed shall, in the presence of the god, make an itemized statement of his loss, and the city and the governor, in whose province and jurisdiction the robbery was committed, shall compensate him for whatever was lost. 23 

13    If a fire breaks out in a man’s house and a man who goes to extinguish it cast his eye on the furniture of the owner of the house, and take the furniture of the owner of the house, that man shall be thrown into that fire.  25

 Sons

14    If an officer or a constable, who is in a fortress of the king, be captured and his son be able to conduct the business, they shall give him the field and garden and he shall conduct the business of his father. 28

15    If his son be too young and be not able to conduct the business of his father, they shall give one third of the field and of the garden to his mother, and his mother shall rear him.  29

   
Officers

16    If a governor or a magistrate take the property of an officer, plunder an officer, let an officer for hire, present an officer in a judgment to a man of influence, take the gift which the king has given to an officer, that governor or magistrate shall be put to death. 34

17    If a man buy from an officer the cattle or sheep which the king has given to that officer, he shall forfeit his money.  35

Fields and Production

18    A woman, merchant or other property holder may sell a field, garden or house. The purchaser shall conduct the business of the field, garden or house which he has purchased.  40

19    If a man rent a field for cultivation and do not produce any grain in the field, they shall call him to account, because he has not performed the work required on the field, and he shall give the owner of the field grain on the basis of the yield of adjacent fields.  41

20    If a man owe a debt and the river inundate his field and carry away the produce, or, through lack of water, grain have not grown in the field, in that year he shall not make any return of grain to the creditor, he shall alter his contract-tablet and he shall not pay the interest for that year.  48

21    If a man neglect to strengthen his dike and do not strengthen it, and a break be made in his dike and the water carry away the farmland, the man in whose dike the break has been made shall restore the grain which he has damaged.  53

22    If he be not able to restore the grain, they shall sell him and his goods, and the farmers whose grain the water has carried away shall share (the results of the sale).  54

23    If a man cut down a tree in a man’s orchard, without the consent of the owner of the orchard, he shall pay thirty shekels [one-half pound of silver].  59

24    If a man give his orchard to a gardener to manage, the gardener shall give to the owner of the orchard two-thirds of the produce of the orchard, as long as he is in possession of the orchard; he himself shall take one-third.  64

25    If the gardener do not properly manage the orchard and he diminish the produce, the gardener shall measure out the produce of the orchard on the basis of the adjacent orchards. 65

Trade

26  If a merchant give to an agent grain, wool, oil or goods of any kind with which to trade, the agent shall write down the value and return the money to the merchant. The agent shall take a sealed receipt for the money which he gives to the merchant.  104

27  If the agent be careless and do not take a receipt for the money which he has given to the merchant, the money not receipted for shall not be placed to his account. 105

Wine Selling

28  If a wine-seller do not receive grain as the price of drink, but if she receive money by the great stone, or make the measure for drink smaller than the measure for corn, they shall call that wine-seller into account, and they shall throw her into the water.  108

29  If outlaws collect in the house of a wine-seller, and she do not arrest these outlaws and bring them to the palace, that wine seller shall be put to death.  109

30  If a priestess serving a fertility cult who is not living in a sacred building open a wine shop or enter a wine shop for drink, they shall burn that woman.  110

Debt

31  If a man be on a journey and he give silver, gold, stones or portable property to a man with a commission for transportation, and if that man do not deliver that which was to be transported where it was to be transported, but take it to himself, the owner of the transported goods shall call that man to account for the goods to be transported which he did not deliver, and that  man shall deliver to the owner of the transported goods fivefold the amount given to him.  112

32  If a man hold a debt of  grain or money against a man, and he seize him for debt, and the one seized die in the house of him who seized him, that case has no penalty.  115

33  If a man be in debt and sell his wife, son, or daughter, or bind them over to service, for three years they shall work in the house of their purchaser or master; in the fourth year they shall be given their freedom.  117

34  If a  man give to another silver, gold or anything else on deposit in the presence of witnesses and the latter dispute with him (or deny the deposit), they shall call that man to account and he shall double whatever he has disputed and repay it.  124

Marriage

35  If a man take a wife and do not arrange with her the proper contracts that woman is not a legal wife.  128

36  If the wife of a man be taken lying with another man, they shall bind them and throw them into the water. If the husband would save his wife, or the king would save his male servant, they may.  129

37  If a man force the wife betrothed to another who has not known a male and is living in her father’s house, and he lie in her bosom and they take him, that man shall be put to death and that woman shall go free.  130

38  If the finger have been pointed at the wife of a man because of another man, and she have not been taken in lying with another man, for her husband’s sake she shall throw herself into the river.  132

39  If a man be captured and there be food in his house and his wife go out of her house, she shall protect her body and she shall not enter into another house.  133

40  If that woman do not protect her body and enter into another house, they shall call that woman to account and they shall throw her into the water.  133a

41  If a man be captured and there is no sustenance in his house and his wife enter another house, that woman has no blame.  134

42  If a man would divorce his wife who has not borne him children, he shall give her money to the amount of her marriage settlement and he shall make good to her the dowry which she brought from her father's house, and then may he divorce her.  138

43  If there were no marriage settlement, he shall give her sixty shekels [about one pound of silver] for a divorce.  139

44  If he be a freeman, he shall give her 20 shekels.  140

45  If a woman hate her husband and say, “Thou shall not have me”, they shall inquire into her antecedents for her defects; and if she have been a careful mistress and be without reproach and her husband have been going about and greatly belittling her, that woman has no blame. She shall receive her dowry and shall go to her father’s house.  142

46  If she have not been a careful mistress, have gadded about, have neglected her house and have belittled her husband, that woman shall be thrown into the water.  143

47  If a man give to his wife field, garden, house or goods and he deliver to her a sealed deed, her children cannot make a claim against her after the death of her husband. The mother may will the goods to her child whom she loves, but to a brother she may not. 150

48   If a woman bring about the death of her husband for the sake of another man, they shall impale her. 153

49  If a man have known his daughter, they shall expel that man from the city.  154

50  If a man lie in the bosom of his mother, they shall burn both of them.  157

51  If a man take a wife and she bear him children and that woman die, her father may not lay claim to her dowry. Her dowry belongs to her children.  162

52  If a man present field, garden or house to his favorite son and write for him a sealed deed, when the brothers divide the property after their father’s death, the favorite son shall take the present which his father gave him and the rest shall be divided equally among all the brothers.  165

53  If a man set his face to disinherit his son and say to the judges, “I will disinherit my son”, the judges shall inquire into his antecedents and if the son have not committed a crime sufficiently grave to cut him off from being recognized as a son, the father may not disinherit him.  168

54  If a man’s wife bear him children and his maid servant bear him children, and the father during his lifetime say to the children which the maid servant bore him, “My children”, and reckon them with the children of his wife, after the father dies the children of the wife and the children of the maid servant shall divide the goods of the father’s house equally. The child of the wife shall have the right of choice at the division.  170

55  If a father do not give a dowry to his daughter—a bride or priestess—after her father dies she shall receive as her share in the goods of her father’s house the portion of a son, and she shall enjoy it as long as she lives. After her death it belongs to her brothers.  180

Battery

56  If a son strike his father, they shall cut off his fingers.  195

57  If a man destroy the eye of another man, they shall destroy his eye.  196

58  If a man breaks another man’s bone, they shall break his bone.  197

59  If one destroy the eye of a freeman or break the bone of a freeman, he shall pay sixty shekels [about one pound of silver].  198

60  If one destroy the eye of a man’s slave or break a bone of a man’s slave he shall pay one half of his price.  199

61  If a man knock out a tooth of a man of his own rank, they shall knock out his tooth.  200

62   If one knock out the tooth of a freeman, he shall pay 20 shekels.  201

63  If a man strike the person of a man who is his superior, he shall receive sixty strokes with an ox-tail whip in public.  202

64  If a man strike another man of his own rank, he shall pay sixty shekels.  203

65  If a man strike a man’s daughter and bring about a miscarriage, he shall pay ten shekels for her miscarriage. 209

66  If that woman die, they shall put his daughter to death.  210

67  If, through a blow, he being about a miscarriage to the daughter of a freeman, he shall pay five shekels.  211

68  If that woman die, he shall pay 30 shekels.  212

Physicians

69  If a physician operate on a man for a severe wound with a bronze lancet and save the man’s life; or if he open an abscess of a man with a bronze lancet and save that man’s eye, he shall receive 10 shekels.  215

70  If it be a freeman, he shall receive five shekels.  216

71  If it be a man’s slave, the owner of the slave shall give two shekels to the physician.  217

72  If a physician operate on a man for a severe wound with a bronze lancet and cause the man’s death, or open an abscess of a man with a bronze lancet and destroy the man’s eye, they shall cut off his fingers.  218

73  If a physician set a broken bone for a man or cure his diseased bowels, the patient shall give five shekels to the physician.  221

Construction

74  If a builder build a house for a man and do not make its construction firm, and the house which he has built collapse and cause the death of the owner of the house, that builder shall be put to death.  229

75  If it cause the death of a son of the owner of the house, they shall put to death a son of that builder.  230

76  If it destroy property, he shall restore whatever it destroyed, and because he did not make the house which he built firm and it collapsed, he shall rebuild the house which collapsed at his own expense.  232

Hired Property

77  If a man hire his boat to a boatman and the boatman be careless and he sink or wreck the boat, the boatman shall replace the boat for the owner of the boat.  236

78  If a man hire a boatman and a boat and load it with grain, wool, oil, dates, or any other kind of freight, and that boatman be careless and he sink the boat or wreck its cargo, the boatman shall replace the boat which he sank and whatever portion of the cargo he wrecked.  237

79  If a man hire an ox or an ass and a lion kill it in the field, it is the owner’s affair.  244

80  If a man hire an ox and cause its death through neglect or abuse, he shall restore an ox of equal value to the owner of the ox.  245

81  If a bull, when passing through a street, gore a man and bring about his death, this case has no penalty.  250

Rural Crimes

82  If a man steal a watering machine in a field, he shall pay five shekels to the owner.  259

83  If a man steal a watering bucket or a harrow, he shall pay three shekels.  260

84  If a shepherd, to whom oxen or sheep have been given to pasture, have been dishonest or have altered their price, or sold them, they shall call him to account, and he shall restore to their owner oxen and sheep tenfold what he has stolen.  265

Slaves

85  If a male slave say to his master, “You are not my master”, his master shall prove him to be his slave and shall cut of his ear.  282




Source


Adapted from The Code of Hammurabi, King of Babylon, About 2250 BCE translated by Robert Francis Harper, Chicago, University of Chicago Press, 1904. The numbers at the end of each paragraph are those in the original.

 



 
   

📹 2019.11.05 — 1


📹 2019.11.05 — 2


📹 2019.11.05 — 3


📹 2019.11.05 — 4


LOGOS; BİLGİ; DEĞER; SOYUTLAMA; ÖZDEK VE KUVVET

LOGOS. Doğa ve Tin alanları ussaldır ya da Doğa ve Tin alanları görüngülerinin ötesinde özsel olarak ussal-kavramsal yapılardır. "Logos" ya da "Nous" Evrenin, tüm varlık alanının gerçeği olarak ileri sürüldüğü zaman (Herakleitos ve Anaxagoras) bütünüyle evrensel bir terim olarak kabul edildi ve kullanıldı. Daha sonra dinsel düşünce mitolojiden bütünüyle özgür olan bu kavramları theos (θεός) olarak tasarımsallaştırdı ve çevrelerini daha sonra yanlışlıkla "doğaüstü" olarak nitelenen usdışı imgesel kurgular ile donattı. (Farabi bu bağlamda "din felsefeye öykünmedir" der.) Platonik İdealar da Logos gibi evrensellerdir ve evrenselin varlığı evrenselin uzay ve zamandaki doğal ve tinsel tikelleşmelerinden ayrı olarak soyut bir varlık, uzay ve zaman koşullarına bağımlı olmayan bir soyutlamadır. Logosun ya da İdeanın varlığı onun doğal varlığı ya da tinsel varlığı değildir. Varlık özdeksel ile ya da tinsel ile eşit değildir. Platon (ve sonra onu izleyen Aristoteles) realite ve idealite arasındaki ilişkiyi methexis (μέθεξις;) ya da mimesis (μίμησις) sözcükleri ile açıklamaya çalıştı ve tikel görgül nesnelerin İdealarına katıldıklarını, ya da ondan pay aldıklarını ya da ona öykündüklerini söyledi.

DEĞER. Değer kavramı saltık olmayı, dışsal koşullara bağlı olmamayı imler ve birincil olarak estetik ve etik ve entellektüel bağlamlarda kullanılır ve Güzel ve İyi ve Gerçek olanı imler. "Geçici değer" anlatımının yeri sonlu yaşamdır ve bu bağlamda kullanıldığında sözcük yararlı olana indirgenir ve materyal nesnelere yüklenir. Burada bir nesnenin değeri kendinde ya da saltık değil, başkası için ya da görelidir.

"Saltık" kavramı "göreli" kavramının karşıtıdır ve ilişkisiz olmayı, kendinde olmayı, belirsiz, soyut, sonsuz olmayı anlatır ve bu anlamda yalnızca İdealara ya da soyut kavramlara uygulanabilir.

Bilgi değer olarak görüldüğünde görgül olguların bilgisi olarak anlaşılan bilgi bu nitelemeyi hak etmez. Ama insanı insan yapan gerçek etmen düşünmesidir, ve insan salt duyu ve duyguya sınırlı değildir. Bu nedenledir ki usdışı insan, gerçeği bilemeyen insan nihilist bilince değersiz olarak, saçma insan olarak görünür.

Bir bilinç alanı vardır ki, saltık Güzelliği, saltık Duyguyu, saltık Bilgiyi yaşamaz. Yalnızca olguları yaşar ve dünyanın yalnızca "tüm olguların bir toplamı" olduğu yanılgısı içindedir, Gerçekliğin ve gerçek dünyanın tüm değerlerin bir toplamı olduğunu bilmez. Salt kendilerinde olguların birer kuruntu olduğunu, salt olmayan şeyler olduklarını, onları olgular yapan, onlara anlam ve imlem verenin İdealar olduğunu, biçimsiz özdeğin salt bir uydurma olduğunu bilmez. Bu mutsuz bilinçler saltık olandan korkar ve pozitif dedikleri salt negatif soyutlamalara sığınırlar.

SOYUTLAMA. Değişim kavramı değişmez. Ama tüm soyutlamalar değişimsizdir, çünkü değişim birşeyin somut olmasını, kendinde kendi karşıtını da, başkasını da kapsamasını gerektirir. Ancak kendinde kendi başkası da olan değişebilirdir. Bu anlamda tüm kavramlar değişebilirdir ve karşıtlarına geçerler, kendilerinde ilişkili ya da görelidirler. Kavram ancak soyut olarak ya da analitik olarak düşünüldüğünde değişimsizdir, çünkü o zaman tüm ilişkiden soyutlanmıştır, yalnızca düşüncededir, yalnızca analitiktir, yalındır ve bir soyutlama durumunda diyalektikten söz etmenin anlamı yoktur.

"Kendinde" anlatımı da saltıklıktan başka birşeyi anlatmaz, çünkü tüm başkası ile ilişkinin dışlandığını belirtir. Ama aynı zamanda kendinde olmak kendi ile ilişkili olmak, kendi ile göreli olmaktır. Ve bu durumda bile bir ilişki söz konusudur.

ÖZDEK VE KUVVET. Özdek kavramı kuvvet kavramını gerektirir çünkü kütle olarak özdek ancak atomların birlikteliği olarak olanaklıdır. Özdek bölünebilirdir ve özdeğin bölünmesi itme kuvveti ile karşıtlık ve dolayısıyla birlik içinde olan çekme kuvveti yoluyla olanaklıdır. Çekme kuvvetinin itme kuvveti ile bu mantıksal ve nesnel birliği Yerçekimi Kuvveti olarak anlattığımız şeydir, çünkü Yerçekimi salt Çekme kuvveti değildir. Salt çekme kuvveti ya da soyut çekme kuvveti özdeksel atomların hiçlik noktasında yoğunlaşmaları anlamına gelirdi. Protonlar, quarklar, gluonlar vb. Standart Model tarafından kullanılan matematiksel-nesnel sayıltılardır ve bu modelde çekme kuvveti gluonlara yüklenir. "Modern" fizik kavramlar yerine sık sık enteresan tasarımlar kullanmayı yeğler. Gerçek Atom kavramı bölünemez (ya da "kesilemez") olanı anlatır ve bölünemez kütle olarak Atom kavramı olması gerektiği gibi bir çelişki kapsar. "Modern" Atom Helenik Atom kavramı ile kavramsal olarak ancak tek-yanlı bir benzerlik gösterir.

BİLGİ. Oluş sürecinde olan bilgi nesnesi değildir, çünkü değişim içindedir. Herakleitos'un "herşey akıştadır" önermesi doğal ve tinsel tüm görüngüler için söylenir ve bilginin yalnızca var olanın bilgisi olduğunu imler. Oluş varlığı olduğu gibi yokluğu da kapsar, varlıktan daha çoğudur, ve süreç kavramının kendisinin anlattığı gibi sürekli çözüm sürecinde olan bir çelişkidir. Salt var olan ve yokluk kapsamayan ve dolayısıyla oluşta olmayan hiçbir doğal ve tinsel nesne yoktur. İdealar soyut kavramlar olarak düşünüldüğünde değişimsiz biricik nesnelerdir, uzaysal ve zamansal koşullar tarafından sınırlanmazlar, ve sonsuz ya da saltıktırlar. Böyle soyut nesnelere varlık yüklemek varlığın kendisinin saltık soyutlama olması ile tutarlıdır ve bu noktada doğal bilincin başlıca sorunu varlığı varlık olmayan birşey olarak, doğal ve tinsel bir belirlilik olarak düşünme alışkanlığında, soyutlamadaki yeteneksizliğinde yatar. Analitik düşünmenin analizin sonucunda götürdüğünü düşündüğü "bireşimsizlik" ya da "yalınlık" benzer olarak salt bir soyutlamadır. Ama bu düşünce kavramı sonuna dek düşünmez ve gerçek analizin gerçek yalında sonlanmak zorunda olduğunu anlamaz. Gerçek yalın ise salt kendisi olan, hiçbir belirlilik kapsamayan bir soyutlama olarak varlıktan başka birşey değildir.

Bilginin nesnesi olarak Kavram saltık olarak soyut olandır ve böyle olarak değişimsizdir. Ama aynı zamanda Kavram belirlidir ve bu onu göreli, ilişkili, sonlu, sınırlı, dolaylı vb. yapar. Kavramın kendisi kendinde karşıtlıktır ve bu mantıksal bağıntı Kavramın ussal dizge olarak açınımını anlatır. Logos bir dizge olarak bütün ve somuttur. Doğanın ve Tinin ussallığı kendilerinde kavramsal dizgeler olmalarına bağlıdır. Ussal Kozmoz ile karşıtlık içinde, Kaos salt doğal bilinçte olan bir usdışı görüngüdür ve hiçbir nesnellik taşımaması anlamında bir soyutlamadır.

Fenomenler dünyasının bilgisi pozitif bilgi, görgül bilgi ya da olgusal bilgi olarak değişim içinde olan nesnelerin değişim içinde olan bilgisidir. Bugün bilgidir. Ama yarın bilgi-olmayandır. Doxadır. Görgül bilimlerin kendileri bu akış evreninde değişimsiz olanı ararlar ve örneğin doğa yasalarının salt kavram bağıntıları olarak değişimsiz olduğunu kabul ederler. Görgül bilimlerin sorunu asıl nesneleri olan kavramları mantıksal olarak, ussal olarak yeterince irdelememede yatar. Doğal bilinç ondaki, bilinçteki uzay, zaman, özdek, devim vb. kavramlarının nasıl nesnel de olduğu sorusundan kaçınır. Ona Kavramın "metafizik" olduğu öğretilmiştir. Ama gerçek metafizik onun kendi bilincidir, çünkü bilinç doğanın ötesi olarak tinsel olanın kendisidir, ve düşünmeyen bilinç bu öznelliğin nesnellik ile ilişkisi olmaksızın bilimsellikten söz edilemeyeceğini anlamada güçlük çeker. Bilgi öznel kavramın nesnel kavram ile birliğidir. Ve bu insanın özsel olarak Logos olduğunu, bir Us kapsadığını ve bu usun evrensel ussallık ile bir ve aynı tözsellik olduğunu anlatır.

 



KÜLTÜR

Kültür Doğa ile karşıtlık içinde insanın yaptığı herşeydir. İnsanın yaptığı tinsel ya da insansal herşey İdeaya öykünmedir. Genel olarak Kültür İdeaya öykünme ya da ona katılmadır ve her öykünme gibi kökenselin gerisine düşer ve Tarih İdeanın gerisine düşen kültürün İdealarına yükselmesi sürecidir. Politik Tarihin ereği Devlet İdeasının reelleşmesidir.

Kavramlar kültür değildir ve kavramları kültürel ya da tarihsel değişkenler olarak gören bakış açısı tasarımsal düşünmenin ötesini düşünemeyen doğal bilinçtir.

Kültür "maymun gör, maymun yap" formülüne göre sürer ve insanın kültürü kuşaktan kuşağa aktarımı bilinçsiz bir bilinç sürekliliği sağlar. Tarihsel değişim ve ilerlemenin olanağı bu tutucu süreklilikteki kopma ve kırılma noktalarıdır.

Kültürel kalıt aileden başlar ve yeni doğan insan onu yetiştirenlerin bir eşlemi yapılır, onların az-gelişmiş kalıbına yoğrulur, ve gerçekte neyin yer almakta olduğu bu bilinçten kaçar. Kültür belirli bir gelişimdir, ama sürekliliği homo sapiensten özgürlüğünü alma pahasına sağlanır. Kültür öz-sakınım dürtüsünde tutucudur.

 




İMPARATORLUK VE ÇÖKÜŞ

Çöküş hüzünle karşılanır ve sanki durdurulabilirmiş ve durdurulmalıymış gibi görünür. Ve egemenliklerinin tehlikeye düştüğü sanısında olan kimi endişeli kafalar Roma tarihine sanki modern devletlerin ders çıkarmaları gereken bir okul imiş gibi yaklaşmaları gerektiğini düşünürler. Bir yandan, tarihten çıkarmaları gereken biricik ders tarihten hiçbir dersin çıkarılamayacağıdır. Her tikel tarihsel durum benzersizdir. Öte yandan, bir kültürün ortadan kalkması tarihin doğasından gelir çünkü homo sapiensin belirlenimi gelişmek ve geri kültürel bçimlerini üzerinden atmaktır. Nasıl imparatorluklar ortadan kalkmak zorunda idi iseler, bu çağın devletleri de insan doğası kavramına uygun düşmedikleri düzeye dek geçicidirler ve daha şimdiden demodedirler.

Roma İmparatorluğunun çöküşü hüzün verici olarak algılanır. Hiç kuşkusuz tarihin o güne dek yarattığı en yüksek estetik kültürün ve en güçlü politik-etik yapının Batıda Germanik barbarlar tarafından yerle bir edilmesi ve uygarlığın yerini barbarlığa bırakması hüzün vericidir. Böyle ortadan kalkış zamanı geçmiş bir kültürün yerini daha yüksek olan yeni kültüre bırakması değildir. Roma İmparatorluğunun Batı bölümünün ortadan kalkışı daha yüksek bir uygarlık biçimi tarafından değil, daha geri bir kültür tarafından izlendi. Katolik Kilise ile eşzamanlı olan Karanlık Çağlar tarafından izlendi. Germanik kabilelerin yetenekli olabildikleri biricik kültür olan feodalizm idi ve 1.000 yıllık Karanlık Çağlar dönemi tarihte o güne dek hiçbir zaman yaşanmamış bir çirkinlik, şiddet ve boşinanç kültürü getirdi.

Roma İmparatorluğu daha sonra modern döneme sarkan imparatorlukların ulus-devletler tarafından tarihten silinmesine benzer bir yolda ortadan kalkmadı. Roma İmparatorluğu daha sonra modern döneme sarkan imparatorlukların ulus-devletler tarafından tarihten silinmesine benzer bir yolda ortadan kalkmadı. Roma İmparatorluğu daha sonra modern döneme sarkan imparatorlukların ulus-devletler tarafından tarihten silinmesine benzer bir yolda ortadan kalkmadı.

Ama Roma İmparatorluğunün düşüşü yalnızca barbarlar karşısında güçsüzlüğün sonucu değildir. İmparatorluk tarihsel olarak ortadan kalkmak zorundadır çünkü tinin yetenekli olduğu etik gizillik ve insan doğası karşısında, "doğal hak" denilen evrensel hak kavramı karşısında imparatorluk yapısı salt bir haksızlık yapısı olarak tüm destekten yoksundur.

 



 
 

📹 2019.10.22 — 1 (ROMA CUMHURİYETİ)


 

KURULUŞ MİTLERİ VE ALTIN GEÇMİŞLER

ALTIN GEÇMİŞ


"Altın Çağ" (Lucas Cranach the Elder, 1530; Goldenes-Zeitalter-1530)

 

Altın Geçmiş ya da Altın Çağ denilen başlangıç evreleri herşeyin daha iyi, insanların erdemli ve toplumun gönençli olduğu zamanlar olarak, barış ve uyum içinde yaşayan Altın Soyun zamanları olarak imgelenir. Sonra herşey kötüye gitmiş ve Cennet durumu sona ermiştir.

"Altın Geçmiş" ya da "Kadim Zamanlar" klişesi etnik geçmişin geriliğini ve belirsizliğini silmek için yaratılan mitlerden daha ötesini kapsayamaz. Gerçekte, "kadim çağlar" barbarlık çağlarıdır. "Kadim" "eski" demektir, ve eski olmak bir gurur ve kibir sorunu yapıldığı zaman, böyle "kadim" kafaların eskiliğini, değersizliğini, geriliğini doğrulamak gerekir.

Bu tarih-öncesi başlangıçlar sık sık bir tür "doğa durumu" olarak imgelenir ve en sonunda "hayvan" kültlerine indirgenir. Etnik gruplar zamansal başlangıçları için bir açıklama bulma gereğini duyarlar ve nesnel tarihsel araştırmanın yokluğunda bunu mitsel kurgulara dayandırırlar. Bir kültür başlangıçsız ya da ilksiz-sonsuz olmamalıdır; tersine böyle belirsizlik reddedilir ve kültür sonluluğunu, zamansallığını doğrular. Altın ya da Kadim Geçmişler en iyisinden tarih öncesine, mağara devri, taş devri ya da buzul çağı gibi kayıtlı tarihin eriminden kaçan dönemlere karşılık düşerler.

 



 

ETRÜSKLER; TARQUINIA; LATİNLER


Etruria, İÖ 750.

 

ETRÜSKLER. Hint-Avrupa dil grubuna ait olmayan Etrüskler İtalyan yarımadasına Küçük Asya'dan göç etmiş olabilirler (Herodotus Lidya'den geldiklerini yazar, ama oraya da başka bir noktadan gelmiş olmalıdırlar). Yine, Etrüskler onları önceleyen Villanovan etnik gruplarından türemiş de olabilirler. Etrüskler 9'uncu yüzyıldan 6'nıcı yüzyıla dek başlıca kent-devletlerinde yaşadılar ve birleşmiş bir politik yapı geliştirmediler. Zaman içinde Latince'nin yaygınlaşmasına karşın, Etrüsklerin dili İS 100 yıllarına dek kullanımda kaldı ve Romalıların kendileri tarafından incelendi. İÖ 400 sıralarında Kuzeyden gelen Kelt kabilelerin baskınlarına önce Etrüskler direndi ve bölgenin Keltler tarafından fethedilmesi engellendi. Etrüskler önce Veii kentini Romalılara kaptırdılar ve bunu başka kentlerin de Roma'ya katılması izledi. Etrüskler bütünüyle assimile olmadan önce Roma kültürünü kendi politik ve dinsel kültürleri ile beslediler ve Etrüsk elitleri Roma toplumunun güçlü üyeleri oldular.


Etrüsk çifti.

 


Tarquinia ya da Tarkhuna. Leoparlar Mezarından bir fresko.

Tarquinii (Etrüskçe Tarkh(u)na) Etrüsk kentlerinin en eski ve en önemlilerinden biri idi. Kentin güneyinde bulunan mineral kaynaklarından ötürü 8'inci yüzyıl gibi erken bir tarihte bir tecim özeği olarak ortaya çıktı. Livius'a göre, İÖ 509'da Roma monarşisinin devrilmesinden sonra, Tarquin Superbus'un ailesi tahtı yeniden ele geçirmek için kurduğu komploda Tarkhuna ve Veii kentlerinin desteğini aldı. Romalılar girişimi boşa çıkardılar. Tarkhuna 4'üncü yüzyılda politik ve sanatsal olarak bir yeniden diriliş yaşadı. Kelt istilasından zarar görmeyen Tarkhuna İÖ 385'te tüm daha önce denetlediği toprakları kolonileştirdi. İÖ 358'de Tarkhuna yuttaşları 307 Roma askerini yakaladılar ve öldürdüler. Bunun arkasından patlak veren savaş İÖ 351'de bir ateşkes anlaşması ile sona erdi. Kent bilinmeyen bir tarihte Roma egemenliği altına girdi.



📹 Etruscan Necropolises of Cerveteri and Tarquinia (VİDEO)

📹 Etruscan Necropolises of Cerveteri and Tarquinia (from UNESCO/NHK) (LINK)

These two large Etruscan cemeteries reflect different types of burial practices from the 9th to the 1st century BC, and bear witness to the achievements of Etruscan culture. Which over nine centuries developed the earliest urban civilization in the northern Mediterranean. Some of the tombs are monumental, cut in rock and topped by impressive tumuli (burial mounds). Many feature carvings on their walls, others have wall paintings of outstanding quality. The necropolis near Cerveteri, known as Banditaccia, contains thousands of tombs organized in a city-like plan, with streets, small squares and neighbourhoods. The site contains very different types of tombs: trenches cut in rock; tumuli; and some, also carved in rock, in the shape of huts or houses with a wealth of structural details. These provide the only surviving evidence of Etruscan residential architecture. The necropolis of Tarquinia, also known as Monterozzi, contains 6,000 graves cut in the rock. It is famous for its 200 painted tombs, the earliest of which date from the 7th century BC.


Source: UNESCO TV / © NHK Nippon Hoso Kyokai (URL)

 



 

LATİNLER. Değişik lehçeleri ile ortak bir Latin dilini konuşan halklar da benzer olarak bağımsız kent-devletlerinde yaşıyorlardı. Latium'un Latin halkları başlıca savunma amaçlı bir "Latin Ligası" oluşturdular. Sabinler, Volsci, Aequi, Hernici ve Aurunci tümü de Liganın üyeleri idiler. Birliğin en güçlü Latin kent-devleti olan Alba Longa 6'ncı yüzyıl ortalarında Roma tarafından yok edildi. İÖ 498'de Regillus Gölü savaşında Roma üstün geldi ve bundan sonra Liga Roma genişlemesinin aracı olarak kullanıldı. Hannibal'ın İtalya'yı işgali sırasında tüm Latin kentleri Roma'ya bağlı kaldılar. Roma bu halkların üyelerinin tam yurttaşlık haklarını ancak Toplumsal Savaştan sonra tanıdı.


Ligue-latine.

 

 



TANRILAR-TANRIÇALAR VE İNSANLAR

 

"Venüs'ün Doğuşu" (William-Adolphe Bouguereau; 1825-1905).

Venüs Roma mitolojisinde Truvalı Aeneas'ın annesi idi. Julius Sezar ve yeğeni Octavius Augustus Aeneas'ın soyundan geldiklerine ve Venüs'ün soy çizgisinden geldiklerine inanıyorlardı.

 

 

 

 

Roma Pantheonu tıpkı Roma toplumu gibi monarşik değildi. Kraliyet ya da Konsüllük tüm toplumsal istenci silen tekerk değildi. Ve sürekli genişleyen Cumhuriyet Roması sonunda bu istençsizliğin güçsüzlüğüne dayanamadı ve tekerkliğe geçmek zorunda kaldı. Çok geçmeden tek-tanrılı din de geldi ve İS 380'de resmi devlet dini yapıldı. Roma tanrılarının Pantheonu bir anıya indirgendi.



Sezar gibi Augustus da tanrılaştırıldı (İskender ve ardılları arasında da kendini tanrılaştırma uygulaması vardı).

 
 
"Venüs'ün Uyanışı" (Charles-Joseph Natoire).
 

 

 

 

İÖ 4'üncü yüzyılda Makedon kralı Kassandra'nın sarayında mitograf olan Messeneli Euhemeros (Εὐήμερος Euhēmeros) Yunan tanrılarının başlangıçta krallar, kahramanlar ya da halklarına iyilik yapan insanlar olduklarını ileri sürdü. Euhemerus'un görüşünü aktaran Diodorus’a göre, Euhemerus iki tip tanrı tanır. 1) İlksiz-sonsuz ve yok edilemez tanrılar, örneğin güneş, ay, yıldızlar, rüzgar gibi; ve, 2) dünyasal tanrılar, örneğin ölümsüz ün ve görkem kazanan Herakles, Dionysos ve Aristaeus gibi insanlar. Diodorus yaklaşık olarak 70 kez insanlığa hizmetlerinden ötürü tanrılaştırılan insanlardan söz eder.

Pagan tanrıların kökenleri insanların kendileridir ve daha sonraki monoteistik dinlerin soyut tanrıları ile benzerlikleri yoktur ve θεός sözcüğünün anlamı ona yüklenen kategoriler tarafından belirlenir. Yunanlılar daha insansal karakterler yüklerken, daha sonra Hıristiyanlar Theos'u yaratıcılık, ölümsüzlük, herşeyden güçlülük, her yerde bulunurluk gibi daha insan-üstü kategoriler ile tanımlamaya başladılar.

 
 
Hera. Zeus'un kızkardeşi ve karısı. Kızı Hera Herakles ile evlendi.
 
   
 
Hebe (Ἥβη) gençlik tanrıçası (Roma'da Juventas). Hebe Zeus ve Hera'nın kızları idi.
 

 

Yunanlılar arasında kimi kahramanların tanrılar oldukları konusunda yaygın bir inanış vardı. Bunların en iyi bilinenleri Asklepius, Herakles ( Ἡρακλῆς, Hēraklês; Roma: Herküles) ve Dioskuri'dir ve listeye Akhilles, Alabandus, Amfiaraus, Helena, İno gibi başkaları da eklenir. Pindar'a göre Hekakles hem kahraman hem de tanrıdır (heros theos). Oita Dağındaki ölümü ile Herakles Olimpos tanrılarının arasına katılır ve Hera'nın kızı Hebe ile evlenir. Daha önce Odysseia'da ve ayrıca Hesiodos'un yazılarında Herakles'in tanrılaşmasından söz edilir. İÖ 7'nci yüzyıldan kalma vazo resimlerinde de tanrılaşma miti görünür.

 
Herakles (Roma: Herküles)..
 
Askleipos, Yunan tıp tanrısı ve simgesel asası.
 

 

 

 

İliada'da Asklepios bir insan, çok yetenekli bir doktordur ve kendileri doktor olan iki oğulun babasıdır. Asklepios'un doğum ve ölüm miti Hesiodos'un Ehoiai'sinde görünürken, Pindar onu bir kahraman olarak görür. Asklepios ilk kez Epidarus'ta 6'ıncı yüzyılın sonlarında bir tanrı olarak görülmeye başlamış olabilir, ama kültün başlangıçları bütünüyle açık değildir. Bir Asklepios kültünün en erken kanıtı 5'inci yüzyılın başlarından kalma bronz bir plakadır. 5'inci yüzyılın ortalarında Asklepios büyük bir tanrı olarak görülmeye başladı. İÖ 421'de kült Pire'de Zea limanına getirildi ve 420'de Atina'da bir Asklepieion kuruldu.
 
"The Girdle of Venus," depiction of Jupiter and Juno on Mount Ida, oil on canvas by Antoine Coypel.
 
   
 

 



TİTANLAR VE TANRILAR

Titanlar ve Tanrılar

Yunan mitolojisinde Titanlar Uranıs (Gök) ve Gaia'nın (Yer) çocukları ve bunların soyudur. Hesiodos'a göre (Theogony) başlangıçta 12 Titan vardı: Okyanus, Koeus, Krius, Hyperion, İapetus, Kronus, Thea, Rhea, Themis, Mnemosyne, Phoebe ve Tethys. Titanlar Kronos'un önderliği altında onları yeraltı dünyasına (Tartarus) kapatan babalarına karşı ayaklanırlar. Sonra Kronos'un oğullarından biri olan Zeus babasına baş kaldırır ve 10 yıl süren Tanrıların Savaşından (Titanomakhia/Τιτανομαχία) sonra Titanlar yenilir ve Zeus tarafından Tartarus'un altındaki bir mağaraya hapsedilirler..

Yunan mitolojisinde "doğa güçleri" olarak görülen tanrılar Titanlardır. Tanrıların Savaşı (/Τιτανομαχία) ya da Titanların Zeus'un soyu tarafından devrilmesi Doğadan Tine geçiş olarak tasarımlanır.

 



DOĞAÜSTÜ

Karl Sagan Doğa ya da Evren yerine Kozmozu yeğler ve Kozmozun biricik Varlık olduğunu, Kozmozdan başka hiçbirşeyin olmadığını ve olamayacağını söyler. Bununla Kozmozun Biçimsiz Özdek, İdeasız Realite olduğunu demek ister. Herşey uzay-zaman süreklisi içindedir, herşey kütle-enerjidir. İdea yoktur. Biçim yoktur. İnsan mı? — Kozmoz değilse, o da yoktur.

“The Cosmos is all that is or ever was or ever will be.”

Belki de demek istediği Kozmoz-üstünün ya da Kozmoz-ötesinin olmadığıdır. "Ötesi" olmayan Kozmoz ya sonlu ya da sonsuzdur. Sonsuz ise, insan gözlem ve deneyiminin ötesinde olacak ve gözlem hiçbirşey söylemeyecektir. Sonlu ise, o zaman Big Bang kuramına daha uygun olacaktır.

İdea ne Özdek, ne Kütle, ne de Enerjidir. İdea her biri için her birini ne ise o yapan Biçimdir. Biçim olmadığında, Özdek olmayan bir Özdek, Kütle olmayan bir Kütle, Kozmoz olmayan bir Kozmoz soyutlamaları (ya da Biçimsiz Özdek, Biçimsiz Kütle, Biçimsiz Kozmoz) pozitivizmin eline kalan hiçlikler olacaktır.

 
   

"Venus Genetrix," Kallimakhüs'e yüklenen Yunan özgün yapıtın Roma eşlemi. Julius Sezar ailesinin Aeneas yoluyla Venüs'ten geldiğine inanıyordu.

 

Çağdaş natüralizm, materyalizm, pozitivizm bir zamanlar Aydınlanmanın yaptığı gibi boşinanç ile çarpışmayı başlıca görev sayarlar. Boşinancın, tansıkların, okkültüzmin, gizemciliğin karşısına bilimi çıkarmak düşmana verilen önemi ve ondan korkunun büyüklüğünü gösterir. Ama gizemciliğe, büyücülüğe, biliciliğe, cadılara vb. karşı bilim adına savaşmak doğal bilincin kendi ile bir iç savaş içinde mi olduğu sorusunu yaratır. Pozitivist çaba kendi içinde yatan bir düşmana, kendi usuna karşı kendini inandırma çabası olarak görünür.

Natüralizm Doğanın en üst olduğunu ve doğaüstünün olamayacağı çünkü Doğanın altının ya da üstünün olmadığı inancıdır. Doğa birdir ve başka herşey Doğadadır.
"Doğaüstü" terimi bilimsel anlak tarafından açıklanamayan herşeyi anlatmak için kullanılır.

Teknik olarak, "doğaüstü" terimi doğanın "üstü" olmakla özdekselin üstü olanı, tinsel olanı anlatır. Aynı şey "metafizik" terimi için de geçerlidir. Doğanın "ötesi" olan tindir ve duyu, duygu ve düşünce özdeksel değil, ama tinsel belirlenimlerdir. Natüralizm yalnızca Tini değil, Logosu, Usu da yok sayar.

"Bilimsel anlak" terimi pozitivist ve materyalist/natüralist bir bağlamda kullanıldığı zaman tinsel-entellektüel olanı ya dikkate almaz ya da doğrudan doğruya yok sayar. Bilim adına davrandığı sanısında olan Natüralizm Bilimin kendisini Doğanın başkası olarak, tinsel olarak reddetmeye itilir. "Doğaüstü"nün doğa yasaları tarafından açıklanamayanı anlattığı söylenir. Bu anlaşılabilir görünür ve tansıklar, paranormal ya da gizemsel denilen durumlar yalnızca açıklanamayan olmakla kalmaz, doğrudan doğruya usdışının, olmayanın alanına girerler. Ama pozitivist düşünce insan özgürlüğünün de doğa yasaları tarafından açıklanamayacağını anlayınca, ya özgürlüğü zorunluğa indirger, ya da "özgür istenci" bir yanılsama olarak yadsır.

Monizm her zaman kendi ile çelişir ve yapması gereken şey budur. Spinoza Töz ya da Tanrı ya da Doğa birdir dediği zaman, ilinekselin töze tözün kendisi kadar özsel olduğunu gözden kaçırdı. Leibniz monadlar çokluğunu biricik varlık olarak konutladığı zaman Çokun aynı zamanda Bir de olmaksızın çok olamayacağını gözden kaçırdı. Her iki felsefede de iyi olan herşey ancak arkhelerine bağlı kalmamalarına, kendileri ile çelişkiye düşmelerine bağlıdır.

Doğal bilinç nedensellik kavramını kullandığı ve nedenler dizisine baktığı zaman bir ilk neden, nedeni olmayan bir neden, bir saltık başlangıç aramaya yönelir. Causa sui, arkhe, devinmeyen devindirici, dolaysız, ilke ya da ilk gibi kavramlar bu arayışın sonuçlarıdır. Bu doğal mantık yine doğal bilinci özdeşlik ilkesini doğrulamaya ve karşıtlık ilkesini yadsımaya götürür. Yine aynı mantık Bir kavramını karşıtından soyutlamaya ve monistik ilkelere götürür. Analizin de sonunda daha öte bölünemeyen ilişkisiz, bağlantısız, karşıtlıksız bir yalın kavramına ulaşması beklenir.

 



NATÜRALİZM

Natüralizm

Natüralizme "bilimsel materyalizm" de denir ve doğa ve özdek kavramları arasındaki ayrım önemsenmeyerek bir yana atılır. Natüralizm yalnızca Doğanın varolduğuna duyulan inançtır.

Natüralizm bir inançtır ve hiçbir tanıtlama sunmaz, çünkü tanıtlama kavramı konusunda sorunludur, ve sonuçta tüm görgücülük eğilimlerinde olduğu gibi kuşkuculuğa dönmek zorunda kalır. Kuşkuculuk da bilgiyi yadsımasında ancak inanç, görüş, sanı gibi bilişsel belirsizliklere sarılmak zorunda kalır.


Doğa, özdek, töz, monad, istenç, ya da giderek simge, ben, olgu, metin, ayrım, türlülük, özdteşlik gibi tekil kategorileri tekillikleri içinde gerçek sayan ve karşıtlarını yadsıyarak usun kavramsal bütününü ya da dizgesel yapısını anlamayan tüm düşünme yolları aynı soyutlamacılık ortaktır. Bu bakış açılarının tümü de bir tür monizme sarılır ve böyle yaparak çoğulluğun ya da türlülüğün yadsındığını anlamaz. İnsan usunun niçin böyle tekil bir kategoriyi saltık yaparak ussal bütünü gözardı ettiği sorusuna yanıt duruma göre tarihsel, kültürel, kişisel açıklamalardan gelebilir. Ön-Sokratikler Su, Hava, Ateş, Toprak, Atom, Sayı, Bir ya da Varlık gibi tekillikler ile başladılar ve Platon ve Aristoteles bütünsel-dizgesel Logos kavramını getirinceye dek bu anlaşılabilir birşeydir.

Natüralizm ontolojik bir bakış açısı olduğunu söyler ve varlık problemini Doğa kategorisinde çözdüğüne inanır. Yalnızca Doğanın varlığını tanır, ve Doğa ile anladığı şey kendileri doğal olmayan soyut ilkeler ya da ilişkiler kapsar. Her monizm gibi paradoksaldir, başından kendini çürütür, ve her monizm gibi çelişkiyi sindirme yükümlüğünü yerine getirir.

Doğa doğduğu için dolaylıdır ve ilk ya da ilke değildir. Ama Natüralizm kendi ussal düşüncesini ciddiye almaz.

Natüralizme göre Doğa uzay ve zamanda varolan herşeyi kapsar. Kozmoz yalnızca doğal öğelerden (ya da kütle ve enerji) oluşur ve bilgi, düşünceler, mantık, matematik, us, değerler gibi fiziksel olmayan herşey fiziksel açıklamaya indirgenir (Hobbes devleti "politik cisim" ve etiği "fiziğin bir dalı" olarak görüyordu). Natüralizme göre Doğa "doğa yasaları" ile uyum içinde işler. Ama Natüralizm "doğa yasaların" kendilerinin biçimsel olmaları olgusu karşısında yalnızca "bilimsel açıklama" verememek bir yana, herhangi bir açıklama veremez, çünkü açıklama biçimsel kavramları gerektirir (Pozitivizm "açıklama" kavramının kendisini reddetmek ve yerine "betimleme" kavramını geçirmek zorunda kalır.) Natüralizm sıradan bilincin "doğaüstü" ile saplantının ürünüdür ve boşinancın usdışı yaratılarını ve doğaüstü varlıklarını çürütme çabasında kendisi yeni bir banalite türü yaratır.

Monistik özdek ya da doğa tasarımı biçim ya da doğa-yasası kavramını soyutlar. Monizm özdeşlik ilkesine bağlı kalarak "özdek özdektir" ya da "doğa doğadır" der. Karşıtlığın nesnelliğini düşünmek bu soyut düşüncenin yeteneğinin ötesindedir.

 



 

   🗺 Haritalar

🗺 (1) İTALYA İÖ 750 / (2) 🗺 İTALYA İÖ 400'LER, ROMA CUMHURİYETİ’NİN GENİŞLEMESİ / (3) 🗺 PUNİK SAVAŞLAR / 🗺 (4) ROMA GENİŞLEMESİ, İÖ 264 / 🗺 (5) ROMA CUMHURİYETİ VE KOMŞULARI, İÖ 58 / 🗺 (6) SENATORIAL PROVINCE, İS 177


İtalya, İÖ 750.


Roma, İÖ 3’üncü Yüzyıl.


Punik Savaşlar.


Roma Genişlemesi, İÖ 264 (Shepherd).


Roma Cumhuriyeti ve Komşuları, İÖ 58 (Cesare prima Gallia 58).


Roma İmparatorluğu, 117. Italy, governed directly by the senate, and the senatorial provinces are shown in pink.

SENATORIAL PROVINCE
senatorial province (Latinprovincia populi Romaniprovince of the Roman people) was a Roman province during the Principate where the Roman Senate had the right to appoint the governor (proconsul). These provinces were away from the outer borders of the Roman Empire and free from the likelihood of rebellion, and so had few, if any, legions stationed in them (thus lessening the chance the Senate might try to seize power from the Emperor). Governors of Senatorial provinces only had civil powers. They were often along the Mediterranean Sea.

The provinces were grouped into imperial provinces and senatorial provinces shortly after the accession of Augustus. (W)

PRINCIPATE
The Principate is the name sometimes given to the first period of the Roman Empire from the beginning of the reign of Augustus in 27 BC to the end of the Crisis of the Third Century in 284 AD, after which it evolved into the so-called Dominate[citation needed].

The Principate is characterised by the reign of a single emperor (princeps) and an effort on the part of the early emperors, at least, to preserve the illusion of the formal continuance, in some aspects, of the Roman Republic. (W)


 

 



   

📹 2019.10.15 — 1 (ROMA CUMHURİYETİ)


📹 2019.10.15 — 2 (DÜNYA TARİHİ)


SÜMERLER VE İDEALAR; TARİHSEL SÜREKLİLİK

Yunanlılar ve Romalılar Batı Uygarlığının beşiği olarak kabul edilir. Ama Yunanlıların da öncelleri vardır ve bu genel olarak Mezopotamya uygarlığıdır. Mezopotamya uygarlığı tarih-öncesinden tarihe geçişi yapan gerçek ilktir.

Tarihin doğuşu aynı zamanda etiğin de doğuşudur ve Mezopotamya'da "etiğin doğuşu" teriminin kendisi hak ve ahlak bileşenleri ile bütününde etiğin dışsal bir modelden esinlenmeksizin ve etkilenmeksizin idealardan doğuşunu anlatır. Sümerler yasalarını ve yasal kurumlarını, krallarını ve devletlerini, teknolojilerini ve ekonomilerini kendi uslarından yarattılar. Ve yaratılış, doğuş genel olarak oluş saltık yokluktan ortaya çıkış değildir. Yaratılış ya da doğuş önceden varolan bir gizilliğin edimselleşmesidir. Ortaya çıkan yokluk olarak yokluktan değil, belirli yokluktan, bir olumsuz varlıktan ortaya çıkar. Uygarlığın doğuşunda gizillik insan usundan başka birşey değildir.

Tarihsel süreklilik hiçbir tikel kültürün yalnızca kendisi olmadığını, başkası da olduğunu gösterir. Sümerler dışında hiçbir kültür sıfırdan başlamaz ve modern Batı uygarlığına dek gelen süreç sonlu kültür aşamalarının bir dizisidir.

Kültürler zorunlu bileşenleri ile dizgesel yapılardır. Göreli olarak ileri ve olgunlaşmış kültürler (örneğin Etrüskler) değişime direnç göstermek zorundadır, çünkü başkalaşım ortadan kalkmanın başka bir adıdır (kültürel süreduruma yenik düşen Etrüskler gelişen ve güçlenen Roma tarafından İÖ 2'inci yüzyılda bütünüyle assimile edildiler). Daha sonra, Roma İmparatorluğunun kendisi Hıristiyanlık tarafından dönüştürülmeye başladı. Bir bileşen olarak Hıristiyanlık (realitede ilkin ne kadar kötü biçimlenmiş olsa da, ve Roma'nın kendisinin yaratısı olmasına karşın) Roma tininin özsel öğeleri olan paganizm ve kölelik kurumu ile geçimsizdi. Dinsel ve politik bileşenlerinde bozulmaya başlayan İmparatorluk ilkin Batı bölümünde barbar Germanik kabileler tarafından yerle bir edilirken (5'inci yüzyıl), Doğuda ise "Roma" adını üstlenen Selçuklular ve Osmanlılar tarafından soğruldu (Fatih Sultan Mehmet ve Kanuni Sultan Süleyman kendilerini "Roma İmparatorları" olarak gördüler). ("Kutsal Roma İmparatorluğu" denilen feodal kabileler konfederasyonunun "Roma" ile en küçük bir ilişkisi yoktur, tıpkı etnik Germanik tarihçiler tarafından türetilen "Bizans" adının da "Roma" ile hiçbir kültürel ve politik ilgisinin olmaması gibi).

 



 

Roma Cumhuriyeti (İÖ 509 - İÖ 27).



📹 2019.10.08 — 1 (KAVRAMLAR)


📹 2019.10.08 — 2 (KAVRAMLAR)


İSTENÇ (DESCARTES, IV. MEDİTASYON)

İstek doğaldır, kendiliğindendir. İstediğimizi isteyemeyiz. İstek içgüdüden, dürtüden, itkiden doğar. Zorunludur.

İstenç özgürdür. Çünkü düşünür ve bilir. İstenç kendisinden başka birşey tarafından belirlenmez ve duyunç olarak kendinin nedenidir.


Descartes (IV. Meditasyon):
"İstenç yalnızca aynı şeyi yapmayı ya da yapmamayı (eş deyişle, onu doğrulamayı ya da yadsımayı, onu izlemeyi ya da ondan kaçınmayı) seçme gücünü taşımamızdan, ya da daha doğrusu yalnızca anlağın önümüze koyduğu şeyleri doğrulama ya da yadsımada, izlemede ya da kaçınmada hiçbir dışsal kuvvet tarafından belirlenmediğimizi duyumsamaktan oluşur."

"Öyleyse yanılgılarım nereden doğar? Yalnızca istenç anlaktan çok daha geniş bir alana yayıldığı ve onu aynı sınırlar içerisinde kısıtlamayıp anlamadığım şeylere de genişlettiğim için; öyle ki, istencin kendisi bunlara ilgisiz olduğu için ⌜çok kolayca yoldan çıkar ve iyi yerine kötüyü, ya da doğru yerine yanlışı seçer⌝ ve böylece yanılgıya ve günaha düşerim."


Descartes moral yargıdan söz etmektedir ve bu duyunç olarak istencin işlevidir.

 



SONLULUK, DOĞA, YARATILIŞ, TÜREYİŞ, VARLIK VE VAROLUŞ

SONLULUK, DOĞA, DOĞUŞ, YARATI, YARATIŞ
Homo sapiens Doğadan evrimlenir.
Doğa yaratmaz, evrimlenir ve Doğa homo sapiense dek evrimlenir.
Doğanın ereği homo sapienstir.
Homo sapiens Doğa + Tindir.

Doğa doğar ve doğduğu için sonludur ve türevsel, ikincil, dolaylı vb. olan arkhe değildir.

Doğuş, yaratış, türeyiş, üreyiş vb. tümü de önceden varolan bir gizilliğin ortaya çıkışını anlatır. Önceden varolan yokluk durumunda değil, gizillik durumundadır.

Yokluktan yokluk gelir anlatımı yokluğun var olduğunu gözardı eder. Buna göre Yokluk daha şimdiden karşıtlığın doğrulanmasıdır ve bu ilk karşıtlık Oluştur.

Genel olarak varlık genel olarak yokluktan gelir ve olmayan birşeyin olmasını anlatır. Ex nihilo nihil fit ya da yokluktan yokluk olur anlatımı belirli-varlığın yokluktan gelemeyeceğini anlatır.

Varlık saltık olarak yalın, dolaysız, soyut, boş, içeriksiz, vb.dir. Kendinde Yokluk bile değildir, çünkü "kendinde" bile değildir ya da varlığın "kendindesi" yoktur çünkü o zaman hem varlık hem de "kendinde" olacak, çünkü "kendinde" Varlıktan başka birşey olacaktır. Ve Varlık o olmayan Yokluk ile karşıtlık içinde durur. Eğer mantıksal bir bağıntı olan karşıtlığı "içerik" olarak alırsak, o zaman varlık kendinde yokluktur diyebiliriz ve bu ise soyut, yalın, dolaysız varlığı belirli birşey, belirli-varlık yapacaktır.

Belirli-varlık birşeydir ve birşey ancak birşeyden, "başka" birşeyden gelir.

"Yaratış" varoluşa getirmek, var olmayanı var etmek olarak tanımlanır. Varoluş zeminden gelir ve varoluş zeminde daha şimdiden kendinde ya da gizil olarak kapsanır. Varoluş Varlık değildir, çünkü Varlığı kapsar ve başka şeyleri da kapsar.

Yaratılan yaratıcı olamaz çünkü yaratılanın yarattığı onda daha şimdiden bulunuyor olmalıdır ve bu bulunuş kökensel yaratıcıdan kazanılmış olmalıdır. Kökensel yaratıcının yaratıcısı olmadığı için kendinin nedeni ya da causa sui terimi ile anlatılır ve dolaysız ya da ilk olan demektir — saltık ya da soyut anlamda. Ama gerçekte, ya da kavramda, dolaysızlık ya da soyut olanaksızdır çünkü dolaysızlık dolaylılığın dışlanması ile, Bir Çokun dışlanması ile belirlenir ya da dolaylı kılınır.

"Doğuş" bir varoluş kazanma kipidir ve yalnızca varlık kazanmayı anlatmaz, belirli bir varlık kazanmayı, soyut varlıktan daha çoğunu kazanmayı anlatır.

Uzay, Zaman ve Özdek ilksiz-sonsuzdur ve bu kavramlar doğal sürecin öncülleridir. İlksiz-sonsuz olan oluşmaz, doğmaz, yaratılmaz. Doğan ya da yaratılan salt uzay, zaman, özdek değil, birşey, belirli bir özdektir. Galaxi doğar ya da ortaya çıkar, ama onu oluşturan bir zeminden, örneğin engin bir quark kütlesinden doğar.

Gelişim kavramı bir gizillik ve edimsellik, bir başlangıç ve bir erek (telos) imler.

En yalın özdeksel evren durumu, en soyut özdeksel durum kendinde homo sapiense dek evrimlenecek bir gizillik kapsar. Doğal bilinç buna Tanrı der. Bilim Logos/Us der.

Telos, Logos, Nous, İdea gibi kavramlar salt duyusal olana varlık yükleyen doğal bilinç tarafından kuşku ile karşılanır. Bu bilinç materyalist kipinde yalnızca özdeğe varlık yükler ve Tanrının özdeksel ve Devletin cisimsel olduğunu, genel olarak var olanın özdeksel olduğunu ileri sürer (Hobbes). Ya da, tinsel olanın varlığını doğruladığı zaman, iç duyguyu ahlakın temeli yapar ve ahlakın kendisini geçersizleştirir (Locke, Hume; haz ve acı; hedonizm). Ya da, tinsel düşünceyi özdeksel doğa ile ilişkilendiremediği ve İdeayı aşkın saydığı için bilgiyi reddederek kuşkuculuğa döner (Kant).

TELOS (τέλος) henüz varolmayan, varoluşa çıkmamış, edimselleşmemiş olanaktır. Negatif olarak, gizil olarak vardır. Kavramsal bir yapıdır. Telos bir çelişki, ideallik ve reeelik arasındaki bir karşıtlıktır ve karşıtlığın ortadan kalkması ereğin realizasyonu ya de varoluşa, edimselliğe çıkmasıdır. Doğa alanında Erek bilinçli değildir ve doğal bilinç Ereği bilinçli olarak gördüğü zaman ona "Tanrı" diyerek kişisellik yükler. Ateist bilinç de aynı şeyi yapar ve Telosun bilinçli olması gerektiğini sanarak onu yadsır.

 



TELEOLOJİ

TELEOLOJİ
Doğa evrimlenir ve evrim kavramının kendisi teleolojiktir.

Mekanikte hiçbir gelişim gizilliği, hiçbir içsel belirlenim yoktur ve mekanik nesneler ancak kuvvet aracılığıyla ilişki içinde dururlar. Mekanik alanında özdek ilkin kütle olarak belirlenim kazanır ve kütle dolaysızca çekmenin ve itmenin birliği olarak kuvveti gerektirir. Tıpkı uzay ve zaman gibi özdek de kendinde niceligi ya da sonsuz bölünebilirlik olanağını kapsar ve bu bölünebilirlik (özdek durumunda, itme kuvveti) ancak bölünmeye yetenekli olan bütün (özdek durumunda, çekme kuvveti) yoluyla olanaklıdır. Özdek ya da belirli özdek olarak kütle kuvvet olan karşıtlık yoluyla olanaklıdır. Özdeğin bölünebilirliği salt bir çelişki olan Atom kavramının kökenidir, çünkü Atom bölünemez kütle demektir ki, bir çelişkiden başka birşey değildir. Daha öte kütle belirlenimleri (quark ya da bulunabilecek daha da küçük parçacıklar) fiziğin gerçek Atoma, özdeksel çelişkinin kendisine ulaşma özleminin sonuçları olacaklardır.(çağdaş fiziğin kullandığı "atom" sözcüğü yanlış bir adlandırmadır, çünkü elementleri oluşturan "atomlar" gerçek "atom/kesilemez" değil, tersine kendileri sonsuz sayıda Atomdan oluşan kütlelerdir.

Kimya alanında nesne mekanik kuvvetin dışında bir eğilim, ya da bir eğinim kazanır ve bu "yük" ile belirlenir. Yüklü atom yüklülüğünü karşıtı olan başkası ile, yüksüz atom ile ilişkisi yoluyla kazanır. Buna göre Kimya alanı görelilik ya da ilişki alanıdır ve bu karşıtlık ilişkisi atomu ya da molekülü devime belirleyen etmendir. Gene de kimyasal tepkime durumunda henüz bir ereksellikten söz etmek gereksizdir ve nedensellik kavramı bu bölge için bütünüyle yeterlidir. Bir kimyasal molekülü oluşturan bileşen moleküllerin ya da yüklü atomların bağlar kurarak yeni bir molekül yapısı oluşturmaları mekaniğin salt kütlesel dinamiğinden ayrı olarak bir içsel belirlenim kapsıyor görünür, ama bu belirlenim en sonunda salt mekaniğe indirgenebilecek bir devime götürür ve bu durum kimyayı mekaniğe indirgeme eğilimini yaratır. Benzer yükler birbirini iter ve karşıt yükler birbirini çeker demek her iki durumda da mekanik kuvvet kavramını uygulamaktır.

Kimyasal yapı ancak DNA'da mekanik ve kimyasal olanın ötesinde bir gizillik, Yaşama geçiş gizilliği kazanır ki, bu salt kimyasal-özdeksel belirlenimden daha ötesi olarak dirimliliktir. Kimyasal molekül Yaşam üretmeye programlanmış bir yapı olarak, bir ereği olan bir nesnellik olarak görünür. Ereksel DNA kendini belirleyen bir yapıdır ve mekanik ve kimya alanlarına sınırlı dışsal belirlenimden daha çoğunu kapsar. Ereksiz DNA gibi bir soyutlama yapılırsa, bu salt ölü bir özdeksel yapı olacak ve hiçbir gizillik ve gelişim olanağı kapsamayacaktır. DNA'da kimya kimyanın kendisinin ötesine geçer, içsel belirlenimi ile ondan daha çoğu olur. Burada gizillik bir erektir ki doğası kendini edimselleştirmek, kendine dışsal varoluş vermektir. Erek edimselleşeceği için erektir.

Özdeğin mekanik ve kimyasal süreçleri teleolojik süreç yoluyla biyolojik süreçlere geçer.

Yaşam özdeğin teleolojik sürecinin sonucudur. Yaşam örgensel-olmayan doğaya, özdeksel doğaya dayanmasına karşın özdekten daha çoğudur, özdekselin ötesinde ondan başka bir tözdür. Beden özdekseldir, ama Ruh ile birliği nedeniyle örgenseldir, bedendir, ve bedene özünlü "yaşam" öğesi onu baştan sona teleolojik bir süreç yapan şeydir. Dirimli bireysellik dirimsiz nesne gibi salt dışsallığa güdümlü değildir ve kendi iç örgensel özüne güdümlü olarak sürekli değişim ve gelişim içindedir. Doğada varolan Yaşam, bitkisel ve hayvansal yaşam alanları tin alanına geçiş için öncülleri oluşturur. Yaşam İdeasının insanda erişeceği tinsellik duyu, duygu ve düşünce kıpılarını kapsar ve bu üç tinsellik özdekselliği temel alsa da özdekten bütünüyle başka, giderek onunla karşıtlık içinde duran bir tözsellik alanı oluşturur.

 




İNANÇ, BİLGİ, TANITLAMA

Bilim ve felsefe bir yetke sorunu, bir inanç sorunu değildir. Ve gene de tüm bilimler durumunda olduğu gibi felsefede de tanıtlama sorunu çözülmesi gereken birincil sorun olarak durdur ve bilgi kendini inanç, görüş, sanı, kanı gibi bilinç durumlarından ancak ussal-kavramsal tanıtlama aracılığıyla ayırdeder. Bilgi sorunu birincil olarak bir tanıtlama sorunudur.

Görgül tanıtlama denilen şey kavramların zayıf dışsal bağıntılarıdır, çünkü doğa yasaları başlıca yineleyen deney ve gözlemlerden yapılan genellemeler yoluyla türetilir. Bu tür tümevarımlar evrensele erişemez (ve görgücülük evrenseli yadsır). Görgül bilgi olasılık düzleminde kalır. "Görgül doğrulama" adı verilen sınama işlemi gerçekte tümevarımı değil, yalnızca kendini sınar.

Geometrik tanıtlama doğa bilimlerinin tümevarım yönteminden daha iyi, daha güvenilir görünür, ama geometrik yöntemin dayandığı belitlerin kendileri tanıtlanmamış öğeler üzerine dayanır.

Felsefi tanıtlama kavramın tanıtlamasıdır ve tüm kavramların dizgesel bağıntılarında sonlanır.

 



DEVLET VE DİN

Devlet kavramı evrensel insan haklarını, duyunç özgürlüğünü ve yasa egemenliğini kapsar. Evrensel insan haklarını tanımayan reel devletler (örneğin Çin, İran, İsrail) devlet kavramına uygun olmayan geri devletlerdir.

Monarşi durumunda tüm hak krala ya da imparatora aittir ve ayrıca bu hak genellikle "tanrısal" haktır (Napoleon bile Katolik Kilise tarafından kutsanmayı kabul etti).

Din kavramı evrensel insan haklarını kapsar, çünkü Tanrı tüm insanları eşit olarak yaratır. Müslümanlıkta tüm insanlar Tanrının kulları, ve Hıristiyanlıkta tüm insanlar Tanrının oğulları ve kızlarıdır. Şiilik, Yahudilik, Hinduizm gibi dinler din kavramına uygun düşmezler, çünkü bunlarda evrensel insan hakları tanınmaz ve belli insanlar insanüstü sayılır, ya da belli bir etnik grup "seçilmiş halk" sayılır, ya da insanların (Vedalara göre) doğal olarak eşitsiz Kastlara ayrıldığı kabul edilir.

Hıristiyanlık ve Müslümanlık, pozitif öğretileri ile çelişki içinde, insanlar arasında hak eşitsizliğini ve köleliği kabul etmez. Dinsel metinler ve yorumlar din kavramını uygun düşmeyen pozitif öğeler ile yüklüdür ve bu dışsal öğeler kültüre aittir. Hıristiyanlık üç Tanrının Birliğini, Tanrı, Oğul ve Kutsal Tinin eşit tanrısallığını kabul eder. Müslümanlık tek Tanrının varlığını kabul eder.

Din gerçekliğe arı kavramsal düşünce yoluyla değil, imgeler ve tasarımlar yoluyla ulaşmaya çabalar.

Yahudilik İsrail kabilelerine sınırlı etnik bir dindir.

Hıristiyanlık ve Müslümanlık etnik ya da ulusal değil evrensel dinlerdir.

Yahudiler etnik olarak Semitik halklar ailesine ve linguistik olarak Afro-Asyatik diller ailesine aittir.

‘Etnik din’ programı zorunlu olarak tarihsel anomalilere götürür.

Deuteronomy 6:14-15 (LINK)
“Başka tanrıların, çevrendeki insanların tanrılarının arkasından gitmeyeceksin.”

“Çünkü senin Tanrın EFENDİ aranızda kıskanç bir Tanrıdır. Yoksa senin Tanrın EFENDİnin öfkesi sana karşı alevlenecek ve seni yeryüzünden yok edecektir.”

Deuteronomy 6:13 (LINK)

“Tanrın olan EFENDİden korkacaksın, ona hizmet edeceksin ve onun adına yemin edeceksin.” (6.13)

📹 P POPE: “Personal Relationship with Jesus VERY DANGEROUS & HARMFUL.”

POPE: “Personal Relationship with Jesus VERY DANGEROUS & HARMFUL.” (LINK)

Katoliklikte inanç Katolik Kilisesinin aracılığını gerektirir ve insan ancak Kilise yoluyla İsa ile bir olabilir. İnsana kendi duyuncu yeteli değildir ve kurumsal kilisenin duyuncunu ödünç almalıdır.

Moral yargı bir yetke sorunu değil, bireyin kendi iç, öznel özgürlüğünün anlatımıdır. Moral yargının gelişimi durdurulabilir ve insanlar bütünüyle dışsal yetkenin "moral" normlarını kabul etmeye alıştırılabilir ve bu köleleştirme süreci çocuklukta başlatılır. Bu sözde "terbiye" ya da "eğitim" insandan özgürlüğünü alır, özerk duyunç gelişimini durdurur, ve insan iyiyi ve kötüyü ayırdedemez olur ve moral olarak bütünüyle duyarsızlaşır. Böyle kültürde ahlak dışsal yetkeye dayanan dışsal ahlaktır ve yetkenin yokluğunda kendi başına kalan insan moral yargıda bulunmaktan yoksundur.

 



 





Us, Doğa ve Tin; Felsefe, Görgücülük, Din; Spinoza, Hobbes



📌HEGEL'İN TİN DİZGESİ


Hegel'in "Nesnel Tin" Dizgesi

 




 

📌 İSTENÇ BELİRLENİMLERİ


İstenç Belirlenimleri

 




📌 İSTENÇ BELİRLENİMLERİ — HAK, AHLAK, ETİK


İstenç Belirlenimleri — Hak, Ahlak, Etik.

 




📙 Hegel, Tüze Felsefesi, s. 68 (Hak, Ahlak ve Etik)

 



📙 Hegel, Mantık Bilimi (KÜÇÜK), s. 347 (İdea)

 



📌 KÜLTÜR — İDEA


Kültür — İdea

 




 

📹 2019.10.01 — 1 (ROMA KRALLIĞI)


Notlar

TANITLAMA VE DOĞAL BİLİNÇ
Bilgi tanıtlama üzerine dayanır. Geometrik teoremlerin tanıtları belitler üzerine dayanır. Geometrik yöntemde belitlerin kendileri de tanıtlama gerektirdiği için, geometrik tanıtlama bile doğal bilinçte doksaya indirgenir, gerçek anlamda bilgi vermez ve kavramsal tanıtlamaya gereksinir.

Geometrik yöntemde sorun kavram bağıntıları yerine tasarım bağıntıları üzerine kurulu olmasıdır.

Tanıtlamanın kendisinin bilgisinden yoksun doğal bilince tanıtlama sunmak umutsuz bir girişimdir. Bütün bir kültür bilgi üzerine değil, doksa ya da sanı üzerine dayanır.

Tanıtlama kavramının kendisinin bilgisizi olan doğal bilince tanıtlama sunmanın anlamı yoktur. Salt anlak düzlemine sınırlı bilinç bilgiye erişemez ve sanı, inanç, kanı, görüş, izlenim vb. düzleminde kalır.

TARİHSEL BİLGİ
Geçmiş olayların bilgisinde zamansal ve olgusal sağınlık yoktur, ve tarihler, olaylar, adlar vb. ancak yaklaşık olarak bilinir. Krallık Roması durumunda tarih bir mit ve olgu karışımına bozulur. Kültür Logosa ancak yaklaşabilir.

 




📹 2019.10.01 — 2 (ROMA KRALLIĞI)


Notlar

Fenomen, olay, olgu, izlenim vb. ancak yorumlanabilir, ve fenomenin, olgunun vb. "bilgisi" denilen şey bilgi değil ama sanı ya da doxa ya da görüştür ve bir görüşün, sanının, yorumun "doğru" olması olanaksızdır. Oluş sürecinde olan nesneler bilgi konusu değildirler.

 




   

Roma Krallığı (İÖ 753-509).


Arkaik Dönem Sanatı — 1.

 


 

 

 


İdea Yayınevi Site Haritası | İdea Yayınevi Tüm Yayınlar
© Aziz Yardımlı 2018-2019 | aziz@ideayayinevi.com