Video (3)
Etik ve Küreselleşme / CKM 2017-18
Aziz Yardımlı

 

Etik ve Küreselleşme / CKM 2017-18 (3) / Kültür ve Etik


 

 

 

 

Etik ve Küreselleşme / 2018.06.21 CKM

Etik ve Küreselleşme — 2018.06.21



     

Etik

Etik — ἠθικός (ethikos), ἦθος (ethos/alışkanlık)

  • Hak
  • Ahlak
  • Etik
      • Aile
      • Toplum
      • Devlet
                • Anayasa
                • Uluslararası İlişkiler
                • Dünya Tarihi

 

Doğal bilinç etik (törellik) ve ahlak kavramlarını ayırdedemez ve sık sık bir duyunç işlevi olan ahlakı etik yerine alır.

  • Etik hak ve ahlak alanlarını öncülleri olarak alır.
  • Etik aile, toplum ve devlet için normlar ile ilgilidir.

 

  • Ahlak içsellik alanıdır. Etik dışsallık alanıdır.
  • Ahlak "gerek" alanıdır. Etik "dir" alanıdır.

 

Bir yandan, etik olan herşey moral olarak aklanmış olduğu için etik olan moral olan gibi görünür. Öte yandan, etik kavramının kendisi imlediği doğruluk, dürüstlük, haklılık belirlenimlerinden ötürü moral yargı ölçütü olarak görünür. Ahlak temeldir. Etik ahlak üzerine dayanır. Ya da, etik norm moral olarak aklanmalıdır.

Etik normların sorgulanamaz moral normlar olarak geçerli olması kültürün pıhtılaşmasıdır. Alışkanlık etik normları değişmez geleneklere çevirir ve gelenek sorgulanmadığı ve yalnızca "geldiği" için davranış ölçütü olan normdur. Gelenek kendini moral olarak aklama gereksiniminde değildir çünkü sorgulanmaya bağışık olduğu için gelenektir. Gelenek genel olarak etik normu akladığı düşünülen tanrısal yetkenin ya da monarşik yetkenin ya da ne olursa olsan herhangi bir başka dışsal yetkenin yerini almış olan budalalığın yetkesinden yararlanır.

Etik özgürlük gerektirir. Özgürlük-öncesi kültür biçimleri için etik yapılardan söz edemeyiz. Aile, toplum ve devlet istenç belirlenimleridir ve ancak istenç özgürlüğü altında ortaya çıkarlar. Taş devri etiği, feodal etik, halk etiği, kitle etiği gibi terimler birer oxymorondur.

Etik normlar tarihsel ve görelidir ve bu onların kalıcı olamayacakları anlamına gelir. Ataerkil bir aile yapısının normları alışkanlık zemininde etik olarak görünürken, modern eşitlik kavramına sarılan duyunç bu "etik" yapının gerçekte haksız, ahlaksız ve etik-dışı olduğu yargısına götürülür. Ya da bir lonca düzeni benzer olarak özgür tüzel kişi kavramının bilinci tarafından haksız, ahlaksız ve etik-dışı olarak yargılanır.

Modern etik duyunç özgürlüğü üzerine dayanır

Modern etik kendiliğinden oluveren birşey değildir. Bilinçsiz bir alışkanlık etiği değildir. Özgür istencin etiği olması bilgi üzerine dayanması demektir. Modern etik duyunç özgürlüğü üzerine dayanan sürekli yenileşme etiğidir. Tüm etik belirlenimler ortaya çıkar çıkmaz eskir, çünkü duyunç yetersizliklerine, geriliklerine, kabalıklarına dayanamaz.

Hak özgürlüğün (istencin) anlatımıdır ve ancak özgür insanın hakları vardır çünkü ancak özgür insan haklarını bilir. Hak, ahlak ve etik kavramları tümü de ancak bilgi ile birlikte oldukları ya da bilindikleri düzeye dek gizillikten edimselliğe yükselirler. Bir serf, bir kul, bir imparatorluk uyruğu kendi haklarının bilincinde değildir ve efendisi olan tekerkin onun için uygun gördüğü hak düzeyi ile yetinir. Uyruklar için tüm hak tekerke aittir, ve dahası sık sık tanrısal bir kayra dolayısıyla aittir. Yine, kullar, serfler vb. için bütün bir moral yaşam dışsal yetkeler tarafından belirlenir ve bu ön-modern karakterler için duyunç özgürlüğü gibi bir sorun yoktur, moral yargıda bulunmak onların işi değildir. Bütününde, ön-modern bilinçte yasa egemenin istencidir ve uyruğa yalnızca boyun eğmek, alışmak ve körelmek düşer.

Etik realite etik idealiteye erişinceye dek etik değildir.

Özgürlüğünün, istencinin bilincini kazanan insan için hak onun özgürlüğünün belirişidir; moral olarak neyin iyi ya da kötü, haklı ya da haksız vb. olduğuna kendi duyuncu ile karar verir, ve yasa onun kendi istencinin anlatımıdır. Tüm bu üç alanda da bilgi istence eşlik eder ve özgürlükleri özbilinçli istençleridir.

İstenç ilkin dolaysız, düşüncesizdir ve hakkı üzerinde hiçbir sınır tanımaz: Tüm dünya, tüm evren istence onun hakkı olarak görünür. Giderek insanları bile birer nesne düzeyine indirger, onları köleleştirir, ve bunun haksızlık olmadığını, aslında hak olduğunu düşünür (örneğin John Locke'un yaptığı gibi). Ve bütün bir kıtayı kendi adına ya da kraliçesi adına mülkiyet edinir. İstencin isteyemeyeceği, hakkı olarak göremeyeceği hiçbirşey yoktur. Herşey egoya, bene ait görünür.

İstencin bu dolaysızlıktan, bu sınırsızlıktan kendine dönmesi, kendini sorgulaması, duyuncun yargısı altına düşmesi ahlak alanını oluşturur. Bu içsellik ya da koşulsuz özgürlük bütünüyle soyut olarak öznellik alanıdır. Duyuncun yargılayamayacağı hiçbirşey yoktur.

Etik haklı ve ahlaklı olanın Aile, Toplum ve Devlet normlarında nesnelleşmesi, gerçek, somut, edimsel özgürlüktür.

 



Etiğin "Türleri"

Etik ve “Türleri”

Etik kolleksiyoncuları etik türlerinin listesini sıralamaya bayılırlar (örneğin Wikipedia, Ethics).

Felsefecinin işi etik öğretiler, modeller ya da kuramlar üretmek değildir, çünkü hiçbir insan başka hiçbir insan için ahlaksal yargıç değildir ve hiçbir insana duyuncun işlevini üstlenerek insanlık için plastik etik kuramlar üretme hakkı verili değildir. Etik kuramlar icat etme ve önerme eğilimi özgürlüksüz ve istençsiz despotik bilinçte bulunur.

Bilgisiz etik ön-modern despotik tutucu kültüre özgü alışkanlık etiğidir.

Hedonizm ve bunun alt-türleri (Kireanik ve Epikürcü hedonizmler), pragmatik etik, yararcı etik, deontolojik etik, sonuç-etiği (Konsequentialismus), pozitivist etik, giderek ‘nihilist’ etik tümü de istenç ve özgürlük kavramlarına hakkını vermedikleri düzeye dek etik-dışı kuramlardır.

Hedonist ‘etik’ türleri haz ve acı duygularını moral olmanın ölçütü olarak alır ve kuramlarında haz verinin iyi ve ahlaksal, ve acı verenin kötü ve yanlış olduğu ölçütüne göre çıkarsamalar yaparlar.

İdeoloji doğal hak kavramını reddetmesi zemininde a priori etik-dışıdır ve evrensel insan haklarına, duyunç özgürlüğüne ve yasa egemenliğine karşı amansızca ve acımasızca çarpışır.

Ödev uğruna ödev ya da kategorik imperativ kuramı duyuncun tikel ödev üzerindeki yargısını reddeder. Ödev pekala tikel durumlarda etik-dışı olabilir.



Despotik “Etik”

Despotik “Etik”

Dışsal ahlak ve alışkanlık "Etiği"


Özgürlüksüz ön-modern kültürde insan içine doğduğu kültürün ailesel, toplumsal ve politik normlarına uygun olarak şekillendirilmek üzere işlemden geçirilir, ezilir, dövülür, bükülür, yamulur ve sonuçta ortaya bir alışkanlıklar pıhtısı olmuş insan çıkar. Bu onun gerçek "kendisi" değildir. Böyle donuk kültürlerde "ahlak" denilen şeyin işlevi ahlakın kendisinin bastırılmasıdır. Başka bir deyişle, duyuncun köreltilmesidir. Duyunç gerçekte özgürlüğün tözüdür ve bütünüyle içsel ya da özneldir. Ona hiçbir dışsal güç erişemez, dokunamaz ve hiçbir dışsal yetke ne olursa olsun onu zorlayamaz.

Duyunç her insan yetisi gibi gelişme belirlenmiş bir yeti olduğuna göre, gelişmemişliği sürekli yanılgı içinde olması demektir. Ama despotik duyunç yanılmaz çünkü gelişmez. Ya da, işlevsel olmadığına göre edimsel olarak yoktur ve sessizce salt bir gizillik olarak kalmayı sürdürür.

Öyle görünür ki alışkanlığın pençesinden kurtulan duyuncu ancak ve ancak korku ya da terör durdurabilir ya da dondurabilir. O zaman bile insan korkmanın doğru ve moral olduğu yargısında bulunur.

Gelenek kültüründe insana dışsal moral normlar dayatılır ve insan onları üzerindeki yetkeler tarafından hazırlanmış olarak alır. Ön-modern kültürlerin "etik" yapılarından söz edilebileceği düzeye dek, böyle etik-karakter insan gizilliğinin, insan yetilerinin gelişiminin durdurulması, bastırılması, insanın büyümemesi ve küçük kalması demektir. Despotik karakter her zaman bir çocuk karakteridir.

Musa'nın yasaları böyle dışsal duyunç işlevini görürler. Arkalarında acımasız ve amansız bir Yehowa vardır ve boyun eğmemek sonsuz ceza demektir. Bütün tarihleri boyunca belirli bir toprağa yerleşemedikleri ve sürekli göç durumunda oldukları için, İsrail oğulları kentsel bir yaşam biçimini ve ona bağlı etik karakteri geliştiremediler. Dünya görüşleri içlerinde yalnızca geçici olarak yaşadıkları ama bütünleşemedikleri yüksek kültürlerden ödünç alındı. Göçebe kabilelere ancak dışsal buyruklar yoluyla etik yapıya benzer birşey kazandırılabilirdi. Musa'nın buyrukları aynı zamanda İsrail oğullarının neleri bilmediklerini ve nasıl yaşadıklarını gösteren belgelerdir. Mısır ve Mezopotamya kültürleri yerleşik kent kültürleridir ve bütün bir Batı uygarlığının kültürel temeline katılırlar. Musa "etiği" üzerine kurulu bir "uygarlık" düşüncesi paradoksaldir. Geleneksel Musa figürü Mezopotamya'nın yürürlükteki etiğini İsrail oğullarına ancak bir korku mitolojisi temelinde kabul ettirmeye çalışır. Eski Ahit yazarları mitolojilerini Mısır, Sümer, Babil ve başka Mezopotamya kaynaklardan türettiler. Mısır ve Mezopotamya'da insanların kent yaşamı gereği uydukları yasalar ve töreler İsrail kabileleri durumunda ancak korkutucu ve cezalandırıcı bir tanrının buyrukları olarak geçerli olabilirdi.

Korku üzerine dayanan bir buyruklar ahlakı duyunç özgürlüğü kavramını reddeder.

Musa’nın On Buyruğu

Musa’nın On Buyruğu

Geleneğe göre Eski Ahit'in ilk beş kitabının (Pentateuch = Genesis, Exodus, Leviticus, Sayılar ve Deuteronomy) Musa tarafından yazılmıştır. Gerçekte İÖ 6'ncı yüzyıldan İÖ 2'nci Helenistik yüzyıla dek süren uzun bir bileşim döneminde değişik yazarlar tarafından yazılmış, sürekli olarak yeniden düzenlenmiş, eklemeler ve çıkarmalar yapılmıştır. Birçok elin ve birçok yüzyılın işi olarak, Eski Ahit ne tarihsel olarak doğru veriler sunar ne de moral bir nitelik taşır.

 

  1. You shall have no other Gods but me.(Eski Ahit başka tanrıların varlığını yadsımaz. Bir tanrılar çokluğu arasında yalnızca biri İsrail oğullarının tikel tanrısıdır ve eğer burada "monoteizm" olacaksa, bu tikel bir "monoteizm" türüdür. Elohim ya da Yahweh henüz ne Evrensel ne de Birdir. Buna göre Hıristiyanların Tanrısı da Yahudiler için yalnızca bir "başka" tanrıdır. Bu tablo içinde Yahudiliğin ve Hıristiyanlığın değişik "monoteizm" türleri olması gerekecektir.)
  2. You shall not make for yourself any idol, nor bow down to it or worship it. (Bu madde On Buyruğun Katolik listesinde bulunmaz. Roma Katolik Kilisesi için kemikler, yontular, pencere süsleri ve daha başka ıvır zıvır da kutsal tapınma nesneleridir. Bugün bile papa Meryem heykellerini öpmeyi ve kutsal saymayı sürdürmektedir.)
  3. You shall not misuse the name of the Lord your God.
  4. You shall remember and keep the Sabbath day holy.
  5. Respect your father and mother.
  6. You must not commit murder.
  7. You must not commit adultery.
  8. You must not steal.
  9. You must not give false evidence against your neighbour.
  10. You must not be envious of your neighbour's goods. You shall not be envious of his house nor his wife, nor anything that belongs to your neighbour.

 

Abbreviated Catholic Ten Commandments:
(Bu listede yukarıdaki ikinci madde kapsanmaz.)

  1. I, the Lord, am your God. You shall not have other gods besides me.
  2. You shall not take the name of the Lord God in vain
  3. Remember to keep holy the Lord's Day
  4. Honor your father and your mother
  5. You shall not kill
  6. You shall not commit adultery
  7. You shall not steal
  8. You shall not bear false witness
  9. You shall not covet your neighbor's wife
  10. You shall not covet your neighbor's goods

 

Abbreviated Protestant Ten Commandments:

  1. You shall have no other gods but me.
  2. You shall not make unto you any graven images
  3. You shall not take the name of the Lord your God in vain
  4. You shall remember the Sabbath and keep it holy
  5. Honor your mother and father
  6. You shall not murder
  7. You shall not commit adultery
  8. You shall not steal
  9. You shall not bear false witness
  10. You shall not covet anything that belongs to your neighbor

 

Here Is How the Original Verses Read / (Deuteronomy 5:6-17)

Here Is How the Original Verses Read / (Deuteronomy 5:6-17)

I am the Lord your God, who brought you out of the land of Egypt, out of the house of slavery; you shall have no other gods before me. You shall not make for yourself an idol, whether in the form of anything that is in heaven above, or that is on the earth beneath, or that is in the water under the earth. You shall not bow down to them or worship them; for I the Lord your God am a jealous God, punishing children for the iniquity of parents, to the third and fourth generation of those who reject me, but showing steadfast love to the thousandth generation of those who love me and keep my commandments. You shall not make wrongful use of the name of the Lord your God, for the Lord will not acquit anyone who misuses his name.

Observe the sabbath day and keep it holy, as the Lord your God commanded you. Six days you shall labor and do all your work. But the seventh day is a sabbath to the Lord your God; you shall not do any work –you, or your son or your daughter, or your male or female slave, or your ox or your donkey, or any of your livestock, or the resident alien in your towns, so that your male and female slave may rest as well as you. Remember that you were a slave in the land of Egypt, and the Lord your God brought you out from there with a mighty hand and an outstretched arm; therefore the Lord your God commanded you to keep the sabbath day.

Honor your father and your mother, as the Lord your God commanded you, so that your days may be long and that it may go well with you in the land that the Lord your God is giving you. You shall not murder. Neither shall you commit adultery. Neither shall you steal. Neither shall you bear false witness against your neighbor. Neither shall you covet your neighbor’s wife. Neither shall you desire your neighbor’s house, or field, or male or female slave, or ox, or donkey, or anything that belongs to your neighbor. (Deuteronomy 5:6-17)

 

 



 

 



 

Etik ancak evrensel özgürlük kültürü için geçerli bir kavramdır.

Etik yaşam somutlaşmış, yerleşmiş, birer alışkanlığa dönmüş davranış ve ilişki normlarının bütünüdür. Ahlak bu normların yargıcıdır ve bu nedenle ahlak yürürlükteki etik normları yok edicidir (Sokrates). Aile, Toplum ve Devlet yapıları etik alanının bütün içeriğini oluşturur. Tümü de hak ile çelişmemeli ve moral olarak aklanmış olmalıdır. Her iki ölçütün de yargıcı duyunçtur.

Etik alanı hak alanının dolaysızlığını ve ahlak alanının içselliğini geride bırakmıştır. Etik alanı özgürlük kavramının dışsal, dünyasal realitesidir.

Etik yaşam alışkanlık yaşamıdır. Ve alışkanlık moral ölümdür.

Etik yaşam bir yandan kültürün sağlam tözüdür ve alışkanlık olmaksızın, gelenek ve törel kalıplar olmaksızın bir aile yapısından, bir toplumdan, bir devletten söz edemeyiz. Öte yandan alışkanlık varolan geri kültürel biçimler ile uzlaşmada sonlanır.

Hegel, Tüze Felsefesi, § 151, Ek

“İnsan alışkanlık tarafından öldürülür, daha açık olarak, eğer yaşam ile tam bir uzlaşmaya girerse tinsel olarak ve bedensel olarak körelir, öznel bilinç ve tinsel etkinlik arasındaki karşıtlık yiter, çünkü insan ancak hedefine erişmediği ve kendini onunla ilişki içinde üretken ve geçerli kılmayı istediği sürece etkindir. Bu tamamlandığında, etkinlik ve dirimsellik yiter, ve o zaman ortaya çıkan ilgisizlik tinsel ya da bedensel ölümdür.”

 

Etik doğru ve eğri davranışların saptanması olarak ya da neyin doğru ve neyin eğri olduğu sorusuna yanıtlar veriyor olarak görünür. Ama insanlar, toplumlar ve devletler etik normlarını belirlemek için felsefecinin önerilerini beklemezler. Özgürlük bir norm değil, tüm normların normu, tüm normların olanağıdır.

Değerin saltık olması ölçüsünde etik normlar "değerler" değildir. Etik normlar saltık olarak görülürler ve çiğnenmemeleri gerekir. Ama etik normlar evrensel insan hakları ve duyunç özgürlüğü ile çelişkili oldukları düzeye dek etik-dışıdırlar. Ön-modern despotik "etik" bu nedenle daha şimdiden kendinde etik-dışıdır ve özgür duyuncun yargısı karşısında "değerini" yitirir ve değersiz olarak bir yana atılır. Özgürlük ya da istencin kendisi bir "değer" değil, ama tüm duyusal, duygusal ve düşünsel değerlerin zemini ve olanağıdır. "Değer" tinin hak, ahlak ve etik alanlarının ötesinde yatar ve tinin saltık, sonsuz, ideal biçimini ilgilendirir.

 




Juan Crisostome Arriaga / Symphony in D Major / Allegro Con Moto

Juan Crisostome Arriaga / Symphony in D Major / Allegro Con Moto


Ödev Etiği (Deontolojik Etik)

Deontolojik Etik (δέον, deon, ödev) (deontik :: ödev ile ilgili)

Ödev etiği ödevlerin kendilerini moral normlar olarak alır ve buna göre ödeve uygun eylemin moral eylem olması gerektiği sonucunu çıkarır. Ödeve uygunluğun yararlı da olmasının bir önemi yoktur, çünkü moral nitelik yarardan değil ama ödevden, ya da sonuçtan değil ama niyetten doğar. Ödevden doğan eylemin ödeve uygun olmasının da gerekmesine karşın, ayrımın bir önemi yoktur. Bu ödev temelli "etik" anlayışı evrensel olarak geçerli olması gereken normlar bulmak zorundadır, ama bulamaz. Çünkü evrensel olarak geçerli ödev gerçekte yalnızca ödevin bütünüyle belirsiz kavram ya da ödev olarak ödevdir. Bu tikel olarak, belirli olarak neyin ödev olduğunu söylemez.

Kılgısal us ya da duyunç neyin ödev olduğunu, neyin doğru ya da eğri, haklı ya da haksız olduğunu kendi içinden belirleyecektir ve bu konuda üzerinde hiçbir dışsal yetke yoktur. Moral özgürlüğün anlamı budur. Kuramsal us doğa yasalarını kendisi belirlemez, onları verili olarak bulur ve nesnelliklerinin anlamı budur. Us doğa alanında zorunluk karşısındadır. Ama kılgısal us ya da duyunç için dışsal olarak verili hiçbir etik belirlenim yoktur, tümünü kendi kaynaklarından üretecektir, ve aynı zamanda varolan tüm etik belirlenimleri yargılayabilir. Kılgısal us duyuncun bir başka adıdır. Us ahlak alanında saltık olarak özgürdür ve tüm kılgısal belirlenimlerin kaynağı ve yargıcı kendisidir.

 



John Locke, Hedonizm, Yararlık Etiği

John Locke, Hedonizm, Yararlık Etiği

John Locke görgücülüğün babasından beklenmesi gerektiği gibi ahlak felsefesi olarak bir "ahlaksızlık" felsefesi geliştirdi ve bu "felsefe" politik felsefesine de temel oldu. John Locke insan anlığının boş ya da silinmiş bir tablet, bir tabula rasa olduğunu düşündü. Ve buna uygun olarak İyi, Doğru, Haklı gibi kavramları, genel olarak verili bir insan doğası kavramını reddetti. Bunun yerine moral "İyi" ve "Kötü" kavramlarını bir görgücünün yapması gerektiği gibi haz ve acı duygularından türetti.

 

LOCKE'UN AHLAK FELSEFESİNİN İLKELERİ: HAZ VE ACI

İNSAN ANLAĞI ÜZERİNE BİR DENEME

KİTAP I. BÖLÜM XVIII

5. Ahlaksal iyi ve kötü. İyi ve kötü, gösterildiği gibi (Kitap II. Bölüm xx. §§ 43) haz ya da acıdan ya da bizde haz ya da acıya vesile olan ya da onları üretenden başka birşey değildir. O zaman, ahlaksal iyi ve kötü yalnızca istemli eylemlerimizin bir yasaya uygunluğu ya da onunla anlaşmamasıdır ki, bununla iyi ya da kötü yasamacının istencinden ve gücünden bizim üzerimize çekilir; yasamacının buyruğundan ötürü yasaya uymamıza ya da onu çiğnememize eşlik eden bu iyi ve kötü, haz ya da acı ödül ya da ceza dediğimiz şeydir.

KİTAP II. BÖLÜM XX
§ 2. O zaman şeyler yalnızca haz ya da acı ile ilişki içinde iyi ya da kötüdür.

KİTAP II. BÖLÜM XXI
§ 42. O zaman tam düzeyi içindeki mutluluk yetenekli olduğumuz en büyük haz, ve sefillik en büyük acıdır. ... Şimdi haz ve acı bizde belli nesnelerin anlıklarımız ya da bedenlerimiz üzerindeki ve değişik derecelerdeki işlemi yoluyla üretildiği için, bu nedenle bizde haz üretmeye yatkın olan şeye iyi, ve bizde acı üretmeye yatkın olan şeye kötü deriz, ve bunun biricik nedeni bizde mutluluğumuzu ya da sefilliğimizi oluşturan hazzı ya da acıyı üretmek için yatkınlığından başka birşey değildir.

AN ESSAY CONCERNING HUMAN UNDERSTANDING

BOOK I. CHAP. XXVIII

5. Moral good and evil. Good and evil, as hath been shown, (Bk. II. chap. xx. SS 2, and chap. xxi. §§ 43,) are nothing but pleasure or pain, or that which occasions or procures pleasure or pain to us. Moral good and evil, then, is only the conformity or disagreement of our voluntary actions to some law, whereby good or evil is drawn on us, from the will and power of the law-maker; which good and evil, pleasure or pain, attending our observance or breach of the law by the decree of the lawmaker, is that we call reward and punishment.  

BOOK II. CHAP. XX
§ 2. Things then are good or evil, only in reference to pleasure or pain. 

BOOK II.CHAP. XXI
§ 42. Happiness then in its full extent is the utmost pleasure we are capable of, and misery the utmost pain ...Now because pleasure and pain are produced in us by the operation of certain objects, either on our minds or our bodies, and in different degrees; therefore what has an aptness to produce pleasure in us is that we call good, and what is apt to produce pain in us we call evil, for no other reason, but for its aptness to produce pleasure and pain in us, wherein consists our happiness and misery.

 

Locke haz ve acı ile duyumsamadan ya da düşünmeden doğan keyif ya da rahatsızlığı anladığını belirtir:

“By Pleasure and Pain … I must all along be understood … to mean, not only bodily Pain and Pleasure, but whatsoever Delight or Uneasiness is felt by us, whether arising from any grateful, or unacceptable Sensation or Reflection.” (II.20.15)

Locke'un demek istediği "yalnızca bedensel haz ve acı" değil, ama "hem bedensel hem de düşünsel haz ve acı"dır.

Locke için birşeyin iyi ya da kötü olarak yargılanması söz konusu değildir. Duyulan haz ya da acı moral yargının bir sonucu değildir. Moral yargı duyulan haz ya da acının sonucudur.

Görgücü bir ahlak kuramı yanlış değil, ama olanaksızdır. Locke'un da ait olduğu kültürün başlıca sorunu duyunç sorunudur. Ve duyunç üzerine bir kuramın kendisi duyuncun ürünü olmalıdır.

İngiliz Reformasyonunu Kıta Reformasyonundan ayıran şey birincinin Luther gibi, Melanchton gibi, Calvin ve Zwingli gibi Protestanların çabaları ve eylemleri sonucunda yer alırken, ikincinin kendisi bir Katolik olan ve ölünceye dek Katolik kalan VIII. Henry’nin öncülüğünde yer almış olmasıdır. Salt bu enteresan olgu bile İngiliz Reformasyonunda birşeylerin ters gitmiş olduğunu düşündürmeye yeterli olmalıdır. Reformasyonun bütün bir dünya tarihi için biricik önemi insanlığa duyunç özgürlüğünü kazandırmış olmasıdır.

Reformasyon Roma Katolik Kilisesinin yetkesinin reddedilerek duyunç özgürlüğünün kazanılmasında sonuçlandı. İngiltere’de Katolik Kilise hiçbir zaman bütünüyle ortadan kaldırılmadı ve Anglikan Kilise hiçbir zaman dışsal-duyusal nesnelere tapınma davranışlarından vazgeçmedi. Duyunç özgürlüğü hiçbir zaman tam olarak tanınmadı ve bir tür "ulusal Hıristiyanlık" kurumu gibi görünen Anglikan Kilise İngiliz tininin tipik duyunç geriliği ile uzlaşmasına hizmet etti. İngiltere'de demokrasi her zaman aristokrasi ile ve liberalizm her zaman kölelik ve sömürgecilik kurumları ile birlikte gitti. Bir İmparatorluk altında duyunç özgürlüğünün tanınması ve yerleşmesi olanaksızdır.

İngiliz Görgücüleri pozitif etik kuramları ile, yararcı etikleri ile Katolik-Protestan ya da melez Anglikan Kilisesinin kültürünün sürdürülmesine yardım ettiler. Locke’un feodalizmi ve köleciliği yasalaştıran Carolina Anayasası duyunç özgürlüğünün en yabanıl çiğnenmelerinden birini örnekler. 

Aydınlanma bir ilke olarak insan doğası kavramına karşı çıkar, çünkü onun tanrısal ya da metafiziksel olduğunu düşünür. Ama insan doğasının Aydının kendisi tarafından belirlenmesine karşı çıkmaz. Ve ortaya bütünüyle bilme yetisinden bağışlanmış bir "insan," bilmediğine inanan, bilmeksizin ahlaklı olan, bilmeden etik olan enteresan bir insan karakteri çıkar.

Duyunç problemi olan bir kültür en büyük sefillikleri, sapıklıkları iyi ve doğru ve haklı görmede hiçbir güçlük çekmez. İngiltere'de bugün de Reformasyonun başlatıcısı olarak kabul edilen VIII. Henry bilinen en acımasız, en duyunçsuz tiranlardan biri idi. Ve koyu bir Katolik idi. Bu karakteri ile Anglikan Kilisesinin başkanı olarak kabul edildi.

 




Farabi / Platon ve Aristoteles'in Felsefeleri

Farabi / Platon ve Aristoteles'in Felsefeleri

Farabi / Platon ve Aristoteles'in Felsefeleri (İng. Çeviri: Muhsin Mahdi, 1962) § 55

“The Philosophy of Plato and Aristotle is one of the most authoritative commentaries on these two authors." — Allan Bloom

55. Her öğretim iki şeyden oluşur: (a) İncelenen şeyi kavranabilir kılmak ve ideasının ruhta yerleşmesini sağlamak; ve (b) başkalarının ruhta kavranan ve yerleşen şeyi onaylamalarını sağlamak. Bir şeyi kavranabilir kılmanın iki yolu vardır: İlk olarak, özünün us tarafından algılanmasını sağlamak, ve ikinci olarak, ona öykünen benzerlik yoluyla imgelenmesini sağlamak. Onay da iki yöntemden biri yoluyla, ya pekin tanıtlama yöntemi ya da inandırma yöntemi yoluyla ortaya çıkarılır. Şimdi kişi varlıkların bilgisini kazanırken ya da onlarda öğretim görürken, eğer idealarının kendilerini usu yoluyla algılarsa ve onlara onayı pekin tanıtlama yoluyla olursa, o zaman bu bilgileri kapsayan bilim felsefedir. Ama eğer onlara öykünen benzerlikler tarafından imgelenmeleri yoluyla biliniyorlarsa, ve onlar hakkında imgelenen şeye onay inandırıcı yöntemler tarafından sağlanıyorsa, o zaman eskiler bu bilgileri kapsayan şeye din derler. Ve eğer o anlaşılırların kendileri kabul edilirse ve inandırıcı yöntemler kullanılırsa, o zaman onları kapsayan dine popüler, genellikle kabul edilen ve dışsal felsefe denir. Öyleyse eskilere göre din felsefeye bir öykünmedir. İkisi de aynı konuları kapsar ve ikisi de varlıkların en son ilkelerinin bir açıklamasını verir. Çünkü ikisi de varlıkların ilk ilkelerine ve nedenlerine ilişkin bilgi sağlar, ve ikisi de uğruna insanın yapıldığı en son ereğin — eş deyişle, en yüksek mutluluğun — ve geri kalan varlıkların her birinin en son ereğinin bir açıklamasını verir. Felsefenin entellektüel algı ya da kavrayış üzerine dayanan bir açıklamasını verdiği herşeyde, din imgelem üzerine dayalı bir açıklama verir. Felsefe tarafından tanıtlanan herşeyde, din inandırmayı kullanır. Felsefe anlık tarafından kavranan en son ilkelerin bir açıklamasını (eş deyişle, ilk ilkenin özünü ve cisimsel-olmayan ikinci ilkelerin özlerini) verir. Din onların imgelerini cisimsel ilkelerden alınan benzerlikleri aracılığıyla ortaya koyar ve onlara politik görevler arasındaki benzerleri yoluyla öykünür. Tanrısal edimlere politik görevlerin işlevleri aracılığıyla öykünür. Doğal güçlerin ve ilkelerin eylemlerine onların istenç ile ilgili yetiler, durumlar ve sanatlar arasındaki benzerleri yoluyla öykünür— tıpkı Platon'un Timaeus'ta yaptığı gibi. Anlaşılır nesnelere duyulur olanlar arasındaki benzerleri yoluyla öykünür: Örneğin kimileri özdeğe uçurum ya da karanlık ya da su yoluyla ve yokluğa karanlık yoluyla öykünür. En yüksek mutluluk sınıflarına — eş deyişle, insan erdemlerinin edimlerinin ereklerine — erekler olduklarına inanılan İyilikler arasındaki benzerleri yoluyla öykünür. Gerçek mutluluk sınıflarına mutluluk olduklarına inanılan sınıflar aracılığıyla öykünür. Varlıkların derecelerine uzaysal ve zamansal dereceler arasındaki benzerleri yoluyla öykünür. Ve bu şeylerin benzerliklerini olanaklı olduğu ölçüde özlerinin yakınına getirmeye çalışır. Yine, felsefenin tanıtlamalı ve pekin olan bir açıklamasını verdiği herşeyde din inandırıcı uslamlamalar üzerine dayalı bir açıklama verir. Son olarak, felsefe zamanda dine önseldir. 55. Every instruction is composed of two things: (a) making what is being studied comprehensible and causing its idea to be established in the soul and (b) causing others to assent to what is comprehended and established in the soul. There are two ways of making a thing comprehensible: first, by causing its essence to be perceived by the intellect, and second, by causing it to be imagined through the similitude that imitates it. Assent, too, is brought about by one of two methods, either the method of certain demonstration or the method of persuasion. Now when one acquires knowledge of the beings or receives instruction in them, if he perceives their ideas themselves with his intellect, and his assent to them is by means of certain demonstration, then the science that comprises these cognitions is philosophy. But if they are known by imagining them through similitudes that imitate them, and assent to what is imagined of them is caused by persuasive methods, then the ancients call what comprises these cognitions religion. And if those intelligibles themselves are adopted, and persuasive methods are used, then the religion comprising them is called popular, generally accepted, and external philosophy. Therefore, according to the ancients, religion is an imitation of philosophy. Both comprise the same subjects and both give an account of the ultimate principles of the beings. For both supply knowledge about the first principle and cause of the beings, and both give an account of the ultimate end for the sake of which man is made — that is, supreme happiness — and the ultimate end of every one of the other beings. In everything of which philosophy gives an account based on intellectual perception or conception, religion gives an account based on imagination. In everything demonstrated by philosophy, religion employs persuasion. Philosophy gives an account of the ultimate principles (that is, the essence of the first principle and the essences of the incorporeal second principles ), as they are perceived by the intellect. Religion sets forth their images by means of similitudes of them taken from corporeal principles and imitates them by their likenesses among political offices. It imitates the divine acts by means of the functions of political offices. It imitates the actions of natural powers and principles by their likenesses among the faculties, states, and arts that have to do with the will, just as Plato does in the Timaeus. It imitates the intelligibles by their lskenesses among the sensibles: for instance, some imitate matter by abyss or darkness or water, and nothingness by darkness. It imitates the classes of supreme happiness — that is, the ends of the acts of the human virtues — by their likenesses among the goods that are believed to be the ends. It imitates the classes of true happiness by means of the ones that are believed to be happiness. It imitates the ranks of the beings by their likenesses among spatial and temporal ranks. And it attempts to bring the similitudes of.these things as close as possible to their essences. Also, in everything of which philosophy gives an account that is demonstrative and certain, religion gives an account based on persuasive arguments. Finally, philosophy is prior to religion in time.

 



İnanç ve Boşinanç

İnanç ve Boşinanç

Bilgi düşüncenin işidir, duygu ile hiçbir ilgisi yoktur. Ve gene de duygu bilginin üzerine gider ve onu onaylar ya da yadsır. .

İnancın bir nesnesi vardır ve bu nesne var olmalıdır, yok değil. Birşeyin var olması onun fiziksel, özdeksel, duyusal olması demek değildir. Bilimin fiziksel ya da cisimsel olan ile ilgili olmasına karşın kendisi fiziksel ya da cisimsel değildir. Düşünseldir ve düşünce olarak ve düşüncede vardır ve nesnesi gerçektir.

İnanılan nesne var olmalıdır ve nesnenin varlığını doğrulamak düşüncenin işidir. İnanılan nesnenin yokluğu inancı boşinanca bozan şeydir.

 



 

.

Din Kavramı: Üçlülük

Din Kavramı: Üçlülük

Platonizmin katkısı olan din kavramı Üçlülüktür: Tanrı (Platonik Logos), Oğul (Platonik İdea) ve Tin (Platonik Dünya Ruhu).

 

Bu kavram Hıristiyanlığa Platonizmden geldi. Kavram mantığı sıradan anlağın özdeşlik mantığından bütünüyle başka birşeydir. (Aslında anlak "özdeşlik ilkesi" dediği şeyi de anlamaz, çünkü bu ilke ayrı terimlerin özdeşliği olarak ayrımı kapsar.)

Tanrı birinci terimdir. Bir olarak kabul edildiğinde ilkin sonsuz ile bir görünür, çünkü onu sınırlayacak hiçbir başkası, hiçbir ikinci yoktur. Ama bu sonu olmayan bir sonsuzluk, belirlenimsizlik, yalancı sonsuzluk, gerçekte sonsuza erişemeyen sonluluktur. Gerçek sonsuzluk başkasında sonlanmak, ama bu sınırda yalnızca kendinde olmak, kendisi tarafından sınırlanmaktır. Sonsuz sonluyu yalnızca dışladığı ölçüde yalnızca kendini sonlulaştırır. Tanrının tüm varlık ve tüm gerçeklik olarak böyle soyut bir Bir, sonluluğu dışlayan soyut bir sonsuz olmaması gerekir. Sonsuz sınırlanmalı ya da Tanrı onu sınırlayacak kendi başkasını, Oğulu yaratmalıdır. Ve yaratısı onun kendi tözünden olmalı, özsel olarak onun kendisi olmalıdır. Tanrı yaratısında kendisi olan, kendisi ile aynı sonsuzluğu yaratır. Oğul başkasıdır. Ama aynı zamanda ilksiz-sonsuzdur. Burada bir ayrım vardır, ama aynı zamanda ayrım olmayan bir ayrım, Tanrının kendi kendisi ile ayrımı ve karşıtlığı vardır. Bu ayrımda şimdi her iki terimde olandan daha çoğu, yeni bir terim, karşıtların birliği vardır. Logosu ve Doğayı (Oğul) kapsayan üçüncü terim Tindir. Tini Doğa yaratmaz, çünkü Doğanın (ya da Oğulun) kendisi Tanrının yaratısıdır (Logosun Doğaya mantıksal geçişi). Tin Tanrı kavramının tamamlanışı ve gerçekliğidir. Logos Tanrı değil, tüm gerçeklik değil, ama soyut olarak Tanrıdır ya da somut (üçlü) Tanrı kavramının ilk kıpısıdır. Tanrının "Tin" olduğu sözlerinin anlamı yalnızca Doğanın değil, Logosun da tanrılaştırılmasının geçersiz olduğudur. Üçlülük aritmetiksel değildir, çünkü 1 + 1 + 1 = 1'dir, 3 değil.

Felsefede Logos mantıksal olarak Doğaya geçer. İnsan evrim sürecinin ürünü olan homo sapiens olarak Doğanın ereği ve özetidir ve dinsel bilinçte Doğa Oğul olarak, Tanrının Oğlu olarak tasarımlanır. İsa hem sonlu, özdeksel insan, hem de Tanrıdır. Tanrı ve Oğul karşıtlıkları içinde bir ve aynıdır (homoousion). Bu iki terimin birliği olarak, Tanrı ve İnsan olarak Kutsal Tin Üçlülüğün tamamlanmasıdır. Buna göre Tanrı salt soyut Logos değil, ama karşıtını da kendi içinde kapsayan somut Tindir. Dinsel bilinç bu kurgul kavramı kendi sonlu tasarımsal düzleminde üretemez. Ona ancak inanabilir. İznik Konseyi, Arianizme karşı, İsa'nın Tanrının Oğlu olduğunu kabul etti. İskenderiyeli Yeni-Platonistlerin konseyde iki üye dışında katılanların tümünü ikna ettikleri söylenir.

Homo sapiens özdekseldir. Ama o denli de biçimseldir ve bu biçim salt Doğanın biçimi değildir, tinseldir. Doğanın ereksel ürünü olarak, saltık ürün kendinde Tinin biçimini taşır. Bu biçim dinsel bilinç için gerçek anlamda tanrısal Tindir ve Doğadan türetilmesi olanaksızdır. Doğanın Tanrılaştırılması ve yaratıcı yapılması panteizmdir.

Ἐν ἀρχῇ ἦν ὁ Λόγος, καὶ ὁ Λόγος ἦν πρὸς τὸν Θεόν, καὶ Θεὸς ἦν ὁ Λόγος — Başlangıçta Logos vardı, Logos Tanrı ile idi, ve Tanrı idi Logos. (John, ilk satır).
Paul (Galatyalılara: 3:26) "For ye are all the children of God by faith in Christ Jesus." :: "Çünkü hepiniz İsa'ya inanç yoluyla Tanrının çocuklarısınız."

Paul (Galatyalılara: 3:28) "There is neither Jew nor Greek, there is neither bond nor free, there is neither male nor female: for ye are all one in Christ Jesus." — "Ne Yahudi ne de Yunanlı, ne köle ne de özgür, ne erkek ne de dişi vardır, çünkü hepiniz İsa'da birsiniz."

 

 



Roma Katolik Kilisesi

Roma Katolik Kilisesi

Roma Katolik Kilisesi din kavramına uygun bir dinin temsilcisi değildi ve baştan sona insan doğasına ve değerine aykırı yapısı ile Tanrının tinselliğini tanımıyor, duyusal ve sonlu şeylere tanrısalın anlamını yüklüyordu. Roma Katolik Kilisesinin herhangi bir biçimde herhangi bir dini temsil ettiğini düşünmek düşünmeye saygısızlık olarak görünür. İnsan ve Tanrı arasına giriyor, bireyin Tanrı ile ilişkisine ancak rahipler, simgeler, azizler, Meryem vb. aracılığıyla olmak üzere izin veriyordu. İncil'in okunmasını ve çevrilmesini yasaklıyor, çeviren insanları yakıyordu. (Aslında orta çağlarda kiliselerin bir bölümünde İncil'in kendisi bile bulunmuyordu). Kilisenin aracılığı halka inanç olarak boşinançların ve saçmalıkların öğretilmesinden başka bir anlama gelmiyordu. Böyle en ilkel, en yabanıl putperestliğe bile aykırı olan Kilisenin tanınmamasının karşılığı odun yığını idi.


Burning at the stake

Burning at the stake

 

Kilise bir kurum olarak zulüm ve korku üzerine dayanan dünyasal güç odağı idi ve insanlıkta aşağılık ve değersiz olan herşeyin temsilcisi oldu. Klasik dönem insanın gerçek değerini sergileyen bilimler, felsefe, güzel sanatlar, demokrasi ile tanımlanırken, Ortaçağ Avrupası insan kültürünün değersizliğinin ve sefilliğinin belgesidir. Karanlık Çağlar ile anlatılan dönem gerçekte sağlam olanın bir bozulması, düzün olanın bir yozlaşması değildir. Roma İmparatorluğunun topraklarının dışında kalan ve Roma kültürünün disiplin ve düzenini tanımamış bütün bir Germanik ve Slav Avrupa baştan sona barbarlık içinde yaşıyordu. Kendini bu kültüre sunan Katolik Kilise paganizmin ve monoteizmin bir sentezi idi. Paganizm moral bir karakteri olmayan (amoral) politeizm ile birlikte iken hoşgörü işlerin doğal durumu idi. Paganizm monoteizm ile birleşmesi boşinancın moral yetke üstlenmesi sonucunu getirdi ve bu durum Batı Avrupa'da Reformasyona dek sürdü.


Katolik Kilise

Katolik Kilise

 

 

313'te Konstantin Hıristiyanlığı Roma İmparatorluğunun resmi dini yaptı (Milano Fermanı). Piskoposların askerlik ve vergiden bağışıklığı tanındı. Politeizm Hıristiyanlığın içine işlerken hiyerarşik kurumsal Kilise yapısı oluşmaya başladı.

Papalık tüm yetkeyi kendi üzerinde topladı ve bu güç ile yüzyıllar boyunca cinayetlerden en büyük ahlaksızlıklara dek her suçu işledi. Papa III. Sergius (904-911) papalık konumunu cinayet işleyerek ele geçirdi ve "Kutsal Baba" olduğunu ileri sürdü. Papa XII. John (955-954) ensestten zinaya, cinayete her suçu işleyen en ahlaksız papa olarak bilinir. Tüm Avrupa kralları üzerinde egemenliğini ileri süren III. Innocent'in papalığı sırasında (1198-1216) engizisyon kurumsallaştırıldı, Haçlı seferleri kitle kıyımlarına dönüştü, Konstantinopolis yağmalandı, 20.000 kadın, erke ve çocuğun öldürülmesinde sonuçlanan Albigensian Haçlı Seferi yapıldı. Papa III. Alexander 1163'te İncil'i okuyanların heretik olduklarına karar verdi. IV. Innocent 1252'de işkenceyi yasallaştırdı ve heretiklerin yakılması buyruğunu çıkardı (ad extirpanda).

 

İnancın bilgi ile çatışmaması gerekir. Bilgi ile çatışan inanç, var olmayana inanan inanç boşinançtır. Dinsel bilinç Tanrıyı düşünce nesnesi yapmaktan kaçınır, çünkü "tasarım" yetisi sonsuzu kavramaya yeteneksizdir ve bu nedenle Tanrının aşkınsallığı ya da bilinemezliği görüşüne döner. Öte yandan inanç duygu olduğu düzeye dek sonsuza yeteneklidir, çünkü sevgi karşıtında kendini bulmaktır. Üçlülüğün Tanrısı (Yehuva ile karşıtlık içinde) İnsan ile herhangi bir nefret, ceza, ya da yetke ilişkisine girmez.

Tanrıya inancın Tanrının bilgisini yadsıması gerekmez. Tam tersine. Gerçek inanç en sonunda bilinene inançtır ve dinsel bilinç için de Tanrı bilinebilir olmalıdır (Calvin). Bilinmeyene inanmak "kuşkulu inançtır," ve pekala olmayana inanç olabilir. Kant'ın kendinde-şey varsayımı üzerine din kavramı ya öznenin kendi kendisine inancı olabilir, ya da bilinmeyen bir nesneye inanç olabilir. İki durumda da dinsel duygu olanaksızdır. Kant bilinemez kendinde-şey tasarımına bağlı felsefesinde Tanrıya bir yer bulamayacağı için, onu yalnızca inanç nesnesi olarak kabul eder ve "inanca yer açabilmek için bilgiyi yok etmem gerekti" der (Arı Usun Eleştiri).

Tertullian: "İnanırım çünkü saçmadır."

Bu çeşitli yollarda yorumlanabilir. Saçmaya inanç boşinançtır demek daha doğrudur. Öte yandan bilim ya da bilgi inanç ve kuşku ile ilişki içinde durur, ve bilimi anlamayan insan bilime inanabilir ya da inanmayabilir. Ama bilim bir inanç değil, uslamlama sorunudur ve kuşkuculuk uslamlamaya inanmadığı için bilimden ancak kuşku duyabilir. Gerçekte kuşkuculuk bilgiye olduğu gibi inanca da yeteneksizdir, çünkü inancı da kuşkuludur.

 



Reformasyon ve Özgürlük (Hıristiyanlık ve Yahudilik))

Hıristiyanlık ve Yahudilik

Reformasyon Tarihin kendisinin gelişimi için zorunlu olan evrensel duyunç ve istenç özgürlüğünün kazanılmasını sağladı, üstelik reformcuların kendilerinin böyle bir amaçlarının olmamasına, Luther'in özgür istenci tanımamasına karşın.

Hıristiyanlığın Kutsal Tin kavramı evrensel insanlığı temsil eder (Paul: "Ne Yahudi ne Yunanlı vardır," der, "çünkü İsa'da hepiniz birsiniz.). Yahudilik tikel bir halkın dini olarak din kavramına uygun değildi. Yahudiler insanlık olarak yalnızca onları seçen ve başka herkesi insanlıktan dışlayan kendi özel Tanrılarının yanısıra "başka" tanrıların varlığı da kabul ediyorlardı. Bu düzeye dek, Yahudilik monoteizm değildir.

 




Haendel / Air_Música acuática. Suite I — Air

Haendel / Air_Música acuática. Suite I — Air


   

Din Kavramı ve Dünya Tarihi

Din Kavramı ve Dünya Tarihi

Duyunç "içsel özgürlük" ya da "öznel özgürlük" terimleri ile de anlatılabilir. Duyunç kendinde özgürdür. Duyunç iyi ve kötü, doğru ve eğri, haklı ve haksız üzerine yargıda bulunma yetisidir. Yargı keyfi değildir ve duyuncun yargısı mantıksal olarak haklıyı, doğruyu vb. belirler. Duyunç hakka uygun olarak yargıda bulunur, çünkü özgürlüğü bunu gerektirir. Ahlak bütününde duyuncun işlevidir.

Duyuncun göreliliği tarihsel kültürlerde görülen norm ayrımları ile, duyuncun tikel yargıları ile ilgilidir. Duyuncun koşulsuz olarak haklı olanı, kendinde haklı olanı belirleme yetkinliğinin gelişmesi duyunç özgürlüğünün kendisi yoluyla olanaklıdır.

Dinsel Üçlülük kavramı evrensel özgürlük kavramının zeminini sağlar, çünkü bu kavramın Hıristiyan biçiminde Tanrının Oğlu-Kızı olarak insan sonsuz değerdedir, kendi özünden başka hiçbir sınır altında durmaz ve kendi istenci tarafından belirlenmek özgürlüktür.

Evrensel Dünya Tarihinin tinsel bir süreç olma, özsel olarak istencin kendisinin açınması olma yanı onu bu evrensel tarihi insanlık üzerinde hak, ahlak ve etik alanlarında yetke ileri süren dinler ile ilişki içine getirir. Genel olarak, insanlık hak, ahlak ve etik alanlarını ilgilendiren yargılar için olumsallığın ve keyfiliğin üzerinde duran saltık bir yetke ister ve bu yetkeyi Tanrı kavramında bulur. Yine, insanlık hak, ahlak ve etik alanını ilgilendiren yargıları kendi içinde de üretir. Sokrates İyinin kavramını ya da moral ölçütü insan usunda bulur ve bu bağlamda "Sorgulanmayan yaşam yaşamaya değmez," der.

 

 



   

Budhizm

Budhizm

  • Most Buddhists do not believe in God.
  • There are 376 million followers worldwide.
  • The Buddha was born 500 years before Christ, in what is now Nepal. His dad was a king, his mom was a queen, and his dad wanted him to take over the family business (the kingdom) when he got older. ... At the age of 29, the Buddha stopped praying to the gods to end his suffering and the suffering of others.
  • Buddhism arose as a result of Siddhartha Gautama's quest for Enlightenment in around the 6th Century BC.
  • Buddha is not a deity or supreme being in the same way that the Christian God is. (Ganesha is the son of Shiva and Parvati and he is the brother of Karthikeya (or Subrahmanya), the god of war. He was created by his mother using earth which she moulded into the shape of a boy. )
  • He is considered to be an ordinary person like you and me, but that he woke up.
  • Buddhists seek to reach a state of nirvana.
  • Buddhism is a spiritual tradition that focuses on personal spiritual development.
  • Buddhism is about ... Suffering.
  • There is no belief in a personal god. Buddhists believe that nothing is fixed or permanent and that change is always possible.
  • The Tripitaka (Pali Canon), Mahayana Sutras and the Tibetan Book of the Dead are three major noncanonical Buddhist texts.
  • Buddhists believe in a cycle of death and rebirth called samsara. Through karma and eventual enlightenment, they hope to escape samsara and achieve nirvana, an end to suffering.
  • When the Buddha was asked how the world started, he kept silent. In the religion of Buddhism we don’t have a first cause, instead we have a never ending circle of birth and death.
  • The path to Enlightenment is through the practice and development of morality, meditation and wisdom.

 

Budhizm bir Tanrı kapsamadığı düzeye dek bir din değil, "tinsel bir gelenek"tir.

 



Shintoism

Shintoizm

  • Shinto (神道 Shintō) or kami-no-michi is the traditional religion of Japan that focuses on ritual practices.
  • Shinto today is the religion of public shrines devoted to the worship of a multitude of 'spirits', 'essences' (kami).
  • Kami (Japanese: , [kaꜜmi]) are the spirits or phenomena that are worshipped in the religion of Shinto.
  • Kami also refers to the singular divinity, or sacred essence, that manifests in multiple forms: rocks, trees, rivers, animals, places, and even people can be said to possess the nature of kami. ... Traditionally, great or sensational leaders like the Emperor could be or became kami.
  • The kami are born, live, die, and are reborn like all other beings in the karmic cycle.
  • As much as nearly 80% of the population in Japan participates in Shinto practices or rituals, but only a small percentage of these identify themselves as "Shintoists" in surveys.
  • Shinto has 81,000 shrines and 85,000 priests in the country.



  • Das Wort shintō entstammt dem Chinesischen, wo es shendao ausgesprochen wird. Shen bedeutet „Geist(er), Gott/Götter“, dao ist der „Weg“.
  • Shintō und Buddhismus, die beiden in Japan bedeutendsten Religionen, sind aufgrund ihrer langen gemeinsamen Geschichte nicht immer leicht zu unterscheiden.
  • ... kennt das klassische Shintō keine heiligen Schriften im Sinne eines religiösen Kanons.
  • Shintō besteht aus einer Vielzahl von religiösen Kulten und Glaubensformen, die sich an die einheimischen japanischen Gottheiten (kami) richten.
  • Kami sind zahlenmäßig unbegrenzt und können die Form von Menschen,
  • „Shintō … [ist] im weitesten Sinne die Urreligion Japans, im engeren Sinne ein aus Urreligion und chinesischen Elementen zu politischen Zwecken ausgebautes System.“[3]



  • I Shinto har den pratiserende mulighed for at komme i "kontakt" med kami (神, shin, kami) – ophøjede væsener, spændende fra deciderede gudefigurer til væsener med særlige attraktive værdier.


 

Etnik bir tapınma biçimi olan Shintoizmde bir Tanrı ya da tanrılar yoktur. Bunun yerine ölümlü ve sonlu olan tinler ya da ruhlar vardır ve bu varlıkların insanlar ile ilgileri onlara sağlık, başarı ve buna benzer iyilikler getirmektir. Shintoizm bir din ya da inanç biçimi olmaktan çok bir "dilek kültü"dür.

Shinto dirimli ve dirimsiz tüm şeylerde ruhların (kami) bulunduğuna inanan bir tür animizmdir. Ata tapınması durumunda kami bir tür antropomorfik tanrı tasarımına yaklaşır ve bir tanrılar ve tanrıçalar nüfusu ile shinto mitolojik bir içerik kazanmaya başlar. Tapınak ayinleri bireylerin tanrılar ile iletişimde bulunma yollarıdır ve dilekte bulunma edimlerinden öteye geçmez. ‘Kami’ insanlara etik buyruklar vermezler ve sık sık kendileri yanılır ve yanlış şeyler yaparlar.

Shintoizm ve Budizm Japon yaşamına birlikte karışır ve nüfusun yaklaşık 83% kadarı Shintoyu izlerken %75 kadarı Budhizmi de izler.

(LINK)

 



Alevism

Alevism (LINK) (LINK)

  • Alevism is neither a religion nor a sect ... [T]he only point (Alevism) shares with Islam is that it incorporates "the trinity of God, Mohammed, and Ali." ... Alevism [is] "a unique philosophy, a faith, a way of life, a culture, a teaching, and indeed a social formula peculiar to Anatolia that is anthropocentric and that goes beyond all these." ... (Ali Dogan, the General Chairman of the United Federation of Alevi-Bektasi Oragnizations)
  • [Turkish Alevis] are extremely diverse: Their costumes, nomenclature, dances, prayers, rites and even annual ritual calendar often differ substantially among groups and locations. They have no church, no codified doctrine, no accepted clergy and no school to teach Alevi customs. ... the man they worship, Ali, son-in-law of the Prophet Mohammed.
  • Alawite and Alevi both mean "devoted to Ali," the son-in-law and cousin of Prophet Muhammad;
  • both are Shia in origin.
  • Shiism recognizes 12 imams.
  • An Alevi dede focuses on the mystical Islamic teachings of the Twelve Imams, the Buyruks (mainly the Imam Câfer-i Sadık Buyruğu) and Haji Bektash Veli.
  • Alawites and Alevis are known as "Twelvers" in honoring them.
  • Alawites and Alevis view Imam Ali as embodying the divine.
  • In this they are far from conventional Shia doctrine, according to which Imam Ali was noble, but purely human.
  • Neither Alawites in their majority, nor Alevis as a whole, pray in mosques or support clerics as mainstream Shias do.
  • Alevis, more a movement than a sect, began among 14. century mystical dissenters in Central Asia.
  • Alevism preserves pre-Islamic elements of Turkish shamanism and Kurdish angel-worship.
  • Alevism became a significant factor among Anatolian peasants supporting Shah Ismail.
  • Alawites consider women inferior and exclude them from sacred observances. By contrast, Turkish and Kurdish Alevis are confirmed supporters of gender equality.
  • Alawites support a brutal dictatorship, while Turkish and Kurdish Alevis defend electoral democracy.
  • "The Turkish Alevis ... do not relate themselves in any way to the Alawites in Syria.
  • Theologically, modern Alawis claim to be Twelver Shi'ites, but traditionally they have been designated as 'extremists' ( ghulat) and outside the bounds of Islam by the Muslim mainstream for their high level of devotion to Ali.
  • The Alevi went even further and compared Ataturk as a reincarnation of Hazret Ali (the third Caliph of Islam) and Haci Bektaş.
  • Alevi worship Hazret Ali and the Safavid Shah Ismail and consider them as superhuman.
  • The Alevis know Ali as the incarnation of God.
  • Some Alevi intellectuals maintain that they are not Muslims, and that Alevism may not be a religion, but a group identity.
  • The confusion about Alevism derives from the fact that it has not been established as a formal religion.
  • The Alevis have no sacred books, no systematic theology and no Shariah tradition.
  • In "Görüm" an individual gives an account of all that he has done throughout the year before the dede and the whole gathering.
  • The institution of dede is the most important of all the institutions integral to the social and religious organization of the Anatolian Alevis.
  • In some exceptional cases, such as in the Tunceli province (formerly Dersim), dedes share the leadership position with the large landowners, the Ağas.
  • Ali "as embodying the divine", not just a noble human being.
  • The basic Muslim testimony, “There is no god but God, and Muhammad is the messenger of God,” is supplemented with the phrase “and ʿAli is God’s friend.”
  • Some legends in the buyruk literature place ʿAli higher than
    Muhammad and even consider him divine.
  • The Alevis’ belief that ʿAli and Muhammad are both manifestations of the divine light, and hence one with Allah, has fostered the notion that they have some sort of “Trinity.”
  • Certain practices, such as special ways of treating the bones of sacrificial animals, the importance of the threshold, and the ceremonial staff sometimes used by Alevi spiritual leaders (dede) during the cem, possibly were derived from Altaic shamanism.
  • Alevis do not acknowledge the Koran as God’s word because they believe the text to have been corrupted by alterations. They recognize it, but it plays little role within their sacred texts.
  • Alevis follow a belief system that incorporates aspects of both Shi'a and Sunni Islam and draws on the traditions of other religions found in Anatolia as well. Alevis in Central Anatolia base their beliefs on 12er Shi'ism. Alevi Kurds in the Tunceli area follow the Kurdish "Cult of Angels," or Yarsanism.



  • Hadji Baktash Wālī was a teacher of Alevism.
  • The miracles of Haji Bektash ... "These many miracles are my inheritance which is granted by Allah."
  • "If, in reality, you are the secret of the Shah, he has marks. Show these marks to us and we shall believe." Now the sign of Hazreti Ali was this; in the middle of his blessed hand he had a beautiful mole of emerald tone. So Hazreti Hunkar Haji Bektash Veli opened his sanctified hand and showed his palm. They all saw that there, in the middle his palm, was a beautiful emerald mole. ...
  • The Bektashi Sufi order became the official order of the elite Janissary corps after their establishment. ... the Janissary corps were abolished in 1826 by Sultan Mahmud II.
  • Hajibektash complex. It is currently open as a museum and his resting place is still visited by both Sunni and Alevi Muslims.
  • the Bektashiyyah became the order of the Janissary special troops, tolerated by the Ottomans as its monasteries and pilgrimage centres could be manipulated to control its Alevi followers.



  • wandering dervishes believed to possess "bereket" (baraqat - spiritual power) and "keramet" (qaramat - miraculous powers) due to their special nearness to God. Dervish founders of "tariqat" (Sufi orders) were revered as Saints (Wali) and called dede, baba, pir, or shaykh, and their tombs were serving as pilgrimage centres.




 



Terimler

Terimler (LINK)

Alevism. Alevism is a branch of Shi’a Islam and distinct from Alawism in Syria. Turkish Alevism contains traces of Buddhism, Manichaeism, Zoroastrianism. The title seyyid (Arab. sayyid) connotes descent from the prophet Muhammad. The members of the sacred lineages of the Kızılbaş-Alevis, who alone are allowed to lead the main rituals, are said to be seyyid. In Turkish language contexts they are mostly called dede, while among Kurdish-speaking Kızılbaş-Alevis the title seyyid is more common. ... The Qizilbash (red-heads) were Turkoman tribes who adhered to the Safavid Sufi Order, whose Sheikhs claimed descent from Ali.

Dede. A dede is a socio-religious leader in the islamic Alevi and non-islamic Ishiki community. It is one of the 12 ranks of Imam in Alevism. ... A dede must be a descendant of the Prophet.

Imamate (Twelver doctrine). Imāmah (Arabic: اٍمامة‎) means "leadership" and is a concept in Twelver theology. The Twelve Imams are the spiritual and political successors to Muhammad, the Prophet of Islam, in the Twelver branch of Shia Islam.According to Twelver theology, the successors to Muhammad are infallible human beings, who rule justly over the community and maintain and interpret sharia and undertake the esoteric interpretation of the Quran. The words and deeds of Muhammad and the Imams guide the community. For this, the Imams must be free from error and sin and chosen by divine decree — nass — through the Prophet. ... The Imam is not the recipient of divine revelation, but has a close relationship with God, who guides him, allowing the Imam in turn to guide others. ... The twelfth and final Imam is Muhammad al-Mahdi, who is believed by the Twelvers to be alive and in hiding.

 

Ghulāt/Galiyye. (Arabic: غلاة‎, lit. 'exaggerators', singular ghālī)[1] is a term used in the theology of Shia Islam to describe some minority Muslim groups who either ascribe divine characteristics to figures of Islamic history (usually a member of the Ahl al-Bayt) or hold beliefs deemed deviant by mainstream Shi'i theology.

Aşırılıkçılar (bireylere tanrısallık yükleyen uç gruplar)

Liste (LINK)

 



 

Qizilbash. The Qizilbash adhered to heterodox Shi’i doctrines encouraged by the early Safavi sheikhs Haydar and his son Ismail I. They regarded their rulers as divine figures, and so were classified as ghulat "extremists" by orthodox Twelvers.[9]

Pir or Peer (Persian: پیر‎, literally "old [person]", "elder"[1]) is a title for a Sufi master or spiritual guide. ... In Alevism, Pir's are considered a direct descendant of Ali.

Sheikh. The term literally means a man of vast power, and nobility.

Sufism, or Tasawwuf[1] (Arabic: الْتَّصَوُّف‎; personal noun: صُوفِيّṣūfiyy/ṣūfī, مُتَصَوّفmutaṣawwuf), which is often defined as "Islamic mysticism",[2] "the inward dimension of Islam"[3][4] or "the phenomenon of mysticism within Islam",[5][6] is a mystical trend in Islam "characterized ... [by particular] values, ritual practices, doctrines and institutions"[7] which began very early in Islamic history[5] and represented "the main manifestation and the most important and central crystallization of" mystical practice in Islam.[8]

Sunnah (sunnah, سنة, Arabic: [sunna], plural سنن sunan [sunan]) is the verbally transmitted record of the teachings, deeds and sayings, silent permissions (or disapprovals) of the Islamic prophet Muhammad, as well as various reports about Muhammad's companions.[1][2]

Tariqa (or tariqah; Arabic: طريقةṭarīqah) is a school or order of Sufism, or specifically a concept for the mystical teaching and spiritual practices of such an order with the aim of seeking Haqiqa, which translates as "ultimate truth". ... A murshid (guide) who plays the role of leader or spiritual director. The members or followers of a tariqa are known as muridin (singular murid), meaning "desirous".

Twelver (Arabic: اثنا عشرية‎, translit. Athnā‘ashariyyah or Ithnā‘ashariyyah; Persian: شیعه دوازده امامی‎, pronounced [ʃiːʔe-je dævɑzdæh emɑmiː]) or Imamiyyah (Arabic: إمامية‎) is the largest branch of Shia Islam. The term Twelver refers to its adherents' belief in twelve divinely ordained leaders, known as the Twelve Imams, and their belief that the last Imam, Muhammad al-Mahdi, lives in occultation and will reappear as the promised Mahdi. According to Shia tradition, the Mahdi's tenure will coincide with the Second Coming of Jesus Christ (Isa), who is to assist the Mahdi against the Masih ad-Dajjal (literally, the "false Messiah" or Antichrist).

  • The Shi'ah (or Shi'a) is commonly used as a synonym for "Twelvers"
  • The largest branch of Shia Islam is the Twelver Shia, with about 85% of all Shias that can be estimated approximately between 148 and 296 million Twelver Shias.
  • Iran is the only country with state religion as (Twelver) Shia Islam.

 


Ulama. The Arabic term ulama (/ˈləˌmɑː/; Arabic: علماءʿUlamāʾ, singular عالِم ʿĀlim, "scholar", literally "the learned ones",[1] also spelled ulema; feminine: alimah [singular] and uluma [plural]), according to the Encyclopedia of Islam (2000), in its original meaning "denotes scholars of almost all disciplines".[2] More specifically, in the context of Sunni Islam, ulama are regarded as "the guardians, transmitters and interpreters of religious knowledge, of Islamic doctrine and law".[2]

 



Shia Islam

Shia Islam (LINK1)

Shia Islam. Shia (/ˈʃə/; Arabic: شيعةShīʿah, from Shīʻatu ʻAlī, "followers of Ali") is a branch of Islam which holds that the Islamic prophet Muhammad designated Ali ibn Abi Talib as his successor (Imam).[1]

“The Prophetic Mission And The Leadership Of Imams Are Continuous.”

“In every way, he (Ali) was identical to the great Prophet as if he were his reflection in the mirror.”

  • Shia Islam primarily contrasts with Sunni Islam, whose adherents believe that Muhammad did not appoint a successor and consider Abu Bakr (who was appointed Caliph through a Shura, i.e. community consensus) to be the correct first Caliph.[2] Unlike the first three Rashidun caliphs, Ali was from the same clan as Muhammad, Banu Hashim.[3] ...
  • Twelver Shia (Ithnā'ashariyyah) is the largest branch of Shia Islam,[6] with 2012 estimates saying that 85% of Shias were Twelvers.[7] Shia consider Ali to have been divinely appointed as the successor to Muhammad, and as the first Imam. ...
  • some individuals among his descendants, known as Imams, who they believe possess special spiritual and political authority over the community, infallibility and other divinely ordained traits.

Therefore, it is vitally significant that the Imam who is the successor of the Prophet, immediately assume the management of the affairs and fulfill the needs of people in terms of religious and faith-related questions.

Şii inancına göre insan yalnızca Tanrının kulu değil, insanın da kuludur. Böyle inanç biçiminde insan özgürlüğünü yanlışlık olarak, kötülük olarak, dinsizlik olarak ve reddedilmesi gereken birşey olarak kabul edilir. "Evrensel insan hakları," "evrensel insan özgürlüğü," "evrensel insan eşitliği," "yurttaş," "yurttaş toplumu," "demokrasi" kavramları bu inanç biçimi için yanlış ve yabancı kavramlardır. Bu inanç biçimi yalnızca dinsel ve toplumsal sorumluluğu üstlenen dinadamları sınıfı tarafından değil, ama kendi duyunçları ile doğruyu ve eğriyi, iyiyi ve kötüyü ayırdedemeyen ve istençlerini belirlemek için o dinadamları sınıfının insan-üstü niteliklerini ve yardımlarını kabul eden milyonlar tarafından sürdürülür. Bu dinsel kültürde dinadamları sınıfı "özel tinsel ve politik yetke" ile donatılıdır, "yanılmazdır" ve "daha başka tanrısal olarak saptanmış özellikler" taşır. İnsanın tinsel gerçekliğin yargıcı olamayacağı, bu güç işi özel bir sınıfa bırakması ve onun yanılmaz yorumlarını kabul etmesi gerektiği biçimindeki dinsel motif aşağı yukarı aynı ayrıntılar ile Roma Katolik Kilisesi tarafından da kabul edilir. Şiilik bu yetkenin doğa tarafından, kan bağı tarafından aklandığını ileri sürer.

Dinadamları sınıfının (imamlar, dedeler, seyyidler) "politik yetke" ile donatılı olmaları bunların politik yetke ile donatılı olmayan insanları yönetmesi demektir. Bu inançta politik güç doğaya (soy ya da kan bağı) bağlıdır ve bu inanç biçimi dinin tarihsel gelişiminde ortaya çıkan pozitif şekilleri arasında göreli olarak örneğin Hinduizmden yüksek olsa da, aradaki ayrım yalnızca insan eşitliğini yadsımanın tarzında yatar.

 



Aleviliğin Karakteristikleri

Aleviliğin Karakteristikleri

Aleviliğin Karakteristikleri

Aleviliğin kendini tanımlarken kullandığı belirlenimler ve terimler sık sık kendileri birer yargılama gibi görünür.

İslamdan çok önce şekillenen Alevilik din kavramına uygun bir inanç biçimi olmaktan çok panteizmden paganizme, sufizme birçok arkaik kültürel öğenin karışımından oluşan gizemci bir tarikat ya da bir "yol"dur. Bütün bir dinler, inançlar ve boşinançlar birikiminden derlenen bileşenlerden bir bölümü şunlardır: Zerdüştlük, Hurufilik, İsmaililik, Batınilik, Keysanilik, Şiilik, Sufilik, Alawitlik (ya da Nusayrilik), Şamanizm, Tasavvuf, Nestorianizm, Manikheanizm, İslam ve Hıristiyanlık.

Bir Şii mezhebi olarak görülen Alevilikte inanç içsel ve bireysel bir konu değildir ve politik-toplumsal-dinsel yetke olarak dedenin gözetimi ve denetimi altındadır. Her alevinin bir dedesi, ve her dedenin dedesi vardır. Dede ona bağlı olan aleviler tarafından onların inancını belirleyen bir inanç önderi olarak kabul edilir. Dedelik niteliği kan bağı ile belirlenir ve her insan dede olamaz. Dedeler daha eşittir, çünkü Muhammed'in ya da Ali'nin soyundan geliyor olmaları zorunludur (yalnızca olağandışı durumlarda kuraldışına izin verilebilir).

Kutsal ve kalıtsal birer konum olarak kabul edilen imamların ve dedelerin dinsel-toplumsal yönetimi Aleviliğin birincil belirlenimlerinden biridir. Bir tür kast ilişkisi olarak doğum yoluyla belirlenen bu ast-üst hiyerarşisin sürdürmenin yolu modern politik ve toplumsal eşitlik bilincinin gelişiminin durdurulmasından geçer. Dedelik kurumunun dinsel-toplumsal denetimi altında, Alevilik özgür bireyselliğin ortaya çıkışına izin vermez. Alevi söylemde görülen ezilmişlik ve güçsüzlük duygusu ve buna eşlik eden içerleme, yakınma ve isyancılık tonu kaynağını bu kast düzeninden alır. (Dedeler kimi durumlarda — örneğin Tunceli'de olduğu gibi — önderlik konumunu Ağalar ile, büyük toprak sahipleri ile paylaşır). Özgür istencin yokluğu ve özgür yurttaşlık karakterinin yadsınması Aleviliğe özünlü sürekli politik güçsüzlüğün de nedenidir.

Kemalist modern tinin Alevilik tarafından desteklenmesi modernlik bilincine bağlı değildir ve sık sık uygulanan 'takiyye'lerden biridir. Bu pragmatik destek tekkelerin kendilerinin kapatılmasına da önderlik etmiş olan Mustafa Kemal'in Ali ile özdeşleştirilmesi ya da 'mehdi' olarak görülmesi gibi enteresan motifler kapsar.

Ön-modern kırsal bir fenomen olarak Alevilik modern kent etiğine uyarlanması olanaksız anarşik, kaotik ve isyancı bir gelenektir. Alevi indoktrinasyonundan geçen birinin kimliği modern bir yurttaş olarak değil, bir "Alevi" olarak şekillenir ve kişisel istenç kendi üstüne onu silen ikinci bir istenci, sözde kutsal bir istenci yüklenir. Dedelik, insan tapınması, gizemcilik vb. gibi asal belirlenimlerinde tanımlandığında, Alevilik modernleşme ile, toplumsallaşma ile, politikleşme ile ve bir ulus duygusunun gelişmesi ile, genel olarak modern özgür, ussal etik ile uzlaşması olanaksız güçlü bir direnç öğesi kapsar. Bu karakteri ile Alevilik değişime ve yeniliğe kapalı, modern gelişime ve kentliliğe dirençli bir tutuculuk tinidir.

Alevilik kast yapısı nedeniyle herşeyden önce evrensel insan hakları kavramı ile geçimsizdir. Dedelik yetkesi altında, duyunç özgürlüğü bastırılır ve bireyin moral gelişimi önlenir. Ve istençsizlik nedeniyle modern yurttaş belirlenimi ve politik kimlik gelişmez. Bütün bu kültürel geriliğin nedenlerinin içsel olmasına karşın, sorumluluk bilincinin de yokluğu nedeniyle nedenler dışarıda aranır.

Yurttaş Toplumunda insan özgürdür ve bölgecilik, dinsel kimlik, etnik köken, eşeysellik gibi kültürel ve doğal öğeler tarafından tanımlanmaz. Yalnızca insan olması ile tanımlanır. Özgürlük ve eşitlik belirlenimleri tarafından tanımlanan modern kent yaşamı yargıçlık yetkisini de kapsayan bütün bir dedelik kurumunun ve ona dayalı boşinanç biçimlerinin zayıflamasına ve ortadan kalkmasına götürür. Yine, ancak istençsiz ve özgürlüksüz insan kendi için karar vermede güçlüğe düşer, sorumluluk üstlenmeyi bilmez ya da ondan korkar, ve ne yapacağını dededen öğrenir (bu davranışa "sığınma" denir).

Eşitliksiz ve özgürlüksüz karakteri ile, Alevilik modern kent toplumunda bir yer bulamaz ve yerellikte direterek sonu gelmez bir kimlik ve meşruluk arayışına yönelir. Dedelik, imamlık, şeyhlik, pirlik gibi sözde "kutsal" kurumların ortadan kalkışı Alevilik, Şiilik gibi din kavramına aykırı kültlerin ortadan kalkışı ile bir ve aynıdır. Böyle tikelci inanç biçimlerinin evrensel insanlık etiğine doğru küreselleşmekte olan dünyaya kendilerini açıklama şansları yoktur.

"Allah-Muhammed-Ali" birliğine inanç bir "birliğe" değil, ayrı varlıkların bir çokluğuna inançtır ve bu çoklukta iki sonlu insana "Tanrı" niteliği yüklenirken, "Kutsal Tin"in yeri boş kalır ve insanlık değersizleştirilir. Böyle ayrıksı bir "birlik"ten söz edilmesi Aleviliği politeizm olarak kabul eden yorumlara yol açar. Ayrıca tanrısal yüklemleri olan on iki imama da inanılır ve gizli olarak beklemekte olan 12'nci imamın İsa'nın ikinci gelişi ile birlikte kendini göstereceği kabul edilir "Buyruk" yazılarında kimi mitler Ali'yi Muhammed'in de üzerine koyar ve onu tanrısal olarak gösterir. Alevilik için Ali yalnızca soylu bir insan değil, ama "Tanrının bedenselleşmesidir."

“Alevilik İslam Dışında Bir İnançtır.” (5 Ocak 2015)

“Alevilik İslam Dışında Bir İnançtır.” (5.01.2015) (LINK)

Tunceli'de düzenlenen Alevi Çalıştayı'na konuşmacı olarak katılan Alevi Dedeleri, Alevilik inancının 4 semavi din dışında, farklı bir inanç olduğunu savundu.

Alevi inancının, Hz.Muhammed, Hz.İsa ve Hz.Musa'dan daha önce olduğunu iddia eden Alevi Dedesi Klavuz, "Alevilik, Hz. Muhammed'den öncedir, bu inancın mayasını atanlar Hz. İsa'dan da öncedir, Hz. Musa'dan da öncedir. Adem'i yaratan bir inançtır" dedi.

Tunceli Belediyesi Gençlik Kültür Merkezi'nde dün yapılan  Alevi Çalıştayı'nda tartışma yaratacak konular üzerinde fikir alışverişinde bulunuldu.  Alevi dedeleri, Aleviliğin 4 semavi din dışında farklı bir inanç olduğu savundu.

Çalıştayda 'Alevilikte ikrar' ve 'Alevilikte kadın' maddeleri basına açık tartışılırken, diğer gündem maddeleri basına kapalı konuşuldu. 'Alevilikte ikrar' konusu üzerinde söz alan bir çok dede ve temsilcinin tamamına yakını'Alevi inancının 4 semavi din dışında farklı bir inanç olduğu ve İslam dışında yer aldığı' konusunda görüş belirtti.

"ALEVİLİK, İSLAM DIŞINDA BİR İNANÇTIR"

Alevilik konusunda yaptığı araştırmalar ile tanınan Hasan Klavuz, özellikle yıllardır bazı kesimlerin bilinçli bir şekilde Aleviliğin İslam'ın içinde bir inanç olduğu vurgusunu yaptığını, ancak Aleviliğin dünyanın başlangıcıyla birlikte var olduğunu ve İslam dışında yer alan bir inanç olduğunu söyledi. Klavuz, şöyle dedi:

"Alevilik inancı nice uygarlıklardan mayalanarak gelip Dersim'de mayalanmıştır. Günümüzdeki birçok Alevi dedesi ve Alevi önderi, Alevi gelenekleri olan, Alevi erkanı, müsayiplik geleneği, kirveliği, yaşamını, geçmişini anlatacağına, ama bakıyoruz ki çıkıp sadece Aleviliğin İslam'ın içinde yer alan bir inanç olduğunu anlatıyorlar. Dört semavi dinin içindeki birtakım olgular, bizim inancımızın içine girmiştir. İslam dininde, Hak, Muhammet, Ali üçlemesi ve 12 İmam kültürü gerçeği bizim inancımızın içine girmiştir. 12 imam kültürünün Alevi inancının içine girdiği 9'uncu yüzyıldan sonra 14'üncü yüzyılda Şah Hatai ile pekişmiştir.İnancımıza giren bugün, hala zikrettiğimiz Hak, Muhammed, Ali üçlemesi ile 12 imam kültürü; insan özüdür. Şu gerçek var ki İslam dininde Hak Muhammed Ali deyimi yoktur. Bu sadece Anadolu Aleviliğinde ve Kızılbaş geleneğinde vardır."

Alevi İnancının, Hz. Muhammed ve Hz. İsa ve Hz.Musa'dan daha önce olduğunu ileri süren Hasan Klavuz, "Bu inanç yani Alevilik, Hz Muhammed'den öncedir, bu inancın mayasını atanlar Hz. İsa'dan da öncedir, Hz. Musa'dan da öncedir. Adem'i yaratan bir inançtır" dedi.

"BİZİM İNANCIMIZDA TANRI GÖKTE DEĞİLDİR"

Alevi dedesi Mustafa Genç ise, Alevilik ve Sünni İslam’ın, hiç bir zaman aynı çizgide olmadığını iddia ederek, "Biz, Hak Muhammed Ali diyoruz, onlar ise ellerini yukarı kaldırarak, 'Alluhuekber' diyor. Sünnilikte 5 vakit namaz, bir de bir ay oruç var. Bizde bunlar yok. Bizim inancımızda tanrı gökte değil, tanrı insandadır. Alevi inancında kadın kutsaldır, kadını boşamak en zor olandır. Sünnilikte öyle değil. Dört kadını erkeğe hak görüyorlar" dedi.

 



 

 



Nations with over 100,000 Shia

Nations with over 100,000 Shia (LINK)

Country Shia population Percent of Muslim population that is Shia
Iran 74,000,000 – 78,000,000 90–95
Pakistan 17,000,000 – 26,000,000 10–15
India 17,000,000 – 26,000,000 10–15
Iraq 19,000,000 – 22,000,000 65–70
Yemen 8,000,000 – 10,000,000 35–40
Turkey 7,000,000 – 11,000,000 10–15
Azerbaijan 5,000,000 – 7,000,000 65–75
Afghanistan 3,000,000 – 4,000,000 10–15
Syria 3,000,000 – 4,000,000 15–20
Saudi Arabia 2,000,000 – 4,000,000 10–15
Nigeria <4,000,000 <5
Lebanon 1,000,000 – 2,000,000 45–55

 



Gizem ve Gizemcilik

Gizem ve Gizemcilik

Tarih “gizemciliği” çoktandır arkada bırakmış olsa da, bu tür şeyler fosilleşmiş biçimlerde bir süre daha varolmayı sürdürür. Gizem sıradan düşüncenin diyalektiğe yaklaşma yoludur. Anlak çelişkinin varlığını ancak “gizemli” olarak, “içrek” olarak, “bilinemez” olarak kabul edebilir. Aynı nedenlerle üçlülük din kavramına da yabancıdır ve ancak monizmi anlayabilir, çünkü bunu anlamak için A = A’dır diyen özdeşlik ilkesi yeterlidir. Anlak diyalektiği saçma bulur ve reddeder. Gizemcilik monizmin yarattığı saçmalıklara karşı getirilen daha da saçma bir çözümdür. Çünkü bilmediğinin varolduğunu ileri sürmek aptallık dediğimiz şeyin en aptal örneğidir. Aptallık kavramları düşünmeden kullanmaktır.

Ancak özdeşlik ilkesini anlayabilen Anlak için monizm biricik geçerli din biçimidir: Yalnızca Tanrı vardır, çünkü Tanrı = Tanrıdır. Ama bu ilke durumunda bile Tanrının “başkası” saltık olarak ortadan kalkmaz ve ortada kalmada diretir. Eleatikler Varlığın (ya da Tanrının) “başkasını” gerçeklikten yoksun görüngüye başvurarak açıkladılar. Ama görüngü oluş sürecinde olduğu için yalnızca var olmakla kalmaz, yokluğu da kapsar ve bu nedenle çelişkilidir ve bu nedenle soyut varlıktan daha yüksektir. Spinoza için Tözün (ya da Tanrının) dışında “ilinekler” vardır. Spinoza ilinekler sorununu açıklamayı başaramaz, çünkü monistik-analitik bakış açısından bunu yapması olanaksızdır. İlinekler Tanrı ile bir iseler, Tanrıdan başka birşey daha varlık taşıyacak ve Tanrı bir olmayacaktır. Eğer tanrısal değil iseler, Tanrı kendisi olmayan bir “başkası” tarafından sınırlanıyor ve böylece sonlu olacaktır.

 

Gizem yalnızca gizli ya da kapalı olanı anlatmaz. "Anlaması güç ya da olanaksız olan" demektir. Ama bu modern tanım saçmadır, çünkü anlaması güç olan anlaması olanaksız olan değildir ve güçlük giderilebilir. Gizem anlaşılamayan ya da bilinemeyen ile ilgili olmalıdır. Bu nedenle insanın gizemli olana düşünmenin, bilmenin kendisinden "başka" aygıtlar kullanarak erişmeye çabalaması gerektiği kabul edilir. Ve bu aygıtlar arasında esrime, kendinden geçme vb. birincildir. Gizemcilik buna göre en sonunda "gizem" (μῠστῐκός) çevresinde oluşturulan bir aptallıklar kültürüdür.

Bu temel ya da gizli "gerçekliklere" erişmek onları düşünmek, kavramsallaştırmak ve bilmek demek olacaktır, ki bu yol baştan reddedilir, yoksa gizem bir gizem olmaya son verecektir. Gizem insan için sonsuza dek erişilemez, gizli ve bilinemez kalmalıdır.

"Tanrı ile birlik" gizem ile ilgili olamaz, çünkü Tanrı eğer Tanrı olarak kabul edilecekse bilinmelidir ve Tanrının bilinmesi Tanrı ile birlikten başka birşey değildir. İnsanın bilinmeyen bir şeye inanması saçmadır.

Enteresan olan şey, aslında tuhaf olan şey "bilinemez" olduğu kabul edilen şeyin yükseltilmesi, yüceltilmesi ve sonunda birincil kılınması, giderek bilinemezliğin Tanrının kendisinin bile bir yüklemi yapılmasıdır. Gizemcilik bilinçli bir irrasyonalizmdir.

Bilinemez olan şey insan düşüncesi için yoktur çünkü düşünülemez ve düşüncenin hiçbir kategorisi ona yüklenemez. Bilinemez olan tüm kategorilerin ötesinde ve dışında yatan bir kendinde şeydir. Kant'ın gizemcilerden ayrımı bilenemez hakkında konuşmaması, düşünmemesi, onu duyumsamamasıdır. Gizemci tam tersini yapar ve çenesini tutamaz.

"Bilinemeyene inanç" olanaksızdır, çünkü açıktır ki bilinemez olan, kavramsal olarak belirli olmayan var olmayandır. Böyle bilinemeyen "nesne" karşısında insanın onun var olduğunu söylemesi anlamsızdır. İnancın nesnesi her durumda var olan belirli bir nesnedir ve kavramsaldır, üstelik bu nesne imgesel ya da düşlemsel olsa bile. Ve salt duygu nesnesi olduğu söylenen şey bile, eğer gerçekten var ise, bir kategori ile, bir kavram ile, bir belirlenim ile anlatılmalıdır.

 



 

Alevi Bektaşi İnancının Esasları (SAYFALAR)

Alevi Bektaşi İnancının Esasları (pdf)


 



 

Din Kavramı Gelişimi ve Dünya Tarihi

Din Kavramı ve Dünya Tarihi

(Ancak tam gelişmiş insan başka tam gelişmiş insanlarda "kendini" bulabilir, çünkü "kendini" bilmek kendini tikelliği içinde değil, idealliği içinde, gerçekliği içinde bilmektir. Ancak tam gelişmiş insan gerçek özgürlüğü yaşayabilir ve başkasında gerçek "kendi"sini bulabilir.)

Hıristiyanlık oluş sürecindedir, çünkü ait olduğu kültürün kendisi oluş sürecindedir. Din Tarih ile ilişki içindedir ve bir "dinler tarihi" olgusu dinin ereksel bir süreç olduğunu imler. Tarih kavramı saltık olarak erekseldir.

Ancak din kavramına uygun olan din oluş sürecindedir, çünkü oluş değişim demektir ve ancak duyunç özgürlüğünü tanımak zorunda kalan pozitif din insanlığın tinsel gelişimi önünde bir engel olmaya son verir.

 

Din kültürün bir bileşeni olarak kültürün tüm başka bileşenleri ile uyum içinde olmak zorundadır. Bu düzeye dek, din geri kalan kültürel bileşenleri belirler ve kendisi onlar tarafından belirlenir.

Ancak din kavramına uygun din dünya tarihi kavramı ile bağdaşabilir, çünkü din kavramına uygun din insan özgürlüğü ile bağdaşır, insanı kendi usu dışında tüm yetkeden bağışlar. İnsan duyunç ve istenç özgürlüğünü en iç doğası olarak taşır ve onu dışarıdan alması söz konusu değildir. Tarihin biricik gereksinimi istençtir.

Din kavramına uygun din insanı gerçek değeri içinde, sonsuz değeri içinde, ya da özgürlüğü içinde kapsar. İnsanın sonsuz değeri karşısında kültürel belirlenimler yalnızca ikincil öneme indirgenmekle kalmazlar, ama göreli değerlerinden ötürü bütünüyle yadsınırlar, insanın usu, duygusu ve duyarlığı bu değersizliklere dönmekten bütünüyle uzaklaşır.


Despotizm etik gelişimi durdurur, çünkü istençsizlik üzerine dayanır ya da istenci bastırır.

 



St. Paul (Tarsuslu Saul)

St. Paul (Tarsuslu Saul)

Paul Yahudi bir Roma yurttaşı idi. Yaklaşık olarak İÖ 5 ya da İS 5 yılları arasına Tarsus'ta dindar bir aileye doğdu. Yaklaşık olarak 67 yılında Roma'da öldü. Başlangıçta İsa'nın Kudüs bölgesindeki ilk izleyicilerine zulüm yapan Paul Şam'a giderken yolda kendisine "yeniden-dirilmiş İsa'nın görünmesi" üzerine Hıristiyanlığa döndü. Hıristiyanlığın şekillenmesinde, Yahudilikten ayrılmasında ve evrensel bir din karakteri kazanmasında aşağı yukarı birincil rolde olan Paul çağın kültürünün bir insanı olarak doğallıkla inançlar, boşinançlar ve düşlemler ile yüklü idi. Her zaman İsa'nın kendi yaşamı sırasında, aslında önümüzdeki hafta yeniden geleceğine, Tanrının krallığının kurulacağına ve hemen bütün bir dünyada yeni bir düzenin, gerçek türenin egemen olacağına inandı. Efes'te tansıklar yaptığı, İsa gibi onun da insanları iyileştirdiği ve cinleri kovduğu anlatılır. Paul'ün dinsel ve dünyasal düşünceleri arasında insanlığın tarihsel yazgısını ilgilendiren özsel kavramlar da vardı. Bütün bir dünya tarihinin gereksindiği başlıca kavram olan evrensel insan eşitliği kavramı Paul'ün sarıldığı en önemli kavramlardan biri idi.

St. Paul

St. Paul

 

Kendisi bir Havari olarak kabul edilen Paul İsa'nın Tanrının Oğlu ve gerçek Mesih (kurtarıcı / χριστός / khristós) olduğuna, geri döneceğine ve kendisinin ona hizmet ettiğine inanıyordu. Başlangıçta Gentillerin Tanrı ile bağıtın dışında olduğunu kabul etmesine karşın, sonra Yahudilerin ve Gentillerin evrensel insanlık olarak Tanrıda ve İsa'da birleştiğine inanmaya başladı. Mesih yeryüzünden kötülüğü kaldıracak ve yeni bir dürüstlük düzeni kuracaktı. Aslında süreç daha şimdiden başlamıştı ve İsa'nın geri dönüşü ile tamamlanacak, yeryüzünde Roma İmparatorluğunun yeri Tanrının Krallığı tarafından alınacaktı.

Paul Anadolu'da, Yunanistan'da ve İtalya'da uğradığı yerlerde kiliseler kurdu. Zamanla genellikle ona düşmanlık gösteren Yahudilerden uzaklaşarak başlıca Gentillere dönmeye başladı. Yahudilik dört bin yıl önceki mitolojik normları içinde olduğu gibi değişmeksizin varolmayı sürdürdü.

Yeni Ahit'teki yirmi yedi kitaptan on üçü Paul'e aittir. Paul insanın esenliğinin Eski Ahit'teki yasalara uyarak iyi işler yapmaya değil, yalnızca inanca bağlı olduğunu ileri süren ilk Hıristiyan oldu. Daha sonra Augustine bu görüşü geliştirdi ve Reformasyon sırasında Martin Luther sola fide olarak aynı görüşü yineledi.

Paul Roma'da öldürüldü.

 

Hıristiyanlık Tanrının Oğlu tasarımını kabul ederken Tanrının Kızı tasarımını kabul etmez. Kadınların ikinci olarak yaratıldıkları ve birinci olarak günah işledikleri ve sessiz kalmaları gerektiği görüşü St. Paul'e yüklenen geleneksel görüşlerdir. Erken Hıristiyanlıkta ve İsa'nın yaşamı sırasında kadınların etkinliğinin vazgeçilmez olmasına karşın, kadın ve erkek arasında tam eşitlik görüşü kabul edilmedi.

Paul (Galatyalılara: 3:28)
"Ne Yahudi ne de Yunanlı, ne köle ne de özgür, ne erkek ne de dişi vardır, çünkü hepiniz İsa'da birsiniz."

Paul kendi sözlerine bağlı kalmadı ve kadınları ayrı bir "tür" gibi görmeyi sürdürdü.

Paul (The First Epistle of Paul the Apostle to Timothy)
2:9 In like manner also, that women adorn themselves in modest apparel, with shamefacedness and sobriety; not with broided hair, or gold, or pearls, or costly array; 2:10 But (which becometh women professing godliness) with good works.
2:11 Let the woman learn in silence with all subjection.
2:12 But I suffer not a woman to teach, nor to usurp authority over the man, but to be in silence.
2:13 For Adam was first formed, then Eve.
2:14 And Adam was not deceived, but the woman being deceived was in the transgression.

 

Paul
"Women should remain silent in the churches. They are not allowed to speak, but must be in submission, as the law says." First letter to the Corinthians

"I do not permit a woman to teach or to assume authority over a man; she must be quiet." First letter to Timothy

 



St. Paul ve Üçlülük

St. Paul ve Üçlülük



Paul (Galatyalılara: 3:26)

“For ye are all the children of God by faith in Christ Jesus.” — “Çünkü hepiniz İsa’ya inanç yoluyla Tanrının çocuklarısınız.”

Paul (Galatyalılara: 3:28)

“There is neither Jew nor Greek, there is neither bond nor free, there is neither male nor female: for ye are all one in Christ Jesus.” — “Ne Yahudi ne de Yunanlı, ne köle ne de özgür, ne erkek ne de dişi vardır: Çünkü hepiniz İsa’da birsiniz.”

Dinsel bilinç sonsuzluğa yönelir, ama sonlu tasarımlar ortasında düşünür. Başka yerlerde sık sık boşinançlarına gömülen Paul’ün sözleri sonlu dinin ötesinde ve üçlülük din kavramı ile uyum içindedir. Tanrı ile Bir görülen evrensel insanlık (Kutsal Tin) tüm doğal ve kültürel ayrımların üzerine yükseltilir.

Yahudiliğin yeni oluşmakta olan evrensel dine dönüşmesi Yahudilik olarak ortadan kalkması demek olacaktı. Ama aşağı yukarı tüm mitolojik dinlerin tarihten silinmesine karşın, Yahudilik ortadan kalkmadı ve kendini evrensel insanlıktan ayırmada direterek sürdü.

 

Paul (Korintliler 6:19)

“Do you not know that your body is a temple of the Holy Spirit within you, which you have from God? You are not your own.” — “Tanrıdan aldığınız bedeninizin içinizdeki Kutsal Tinin bir tapınağı olduğunu bilmiyor musunuz? Siz kendinizin değilsiniz.”

St. Paul Atina’da Vaaz Veriyor

St. Paul Atina’da Vaaz

 

 

 



Sola scriptura! Ama kimin yazıları?

Sola scriptura! Ama kimin yazıları?

  • Sola scriptura ya da yalnızca kutsal yazılar;
  • Sola fide ya da yalnızca inanç.

 

Reformasyonun güvenle ve hiç duraksamaksızın gerçek inanç nesnesi olarak önerdiği "kutsal" yazılar daha o zamanlar bile düşünen herkesin anladığı gibi "insanların," ve sık sık bilgisiz oldukları gibi acımasız ve ahlaksız da olan yazarların yazıları idi. Böyle birçok "kutsal" metin İncil'e alınmadı ve sayısız metin arasından yalnızca 66 kitap seçildi (Eski Ahit 39 kitap ve Yeni Ahit 27 kitap kapsar).

Bu yazıları "kutsal" olarak, Tanrının Sözü olarak, Logos olarak görmek için insanın herşeyden önce Usun kendisini bir yana bırakması, "Gerçeklik" sorununa "Gerçekliğin" kendisinden vazgeçerek ve saçmalıkları doğrulayarak yaklaşması zorunludur. Böyle birşey inançtan başka birşeydir, çünkü inanç gerçeklik ile birlikte gider, aptalca yalanlar ile değil. "Kutsallık" niteliği bu kendini aldatmayı pekiştirir, ve saçmalık ne kadar büyükse "inancın" o kadar güçlü olması gerekir. Bu tutum insanın değer verebileceği ve vermesi gereken şeyleri değersizleştirmede ve bayağılaştırmada sonuçlanır.

Bu metinlerde insan bilgeliğinin o günlere dek üretebildiği en güzel düşüncelerin örneklerinin yanısıra, en dengesiz ruhlardan doğan en kaba düşünceler de bulunur. Bu "kutsal" ya da "esinlendirilmiş" yazılara göre Joshua, Musa, Abraham ve başkaları moral olarak en acımasız ve duyunçsuz eylemleri yerine getirirler ve bunlar "tanrısal" buyruklardan doğan eylemler olarak görülür. Eski Ahit'in Yehovası moral nitelikten yoksundur. Mitolojik politeizm genel olarak nefret kapsamaz. Ama bu duyusal inanç biçiminin ideali doğal olandaki tinsel-tanrısal biçim ya da estetik güzelliktir ve moral bir ilgisi yoktur. Monoteizmin bu duyusal biçimselliği kapsamanın yanısıra, sonsuz sevecenliği de kapsaması gerekir. Bu duygu karakteri İsa miti çevresinde geliştirilir.

Başlıca Sümer, Mezopotamya, Mısır mitolojilerinin bir uyarlaması ve bozulması olarak yazılan Eski Ahit sık sık cinayetler, kitle kıyımları, sapıklıklar ve aptalca bir nefret tonu ile yüklüdür. "Vaadedilen Toprak" gibi popüler bir anlatım düşünmeden inanan bilinçler için aşırı ölçüde çekicidir. Ama ele geçirilecek topraklardaki kent, kasaba ve köylerde tüm yaşamın yok edilmesi buyruğunu örtmeye yarar (Joshua ve Jericho miti bunlardan yalnızca biridir). Bu mitler "kutsal" olmak bir yana, yalnızca yabanıldırlar ve Mezopotamya kültürleri ile herhangi bir karşılaştırmayı hak etmezler. Etik olarak bütünüyle eğitimsiz ve moral olarak bütünüyle duyunçsuz bir kültürün kollektif imgeleminin yaratılarıdırlar. Bugün aynı etik-dışı ve ahlak-dışı bilinç yapısı çağdaş bilincin çok geniş bir kesimi tarafından, bu kültürün politik önderleri tarafından, dinsel ve akademik kurumları tarafından paylaşılmaktadır.

 

Deuteronomy 20:10-18 / New International Version (NIV)

“Ama, ulusların Tanrınız Efendinin bir kalıt olarak size verdiği kentlerinde nefes alan hiçbirşeyi sağ bırakmayın. Tanrınız Efendinin size buyurduğu gibi onları — Hititleri, Amoritleri, Kananitleri, Perizzitleri, Hivitleri ve Jebusitleri — tam olarak yok edin.”

“However, in the cities of the nations the Lord your God is giving you as an inheritance, do not leave alive anything that breathes.  Completely destroy them — the Hittites, Amorites, Canaanites, Perizzites, Hivites and Jebusites — as the Lord your God has commanded you.

 

Tanrı İsrail oğullarına savaşmaktan korkmamalarını söyler, çünkü kendisi de onlara katılacaktır.
Monoteizmin Savaşan ‘Tanrısı’

20:4. “Çünkü Tanrınız Efendi sizi kurtarmak için düşmanlarınıza karşı sizden yana savaşmak için sizinle birlikte gidendir.” :: “For the Lord your God is he that goeth with you, to fight for you against your enemies, to save you.”

 

Musa’nın Tanrısının Bir Buyruğu: “Öldürmeyeceksin!”
Bu buyruğu çiğneyen buyruk hemen arkadan gelir:

Sonraki Bir Buyruk:
“Vaadedilmiş Topraklardaki kentleri kılıçtan geçireceksin!”
Direnen kentlerdeki nüfus "Yehova"ya adak olarak sunulacak, "nefes alan hiçbir canlı sağ bırakılmayacaktır."


Jericho: Epik Etnik Temizlik

Jericho: Epik Etnik Temizlik

Yahweh İsrail oğullarına kendisini tanrı olarak tanımaları karşılığında toprak vaadetti. Ama bu topraklarda daha şimdiden kentler ve kasabalar ve köyler vardı. Sorun değil. İsrailliler, Aski Ahit'in anlattığı mite göre, tüm nüfusu kılıçtan geçirdiler. Yahweh bir kabile ile pazarlık eden enteresan bir "tanrı"dır. İsrail oğullarına başkalarının toprağını verecek ve karşılık olarak ele geçirilecek kentlerdeki tüm nüfus kesilerek ona adak olarak sunulacak ve bir bonus olarak insanların altın, gümüş, demir ve bronzları da kendisine bırakılacaktır. Bu mitin sapıklığın düzeyi onu okuyanların moral yargılarını bloke eder.

Musa'nın ölümünden sonra Tanrı (Jahweh) Joshua'yı İsrail halkının önderi olarak seçer. Mısır'dan çıktıktan sonraki adım İsrail halkının Tanrının kılavuzluğu altında Kenan ülkesini (Filistin) fethetmesidir. Tanrı Joshua'ya şunları söyler: "Korkma, cesaretini yitirme, çünkü Tanrınız Efendi nereye giderseniz sizinle olacak" (Joshua 1:9).

Yehuwa onu kurgulayan yazarların inceliksizliğini yansıtır. "Seçtiği" halk bütün bölgenin bilgisiz, görgüsüz, acımasız, ahlaksız ve duyunçsuz gezgin kabileleridir. "Başka" mitolojik tanrılar çoğunlukla doğa işlerini düzenlemekle ilgilenirler ve hiç biri Yehuwa’ya benzemez.

 

 

Jericho Kitle Kıyımı
Jericho Yahweh'in en ünlü kitle cinayetlerinden biridir. İnananlar buna bayılıyor görünürler. Hakkında şarkılar söyler ve çocuklarına onu anlatırlar.

Her motifinde bir duyunçsuzluk başyapıtı olan "Joshua'nın Kitabı" Eski Ahit'in altıncı kitabıdır. Yahweh Joshua'ya Jericho kentini ve daha başkalarını ona verdiğini bildirir. İlk olarak Joshua'dan adamları altı gün boyunca her gün kent çevresinde yedi kez yürüyüş yapacaklar ve bu yapılırken arkın (sandık) önünde yürüyen yedi rahip koç boynuzlarından yapılmış yedi borazanı çalacaktır. Yedinci gün yedi rahip yedi borazanı çalarak kent çevresinde yedi kez yürüyüş yapacaktır. Sonunda uzun bir güçlü üfleme yapacaklar, herkes haykıracak, ve duvarlar devrilecektir. Borazanlar çalar, insanlar haykırır ve duvarlar devrilir. Sonra Joshua askerlere Tanrıya bir sunu olarak kentteki herkesi öldürmelerini söyler. Ve tüm gümüş, altın, bronz ve demir de sunular olarak yalnızca Tanrıya bırakılacaktır.

6:23 And they utterly destroyed all that was in the city, both man and woman, young and old, and ox, and sheep, and ass, with the edge of the sword.

6:24 And they burnt the city with fire, and all that was therein: only the silver, and the gold, and the vessels of brass and of iron, they put into the treasury of the house of the LORD.

Bu metin herhangi bir eleştiriye, herhangi bir ateşli ateistin çözümlemesine gereksinmez. Belki de gözden kaçırılmaması gereken biricik nokta inananların ve onların Katolik ve Protestan rahiplerinin bütün bu yabanıllığı tanrısal türe olarak ve böyle metinleri "Kutsal Yazılar" olarak görmeyi sürdürmeleridir. Bu olgu yaygın ve derin bir moral duyarsızlığı ele verir. Eski Ahit yazarlarının imgelemlerinde yer alan bu tür sadistik ve sapık olaylara edimsel tarihin kendisi bile izin vermez. Jericho Savaşının yer aldığını gösteren herhangi bir arkeolojik kanıt ya da Eski Ahit metninden başka herhangi bir belge yoktur.

 

Çocukları moral olarak geliştirmek ve onlara yüksek karakter kazandırmak için yapılmış bir çizgi film. (LINK)

“The Book of Joshua” (Eski Ahit)

“The Book of Joshua”

1:1 Now after the death of Moses the servant of the LORD it came to pass, that the LORD spake unto Joshua the son of Nun, Moses' minister, saying,

1:2 Moses my servant is dead; now therefore arise, go over this Jordan, thou, and all this people, unto the land which I do give to them, even to the children of Israel.

1:3 Every place that the sole of your foot shall tread upon, that have I given unto you, as I said unto Moses.

1:4 From the wilderness and this Lebanon even unto the great river, the river Euphrates, all the land of the Hittites, and unto the great sea toward the going down of the sun, shall be your coast.

1:5 There shall not any man be able to stand before thee all the days of thy life: as I was with Moses, so I will be with thee: I will not fail thee, nor forsake thee.

1:6 Be strong and of a good courage: for unto this people shalt thou divide for an inheritance the land, which I sware unto their fathers to give them.

1:7 Only be thou strong and very courageous, that thou mayest observe to do according to all the law, which Moses my servant commanded thee: turn not from it to the right hand or to the left, that thou mayest prosper withersoever thou goest.

1:8 This book of the law shall not depart out of thy mouth; but thou shalt meditate therein day and night, that thou mayest observe to do according to all that is written therein: for then thou shalt make thy way prosperous, and then thou shalt have good success.

1:9 Have not I commanded thee? Be strong and of a good courage; be not afraid, neither be thou dismayed: for the LORD thy God is with thee whithersoever thou goest.

1:10 Then Joshua commanded the officers of the people, saying,

1:11 Pass through the host, and command the people, saying, Prepare you victuals; for within three days ye shall pass over this Jordan, to go in to possess the land, which the LORD your God giveth you to possess it.

1:12 And to the Reubenites, and to the Gadites, and to half the tribe of Manasseh, spake Joshua, saying,

1:13 Remember the word which Moses the servant of the LORD commanded you, saying, The LORD your God hath given you rest, and hath given you this land.

1:14 Your wives, your little ones, and your cattle, shall remain in the land which Moses gave you on this side Jordan; but ye shall pass before your brethren armed, all the mighty men of valour, and help them;

1:15 Until the LORD have given your brethren rest, as he hath given you, and they also have possessed the land which the LORD your God giveth them: then ye shall return unto the land of your possession, and enjoy it, which Moses the LORD's servant gave you on this side Jordan toward the sunrising.

1:16 And they answered Joshua, saying, All that thou commandest us we will do, and whithersoever thou sendest us, we will go.

1:17 According as we hearkened unto Moses in all things, so will we hearken unto thee: only the LORD thy God be with thee, as he was with Moses.

1:18 Whosoever he be that doth rebel against thy commandment, and will not hearken unto thy words in all that thou commandest him, he shall be put to death: only be strong and of a good courage.


2:1 And Joshua the son of Nun sent out of Shittim two men to spy secretly, saying, Go view the land, even Jericho. And they went, and came into an harlot's house, named Rahab, and lodged there.

2:2 And it was told the king of Jericho, saying, Behold, there came men in hither to night of the children of Israel to search out the country.

2:3 And the king of Jericho sent unto Rahab, saying, Bring forth the men that are come to thee, which are entered into thine house: for they be come to search out all the country.

2:4 And the woman took the two men, and hid them, and said thus, There came men unto me, but I wist not whence they were:

2:5 And it came to pass about the time of shutting of the gate, when it was dark, that the men went out: whither the men went I wot not: pursue after them quickly; for ye shall overtake them.

2:6 But she had brought them up to the roof of the house, and hid them with the stalks of flax, which she had laid in order upon the roof.

2:7 And the men pursued after them the way to Jordan unto the fords: and as soon as they which pursued after them were gone out, they shut the gate.

2:8 And before they were laid down, she came up unto them upon the roof;

2:9 And she said unto the men, I know that the LORD hath given you the land, and that your terror is fallen upon us, and that all the inhabitants of the land faint because of you.

2:10 For we have heard how the LORD dried up the water of the Red sea for you, when ye came out of Egypt; and what ye did unto the two kings of the Amorites, that were on the other side Jordan, Sihon and Og, whom ye utterly destroyed.

2:11 And as soon as we had heard these things, our hearts did melt, neither did there remain any more courage in any man, because of you: for the LORD your God, he is God in heaven above, and in earth beneath.

2:12 Now therefore, I pray you, swear unto me by the LORD, since I have shewed you kindness, that ye will also shew kindness unto my father's house, and give me a true token:

2:13 And that ye will save alive my father, and my mother, and my brethren, and my sisters, and all that they have, and deliver our lives from death.

2:14 And the men answered her, Our life for yours, if ye utter not this our business. And it shall be, when the LORD hath given us the land, that we will deal kindly and truly with thee.

2:15 Then she let them down by a cord through the window: for her house was upon the town wall, and she dwelt upon the wall.

2:16 And she said unto them, Get you to the mountain, lest the pursuers meet you; and hide yourselves there three days, until the pursuers be returned: and afterward may ye go your way.

2:17 And the men said unto her, We will be blameless of this thine oath which thou hast made us swear.

2:18 Behold, when we come into the land, thou shalt bind this line of scarlet thread in the window which thou didst let us down by: and thou shalt bring thy father, and thy mother, and thy brethren, and all thy father's household, home unto thee.

2:19 And it shall be, that whosoever shall go out of the doors of thy house into the street, his blood shall be upon his head, and we will be guiltless: and whosoever shall be with thee in the house, his blood shall be on our head, if any hand be upon him.

2:20 And if thou utter this our business, then we will be quit of thine oath which thou hast made us to swear.

2:21 And she said, According unto your words, so be it. And she sent them away, and they departed: and she bound the scarlet line in the window.

2:22 And they went, and came unto the mountain, and abode there three days, until the pursuers were returned: and the pursuers sought them throughout all the way, but found them not.

2:23 So the two men returned, and descended from the mountain, and passed over, and came to Joshua the son of Nun, and told him all things that befell them:

2:24 And they said unto Joshua, Truly the LORD hath delivered into our hands all the land; for even all the inhabitants of the country do faint because of us.

 

3:1 And Joshua rose early in the morning; and they removed from Shittim, and came to Jordan, he and all the children of Israel, and lodged there before they passed over.

3:2 And it came to pass after three days, that the officers went through the host;

3:3 And they commanded the people, saying, When ye see the ark of the covenant of the LORD your God, and the priests the Levites bearing it, then ye shall remove from your place, and go after it.

3:4 Yet there shall be a space between you and it, about two thousand cubits by measure: come not near unto it, that ye may know the way by which ye must go: for ye have not passed this way heretofore.

3:5 And Joshua said unto the people, Sanctify yourselves: for to morrow the LORD will do wonders among you.

3:6 And Joshua spake unto the priests, saying, Take up the ark of the covenant, and pass over before the people. And they took up the ark of the covenant, and went before the people.

3:7 And the LORD said unto Joshua, This day will I begin to magnify thee in the sight of all Israel, that they may know that, as I was with Moses, so I will be with thee.

3:8 And thou shalt command the priests that bear the ark of the covenant, saying, When ye are come to the brink of the water of Jordan, ye shall stand still in Jordan.

3:9 And Joshua said unto the children of Israel, Come hither, and hear the words of the LORD your God.

3:10 And Joshua said, Hereby ye shall know that the living God is among you, and that he will without fail drive out from before you the Canaanites, and the Hittites, and the Hivites, and the Perizzites, and the Girgashites, and the Amorites, and the Jebusites.

3:11 Behold, the ark of the covenant of the LORD of all the earth passeth over before you into Jordan.

3:12 Now therefore take you twelve men out of the tribes of Israel, out of every tribe a man.

3:13 And it shall come to pass, as soon as the soles of the feet of the priests that bear the ark of the LORD, the LORD of all the earth, shall rest in the waters of Jordan, that the waters of Jordan shall be cut off from the waters that come down from above; and they shall stand upon an heap.

3:14 And it came to pass, when the people removed from their tents, to pass over Jordan, and the priests bearing the ark of the covenant before the people;

3:15 And as they that bare the ark were come unto Jordan, and the feet of the priests that bare the ark were dipped in the brim of the water, (for Jordan overfloweth all his banks all the time of harvest,)

3:16 That the waters which came down from above stood and rose up upon an heap very far from the city Adam, that is beside Zaretan: and those that came down toward the sea of the plain, even the salt sea, failed, and were cut off: and the people passed over right against Jericho.

3:17 And the priests that bare the ark of the covenant of the LORD stood firm on dry ground in the midst of Jordan, and all the Israelites passed over on dry ground, until all the people were passed clean over Jordan.

...

4:12 And the children of Reuben, and the children of Gad, and half the tribe of Manasseh, passed over armed before the children of Israel, as Moses spake unto them:

4:13 About forty thousand prepared for war passed over before the LORD unto battle, to the plains of Jericho.

4:14 On that day the LORD magnified Joshua in the sight of all Israel; and they feared him, as they feared Moses, all the days of his life.

...

5:2 At that time the LORD said unto Joshua, Make thee sharp knives, and circumcise again the children of Israel the second time.

...

6:3 And ye shall compass the city, all ye men of war, and go round
about the city once. Thus shalt thou do six days.

6:16 And it came to pass at the seventh time, when the priests blew with the trumpets, Joshua said unto the people, Shout; for the LORD hath given you the city.

6:20 So the people shouted when the priests blew with the trumpets: and it came to pass, when the people heard the sound of the trumpet, and the people shouted with a great shout, that the wall fell down flat, so that the people went up into the city, every man straight before him, and they took the city.

6:21 And they utterly destroyed all that was in the city, both man and woman, young and old, and ox, and sheep, and ass, with the edge of the sword.


6:24 And they burnt the city with fire, and all that was therein: only the silver, and the gold, and the vessels of brass and of iron, they put into the treasury of the house of the LORD.




 

 



 

Reformasyon çoğunlukla "simgesel" değer taşıyan yazıları yorumlama hakkını Roma Katolik Kilisesinin tekelinden aldı ve herkesin kendi duyuncuna bıraktı. İnsanın özgür duyuncu, henüz tarihsel olarak bütünüyle ham olmasına, giderek barbarca olmasına karşın, saltık yargıç rolünü oynamaya başladı.

Bugün de başlıca Eski Ahit'te kapsanan en usdışı ve etik-dışı temalar yine eşit ölçüde usdışı yorumlar tarafından elde geçirilir ve aşağı yukarı oldukları gibi doğrulanır. Bütün bu 'kutsal yazılar" kütlesinin arasından gerçekliğin evrenselliği, insanın ve insanlığın sonsuz değeri kavramlarının ayıklanıp çıkarılması tarihin bir tansığı değil, Platonizmin bu kavramları oraya yerleştirmiş olmasının sonucudur. Üçlülük kavramı insanları bilinçlerinin arkasından işleyerek onları özgür, eşit ve değerli kılar. İznik Konseyinin kararı ve Reformasyon Hıristiyanlığın din kavramına uygun bir din olma yoluna girmesinde dönüm noktalarıdır.

Martin Luther 95 Tezi ile yalnızca bağışlama belgeleri konusunda entellektüel bir tartışma başlatmayı istiyordu. Sonuç başka türlü çıktı. Luther'in Reformasyonun birincil önderlerinden yalnızca biri idi ve Reformasyonu onun eylemi ile başlatan görüş realiteye ancak bir ölçüde uygundur. Almanya'da daha şimdiden Protestan bir kitle temeli ve çok sayıda Protestan Prens vardı. Ve Roma Katolik Kilisesine karşı bireysel ve kollektif eylemlerin başlaması Luther'in 95 Tezinin yazılmasının yüzyıllarca öncesine gider.

Reformasyon önderlerinin birincil ilkelerinden biri Roma Katolik Kilisesinin ve rahiplerin insanlar üzerindeki yetkesini ortadan kaldırmaktı. Katolik Kilise Tanrı ile insan arasında aracılık yapıyor, insanın inanç özgürlüğünü tanımıyordu. Özellikle İncil'den yoksun bırakılan insanlar neye inanacaklarını vb. ancak boşinançlı rahiplerin yorumlarından öğrenebiliyorlardı.

İznik Konseyi Arianizmi reddetti ve Neo-Platonistlerin İsa'nın Tanrının Oğlu olduğu tezlerini kabul etti. Arianus aforoz edildi. Arianizm İsa'nın Tanrının Oğlu olduğu tezini kabul etmiyor, onun sıradan bir insan olduğu görüşünü savunuyordu.

Üçlülük kavramı İncil'in içeriğine uygun olarak dinsel inancı tinsele yöneltti, tüm aracılıkları kaldırdı (İsa yalnızca Tanrının Oğludur, tarihsel bir peygamber değil) ve inancı tüm dışsallıklardan (rahipler, papalık, tütsüler, cübbeler, yontular, ikonlar, imgeler, azizler, kemikler, manastırlar vb.) arındırdı.

Roma Katolik Kilisesi başından boşinançlar ile yüklü olarak doğdu. Yeni inanç "evrensellik" (Yun. katholou / καθόλου / ‘genel olarak’ sözcüğünden) karakterini taşıdığı için tüm halkların, ama tümü de putperest olan halkların dini olarak doğdu. Dinsel bilincin bu geri aşamasında, yeni inanç dünyasına halklar ile birlikte onların boşinançları da kabul edildi. Sonlu nesnelere kutsallık yüklendi ve imgelere, putlara, ikonlara tapınmayı sürdüren bilgisiz kitleler için daha sonra tüm inanç büyük bir putlar kalabalığının ortasında ve Mass Ayini ve rahiplerin yorumları çevresinde örgütlendi.

Reformasyon Dinsel Yazıları yalnızca bireyin duyuncu ve yargısı ile karşı karşıya bıraktığı ve tüm aracılığı ortadan kaldırdığı için, edimsel olarak duyunç özgürlüğü için gereken biricik koşulu sağladı. Protestanlardan bir bölümü inancı dışsallıklardan arındırma sürecini en sonunda Deizme dek vardırdılar.

 



Tarihin Açılması

Tarihin Açılması

  • Soru: Commodor Matthew Perry Japonları dünyaya açılmaya nasıl ikna etti?
  • Yanıt: Top ile. Donanmanın topları ile.

 

Despot ile diyalog olanaksızdır, çünkü diyalog ussallığı gerektirir ve despot usdışıdır. Despot moral olarak aptaldır çünkü özgürlük gibi insanın en özsel kavramından yoksundur. Bu düzeye dek despot en büyük ahlaksızdır ve kendisi gibi duyunç oluşumundan yoksun ahlaksız kitleler ve yığınlar tarafından desteklenir. Samurai ancak moral yeteneği olmayan bir kültürde varolabilirdi. Japon Meijii devrimi bu şiddet ve yok edicilik tinini ortadan kaldırmadı ve yalnızca onun barbar görünüşünü modernleştirdi ve onu daha da güçlü kılacak Batı teknolojisini hizmetine sundu.


Asya dünyanın en eski tarihsel bölgesidir. Ama orada Tarih başlar başlamaz sonlanmıştır. Tarihin kapısına kilit vurmak despotizmin tutucu doğasının olağan sonucudur. Ve despotizmin kendisi özgürlük bilincinin henüz kazanılamamış olmasının bir sonucudur.

Despotizmin Tarihi durdurmasının gizi İstenci tanımamasında yatar. Asya bütün bir tarihi boyunca İstencin evrenselliğine, özgürlük ve eşitliğe yabancı kaldı. Bu nedenle dürtüsel davranışlar dışında bütünüyle eylemsizdir. Ve eylemsizliği onu suçsuz gösterir. İstençsizlik değişmenin ve yenileşmenin de nedenidir, çünkü gelişimin biricik koşulu istencin bastırılmamasıdır.

Öte yandan İstenç ve Özgürlük despotik bilinç için büyük bir risk anlamına gelir, çünkü istenç ilk dolaysızlığı içinde, doğallığı içinde, düşüncesizliği içinde kötülüğe bütünüyle açıktır. Ama bu nedenle istenci bastırmak gereksiz, çünkü olanaksızdır. İnsanın gelişimi için bu Özgürlük riskini göze almak kaçınılmazdır.

 



Tanrı İle Sözleşme

Tanrı İle Sözleşme

Eski Ahit yazarları Hititlerde ve başka Mezopotamya kültürleri durumunda eşit iki yan arasındaki alış-veriş ilişkisini anlatan "sözleşme" kavramını da aldılar ve onu Tanrı ve Adem, Nuh ve daha sonra bütününde İsrail oğulları arasındaki ilişkilere uyguladılar.

Yahudiler durumunda sözleşme ilişkisi eşit konumda olan ve bir üst yetkeyi tanıyan iki yan arasında yapılmaz, ama eşitsiz ast ve üst konumlarında olan iki yan arasında bir tür feodal ilişki gibidir. İki yanın ant içmelerini kapsayan ilk sözleşmede Tanrı Abraham'ın soyunu Tanrının "seçilmiş halkı" olarak kollama sözünü verir ve karşılık olarak halk Tanrıya bağlılık gösterecektir. Sözleşmenin çiğnenmesi durumunda halk cezalandırılacaktır. Eğer Tanrı kendi sözünü tutmaz ve yükümlülüğünü yerine getirmez ise, "ilençlenecektir."

David ile sözleşmede David ve soyunun İsrail oğulların kralları olacağı bir karara bağlanır. Musa ile sözleşmede Tanrı İsrail halkının seçilmiş halk olarak tutulması sözüne karşılık olarak Musa'ya On Buyruğunu bildirir.

 

Musa'nın Sina Dağında Tanrıdan aldığı Tabletler üzerlerinde On Buyruğun kazılı olduğu iki taş parçasıdır (Exodus 31:18). Her tabletin beş buyruk kapsıyor olduğu kabul edilir. Ama sözleşmenin iki eşleminin olması gerektiği için (ki Mısır ve başka ülkelerde uygulamanın biçimi böyle idi), kimi yorumculara göre her bir tabletin on buyruk kapsaması gerekir.

Bağıt Sandığı (Ark) iki tableti kapsadığına inanılan altın kaplı tahta bir sandıktır.

Tüm bu "olaylar" gerçekte olaylar değil, ama aşağı yukarı hiçbir entellektüel desteği olmayan korkmuş bir imgelemin yaratılarıdır. Tanrıbilimcilik bunları ağırbaşlılıkla "tarihsel" olgular olarak alır, moral yorumlamadan bütünüyle kaçınır, ve onlara insanlık için saltık önemi ve anlamı olan "gerçeklikler" olarak yaklaşır. İsrail oğulları özgür olmadıkları için yasalardan da yoksun idiler ve Musa onlar için ancak birkaç buyruk çıkarabilir ve onları da ancak korkutucu bir Tanrı gözdağı ile geçerli kılabilirdi. Başka yerlerde devlet yasaları ve gündelik töreler olan şeylerin Yahudiler için Tanrı buyrukları olması gerekiyordu.

Kendileri Mısır ve Mezopotamya kültürleri üzerine temellenen Klasik Helen ve Roma kültürlerinin büyütmeye başladığı Dünya Tinini moral, etik ve estetik olarak barbarlaştırmada, aptallaştırmada ve çirkinleştirmede hiçbir kültür Eski Ahit kültüründen daha başarılı olmadı. Hıristiyanlık ancak Reformasyondan sonra din kavramına yaklaşmaya başladı. Tanrı kavramı Sevgi imler. Eski Ahit'in Yehovası ona boyun eğeceklerini umduğu seçilmiş halkı dışında bütün bir insanlıktan nefret eden bir tanrıdır.

 

Joshua, Ark, Jericho Savaşı

Joshua, Ark, Jericho Savaşı

 



 



“İncil” Yazarları ve Etik

“İncil” Yazarları ve Etik

"Kutsal Savaş" kavramı Eski Ahit'in özsel temalarından biri olarak görünür, çünkü Yehowa evrenin Moral Yargıcıdır ve yeryüzünü günahtan temizlemeyi istemektedir. Bunun yolu yok etmekten geçer. Ama aynı tema Yeni Ahit'de de sürer:

Revelation 19:11 (LINK)

“I saw heaven standing open and there before me was a white horse, whose rider is called Faithful and True. With justice he judges and makes war. His eyes are like blazing fire, and on his head are many crowns. He has a name written on him that no one but he himself knows. He is dressed in a robe dipped in blood, and his name is the Word of God. The armies of heaven were following him, riding on white horses and dressed in fine linen, white and clean. Out of his mouth comes a sharp sword with which to strike down the nations. "He will rule them with an iron scepter." He treads the winepress of the fury of the wrath of God Almighty. On his robe and on his thigh he has this name written: KING OF KINGS AND LORD OF LORDS.”

Exodus 15:3
"The LORD is a warrior, the LORD is His name."

 

A number of cases of mass killings of people, apparently at God’s behest, are recorded in the Old Testament:

1. The Flood (Genesis 6-8)
2. The cities of the plain, including Sodom and Gomorrah (Genesis 18-19)
3. The Egyptian firstborn sons during the Passover (Exodus 11-12)
4. The Canaanites under Moses and Joshua (Numbers 21:2-3; Deuteronomy 20:17; Joshua 6:17, 21)
5. The Amalekites annihilated by Saul (1 Samuel 15)

The first three examples are similar in that there was no human agent involved – in each case it was God, or an angel of God, who carried out the mass killings directly. The mass killing of the Canaanites is the first of two cases in which the text claims that God’s people, the nation of Israel, were commanded by Him to attack other nations. For this reason, this case will be the focus of this study.

(LINK)

 

Eski Ahit yazarlarının moral karakterden yoksunlukları köleliklerinin ve korkularının olağan sonucudur ve kölelerin özgürlüğü ilkin bir dürtü patlaması olarak nefret tarafından güdülür. "Tanrı"nın buyruğu üzerine yapılan savaşlar gerçekte savaş bile değil ama kitle kıyımlarıdır. Şiddet yalnızca bir barbarlık belirtisi iken, "Kutsal Yazılar"da terör doğrudan doğruya yüceltilir. Bunlara "Tanrı Sözü" olarak bakmak için moral gelişimden bütünüyle yoksun olmak zorunludur.

Aptal imgelem, etik-dışı kültürler, ve büyük yalanlar —

Aptal imgelem, etik-dışı kültürler, ve büyük yalanlar —

 

(LINK)

 



 



Üçlülük ve Politik Sonucu

Üçlülük ve politik sonucu

İnsanın Tanrı ile tözsel birliği (homo ousias ya da eş tözlülük) insanın eksiksiz özgürlüğünü imler, çünkü Tanrı ile bir olan insanın üzerinde kendisinden başka hiçbir güç yoktur ve egemen saltık olarak kendisidir. Sorgulamayacağı ve yargılamayacağı hiçbirşey yoktur, çünkü biricik yargıç kendisidir. Ve başkası da saltık olarak aynı özgürlük tinini paylaştığı için, onunla özdeş olan başkasına karşı haksızlığı gerçekte bütünüyle kendine karşı haksızlığıdır. Bu gerçek özgürlük aynı zamanda gerçek eşitliktir ve toplumsal ve politik alanda insanlar arasında ilişki yalnızca eşitlerin ilişkisidir, hiç kimse başka hiç kimse üzerinde güçlü değildir, hiç kimsenin başka hiç kimseden daha çok hakkı yoktur, hiç kimse başka hiç kimsenin egemeni, efendisi ya da yöneticisi değildir. Böyle bir özgürlük tininde insanlığın politik barbarlık dönemi sona ermiştir. Ekonomi ve politika olarak bütün bir etik yapı, ve felsefe, güzel sanatlar ve bilimler olarak bütün bir tinsel gizillik özgürce gelişim sürecine girer.

Din kavramına uygun dinsel bilincin inancı gerçekliğe inançtır ve ancak insan özgürlüğünü ve eşitliğini tanıyan bu bilinç politik olarak demokrasi kavramına bütünüyle uygun demokrasinin zeminidir. Realitede demokrasi tininin gelişimi zamansal ve aşamalıdır. Ve özgürlük bilincinin tersinmez olması ölçüsünde süreç yalnızca gelişime açıktır.

Evrensel İnsan Hakları kavramı kültürün bugünkü gelişim düzeyinde aklanışını bir En Yüksek Varlığın, bir Tanrının onayında aramayı sürdürmektedir. Ve evrensel insan haklarının en acımasız çiğnenişi ile birlikte giden bu duyunç uyanışı henüz yarı yoldadır.

  • Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi —  "En Yüksek Varlığın destekleri altında" ("sous les auspices de l’Étre supréme")
  • Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi — "Doğanın ve Doğanın Tanrısının Yasaları" ("the Laws of Nature and of Nature’s God")
  • Federal Alman Cumhuriyeti Temel Yasası — "Tanrı ve insan önünde sorumluluğunun bilinci içinde" ("Im Bewußtsein seiner Verantwortung vor Gott und den Menschen”)

 

Kullardan oluşmayan ve hiçbir dışsal güce boyun eğme durumunda olmayan böyle özgür kültürlerde özsel sorun duyunçların ne düzeyde gerçekten özgür olmayı başarabildiğidir.



Duyunç Özgürlüğü

Duyunç özgürlüğü

Ahlak duyuncun işlevidir çünkü moral normun (belirli olarak iyi, doğru, haklı olanın) yargıcı duyunçtur. Duyunç gelişimi açısından, insanın moral büyümesi açısından önemli olan biricik nokta kişisel-bireysel duyuncun kendisinin moral yargının kaynağı olup olmadığıdır.

İnsana moral normları dışsal olarak verildiği zaman bu normlar da herhangi bir insanın, bireyin kendisinden başka birinin duyuncunun yargılarıdır. Dışsal ahlak insanın insana boyun eğmesinden başka birşey değildir.

Duyunç kavramının özgürlük ile bir olması ölçüsünde, boyun eğen insan da tıpkı efendisi gibi duyunçsuzdur, ve tarihsel olarak bu usdışı ayrımı ortadan kaldıracak olan duyuncu kazanmak zorundadır.

 

Duyunç büyür ya da gelişimi aşamalıdır. Bu nedenle duyunç gelişiminden bütünüyle yoksun insanın özgürlüğü kendini ilkin seçme özgürlüğü olarak, dilediğini yapabilme özgürlüğü olarak, keyfi özgürlük ya da özenç olarak gösterir. Bu nedenle Rusya gibi, Çin gibi kültürlerde bölümsel olarak da olsa ilk kez özgürlüklerini kazanan eski köleler ilkin hak kavramının kendisini çiğnerler ve ilk eylemleri yolsuzluklardan, hırsızlıklardan ve benzerlerinden oluşur. Politika tiranlık biçimini kaldığı yerden sürdürür ve nüfus bu ham özgürlüğün kendisinden dehşete düşerek despotizmden vazgeçmeye hazır ve istekli değildir. Putin 2018'de nüfusun yaklaşık olarak %70'inin desteğini alırken, geri kalan yaklaşık %30'un önemli bir bölümü başka tiranlık biçimlerine sarılmada diretir.

 



Duyunç Özgürlüğü ve Devlet

Duyunç özgürlüğü ve devlet

Yalnızca çocukların ve kölelerin duyuncu gelişmemiştir ve yalnızca istençsiz halkların yönetilmeleri gerekir. Tarihsel olarak, böyle istençsiz ve duyunçsuz kültürlerin yazgısı yalnızca despotun karakteri tarafından belirlenir.

Hiçbir dışsal etmenin, hiçbir başkasının dokunamayacağı duyunç, hiçbir gücün bastıramayacağı duyunç özgürlüğü insanın evrensel yargı özgürlüğü olarak içinde yaşadığı bütün bir politik yapının haklı, ahlaklı ve törel niteliğinin de yargıcıdır. Özgürlük hakkın en önemsiz bir çiğnenişine ve kısıtlanışına, etik yaşamın en küçük bir geriliğine izin veremez.

 



Din ve Dünya Tarihi

Din Kavramı ve Dünya Tarihi

Tarih homo sapiensin gizil özgürlüğünü edimselleştirme, ham insanlığın tüzel, ahlaksal ve törel büyüme sürecidir.

Doğal bilinç için Tanrı kavramı hak, ahlak ve törellik alanlarının tümü için aklama zeminidir. Neyin hak olduğunu, neyin doğru olduğunu ve neyin iyi olduğunu Tanrı bilir, ve bu konularda doğal bilinç yalnızca Tanrının buyruğuna boyun eğmeyi ister. Tarihin kitleleri us tarafından değil, Tanrı olarak us tarafından inandırılır. Tüzel, ahlaksal, törel doğrunun gerçekten de doğru olduğunu ona ancak Tanrı bildirebilir. Bu bilinç duyunç özgürlüğünü kazanıncaya dek, ona böyle yüksek sorunlarda ancak kendisine boyun eğeceği bir duyunç yardım edebilir. Bu dışsal duyunç ancak kendisinin Tanrı ile bir olduğunu kabul ettiği zaman onun kendi duyuncu olur. O zaman özgürdür ve duyuncu üzerinde hiçbir üstün güç yoktur, tüm sorumluluğunu kendisi üstlenmek zorundadır.

Din kültür dizgesinin bir bileşeni olarak dizgenin karakteri tarafından belirlenir ve aynı zamanda onu belirler. Din kavramına uygun düşmeyen dinler kültürün gelişimini engelleyici olurlar, çünkü değiştirilemez ve çiğnenemez moral buyruklarından ötürü dizgenin geri kalan bileşenlerinin değişim ve gelişimini engellerler. Laiklik yalnızca pozitif dinlerin bu durdurucu etkisini önlemek için bir önlemdir. Ve modern dönemin duyunç özgürlüğünün bilinci ile birlikte gitmesi laikliğin yalnızca ön-moderni ilgilendiren bir önlem olduğunu gösterir.

 

 

Tarihsel gelişim istenç özgürlüğüne bağlıdır. Ve tek-tanrılı dinler halkların duyunçları üzerinde belirleyicidir. Etik alanda neyin doğru olduğuna ahlak alanı karar verir; ya da İstencin eyleminin ereği duyunç tarafından aklanır.

Üçlülük Din Kavramı yalnızca üç bileşenin bulunmasına ve yanyana durmasına bağlı değildir. Böyle üçlülükler giderek hayvanlara tanrısallık yükleyen Hinduizmde bile bulunur (Brahma, Vishnu, ve Shiva). Ama bu ve daha başka üçlülüklerin herhangi bir mantığı yoktur ve yalnızca sayısaldırlar.

Din kavramı Tanrı, Yaratısı (Oğul) ve ikisinin Birliğinden (Kutsal Tin) başka hiçbirşey kapsamaz. Logos, Doğaya geçiş ve ikisinin birliği olarak Tin kavramlarının tasarımsal anlatımı olan din kavramı dinsel bilinçte tasarımsal olarak yeniden kurulur. Eğer "üçlülük" teriminde bileşenler yerine sayılar geçirilirse, durum 1 + 1 = 1 ya da 1 + 1 + 1 = 1 olacaktır. Üçlülük kavramı sayısal değildir. Us, Doğa ve Tin dinsel bilinçte Tanrı, Oğul ve Kutsal Tin olarak tasarımlanır ve bilgi nesnesi değil, inanç nesnesi yapılır.

Tanrının saltık Bir ve yalnızca Bir olduğunu kabul eden Yahudi inancı insanı Tanrıdan buyruklar almak zorunda olan bir köleye indirir. Bu soyut monoteizm Birin dışındaki herşeyi ikincil ya da değersiz kılar. Buna karşı, Üçlülük kavramı Tanrı kavramının kendisinden zorunlu olarak doğar. Tanrı yaratmalıdır. Bu Saltık Olumlunun Olumsuza, Birin Çoka, Evrenselin Tikele, İdealin Reele, Sonsuzun Sonluya, kendine Özdeşin kendi ile Ayrıma vb. geçiş kıpısıdır. Bu ayrım ya da karşıtlık ya da sonluluk kıpısında ilk bakışta Tanrı kendi kavramını yitirir. Ama Tanrı yarattığı herşeyi kendisinden yaratır ve yarattığı herşey kendisidir: Yaratısında kendisindedir. Tanrı Doğayı ya da Oğulu yaratır ve kendinde yaratısı ile Birdir. Ama karşıtlıkta kalınması usdışıdır, çünkü bu sonluluk kıpısı bir yandan Tanrı kavramının kendisini çürütürken, öte yandan bu karşıtlıkta Tanrının Yaratısı ile Birliği kavramı doğmak zorundadır. Bu Birlik Tanrının ve Yaratısının Birliği olarak üçüncü kıpıdır, soyut Logosun ve somut Doğanın birliği olarak Tindir. Bu iki kıpı da Tanrı kavramını anlatmaz. Tin ikisini de kapsar, karşıtların birliğidir, ve aynı zamanda dinsel bilinç için de gerçek Tanrı kavramıdır. Bu bilinç için Tanrı Tindir.

Tinin tam açınımını kazanma süreci Tarihtir ve bir süreç olarak Dünya Tarihi İstencin ereksel eylemidir. Din kavramının insanın özsel doğasının terimlerinde anlaşıldığı düzeye dek, din kavramının dinsel bilinçte açınımı ve tarihin gelişim zorunlu olarak etkileşim içindedir. Din ancak kavramına uygun düşmeyen pozitif şekillenmelerinde tarihsel gelişim için engelleyici olur. Yahudilikte ve İslamda duyunç özgürlüğü tanınmaz, bireysel istenç tanrısal yazgının gücü önünde boyun eğer ve değişim, ilerleme, gelişim yasaklanır. Eylemsiz kültür yalnızca kendini yineler ve yenilik ve yenileşme reddedilir.

 

 

Dünya Tarihi istencin ereksel açınım sürecidir. İstenç kendine hak, ahlak ve etik alanlarında belirlenim verdiği için, ve bu aynı üç alan aynı zamanda din kavramını ilgilendirdiği için, İstenç ve Din arasındaki ilişki Dünya Tarihinin süreci açısından belirleyici önemdedir. Din insanlık ile ilişkisinde salt moral bir etmen değildir. Din bütün gerçekliğe inançtır, onun bilgisi değil. Ama gerçek inanç ussal bilgiye dayanan inançtır.

Helenik din Güzellik Dini olarak insanın moral yaşamı ile ilgilenecek bir dinadamları sınıfını gerektirmedi. Helenik ahlak ve etik bir bireysel özgürlük sorunu ve Helenik ekonomik ve politik yaşam ya da Helenik Toplum ve Devlet laik idi. Orada toplumsal ve politik yaşam üzerinde dinsel bir yetke ve güç yoktu. Bireysel duyunç herhangi bir dışsal gücün denetimi altında değildi ve ilk kez Helenik tinde duyunç kendini keşfetti (Sokrates).

Hıristiyanlığın doğum yeri olan Roma İmparatorluğu Hıristiyanlık ile bağdaşmayan bir etik yapı idi. Doğu İmparatorluğu kendini yeni dine uyarlarken, Batı İmparatorluğu Hıristiyanlığın ve Barbar göçlerinin birleşik etkisi altında çözüldü ve ortadan kalktı. Hıristiyanlık daha başından kitlelerin putperest boşinançlarını da soğurarak din kavramına uymayan putperest bir inanç biçimi olarak şekillendi.

Anaxagoras Nousu evrenin özü olarak ileri sürdüğü zaman yalnızca küçük bir ayrım ile (Logos terimi yerine Nous terimini kullanarak) evrenin özsel doğası ve insanın özsel doğası arasındaki Birliğe anlatım vermiş oldu. Evrenin özü olan Nous aynı zamanda insanın da özü, onun da Nousudur. Nous ya da Logos dinsel bilinç için Tanrıdır.

Yunanlılar insan özgürlüğünü ve özgür istenci tanıyorlardı. Bilmedikleri ya da henüz çıkarsamadıkları şey özgürlüğün evrenselliği idi. İki bin yıl sonra "İnsan özgür doğar/L’homme est né libre" diyen Rousseau bu çıkarsamayı dünyaya duyurdu. Özgürlüğün evrenselliğini yadsımak homo sapiensin kimi ırklarını insan-altı görmeyi getirir.

Kavramlar ile değil, tasarımlar ile düşünen ve gerçekliği bilmek yerine ona inanan dinsel bilincin imgesel düzleminde İnsanın Tanrının Oğlu ve Tanrı ile Bir olması onun özgürlüğünün tanınması demektir. Ve ancak özgür insanlar eşitler olabilirler. Ve ancak özgür ve eşit insanlar birbirlerinde kendilerini bulabilir, kardeşler olabilirler. Ve ancak insan doğasının bu en özsel kavramlarının düzleminde Kilise ya da Kutsal Tin tüm insanlığı kucaklayan bir anlatım olur.

Üçlülük kavramına özünlü özgürlük, eşitlik ve kardeşlik kavramları aynı zamanda modern devrimin kavramlarıdır. Gerçek din kavramı duyunç, istenç, özgürlük açısından insan için tüm dışsal sınırlamanın ortadan kaldırılmasını imler. Özgürlük öz-belirlenim, kendini kendi özüne göre belirlemedir. Üçlülük din kavramı politik eylemin erekleri olan evrensel insan haklarının, duyunç özgürlüğünün ve yasa egemenliğinin inanç düzleminde aklanmasını sağlar.

 

Yahudilik Üçlülük kavramını tanımaz:

"Dinle, ey İsrail: Tanrımız EFENDİ, EFENDİ birdir!" (Deutronomy 6:4). "Ve Tanrın EFENDİyi tüm yüreğin ile ve tüm ruhun ile ve tüm gücün ile seveceksin." (Deutronomy 6:4)

6:4 Hear, O Israel: The LORD our God is one LORD: 6:5 And thou shalt love the LORD thy God with all thine heart, and with all thy soul, and with all thy might." (Deutronomy)

“Tanrın olan EFENDİden korkacaksın, ona hizmet edeceksin ve onun adına yemin edeceksin.” (6.13)

6:13 Thou shalt fear the LORD thy God, and serve him, and shalt swear by his name.

 

(Başka tanrılar vardır, ama bunlar YHWH ile bir olan tanrılar değil, ondan başka tanrılardır:)

“Başka tanrıların, çevrendeki insanların tanrılarının arkasından gitmeyeceksin.” “(Çünkü senin Tanrın EFENDİ aranızda kıskanç bir Tanrıdır), ki senin Tanrın EFENDİnin öfkesi sana karşı alevlenmesin ve seni yeryüzünden yok etmesin.”

(6:14) Ye shall not go after other gods, of the gods of the people which are round about you; 6:15 (For the LORD thy God is a jealous God among you) lest the anger of the LORD thy God be kindled against thee, and destroy thee from off the face of the earth.

 



Dünya Tarihi ve Ahlak

Dünya Tarihi ve Ahlak

Bir kültür duyunç özgürlüğü ve ahlaksal karakter kazanmaksızın, bireyler en içsel özlerinde gerçekten kendileri olmaksızın gelişme sürecine giremez.

Kültür gelişmelidir çünkü kültür her zaman ve her bileşeninde ideale karşılık düşmeyen geçici bir tinsel yapıdır.

Kültür estetik duyarlığında, moral duygusunda ve düşünme gücünde gelişmelidir. Tin gelişmek için hiçbir dışsallığa gereksinmez, çünkü tüm bileşenlerinde bir potansiyel, edimselleşmeye doğru bir gizilliktir ve özsel olarak özgürdür. Tinin gelişmek için gereksindi şey yalnızca ve yalnızca engellenmemek, kendi kendisini engellememektir.

Kültür gerçek değil ama yanlıştır çünkü ideal değildir.

"Gerçek" olmak kavramına ya da idealine karşılık düşmektir. Bu düzeye dek tarihsel kültürler tinin gerçek varoluşları değil, geçici, yitici ve sonlu biçimleridir. Gerçek olmak var olmaktır. Ama kültürün bir varlığı yoktur, çünkü geçmişte yok iken ve gelecekte de yine yok olacaktır. Kültür varlığı olduğu gibi yokluğu da kapsar, bir oluş sürecidir ve sürekli olarak ortadan kalkarak daha yüksek biçimlerde yeniden ortaya çıkar. Tarih tinin ereksel oluş ya da gelişim sürecidir.

 

Modern dönem Reformasyon ile başlar — Roma Katolik Kilisesi ile ya da Ortodoksluk ile ya da İslamik ya da Budist tin ile değil. Modern dönem özgürlük dönemidir ve Reformasyon kurumsal dinin Avrupa'nın milyonları üzerindeki pençesini gevşetmeye başlayan eylemdir. Din kitle ahlakını belirlemede herşeyden etkili olan etmendir ve Reformasyon Roma Katolik Kilisesinin insan duyunçları üzerindeki tekelini kıran eylemdir. Reformasyonun özsel belirlenimi dinin dışsal olarak duyuncu belirlemesine son vermesinde yatar, çünkü insanı Kurumsal Kilisenin kılavuzluğundan, dinadamlığından ve en içsel kölelikten kurtarır, insanı kendi duyuncu ile baş başa bırakır, varoluşun tüm sorumluluğunu özgür bireye yükler.

Avrupa'da Reformasyon din kavramına uygun düşmeyen Roma Katolik Kilisesini ortadan kaldırma ve Hıristiyanlığın özüne geri dönme programına dönüştü. Bu Kurumun düzelmesi ortadan kalkması demektir, çünkü bütün bir Katoliklik inancında duyusalın, sonlunun, materyalin ötesine geçmez. Kurumsal Kilise insanların duyunçlarını denetim altına alır, etik yaşamlarını denetler ve politik gücünü evrensel olarak kabul ettirmeyi amaçlar. Bütünüyle ahlaksız bir kurumsal yapı kendini Tanrı adına ileri sürer.

Etik gelişim özgürlük yoluyla kazanılır. Özgür istencin yokluğunda etik değişmeye kapalı bir alışkanlıklar yapısı olarak tarihsel önemini ve diriliğini yitirir.

 

Yahudilik inancı buyruk üzerine, 10 Buyruk üzerine ve dolayısıyla sonsuz ölçüde güçlü bir varlıktan ceza gözdağı üzerine, kısaca korku üzerine dayayan bir dindir. Bu nedenle özgürlük değil, kölelik dinidir ve insanın sonsuz bir güç karşısında sonsuz değersizliğe indirgenmesi sonucuna götürür.

Bu tikelci dinde tikel, güçlü, korkutucu bir Tanrının, insan adak isteyen bir ‘Tanrı’nın kulları ussal varlıklar olarak ve moral varlıklar olarak tanınmaz. Ve kullar kabilesi dışında kalanların aynı Tanrıya inanmasına da izin verilmediği için, insanlığın geri kalanı insan olarak da görülmez. Gentile olarak görülür. Böyle bir ‘din’ ona inanan için sopa dini ve ona inanmayan için kılıç dinidir. Anti-Semitizm eşit ölçüde insanlık-dışı bir Semitizmin sonucudur. Böyle bir boşinancı din olarak kabul eden insanlardan sonsuza dek herhangi bir uygarlık gelişmez. Barbarlık gelişir.

İnsana yabancı, insandan üstün bir Tanrı karşısında insanın moral karakteri onu cezalandıracak bir güç karşısındaki korku üzerine ve yine onun tarafından duyusal hazlar ile ödüllendirilme beklentisi üzerine dayanır. Bu dinin insana insan gibi yaklaşmayan bir modelidir ve burada inanç içsel bir sorun değil, bütünüyle dışsal bir sorundur. İç özgürlükten, duygunun sonsuzluğundan doğmaz ama bir güç ilişkisi temeline dayanır. Böyle din doğallıkla bir boyun eğme ve kölelik dinidir.

Platonik üçlülük din kavramına göre Tanrı ve onun kendi Oğlu arasında bir güç ilişkisi değil, sevgi ilişkisi vardır. Sevgi kavramı başkasının duygusunda kendi duygusunu bulmaktır. Ve özgürlük kavramı da istenç olarak aynı şeydir. Dinsel bilinçte Tanrı yarattığı Oğlunun başkalığında aynı zamanda kendisinde ve kendi ile Bir olarak kalır, İsa hem insan hem de Tanrıdır, ve Tanrının Sonsuzluğu aynı zamana Sonluyu da kapsayarak gerçek Sonsuzluğunu sürdürür. Tanrı ile sonsuz birliği içinde Oğul aynı zamanda her bir insan ve tüm insanlık olarak Tindir. Dinsel bilinç bu somut birliği sonlu tasarımlar ve simgeler düzleminde düşünmeye çalışır.

 



Ateizm ve Ahlak

Ateizm ve Ahlak

Ateizm pozitif dinler ile aynı Tanrı tasarımını paylaşır, kendi tasarımının yokluğunu ya da varolmadığını ileri sürer, ve din kavramının bilincinden ve bilgisinden yoksundur. Ateizmin inanmadığı şey kendi bilincindeki Tanrı tasarımının varlığıdır. Ateizm usdışı düşlem yaratılarının imgelem dışında varolamayacaklarına inanır, ussal bir tanıtlama yöntemi yoktur ve tasarımsal tanıtlamanın yeterli olduğunu ileri sürer.

Ateizmin moral problemi pozitif etik normları aklayacak hiçbir ölçüt bulamamasında yatar. Pozitif dinlerin moral öğretileri tutucudur. Ama ateizmin moral öğretisi yoktur. Hümanizmin görelilikten kaçınma problemi onu rasyonalizme doğru yönlendirir.

Kendi içindeki türlülüklere karşın, ateizm genellikle Tanrıyı görgül kanıtın eksikliği zemininde ya da doğrulanamaz ya da yanlışlanamaz olması zemininde yadsır. Bu görgücü ateizm Logos kavramını da aynı zeminlerde tanımadığı için, duyunç için herhangi bir aklayıcı ölçüt bulamaz. Öte yandan "laik hümanizm" ya da "dünyasal hümanizm" bir Us kavramını kabul ederek bir din ya da Tanrı olmaksızın duyunç ve etik alanları için bir aklama bulur. Ama dünyasal hümanizm bu us kavramına bir içerik yüklemede güçlüklere düşer. Kaçınılmaz olarak onu sıradan us tasarımlarına indirger ve moral göreliliği yenmede başarılı olamaz.

"Dünyasal ya da laik hümanizm" adlandırması hantaldır çünkü hem "dünyasal" hem de "hümanizm" sözcükleri tasarımsal oldukları için dünyasal hümanizm aşağı yukarı her tür öznelliğe ve keyfiliğe izin verir. Klasik felsefeye yabancı kaldığı ölçüde, dünyasal hümanizm de moral ve etik belirlenimlerini tıpkı Religion de l'Humanité ya da église positiviste gibi ya da Rousseau'nun "Sivil Din" düşüncesi gibi tasarımlardan almakla yetinmek zorundadır.

 

Felsefe ateizm değildir. Din ve Felsefe arasındaki ayrım Farabi'nin belirttiği gibi dinin felsefeye öykünmesi olgusunda yatar. Felsefenin kavramsal olarak düşündüğünü dinsel bilinç tasarımsal olarak düşünür. Felsefe Usun bilgisidir. Din Tanrıya inançtır. Her ikisinin de nesnesi gerçekliktir — birincisi için kavramsal biçim altında ve ikincisi için tasarımsal-imgesel biçim altında.

Ateizm Tanrıyı ve Logosu reddeder. Us etik yaşamın da özü olduğu için, ateizm etik yaşam için hiçbir aklama bulamaz. Ateizm altında etik yaşam olanaksızdır. Bu nedenle ateist de normal olarak ait olduğu kültürün dinsel normlarının dışına çıkmaz, normal olarak o da kültürün geri kalan üyeleri gibi alışkanlıkları ile bilinçsiz törel yaşamını sürdürür ve etik ya da ahlak yokmuş gibi davranmaya yönelmez.

Din kavramına göre din bir yetke değildir, çünkü insan özgürdür ve Tanrıya inancında yalnızca kendi özsel varlığının yetkesi altındadır.

Katolik ve Ortodoks Hıristiyanlık ikisi de Tarihin gelişimi açısından engelleyici bir nitelik taşırlar, çünkü insanın moral gelişimini durdururlar. Reformasyon bu bağlamda zorunlu olarak ortaya çıkar ve yeni bir din önermez ama yalnızca Roma Katolik Kilisesinin yetkesini kaldırarak Hıristiyanlığı üçlülük kavramına uygun karakterine yeniden döndürür.

 



Dinin moral belirleyiciliği

Dinin moral belirleyiciliği

İnsan niçin iyi, doğru, dürüst olmak zorundadır? Özgür duyuncun bilinci olmadıkça, kendisi iyinin ve kötünün, doğrunun ve eğrinin yargıcı olmadıkça, insan ancak dışsal bir yetkenin güdüsü altında moral varlık olabilir. O zaman moral bir sorumluluk da taşımaz ve yazgıcılık duyunç özgürlüğünün yokluğunun bir çıkarsamasıdır. Din gerçekliğe inançtır ve salt ahlaksal bir işlev taşımaz; ama duyunç özgürlüğü gelişmedikçe, din insanların duyuncu olarak da işlev görür.

İnsan gerçek moral niteliğini ancak kendi duyuncundan ve kendi duyuncu yoluyla geliştirebilir ve Haklı, Doğru ve İyi konusunda gerçek ve en son yargıç duyunçtur. Duyunç bilgi üzerine dayanır, dışsal yetkeye boyun eğme üzerine değil. Duyunç özgürlüğü moral gelişimin saltık koşulu ve olanağıdır. Başkasının duyuncu doğru, haklı vb. olabilir; ama bireysel özgürlük dışsal yetke için gereksinimi ortadan kaldırır.

 



Modern kültürün akışkanlığı; gelişim

Modern kültürün akışkanlığı

Aile, toplum ve devlet alanlarının ussal yapısı olarak etiğin gelişimi etik dizgelerin göreliliği tarafından güdülenir. Sürecin ereği etik belirlenimlerin ideal biçimlerinin gerçekleşmesidir. Etik gelişim varolan etik yapıların olumsuzlanmasını gerektirir ve bu istencin kendisinin kendine karşı eylemi olarak duyunç özgürlüğü temelinde olanaklıdır. Duyunç özgürlüğü bütün bir tarihsel gelişimde zorunlu bir bileşendir.

Despotik kültürde bireysel duyunç ve istenç yoktur ve kültür herhangi bir olumsuzlama olmaksızın alışkanlık ve gelenek temelinde değişmeksizin yalnızca kendini yineler.

 

Gelenek salt geldiği için geçerlidir ve sorgulandığı zaman ortadan kalkar. Gelenek bu nedenle kendini sorgulamaya kapatır. Gelenek tutucu karakterinden ötürü gelişime kapalı olan despotik kültüre aittir. Kültürü sağlamlaştırır, sürdürür ve modernleşmeye direnir.

Korku üzerine ahlak değil, kölelik kurulabilir. Despotik kültür moral olarak eğitimsiz ve bilgisizdir, ve ancak dışsal gücün dışsal ahlakına boyun eğebilir. Despotik kültür hak konusunda da bilgisizdir ve haklı ve haksız olanı ayırdedemez. Bu düzeye dek eğitimsiz halklar moral normlarını zorunlu olarak dinsel yetkeden alırlar.

Duyunç özgürlüğü korkunun ortadan kalkışıdır. İnsan doğru ve iyi olanı korkudan ve bilgisizce değil, özgürce yapar. Ve duyunç özgürlüğü istençli eylemin de temelidir. Tarihsel eylem ve değişim ancak duyunç özgürlüğü ile başlar. Bu düzeye dek Roma Katolik Kilisesi tarihsel gelişimin de önünde duran tutuculuğun asıl kalesi idi.

Doğu ve Batı arasındaki ayrım birincinin istençsizliği yenememişken, Batı kültürlerinin hiçbir zaman pıhtılaşmamış ve katılaşmamış olmamaları, sürekli olarak ortadan kalkmaları ve yerlerini etik olarak daha yüksek kültürlere bırakmalarıdır.

 



Kralların tanrısal yetkesi

Kralların tanrısal yetkesi

Krallar ve imparatorlar tüm hakkı kendi istençlerinde yoğunlaştırdıkları için krallar ve imparatorlardır. Ön-modern tarihte hak tekerkin ayrıcalığıdır. Tarihin en yüksek ayrıcalığı olarak bu kraliyet gücünü tanrısal hak üzerine dayandırmak keyfi değil, zorunlu bir önlemdir. Sınırsız kraliyet hakkının saltık ya da tanrısal bir temeli olmalıdır ve bu temel ya Tanrı tarafından verilebilir ya da doğrudan doğruya kralların ve imparatorların kendileri tanrılardır. (Osmanlı Sultanları kendilerini Tanrının "gölgesi" olarak görüyorlardı, ki Avrupalı kral ve imparatorlar da benzer olarak birer "gölgeden" daha çoğu olmadıklarına göre arada büyük ayrım yoktur.)

Hakkın kralların tekelinden alınması ve kralların sonunun gelmesi hakkın evrensel olarak tanınmasının, insana salt insan olduğu için ait olarak görülmesinin sonucudur. Hak insan doğasına özünlüdür, kendinde bir idea olarak saltıktır, ve "metafiziksel" demek yerine "kavramsal" olduğunu söylemek daha doğrudur. Hak doğal değil, tinseldir, ve mantıksal idea kendini bu tinsel zeminde bir belirli varoluşlar türlülüğüne açındırır. Hak kavramı gerçekte realitesini idealitesine uygun kılmaya doğru bir oluş süreci ya da ereksel bir süreçtir.

 

Despotik kültürde uyruk hakkı tanrısal bir belirlenim olarak ve dolayısıyla tanınması ve boyun eğilmesi gereken bir belirlenim olarak görür. Kralın istenci hakkın ileri sürülmesi olduğuna göre, kralın sıradan uyruktan daha çoğu, aslında genel olarak insandan daha çoğu olması gerekir (Japonlar 1945'te ve daha sonra Hirohito'yu "Tanrı" olarak görmeyi sürdürdüler). İmparatorların sık sık kendilerini "tanrı" olarak görmeleri istençlerinin evrensel olarak tanınmasına ve güçlerinin bu sonsuzluğunu duyumsamalarına bağlıdır.

Krallar istençlerini tanrısal yetkeye dayandırarak akladıkları zaman, Roma Katolik Kilisesi ile bağlaşma içine girdiler. Buna karşın papalık ve krallar arasında egemenlik konusunda doğallıkla anlaşmazlıklar ve çatışmalar oldu.


 



İstenç; Din Kavramı; Üçlülük

İstenç; İstek; Din Kavramı ya da Üçlülük

"Genel İstenç" anlatımı istenç kavramını anlatır. Rousseau onu Devlet anlamında da kullanır. ‘Doğal istek’ istenç değildir ve duyunç ya da kendini yargılayan istenç doğal isteği durdurabilir.


Din kavramı Tanrı, İnsan ve İnsanlık kavramlarını Birde Üçlülük olarak kapsar. (Tanrı kavramından yoksun bir 'din' gerçekte din değildir.) Doğal bilinç Tanrı kavramına ulaşmadan önce Tanrı tasarımlarını üretir ve bunlar çoğunlukla duyusal doğa-belirlenimleri ile karışmıştır. Eleatiklerin Bir ya da Varlık Kavramında Tanrı tasarımsal düşüncenin ötesine geçer. Burada Tanrı Sonsuzluk niteliğini kazanır. (Yahudi Tanrısı gerçekte tek-Tanrı değildir, çünkü bir yandan Eski Ahit'te bütünüyle açıkça ve birçok metninde Yehova'dan "başka" tanrıların varlığı da kabul edilirken, öte yandan Yahudi Tanrısı Sonsuzluk içermez ve insan ile ilişkisi bir "bağıt" ilişkisidir, Sonsuzun sonlu ile ilişkisi değil. Ve bu tikelcilik başka tanrıları dışlamada kendini başka mitolojik inançlardan ayırdeder.)

İznik Konseyi, İS 325.

Tanrı soyut Varlık, salt soyut Bir ya da soyut Sonsuz değildir. Kavramsal olarak, Bir Çoku, Sonsuz Sonluyu içerir. Dinsel bilinçte Tanrı kendi başkasını yaratarak ilkin kendini sonlulaştırır. Ama yaratısı Tanrının yaratısı olarak o denli de Sonsuzdur ve Sonsuzun Sonsuz tarafından sınırlanması sınırlama değildir. Mantıksal olarak, ilk iki kıpı kendilerinde birdir ve aralarındaki ayrım aynı zamanda özdeşliktir. Tanrının Oğlu olarak İsa da Tanrıdır, ilksiz-sonsuzdur, Tanrı ile eş-tözlüdür. Karşıtlığın kendisinin varlığı aynı zamanda yeni bir durumdur, çünkü karşıtlık yalnızca birinci kıpı ya da yalnızca ikinci kıpı değil ama ikisinin birliği olarak yeni bir terimdir. Bu üçüncü kıpı dinsel bilinçte Kutsal Tin olarak tasarımlanır. Dinsel bilinçte Tanrı, Oğul ve Kutsal Tin her üçü de Tanrıdır ve Birdir.

Kurgul düşünce tasarımın imgeselliği ile karşıtlık içinde kavramlar düzleminde düşünmedir ve kavramın belirli olması ve olumsuzluk kapsaması onun diyalektiği olarak anlaşılan şeydir. Kavram kendi olumsuzu ile birdir ve bu karşıtlığın kendisi birlik olarak yeni bir kavramdır. Dinsel Üçlülük öğretisi bu kurgul mantık üzerine dayanır ve temel olarak Platoniktir. Dinsel doğal bilinç Üçlülüğü tasarımlar düzleminde düşünür, ve burada kaçınılmaz olarak bir yorumlar türlülüğü doğar. Dinsel bilinç bir inanç sorunudur ve inanç olarak duygu tasarımsal düşüncenin çözemediği problemi duygusal sonsuzluk terimlerinde çözer.

 



Üçlülük Kavramı

Üçlülük Kavramı

Üçlülük kavramı tasarımsal doğal bilincin düşünme gücünün ötesindedir, çünkü bu bilinç çelişkinin yadsınması üzerine, özdeşlik ilkesi üzerine işler. Logos, Doğa ve Tin üçlüsünün felsefi bölümlemesi Helenik felsefede mantık, fizik ve etik olarak bulunur. Logos, İdea ve Dünya Ruhu Platonik üçlülüktür.

Üçlülük sorunu İS 325 yılında Konstantin tarafından toplantıya çağrılan İznik Konseyinde karara bağlandı ve İsa'nın Tanrının Oğlu olduğu kabul edildi. Roma İmparatorluğunun bütününden 1.800 piskoposun çağrılmasına karşın gelebilenlerin sayısı 250 (ya da 270, ya da 318) kadardı. İsa'nın Tanrı ile aynı tözü paylaşmadığını çünkü yaratıldığını ve öyleyse sonlu olduğunu ileri süren Arius ve yandaşlarının öğretisi reddedildi.

İsa tasarımını insanlaştırmak ve Tanrıyı daha yükseği olmayan en yüksek Varlık yapmak doğal bilince sağduyulu formül olarak görünür, çünkü bu tasarımsal bilinç tanrısallığın ve insansallığın çelişkili terimler olduklarını ve insanda aynı zamanda bulunamayacaklarını kabul eder. Sonlu insanı yükseltmekten ve ona sonsuz değer, gerçek değer yüklemektense, onu Sonsuz karşısında değersizleştirmeyi ve küçültmeyi daha ussal bulur. Öte yandan, Üçlülük Din Kavramına göre yalnızca İsa tanrısal olmakla kalmaz, ama Kutsal Tin de eşit ölçüde tanrısaldır, çünkü Tanrının ve Oğulun birliğinden oluşur. Oğul insanlığın geri kalanından daha üstün ya da daha yüksek bir terim, ondan ayrı bir terim değildir. Üçlülük kuramına göre terimler en sonunda Birdir.

Üçlülük din kavramı insanın saltık değerinin tasarımsal olarak kabul edilmesinin zeminini sağlar, çünkü insanın duyunç ve istenç özgürlüğünü ortadan kaldırabilecek hiçbir tasarıma izin vermez. Modern demokratik devletler özgürlükçü ve eşitlikçi anayasalarını Tanrı ile ilişkilendirirler. Protestan İskandinav ülkelerinde din devletin denetimindedir.

Üçlülük din kavramının bakış açısından Hıristiyanlığın gelişimi Konstantin'in ya da Flavius ailesinin ya da başkalarının tarihsel bir komplosu olmak zorunda değildir. Gerçekte, Tarihin kendisinin herhangi bir komploya gereksinimi yoktur. Kültürün kendisi, sıradan insanların uslamlama ve imgelem yetileri dini gerçek din kavramı ile uyum içinde evrimlendirmek ve yeniden şekillendirmek için bütünüyle yeterlidir. İsa'yı Tanrının Oğlu olarak kabul eden İznik Konseyi piskoposları bu kararı İmparatorun ya da başka etmenlerin etkisi ya da baskısı altında vermiş görünmezler. Karar yalnızca popüler imgelemde oluşturulan Tanrı, İsa ve Kutsal Tin üçlüsünün mantığını akladı ve Üçlülük kavramının terimlerin Bir olmasını gerektirdiğini onayladı. Hıristiyanlığın ortaya çıkışı İsa'nın varolmuş olmasına da bağımlı değildir, çünkü eğer İsa gerçekten varolduysa hiç kuşkusuz başkaları gibi kendi çağının kültürünün bir üyesi olarak, bütünüyle doğal bir insan olarak varoldu. Tanrının Oğlu olarak İsa imgesinin yaratılması Hıristiyan öğretinin kendisi tarafından zorunlu kılındı, çünkü Yeni Ahit olarak kabul edilen tasarımsal ve imgesel öğretiler başka türlü tutarlık ve inandırıcılık kazanamaz, sıradan bir İsa için geçerli olamazdı.

 



Üçlülük Kavramı ve Katoliklik

Üçlülük Kavramı ve Katoliklik

Yeni Ahit Yunanca'da yazıldı ve Hıristiyanlık Roma İmparatorluğu topraklarında şekillenmeye başladı. İsa karakterinin kendisini de yeniden biçimlendiren Helenistik-Romanik kökenler Hıristiyanlığı Yahudilikten ayırmakla kalmaz, ama onunla karşıtlık içine getirir. Yahudilik dinsel inancın ne olduğunu değil, ne olmaması gerektiğini gösterdi. Yahudiliğin etnik ve savaşçı karakteri ile karşıtlık içinde, Hıristiyanlık evrensel ve barışçıl karakterdedir, ve Sezar'ın hakkını tanır. Roma İmparatorluğunun resmi dini olduktan sonra, gizem dinlerinin putperest içeriği Hıristiyan öğretiler arasına katıldı ve Katolik Hıristiyanlık sonradan bozulmaktan çok daha başından bozuk yapılandı. Bu bir komplo olmaktan çok dinsel bilincin gelişiminde zorunlu bir aşamadır.


PAPA
"İsa ile kilisenin aracılığı olmaksızın kişisel, doğrudan ve dolaysız bir ilişkisinin olabileceğine inananlar vardır. Bu kışkırtmalar tehlikeli ve zararlıdır. Bunlar, büyük Papa VI. Paul'ün sözleri ile, "saçma ikiliklerdir."


Katoliklik din kavramı ile bağdaşmaz, çünkü Tanrıyı tinsel olarak kabul etmez ve sonlu, duyusal cisimleri, sıradan insanları kutsallaştırır ve tapınma nesnesi yapar.


MERYEM TAPINMASI
Meryem İsa'nın annesi olarak kabul edilir ve Hıristiyan öğretide herhangi bir tanrısal anlamı yoktur. Roma Katolik Kilisesinde bir tapınma nesnesidir.

Kitleler inançlarını yalnızca kilisenin ve rahibin boşinançlardan oluşan yorumlarından öğrenirler. Protestanlığın doğuşuna dek İncil'in anadillere çevrilmesi yasaktı. Papa tam bir dünyasal egemen idi ve en çirkin eylemler kutsallık perdesi ile örtülüyordu. Purgatori ya da Arafta geçirilecek süreyi kısaltmak için "bağışlama belgeleri" satımı başlıca Roma Katolik Kilisesinin mimari projelerinin ve yaşam lükslerinin giderlerini karşılamak için kullanıldı.

KENNEDY
"Ben başkanlık için Katolik Kennedy değilim. Başkanlık için Demokratik Partinin ayrıca Katolik de olan Kennedy'siyim. Kamu sorunlarında kilisem için konuşmam, ve kilise benim için konuşmaz. Hiçbir güç ya da ceza gözdağı başka türlü karar vermeme neden olamaz."

 

 


Eski Ahit büyük ölçüde İÖ üçüncü bin yıl boyunca üretilen Sümer ve Babil mitolojilerinden uyarlamalar üzerine dayanır. Başlıca Yahudi yazarların imgelemlerinin ürünüdür ve çoğunlukla öykülerin olgusal temelleri yoktur.

  • Gılgamış Epiği (İÖ 2000'den önce) ve Genesis tufan öyküsü arasında birçok ayrıntıda benzerlik vardır;
  • İnsanın çamurdan yaratılması;
  • Cennet bahçeleri;
  • Bilgi ağacı;
  • Havva'nın Adem'in kaburgasından yaratılması;
  • Musa'nın doğduktan sonra nehre bırakılması.

 

Bu öykülerin ve başkalarının yazarları daha sonra "Yeni Ahit" olarak kabul edilecek olan bir kitabın bölümlerini yazmıyorlardı.

 



   

James Last / Praludium VIII

James Last / Praludium VIII


   

Din, Kültür, Tarih

Din, Kültür, Tarih

Din kültürel dizgenin bir bileşenidir ve başka tüm bileşenler ile, devlet, felsefe, sanat, ekonomi ile uyum içinde olmalıdır. İmparator kültünü ve kalabalık bir pantheonu içeren Roma kültür dizgesi monoteistik Hıristiyanlık ile bağdaşmadığı için yeni inanç tarafından bozulmaya başladı. Barbar göçlerinin etkisi ile birlikte, henüz oluş sürecinde olan Hıristiyanlık 5'inci yüzyılda Batı Roma İmparotorluğunu yıkıma götürdü. Doğu Roma İmparatorluğu 10 yüzyıl daha sürdü, kendi içinde bozulmaya başladı ve sonunda aşamalı olarak Selçuklular ve Osmanlılar tarafından bütünüyle ortadan kaldırıldı.

Batıda ve Bizans İmparatorluğunun egemenlik alanında henüz "oluş sürecinde" olan Hıristiyanlık henüz din kavramına uygun bir yapı kazanmış olmaktan uzaktı. Hıristiyanlık eşitlik ilkesini kapsamasına karşın bu ilke ancak Reformasyondan sonra etkili olmaya başladı ve imparotorlukların ortadan kalkışı ve ulus-devletlerin doğuşu ilkenin doğrudan sonuçlarından biri oldu.

Mitolojik dinin moral yetkeden yoksun olması Yunanlıları ve Romalıları moral ve etik yüksekliği felsefede aramaya götürdü. Epikürcüler, Stoacılar ve başkaları ve giderek sofistler bile erdem öğretmenleri oldular.

"Etik yalnızca bir insan sorunudur" (Einstein) ve "insan herşeyin ölçüsüdür" (Protagoras) anlatımları birlikte etik göreciliği verir, çünkü Protagoras'ın insanı için doğru olduğuna inandığı şey onun için doğru olandır (ve evrik olarak). Açıktır ki "göreli etiğin" gene de "etik" olduğunu ileri sürmek, etiğin evrensel karakteri verildiğinde, entellektüel olarak etik-dışı ve mantık-dışı olmayı gerektirir. Einstein'ın sözleri "etiğin arkasında bir insanüstü yetke yoktur" ile tamamlanır. Sorun yetke olan insanın bu yetkiyi hak edip etmediğidir. Öyle görünür ki "insanüstü yetke" ile Einstein'ın anladığı şey Kutsal Yazıların Tanrısıdır. Yazılarda bir tasarımsal biçimler türlülüğü altında görünen ve böylece kendisi göreli kılınan Tanrı hiç kuşkusuz saltık ölçüt değildir. Ama etik bir saltık ölçüt olmaksızın olanaksızdır, tıpkı başka bilimler için de evrensel ve zorunlu belirlenimlerin gerekli olması gibi. Viyana Çevresinin pozitivizmini izleyen Einstein etik için zorunlu olan evrensel ve saltık bir ölçütü anlamsız görerek yadsımak zorundadır, çünkü böyle bir ilke görgül olarak doğrulanabilir olmayacaktır. Aynı nedenle, pozitivist için özgür istenç de nesnel bir realiteden yoksundur, çünkü doğrulanabilir değildir ve böylece bilişsel değildir. Ve özgür istenç olmaksızın bir ahlaktan söz etmenin ahlaksızlıktan söz etmekten başka bir anlamı yoktur. Einstein'ın etiği varsa, bu etik bir Tanrı kavramı üzerine dayanmaz. Ama bir Us kavramı üzerine de dayanmaz. Einstein'ın etiği, genel olarak görgücülerin etiği gibi, usdışı üzerine dayanır: Kişisel eğilimler, haz ve acı, yararlık, haz vb. Ama bunların hiç biri etik için bir temel değildir, çünkü tümü de ahlak ve etik için ilke oldukları için tümü de özgür istencin ve özgür duyuncun ilke olma karakterinin reddedilmesini gerektirir.

"Göreli etik" mitinin kültürel-çoğulculuk ya da kültürel-görelilik ile ilgisi açıktır. Bu tikel kültürlerden her birinin kendi doğruları ve eğrileri vb. vardır ve bunlar salt tikel karakterlerinden ötürü yalnızca birbirini olumsuzlamakla kalmaz, genel olarak etik-dışıdırlar. Benzer olarak, saltık moral ölçünleri reddedişinde postmodern bakış açısının etik-dışı karakteri yeterince açıktır. Bu bakış açılarını savunduklarını sananlar eğer gene de herhangi bir toplumsal etik içinde yaşıyorlarsa en azından o göreli etik yapı ile uyum içinde davranmak, o tikelliği kendilerine evrensel yapmak zorundadırlar. Moral özerkliklerini bu evrenselliğin sınırları içinde tutarlar ve özerk olmaya son verirler.


Evlilik. Evlilik kurumu da bütünsel kültürün bir bileşeni olarak belirlenir ve kültürün geri kalan etik normları ile uyum içinde olmalıdır. Evlilik kurumunun gerçek ya da ideal biçimi de ancak genel olarak insanların özgürlük ve eşitlik bilincini kazanmaları ve kadın ve erkek arasındaki kültürel ayrımların ilişkinin doğasını belirleyen etmenler olarak ortadan kalkması zemininde ortaya çıkar.

Demokratik ve eşitlikçi oldukları düzeye dek, Yunan ve Roma kültürleri için evlilik genel olarak bir tek-eşlilik kurumu idi. Kraliyet, Cumhuriyet ve İmparatorluk dönemlerinde kurumların zaman içinde önemli değişimlere uğramasına karşın, genel olarak Roma'nın kuruluşundan başlamak üzere kadınlar için mülkiyet ve yurttaşlık hakları tanınmıştı ve evlilik için her iki yanın da babalarının onayının yanısıra hem erkeğin hem de kadının onayı zorunlu idi. Evlilik kurumunun amacı meşru çocuklara sahip olmaktı. Evlilik yaşının kızlar için 12 ve erkekler için 14 olmasına karşın, çoğunluk yirmi yaşlarına doğru evleniyordu. Yine, kızlar babalarının ya da annelerinin adını yaşam boyu taşıyorlardı. İki yanın da boşanma hakkı vardı ve boşanma göreli olarak sıktı ve genellikle normal bir olay olarak görülüyordu. (Plutark'a göre Roma Cumhuriyetinde ilk boşanma İÖ 230 yıllarında ve kadının kısırlığı nedeniyle yer aldı.)

Despotik kültürlerde gücün hakka üstünlüğü zemiminde poligami haksız bir kurum olarak görülmüyordu.

 



Moral Gelişim

Moral Gelişim

Ancak özgür insan moral nitelik kazanır. Kölenin ahlakı yoktur, çünkü istenci efendinin istencidir ve efendinin buyruklarını moral olarak yargılama hakkı yoktur. Köle sorumluluk taşımaz, çünkü davranışları kendi istencinden doğmaz. Köle yine aynı nedenle hesap veremez ve davranışlarının sonuçlarından başkası sorumludur.

İnsan duyunç yetisi ile doğar. Önemli olan bu yetinin gelişmesidir — başka her doğuştan yeti için olduğu gibi. Özgürlük ancak özgürlük içinde gelişebilir ve duyunç özgürlüğün özü olarak gelişimi için kendisi özgürlüğe gereksinir. Moral ölçünler katılaştıkları ve çiğnenemez, sorgulanamaz, değiştirilemez oldukları ölçüde insanın moral gelişimini durdururlar.

Moral ölçünlerin değişebilir ya da göreli olmaları ahlak kavramının kendisinin göreli olması demek değildir. Ölçünlerin değişime ya da kendilerinin ortadan kalkışına izin vermeleri moral büyümenin koşuludur.

Dışsal duyunç altında, şu ya da bu tür bir yetkenin, dinsel, politik, etik vb. yetkenin normlarını kabul ederek onları sorgulamadan yaşamak moral büyümeden vazgeçmek demektir. Moral sorgulama duyunç olgunluğunu gerektirir. (Akademik yetke üzerine bilgilenmek de bir tür köleliktir, çünkü bu "bilgi" anlaşılan bir bilgi değil, özgür uslamlama üzerine dayanan bir bilgi de değil, ama inakçı bir bilgidir — ezber, belleme, mekanik öğrenme.)

İnsan eylemleri kavram gereği özgür karar üzerine dayanır ve eylem özsel olarak moral nitelik taşır. ("Davranış" genel olarak alışkanlık dediğimiz belirlenim üzerine dayanır ve düşüncesizce yapılır.)

Metaetik. Moral "doğrular" yanlış olabilir. Bu nedenle de "moral değerler"den söz etmek yerine "moral ölçünler" ya da "moral normlar" demek daha iyidir. Yine, moral "değerler" bir topluluğun yükselttiği ve onu tanımlayan ilkelerdir, ama bütünüyle etik-dışı, ahlak-dışı, yasa-dışı vb. olabilirler.

"Bağlılık" tikel bir kişiye, ölçüne, değere, ilkeye bağlılık değil, ama doğruluğa bağlılık olmalıdır.

Moral Aklanma. İnsan niçin iyiyi doğrulamalı ve kötüyü yadsımalıdır? Duyunç ve istenç kavramsal olarak İyiyi erek olarak alır. Duyuncun yanlışı aklaması kavramına aykırıdır ve buna göre yanlışı bile doğru olduğu kanısı içinde aklar, ve İstencin İyi olmayanı, kötü olanı istemesi benzer olarak kavramına aykırıdır.

Moral ölçünler aklanmaları açısından Tanrı korkusu üzerine, ya da ödül ve ceza düzeneği üzerine dayanabilir ve özgür olmayan insan için böyle bir moral yetke zorunludur. Böyle temellendirilen bir etik sopa etiğidir.



Devlet ve Din

Devlet ve Din

Devlet İdeasının birinci momenti evrensel insan haklarıdır. Üçlülük din kavramının da birincil momenti evrensel insan eşitliği ve özgürlüğüdür. Evrensel insan özgürlüğünü tanımayan dinler devlet kavramına uygun bir devlet ile bağdaşmazlar.

Devlet İdeasının ikinci momenti duyunç özgürlüğüdür. Devlet insan duyuncuna karışamaz, çünkü bir yandan duyunç dokunulamaz iken, öte yandan gerçek devletin kendisi duyunç özgürlüğü üzerine, özgür yurttaşların kendi bireysel duyunçları üzerine dayanır.

Devlet İdeasının üçüncü momenti yasa egemenliğidir. Pozitif yasalar duyunç tarafından onaylanan hak belirlenimleri olarak özgürlüğün somut, nesnel anlatımlarıdır. Modern yurttaş toplumunda yasa egemendir çünkü "egemen" üzerinde daha yüksek bir güç olmayandır. Modern toplumda güç yurttaşa aittir ve tüm yurttaşlar özgürlükte eşittir. Bu düzeye dek "güç" etmeni bütünüyle ortadan kalkar ve yalnızca hak egemendir.

Din kavramına uygun düşmeyen Katoliklik, Şiilik, Hinduizm gibi inanç biçimleri Devlet ideası ile de bağdaşmaz, çünkü ilk olarak bunların hiç biri evrensel insan haklarını kabul etmez. Şiilikte imamlar tüm gücü ellerinde tutarlar. Katolik Kilise bir kurum olarak teokrasiyi, dinadamlarının erkini amaçlar. Hinduizm insanları doğuştan hak eşitsizliğine belirler. Bu inanç biçimlerine en grotesk politik biçimler eşlik eder.

 



Pagan Etik

Pagan Etik

Yunan ve Roma etiği, aslında Mısır ve Mezopotamya etiği mitolojik tanrıların yetkesi üzerine dayanmaz. Ve doğal usun doğru ve iyi ve haklı kavramlarından başka birşey üzerine dayanmaz.

Helenik-Helenistik kültür etik normlarını felsefede aradı, mitolojik dinin imgesel yetkesinde değil. Eğer Tanrı kavramının Bir, Evrensellik, Sonsuzluk gibi yüklemlerini ararsak, bunlar dahaçok duyusal idealin güzellik imgeleri olan Yunan tanrılarında bulunmaz. Bu saltık belirlenimler dinsel bilinçte olmaktan çok ilkin İyonik felsefe dizgelerinin arkelerini karakterize eder, üstelik henüz duyusal-tasarımsal biçimler altında dursalar da. Doğa güçlerini temsil eden mitolojik tanrıların insan varoluşu üzerinde herhangi bir hakları, moral yetkeleri, güçleri yoktu. Bu kişisel tanrıların kendileri moral normlara ilgisiz idiler..

Helenik tin moral problemlere yanıtı felsefede aradı, ve felsefenin sunduğu yetke insan doğasının tanıyabileceği en yüksek yetke, usun kendisinin yetkesi idi. Önemli olan usun bilgisinin ne düzeyde kavranmış olduğu idi. Erdem özgürlük üzerine dayanabilir ve Yunan ve Roma kültürlerinde gerçekten de usun yetkesi üzerine dayanıyordu. Bu nedenle Yunan ve Roma etiği, özgür yurttaşlar arasında yerleşik olduğu düzeye dek, bu uygarlıkların arkasından gelen monoteistik kültürlerde görülen korku etiği ile, ödül ve ceza etiği ile karşılaştırılamayacak kadar yüksek ve soyludur. Tüm etiğin temeli ve son aklayıcısı duyunçtur. Ve duyunç ancak içsel ve böylece gerçekten özgür iken iyi ve doğru olanı duyumsayabilir ve bilebilir.

Perikles

Perikles

Thucydides (İÖ 460-400), Peloponez Savaşının Tarihi'nde, Atinalı devletadamı Perikles'e (İÖ 495-429) şunları söyletir:

“The freedom which we enjoy in our government extends also to our ordinary life. There, far from exercising a jealous surveillance over each other, we do not feel called upon to be angry with our neighbour for doing what he likes. …

“We throw open our city to the world, and never by alien acts exclude foreigners from any opportunity of learning or observing, although the eyes of an enemy may occasionally profit by our liberality; trusting less in system and policy than to the native spirit of our citizens; while in education, where our [Spartan] rivals from their very cradles by a painful discipline seek after manliness, at Athens we live exactly as we please, and yet are just as ready to encounter every legitimate danger.”



 



 



Duyunç Özgürlüğü ve Çok-Kültürlülük

Duyunç Özgürlüğü ve Çok-Kültürlülük

Duyunç özgürlüğü kültürel çoğulculuğu ortadan kaldırmanın biricik olanağıdır. Kültürel çoğulculuk hiç kuşkusuz hoşgörü ile olanaklıdır. Ama bu kültürler kalabalığı henüz gelişme sürecinde olan ve gelişmeye gereksinen geri kültürlerin bir çokluğudur. Sonludurlar, insan doğası kavramına uygun düşmeyen yapılardırlar, ve zorunlu olarak ortadan kalkacaklardır. Ortadan kalkmalarının biricik olanağı sonlu olduklarının, geçici olduklarının, değersiz olduklarının bilgisine bağlıdır. Tıpkı estetik duyarlığın sonsuz güzelliği duyumsamaya doğru ancak özgürlük içinde gelişmesi gibi, tıpkı kavramsal düşüncenin ancak özgürlük içinde bilgi idealine doğru gelişmekte olması gibi, moral duygu ya da duyunç da ancak özgürlük içinde gerçek iyiyi ve gerçek doğruyu ayrımsama yeteneğini kazanabilir. Duyuncun içsel, öznel özgürlüğün kendisi olması ölçüsünde, moral iyinin bilgisi dinsel ya da ideolojik kaynaklardan dışsal olarak verilemez. Bu özgür olan duyuncun kendisini yetke ve bir tür kölelik altına getirmek olacaktır.

Kültürel ayrımlar normal olarak Yurttaş Toplumunda açıkça ve sınırsızca sergilenmezler, çünkü bu modern toplum dinsel, ırksal, etnik vb. ayrımları siler ve insanları ekonomik kişiler olarak, pazar ilişkilerine girmiş bireyler olarak kabul eder.

Kültürel ayrımların değerler olarak görülmesine karşın, sonlu doğaları onları göreli değerler, geçici değerler, yitici değerler yapar. İnsanlar ancak bu değerlerin değersizliğini ve boşluğunu gördükleri zaman onlardan vazgeçebilirler. Saltık değerler sonlu tinin değil, saltık tinin değerleridir.

Çok-kültürlülük postmodern göreciliğin sarılmaya ve sakınmaya çalıştığı bir potansiyel çatışma varoluşudur. Bir saatli bombadır ke, sık sık patlar, ve o zaman milyonlar birbirlerini kitle-kıyımlarından geçirir, birbirlerine dile gelmez zulümleri yaparlar.

Bu sözde "değerler" öyle şeylerdir ki yüzyıllar boyunca insanlar onlar uğruna birbirlerini yok etmişlerdir ve bugün de aynı şeyleri yapmayı sürdürmektedirler. Bunlar sözde dinsel "değerler"dir ki, din kavramı ile hiçbir biçimde bağdaşmazlar, tersine onun tinselliğini, evrenselliğini, insan için kabul ettiği sonsuz değeri yadsırlar. İdeolojik "değerler"dirler ki, insan haklarını çiğnemekle kalmazlar, kitlesel ölçekte insanların kendilerini çiğnerler. Etnik "değerler"dirler ki, benzer olarak başka etnik toplulukları kitle kıyımlarından geçirmede sonuçlanırlar. Bu çok-kültürlülük "değerleri" hiçbir biçimde değerler değildirler. Tam tersine, en değersiz şeylerdirler çünkü salt yanılsamalar, olmayan şeylerin imgeleridirler. Birinin şu ya da bu etnik gruba ait olması kültürel bir sorundur, çünkü insan doğası böyle etnik kabukları tanımaz. Birinin şu ya da sonlu-duyusal inanç biçimine bağlı olması kültürel bir sorundur, çünkü gerçek inanç sonsuz-tinsel gerçekliğe inançtır.

 



Avrupa’da Din Savaşları (Reformasyon Savaşları) (1522-1700)

Avrupa’da Din Savaşları (Reformasyon savaşları) (1522-1700)


Kutsal Roma İmparatorluğu, 1630 (modern sınırlar üzerine yerleştirilmiş olarak). — Yaklaşık 8 milyonluk bir nüfusa egemen olan İmparatorluk Habsburg Hanedanının elinde bulunuyordu. İmparatorun kendi aralarında imparatora karşı bağlaşmalar kuran prensler üzerinde hiçbir gücü yoktu. Kendine ait bir adı bile olmayan Germanik seçim İmparatorluğunun ‘Roma’ İmparatorluğu ile de ne olursa olsun hiçbir ilgisi yoktu.

İlkin Kuzey Almanya'da Luther'i destekleyen Protestan prensler Katolikliği yasakladılar ve Kilisenin topraklarına el koydular. Bunu izleyen Münster Köylü ayaklanmaları Lutheranların reformu toplumun bütününe yayma isteği nedeniyle başladı ve 1525'te doruğuna ulaşan çatışmalara 300.000 kadar köylü, kasabalı ve soylu katıldı. Alman Köylü Savaşı çoğunlukla güney, batı ve orta Almanya'da yer aldı ve İsviçre ve Avusturya'yı da etkiledi. Savaşlarda ölenlerin sayısı 100.000 olarak tahmin edilmektedir. Feodal bir köylü ayaklanması olarak başlayan eylemler ideal bir Hıristiyan topluluğun yaratılmasını ve malların saltık eşitlik ve ortaklığının kurulmasını amaçlıyordu. Martin Luther ayaklananların istemlerini kabul etmedi ve Almanya'nın egemenlerinin ayaklanmayı bastırma haklarını tanıdı.

Köylü Savaşından sonra bir teokrasi kurmak için Münster'de Jan Matthys önderliğinde daha kararlı bir girişimde bulunuldu (1532-1535). Kenti ele geçiren grup dünya egemenliği kurmak için hazırlıklara başladı. Burada Leidenli John poligamiyi yasallaştırdı, kendine on altı kadın aldı ve malların ortaklığını kurumsallaştırdı. John 1535'te yenildi ve pazar yerinde idam edildi.

İsviçre'da Zwingli önderliğindeki Protestan devim de benzer olarak yenildi ve Zwingli'nin kendisi savaşta öldürüldü. Protestanlar ve Katolikler arasında yapılan barış anlaşmasına göre İsviçre yamalı bohça gibi bölündü, Protestanlar daha büyük kentlerin yönetimini üstlenirken Katolikler kırsal alana egemen oldular.

Öte yandan Katolik V. Charles (ya da Karl) dış sorunlarının ağırlık kazanması nedeniyle en sonunda Protestan Schmalkaldik Liga ile barış anlaşması yapmak zorunda kaldı. 1555'te imzalanan Augsburg Barışına göre Lutheranlar ve Almanya'daki Katolikler arasındaki şiddet sona erdi. Alman prensler kendi bölgelerinde inanç biçimini kendilerine göre seçecekler ve uyruklar egemenlerinin dinlerini kabul edeceklerdi (cuius regio, eius religio). 16'ncı yüzyılda gerilimin sürmesine karşın, güney Almanya Katolik kalırken, kuzey Almanya'da Lutheranlar ve orta ve batı Almanya, Hollanda ve İsviçre'de Calvinistler çoğunluğu oluşturdular.

Kutsal Roma İmparatorluğu (Britannica)

Kutsal Roma İmparatorluğu (LINK)

The Holy Roman Empire of the German Nation was a land of many polities. In the empire there were some 1,000 separate, semi-autonomous political units, many of them very small — such as the Imperial Knights, direct vassals of the emperor and particularly numerous in the southwest, who might each own only part of one village — and others comparable in size with smaller independent states elsewhere, such as Scotland or the Dutch Republic. At the top came the lands of the Austrian Habsburgs, covering the elective kingdoms of Bohemia and Hungary, as well as Austria, the Tyrol, and Alsace, with about 8,000,000 inhabitants; next came electoral Saxony, Brandenburg, and Bavaria, with more than 1,000,000 subjects each; and then the Palatinate, Hesse, Trier, and Württemberg, with about 500,000 each.

 



 

Mezhep savaşlarının daha önce başlamış olmasına karşın, Otuz Yıl Savaşlarının geleneksel olarak 1618'de geleceğin Kutsal Roma İmparatoru II. Ferdinand'ın Bohemya'da Roma Katolik saltıkçılığı dayatması üzerine Bohemyalı ve Avusturyalı Protestan soyluların başkaldırısı ile başladığı kabul edilir. Danimarka fırsattan yararlanarak Almanya'da toprak kazanma amacıyla girdiği savaşlarda yenildi ve bir Avrupa gücü olarak silindi. Buna karşı İsveç kralı II. Gustav Adolf Almanya'yı işgal etti ve Alman prenslerden birçoğunu Protestan davaya kazandı. Sonuçta İsveç ve Hollanda'nın desteği altında Protestan Alman kasabaları ve prenslikleri Katolik Kutsal Roma İmparatorluğuna karşı geniş bir bağlaşma içine girdiler. Bu süreç ile aynı zamanda, ama dinsel ayrım ile bütünüyle çelişkili bir yolda, Katolik Fransa da Katolik Habsburg ile bir güç kavgasına girişti. Savaşlar başlıca Alman kent, kasaba, köy ve çiftliklerini büyük yıkımlara uğrattı.

 

MEZHEP SAVAŞLARI: SERFLİKTEN ÖZGÜRLÜĞE GEÇİŞ

Reformasyonun bedeli Avrupa'da, özellikle Almanya'da henüz duyunçsuz insanlığın ölçüsüz şiddetinin yaşanması oldu. Başlıca dinsel ve tecimsel nedenler tarafından tetiklenen savaşların gidişinde hanedan ve toprak çıkarları da etkili oldu. Savaşların çoğu Westphalia Barışı (1648) ile sonlandı. Buna göre İspanya hem Hollanda'yı hem de Avrupa'daki başat konumunu yitirdi. Fransa birincil Avrupa gücü oldu. İsveç Baltık'ın denetimini üstlendi. Birleşik Hollanda egemen bir devlet olarak tanındı. Sonuçta tinsel olarak papanın ve dünyasal olarak imparatorun egemenliği altında işleyen bir Kutsal Roma İmparatorluğu düşüncesi bütünüyle terk edildi ve bir egemen devletler topluluğu olarak modern Avrupa'nın yapısı belirmeye başladı. Üç ayrı mezhebin (Roma Katolikliği, Lutheranizm, Calvinizm) varlığı kabul edildi.


Otuz Yıl Savaşı

 

Otuz yıl savaşı başlıca Almanya topraklarında olmak üzere 1618 ve 1648 arasında yer aldı ve Avrupa'nın büyük güçlerinden çoğu savaşa katıldı. Protestanlar ve Katolikler arasındaki bir savaş olarak başlamasına karşın, sonunda her durumda din ile ilgili olmaksızın Avrupa'nın çoğuna yayılan genel bir savaş karakterini kazandı. Fransa ve Habsburg Hanedanı arasındaki düşmanlık çevresinde dönen savaş daha sonra Fransa ve İspanya arasında doğrudan bir savaşa götürdü. Danimarka ve İsveç Protestan yanda savaşa katılırken, Habsburg'dan korkan Katolik Fransa da Protestan yanda savaştı. Paralı askerlerin yaygın olarak kullanıldığı savaşta bütün bölgeler yerle bir edildi, açlık ve hastalık Alman devletlerin nüfusunu kırdı ve savaşa katılan devletlerin çoğunu iflasa götürdü. Savaş sırasında Almanya'nın nüfusu %30 oranında azaldı. Brandenburg'da yitirilenlerin sayısı nüfusun yarısına, kimi bölgelerde üçte ikisine ulaştı. Yalnızca İsveç orduları Almanya'da 2.000 kadar şatoyu, 18.000 köyü ve ülkedeki toplam kasabaların üçte birini oluşturan 1.500 kasabayı yok ettiler.

SEKSEN YIL SAVAŞI ya da Hollanda Devrimi olarak bilinen çatışmaların kökleri 1530'lardaki Calvinist devime kadar gidiyordu. İspanyollar başlangıçta Hollanda'daki ayaklanmayı bastırmayı başardılarsa da, sonunda, ikonoklazm, ölçüsüz zulüm, kitle kıyımları ve yağmalar ile damgalanan süreçte Calvinistler ülkenin kuzeyinin bağımsızlığını kazandılar ve bir barış anlaşması yapıldı. Güney İspanyolların denetiminde ve Katolik kaldı.

 

Avrupa'nın Reformasyon savaşlarındaki şiddetin ölçüsüzlüğü Avrupa'nın moral geriliğinin ve duyunç özgürlüğüne gereksiniminin bir ölçüsünü verir.

Efendinin istencinden ilk kez kurtulan ve böylece ilk kez kendi duyuncuna dayanmak zorunda kalan kölelerin "ahlaksal doğruları" henüz dürtüleri, itkileri ve içgüdüleri tarafından belirlenmeyi sürdürür, çünkü bu insanlarda henüz duyunç yetisi, düşünme yetisi gelişmemiştir. Kölelere özgürlük vermenin, üzerlerindeki tüm yetkeyi ve denetimi kaldırmanın ve onları kendi duyunçlarını dinlemeye bırakmanın bedeli bu insanların duyunçsuzluklarının düzeyi tarafından belirlenir. Avrupa ahlaksal olarak uyanmaya başladığı zaman aşağı yukarı baştan sona ahlaksız ve aşağı yukarı bütünüyle duyunçsuz iidi. Mezhep savaşları yüz elli yıl sürdü.

Kul korkaktır ve yenilikten ve değişimden kaçınır. Moral normlara göre davranır ve eğer ona yol gösterecek moral norm bulamazsa moral problemini çözemez ve yalnızca ahlaksızlığını sergiler.

 


Katolik Kilise tüzel bir kişi gibi davranıyordu ve Avrupa'daki toprakların üçte biri onun elinde edi. İnsanları vaftiz ediyor, günahlarını dinliyor, evlendiriyor, günahlarını siliyor ve ölüm döşeklerine kadar ruhlarını elinde tutuyordu. Bütün bunları İncil'in okunmasını yasaklayarak, halkı eğitimsiz ve boşinançlar içinde tutarak, ve açıkça aldatarak ve sömürerek yapıyordu. Reformasyonun Kurumsal Kilisenin elinden kurtardığı insanlar böyle etik-dışı, ahlak-dışı bir kültürü efendilerin elinden kurtardı.


French Catholics simultaneously murdered Huguenots (Protestants) en masse on St. Bartholomew’s Day, 1572, mostly in Paris but also subsequent massacres in a dozen other cities.


Catherine de Medici Gazing at Protestants Massacred in the Aftermath of the Massacre of St. Bartholomew (Edouard Debat-Ponsan, 1880).


Les Grandes Miséres de la Guerre (The Great Miseries of War, aka The Hanging), Jacque Callot, ca. 1633.


Battle of Rocroi, (May 19, 1643), a military engagement of the Thirty Years’ War in which a French army of 22,000 men, under the Duke d’Enghien (later known as the Great Condé), annihilated a Spanish army of 26,000 men under Don Francisco de Melo, marking the end of Spain’s military ascendancy in Europe.

 



Beethoven, Romance No 2 (Op. 50)

Beethoven, Romance No. 2 in F Major (Op. 50) / James Last

Din ve Politika

Din ve Politika

  • According to information provided by the Organisation of the Islamic Conference (OIC), there are currently 57 islamic states worldwide, defined as countries in which islam is the religion of (1) the state, (2) the majority of the population, or (3) a large minority.
  • Britain is in some ways a more secular society than it once was, but it is not a secular state. The monarch promises to uphold Christianity. The Church of England's leaders (unelected Bishops in the House of Lords) can vote on legislation in Parliament. Religious schools are allowed to discriminate in selection and recruitment.
    — The Queen is the Supreme Governor of the church.
    — The Archbishops of Canterbury and York, plus 24 bishops - the Lords Spiritual - have seats in the House of Lords.
  • Egypt is a civil state governed by the constitution and laws compatible with the principles of Islamic Sharia, all of which is inconsistent with the establishment of a secular party.

 

Her din kendini bütün insanlığa önerir. Yahudilik değil. Seçilmiş bir kabile dışında, tüm insanlığı dışlar. Eski Ahit'e göre YHWH başka tanrıların yanısıra varolan tanrılardan biridir ve bir tanrı olarak bilnmeyen bir nedenle İsrail kabilelerini seçmiş ve Musa ile bir toprak sözleşmesi yapmıştır.

İsrail demokratik bir Yahudi devletidir ("the State of Israel as a Jewish and democratic state"). İsrail'de yasama toplumun istencini yansıtır ve başka birçok modern özgürlük kurumu yürürlüktedir.

Aynı zamanda, İsrail devleti evrensel insan haklarını ve duyunç özgürlüğünü tanımaz. Devlet etnik anlamda bir Yahudi devletidir ve İsrail devletinin uyruğu olmak için Yahudi olmak zorunludur. Öte yandan 1922'de kabul edilen "The Declaration of Independence / Establishment of The State of Israel" din özgürlüğünü korur.

İsrail'de evlenme ve boşanma hakkı sivil yasalar tarafından değil, dinsel yetkeler tarafından belirlenir . Konu Kutsal Yazılar’daki arkaik yönergelere danışılarak ele alınır ve bu nedenle evlendirme işlemi ancak geleneklere bağlı kalmayı sürdüren rabbiler tarafından yerine getirilebilir. (LINK)

Yine, bir başka arkaik geleneklerden biri daha büyük ölçüde yürürlüktedir. Sabbath günü kamu taşımacılığı yavaşlamakta, alış-veriş merkezlerinin %20'si açık kalmaktadır.


Kudüs'in Sefardik Baş Rabbisi Shlomo Amar 2014'te Knessette pişirilen yemeklerin Eski Ahit yasalarına ve YHWH'in yasaklarına uygun olup olmadığını denetliyor.

 

  • The Jewish population of Israel, can be divided, albeit imperfectly, into three groups: Orthodox, Traditional, and Secular. The largest group is the Secular Jews making up 41.4% of the Jewish population, followed by the Traditional Jews accounting for 38.5% of the population, with the remaining 20% populated by the orthodox and ultra-orthodox.
  • In order to be formally married in Israel, a Jewish couple has to be married by a rabbi. This also applies when and if a couple would like to divorce, they must seek out rabbinical council.
  • All food at army bases and in cafeterias of government buildings has to be Kosher even though the majority of Israelis do not follow these dietary laws.
  • One in every ten member of parliament is a muslim. There is also a official mosques inside the parliament building for the muslim members of parliament.
  • In Israel, to be considered legally Jewish by the rabbinate you have to have a Jewish mother.
  • The largest religious minority population is the Muslim community of Israel and it amounts to 17.3% of the overall population ... They are free under the law to vote, practice religion, be members of the Israeli parliament and can use the same Israeli education system as the rest of the country.


Dinsel Bilincin Düzeltilmesi: Gazali (1058-1111)

Dinsel Bilincin Düzeltilmesi: Gazali

Kültürel dizgede din de başkaları gibi yalnızca bir bileşendir, herşeyi belirleyen ilke değil. Bu nedenle Max Weber yaptığı gibi yeni ekonomik biçimi Protestan etiğin doğasından türetmek yerine, hem etik hem de ekonomik bileşenlerin Reformasyon sonrasında yeniden biçimlenen dinsel bileşen ile uyum içinde yeniden belirlendiklerini söylemek daha doğru görünür. Dinsel bileşenin yanısıra bilimsel, teknolojik ve politik değişimler ve gelişimler de olmaksızın yeni ekonomik düzenin ortaya çıkması olanaksızdı. 16'ncı yüzyıl Avrupasında Olgunun ortaya çıkması için gerekli tüm Koşullar biraraya gelmişti. (Yine, Max Weber'in Protestan etiğin püritan karakterini bir hırs anlatımı olan "kapitalizmin" kaynağı olarak görmesi gözden kaçırılmayı hak etmeyen devasa saçmalıklardan biridir.)

Hıristiyanlığın Üçlülük kavramına göre homo sapiens Tanrı ile bir ve dolayısıyla özgürdür. Müslümanlığın monistik Bir kavramına göre homo sapiens Tanrı karşısında teslim olan kuldur. Bu iki belirlenim bu iki din doğar doğmaz ona inanmaya başlayan kültürlerin etik karakterlerini belirleyemezdi. Bilinç değişimi bir zaman sorunudur. Kavramların tam olarak özümsenmesi, tüm vargılarının çıkarsanması ve insanların bilinçlerinin bu dinsel ilkelere göre yeniden biçimlenmesi yüzyılları gerektirdi. Ve bu "oluş" yüzyılları açıktır ki henüz ereğine erişmiş değildir.

Hıristiyan üçlülük kavramının sonuçları Reformasyona dek insan bilincine ulaşamadı (15 yüzyıllık bir gecikme ile). Müslüman monizm kavramının sonuçları Gazali aracılığıyla daha kısa bir zaman içinde anlaşılmaya başladı (4 yüzyıllık bir gecikme ile).

Öte yandan, İslamik monizm Müslümanlığın ilk yüzyıllarında sanat alanındaki kısıtlamalar dışında Müslümanların felsefe, bilim ve iyi politika yapmalarını engellemedi. Klasik felsefenin hazineleri ile beslenen İslamik felsefeciler ve bilimciler Romalıların ve Bizanslıların tersine ellerindeki kaynakların değerlerini anladılar ve yalnızca onları çevirmekten çok daha ötesini yaptılar. (Hıristiyan Bizans 529'da Atina'daki tüm felsefe okulları ile birlikte Platonik Akademiyi ve Aristotelesci Liseyi de kapattı.)

Oluş sürecindeki İslamik tin Roma İmparatorluğunun egemenliği sırasında kesintiye uğrayan bilimsel ve felsefi etkinliğin yeniden dirilmesine götürdü. Farabi, İbni Sina, İbni Rüşt gibi felsefeciler ve bilimciler bütünüyle özgürce Klasik Felsefi tinin yarım bıraktığı işi üstlendiler ve sürdürdüler. Ama kurgul çalışmaları İslamik düşüncenin monistik-analitik tini ile bütünüyle tutarsızdı.

Gazali "Felsefecilerin Tutarsızlığı" (Tahâfut al-falâsifa) başlıklı bir kitap yazarak bu yanılgıyı, daha doğrusu bu "tutarsızlığı" düzeltti ve bu rasyonalist felsefecilerin ateist olmasalar da İslamik tine ait olamayacaklarını gösterdi. İbni Rüşt bu duygu felsefeciliğini ve mistik tepkiyi beğenmedi ve "Tutarsızlığın Tutarsızlığı" başlıklı bir kitap ile Gazali'yi yanıtladı. Ama bunun bir yararı olmadı. İslamik epistemoloji görgücülüğe döndü ve ortaya bir tür "tanrıbilimsel vesilecilik" çıktı. Gazali'nin açıklama yoluna göre, örneğin pamuğun ateş ile tutuşturulduğu her seferinde yanması bir neden-sonuç ilişkisini ya da nedensel determinizmi göstermiyordu; olay Tanrının istencine bağlı ve "Tanrının karışmasının bir ürünü idi — tıpkı daha şaşırtıcı tansıklar durumunda olduğu gibi."

Gazali kitabında Platon, Aristoteles, Farabi ve İbni Sina gibi felsefecilerin düşüncelerini de reddetti. Öte yandan, Gazali'nin en önemli öğrencilerinden biri olan Thomas Aquinas Gazali'nin skolastizmini Hıristiyanlığa uyguladı. İngiliz görgücüsü David Hume daha ileri bir dönemde Gazali'nin kuşkuculuğuna yeni bir biçim verdi.

  • "Hüccetü’l Islam” ("İslamın Tanıtı") olarak görülen Gazali (1058-1111) İslamik kültürü boyun eğici karakterine doğru döndürmede önemli rol oynadı. Özgür ussal düşünceyi yadsıdığı için, dine ve felsefeye yaklaşımında "yüreğine" başvurdu. Tanrıyı evreni yaratma konusundaki tüm mantıksal zorunluktan bağışık tutarak ve doğadaki nedenselliği yadsıyarak, olayların tanrısal istencin keyfi kararları nedeniyle birbirine bağlandığını ileri sürdü ve tansıkları Tanrının keyfi istencinin sonuçları olarak doğruladı (vesilecilik).
  • Bilgiyi "Tanrı yüreğime düşürdü" diyerek ve bilgiyi onun çoğuna anahtar olan ışıktan" türeterek. rasyonalist felsefecilere karşı çıktı ve insanın ussal bilgiye yetenekli olmadığını ileri sürdü.
  • Gazali gizemci idi ve gizemsel deneyimin amacı tanrısal yüklemlere yaklaşmaktan oluşuyordu. Tanrısal öz bu dünyada insan deneyiminin ve bilgisinin ötesinde kalır ve insan bilmediği bir Tanrıya inanmayı kabul etmelidir. Ama öte dünyada onu duyusal olarak "görebilir." Tanrısal özde "yitiş" ya da "ortadan kalkış" olarak gördüğü gizem deneyiminin tüm şeylerin birliğini ve dolayısıyla kendini deneyimlemenin de yitişini görmekten başka birşeyden oluşmadığını düşünüyordu. (Bu deneyim tüm ayrımı dışlayan bir tür analitik özdeşlik ilkesinin deneyimlenmesi gibidir.)

 

Gazali gizemciliği ile insanı yükselttiğini ve onu gerçekliğe ulaştırdığını düşünüyordu. Gerçekte tam tersini yaptı ve insanı değersizleştirme ve küçük düşürme eğilimlerini güçlendirdi. Gizemcilik bilgiyi reddeder ve insanı nereden geldiğini bilmeyen, ne olduğunu anlamayan önemsiz bir varlığa indirger ve yüzyıllar sonra nihilizmin yeni türlerinin bir kez daha yapacak olduğu gibi insanı değersizleştirir.

Kararlı ve tutarlı bir monist olarak, Gazali Tanrının birliği gibi din kavramına uygun olmayan analitik-monistik bir tasarımda insanı ve insanlığı sildi ve bu soyutlamayı gerçeklik olarak ileri sürdü. Kul Tanrıyı içselleştiremez, çünkü bu onu kulluktan çıkaracaktır. Kul kendini Tanrıda yalnızca yok eder çünkü kendinde daha şimdiden bir hiçliktir. Kulun Tanrı ile "birleşmesi" kendini bire gömmekten, kendini birde silmekten başka birşey olamaz. Kul özgürlük bilincinden, bir istençten yoksun olduğu için, bir efendiye gereksindiği için kuldur. Kul için Tanrı yalnızca kendisine boyun eğmesi gereken dışsal bir güçtür.

 



Hıristiyanlık ve Müslümanlık

Hıristiyanlık ve Müslümanlık

Hıristiyanlık doğuşunda bir boşinançlar kültü olarak doğdu. Putperestlik aşağı yukarı olduğu gibi Hıristiyanlığın içine alındı ve eskisi gibi sürdürüldü. Yüzyıllar boyunca bir "kutsal yazılar" kalabalığı vardı ve insanlar hangi "kutsal yazılara" inanacaklarını bilemediler. 11'inci yüzyıldaki Büyük Bölünme Hıristiyanlığın bir yanını ötekine göre daha dinsel yapmadı.

 



Şamanizm

Şamanizm

Şamanizm sonlu doğa dünyasına sığmayan ve gizil büyüklüğünü ortaya koymak isteyen homo sapiensin Tanrıya doğru ilk yönelimlerinden biridir. Homo sapiens doğadır ve doğadan daha çoğudur, özsel olarak tindir. Şaman doğanın ötesine, tinselliğe geçer, ama bir ayağı doğadadır ve tinselliği hayvanlar ve bitkiler ve dirimsiz nesneler ile birleştirir.

Bir terim olarak çok geniş bir boşinançlar türlülüğüne uygulanan şamanizm bir dizi doğal nesneye totemler ve ruhlar yoluyla tapınmayı içeriyordu ve bu sonuncuların insanları iyi ya da kötü yönde etkileyebilecek güçlerinin olduğuna inanılıyordu. İnsan onların karşısında çaresiz idi ve ancak ruhları denetlemek ve onları hastalık vb. gibi kötülüklere karşı kullanmak için özel güçleri olan şamanlar aracığıyla bir korunma elde edebilirdi. Geleceği önceden bildirme güçlerinin de olmasına karşın başlıca tıp alanında uzmanlaşmış görünen şamanlar doğaüstü ya da tinsel boyuta, bir tür paralel evrene geçebilir, orada yararlı görgül bilgiler edinebilir ve onları uygulamak üzere geri dönerlerdi ("şaman" sözcüğünün "bilen" anlamına geldiğini düşünenler vardır). Bu büyü "dininde" henüz bir moral gelişim ve yükseklik yoktur, doğruya ve eğriye ilişkin yargılar bireysel duyunçtan değil ama başkalarının düşlemlerinden türetilir. Gerçekte şamanizm bir Tanrı kavramından yoksun olduğu için sözcüğün geçerli anlamında bir din değildir.


Türkik dil ailesine ait dilleri kullanan ülkeler ve bağımlı bölgeler.

 

Bu büyüsel güçleri olan insanlar motifi daha sonra daha yeni inanç biçimlerinde insan dünyası ve ruhlar dünyası arasında aracılık yapan şeyhler, dedeler, mollalar vb. olarak kendini bir kez daha gösterir. Ama bundan böyle monoteistik bir dinin dokusuna yerleşmiş olarak tarihsel şirinliğini yitirir.


Bir Hollandalı gezginin 1692 yılında bir Sibirya şamanını betimlemesi.

Şamanizm bugün de shintonun bir bileşeni olarak Japonya'da, Kuzey ve Güney Korelerde, Malezya'da, Filipinler'de, Sibirya'da, Mançurya'da ve dünyanın daha başka kültürel taşralarında sürmektedir. 1990'lardan bu yana Moğolistan'da müşterileri artan şamanlar büyük kentlerde ofisler açmakta ve insanlara onları iyileştirecek yol ve yordamlar, falcılık ve her tür problem için çözüm formülleri sunmaktadırlar.


Oreqon halkının son şamanı turistik bir poz veriyor, 1994, Çin ve Rusya arasında Mançurya'da Amur nehrinin kıyılarında.

 



Osmanlı İmparatorluğu ve İnanç Özgürlüğü

Osmanlı İmparatorluğu ve İnanç Özgürlüğü

Osmanlılar Bosna-Hersek'i fethettikten sonra Fatih 1463'te Milodraz Ahidnamesini çıkardı. Ferman daha sonraki sultanlar tarafından da kabul edildi. Ferman Fojinica'da bir manastırda saklanmaktadır: (LINK)

 

"Ben, Fatih Sultan Han, bununla bütün dünyaya bildiriyorum ki, kendilerine bu sultanlık fermanı verilen Bosnalı Fransiskanlar korumam altındadır. Ve buyuruyorum ki:

Hiç kimse bu insanlara ve kiliselerine rahatsızlık ya da zarar vermeyecektir! Devletimde barış içinde yaşayacaklardır. Göçmenler olan bu insanların güvenlik ve özgürlükleri olacaktır. Devletimin sınırları içinde bulunan manastırlarına geri dönebileceklerdir. İmparatorluğumdan hiç kimse, soylular, vezirler, katipler ya da kızlarım onların onurunu kırmayacak ya da onlara herhangi bir zarar vermeyecektir!

Hiç kimse bu yaşamlara, bu insanların mülkiyetlerine ve kiliselerine saygısızlık etmeyecek, onlar için tehlike yaratmayacak ya da onlara saldırmayacaktır! Yine, bu insanların kendi ülkelerinden ne getirmiş ve kimi getirmiş olursa olsun bunlar da aynı hakları taşıyacaklardır."

 

 

1463: Sultan Mehmed II's firman grants freedom to Bosnian Franciscans after the Ottoman conquest of Bosnia

   


Mehmed II
's ahidnâme to the Catholic monks of the recently conquered Bosnia, issued in 1463, granting them full religious freedom and protection

 

 

The Franciscans order arrived in Bosnia in the later half of the 13th century, aiming to eradicate the teachings of the Bosnian Church. The first Franciscan vicariate in Bosnia was founded in 1339/40. The province itself is the only institution in Bosnia and Herzegovina which has operated uninterruptedly since the Middle Ages.[2]

The Franciscan order was allowed by Sultan Mehmed II the Conqueror in the Ottoman Empire in 1463, after the Ottoman conquest of Bosnia and Herzegovina. Friar Anđeo Zvizdović of the Monastery in Fojnica received the oath on May 28 of 1463 at the camp of Milodraž.[2][3][4]

The Ahdname of Milodraž stated:

"I, the Sultan Khan the Conqueror, hereby declare the whole world that, the Bosnian Franciscans granted with this sultanate ferman are under my protection. And I command that:

No one shall disturb or give harm to these people and their churches! They shall live in peace in my state. These people who have become emigrants, shall have security and liberty. They may return to their monasteries which are located in the borders of my state. No one from my empire notable, viziers, clerks or my maids will break their honour or give any harm to them!

No one shall insult, put in danger or attack these lives, properties, and churches of these people! Also, what and those these people have brought from their own countries have the same rights...

By declaring this ferman, I swear by a great oath; by the Creator (Allah), Who has created the Heavens and the Earth and Who feeds all of his creatures, by seven of his Holy Books, Allah's Great Prophet Mohammed and 124.000 former prophets, and by my sword that no one from my citizens will react or behave the opposite of this ferman!"

The original edict is still kept in the Franciscan monastery in Fojnica. It is one of the oldest surviving documents on religious freedom. In 1971, the United Nations published a translation of the document in all the official U.N. languages. The ferman was republished by the Ministry of Culture of Turkey for the 700th anniversary[when?] of the foundation of the Ottoman State.[citation needed]

Without a regular hierarchy of bishops in place, the diocesan clergy fell into decline and disappeared by the mid-19th century. To support the local church which was functioning without resident bishops, the Holy See founded an Apostolic Vicariate for Bosnia in 1735, and assigned Franciscans as apostolic vicars to direct it. The Franciscan Province of Bosna Srebrena was restructured to correspond to the borders of Ottoman rule in 1757; it split in 1846, when friars from the Kresevo monastery broke off to found the monastery at Siroki Brijeg. A separate Franciscan jurisdiction (a "custody") was established for Herzegovina in 1852. Pope Leo XIII raised it to the status of a province (the Province of the Assumption of the Blessed Virgin Mary) in 1892.[5] [6]

.

 



Vivaldi (1678-1741)

Antonio Vivaldi (1678-1741)
“Dört Mevsim; Kış/L'inverno
Mari Silje Samuelson

Le quattro stagioni ya da Dört Mevsim. — 1721 sıralarında bestelenen ve 1725'te Amsterdam'da yayımlanan yapıt dört keman konçertosundan oluşur. Vivaldi o sırada Mantova'de (Mantua) bulunuyordu. Çevresindeki doğa seslerinden esinlenerek yazılan konçertolara ayrıca büyük olasılıkla Vivaldi'nin kendisi tarafından yazılmış olan dört sone eşlik eder. Konçertolar böylece programlı müziğin (bir anlatı öğesi kapsayan müzik) en erken ve en ayrıntılı örneklerinden birini oluşturur.

Concerto No. 4 in F minor, Op. 8, RV 297, "Winter" (L'inverno)

  1. Allegro non molto (in F minor)
  2. Largo (in E♭ major)
  3. Allegro (in F minor)

 

 

 



Osmanlı İmparatorluğu ve Protestanlar (1)

Osmanlı İmparatorluğu ve Protestanlar (1)

  • Osmanlı İmparatorluğu ilk kez Macaristan'daki Calvinist Protestanlar ile 16'ncı yüzyılda her iki yan da Katolik Habsburg ile çarpışma içinde iken ilişkiye girdi.
  • Osmanlı İmparatorluğu Kutsal Roma İmparatorluğunun yanısıra kendileri güçlü birer Roma Katolik Devlet olan Fransa ve İspanya ile de gergin ilişkiler içinde idi. Bu durum Protestanları Osmanlılar ile çeşitli politik, askeri ve tecimsel yakınlaşmalar ve bağlaşmalar aramaya götürdü.
  • Öte yandan, 1520-1530'larda hem Charles V hem de Ferdinand Osmanlılara karşı ortak eylem için Perslere elçiler gönderdiler. Coğrafi uzaklığın ilişkinin gelişmesine izin vermemesine karşın, Osmanlılar batıya savaş açtığı zaman Perslerin Osmanlılara saldırması konusunda bir anlaşma yapıldı.

 

Reformasyon sırasında Katolik alanlar (yeşil), Protestan alanlar (mavi) ve Müslüman alanlar (kırmızı)

 

  • 16'ncı yüzyıl Avrupasında Osmanlılar ve Katolik güçler bir yandan tecimsel ilişkileri sürdürmelerine karşın, aynı zamanda birbirleri için başlıca düşmanlar oldular.
  • Reformasyon ile dağılmaya başlayan ve bir tür iç savaşa sürüklenen Avrupa'nın durumu Osmanlılar için göreli bir üstünlük sağladı ve İngiltere, Hollanda, İsveç ve Danimarka ile yeni güçlü ilişkiler kuruldu.
  • Osmanlı millet dizgesi Yahudilere, Ortodoks Hıristiyanlara ve Ermenilere tam dinsel özerklik ve sınırlı öz-yönetim tanırken, Balkanlardaki Katolikler için böyle bir hoşgörü yoktu. Osmanlıların Avrupa'daki ilerlemeleri için başlıca engeli Katolik Habsburg oluşturuyordu.
  • Osmanlı İmparatorluğundaki dinsel hoşgörü daha sonra ortaya çıkan Protestan hoşgörünün esin kaynağı oldu. (Katolik İspanyollar İberya'ya geri alırken Engizisyon aracılığıyla tüm Müslümanları Katolikliğe dönmeye zorladılar ve formülleri "ya dönme ya da ölüm" idi. Bu nedenle en eğitimli, yetenekli ve becerikli İberyalılar kaçarak Osmanlı İmparatorluğuna sığındılar ve İmparatorluğun saygın uyrukları oldular.) Yine, Osmanlıların manastır düzenlerini reddetmeleri de Protestanları Katolik manastır düzenlerini ortadan kaldırmaya götürdü.
  • Osmanlılar Reformasyon sırasında topraklarına sığınan Huguenotlara, Quakerlere ve Anabaptistlere de tam inanç özgürlüğü tanıdılar.

 

In On War against the Turk, Luther is actually less critical of the Turks than he is of the Pope, whom he calls an anti-Christ, or the Jews, whom he describes as "the Devil incarnate". He urges his contemporaries to also see the good aspects in the Turks, and refers to some who were favourable to the Ottoman Empire, and "who actually want the Turk to come and rule, because they think that our German people are wild and uncivilized — indeed that they are half-devil and half-man". (W)

 

I. FrancisI ve Kanuni Sultan Süleyman 1536'da Fransız-Osmanlı bağlaşmasını başlattılar. (Bileşik tablodaki portreler Titian tarafından, yklş. 1530.)

Hıristiyan dünyada bir skandal olarak görülen Fransız-Osmanlı bağlaşması kesintiler ile de olsa iki buçuk yüzyıl kadar sürdü ve Napoleon'un Mısır'a girmesi ile sona erdi.

I. Francis Müslüman bir İmparatorluk ile bağlaşmaya girmesinin gerekçesi olarak Kapitülasyonlar yoluyla Osmanlı topraklarındaki Hıristiyanların haklarının koruma altına alınmasını gösterdi. Fransızlar ve Osmanlılar karşılıklı sürekli büyükelçiler atadılar ve V. Charles'a karşı önemli askeri işbirliği sürdü. Bağlaşma Fransa'nın Habsburg'dan kurtulmasını sağlamada başlıca etmenlerden biri oldu. I. Francis'in oğlu II. Henry babasının politikasını sürdürdü ve sonraki krallar da Fransız Devrimine dek genellikle Osmanlı yandaşı politikaya bağlı kaldılar. İkinci Viyana kuşatmasında XIV. Louis Avusturya'ya yardım etmeyi reddetti.

 

  • Osmanlıların Katolik Fransa ile de bağlaşma içine girmelerinin nedeni her iki yanın da Habsburg ile düşmanca ilişkiler içinde olması idi (1535'te Habsburg önderliğindeki Andrea Dorya filosu Tunus'ta Osmanlı kuvvetlerini yenmiş ve savaştan sonra 30.000 sivil öldürülmüştü).
  • 16'ncı yüzyılda Osmanlılar Hollandalıları İspanyollara karşı savaşlarında desteklediler. Hollanda 1612'de İstanbul'da sürekli bir temsilcilik kurdu. İsveç ve Danimarka ile de benzer ilişkiler gelişti.
  • Kendi Reformasyonunu ancak Anglikanizmin yarı-Katolik karakterine dek götürebilen İngiltere Osmanlı İmparatorluğunun düzenli hükümetine, eğitim dizgesine ve disiplinine, ama hepsinden önce İmparatorlukta uygulanan dinsel hoşgörü politikasına hayranlık duyuyordu. III. Murad (1574-95) Reformasyon sırasında Kraliçe I. Elizabeth ile güçlü ilişkiler kurdu. (“pride of women who follow Jesus, the most excellent of the ladies honored among the messiah’s people" — Link: Anna Suranyi, 2008).
  • Bütün bir Reformasyon boyunca Ortodoks Rusya Osmanlılar için ciddiye alınması gereken bir düşman olarak güçlenmeyi sürdürdü.
  • 1700'lerde Rusya ve İsveç İmparatorlukları arasındaki savaşta Osmanlılar İsveç'i desteklediler ve 1710'da III. Ahmed (1603-17) Lutheran XII. Charles'ı ve başka İsveçli yurttaşları sığınmacı olarak kabul etti. Osmanlı politikasında pragmatizm ve dinsel idealizm birarada işliyordu ve dinsel benzerlik ve ortak düşman etmenleri birlikte etkili oldu.
  • Bütününde, Reformasyon sırasında Osmanlı politikası ussal, dünyasal ve haktanır bir realpolitik olarak görünür. Bunun başlıca zemini Sünni İslamın ancak eşitlik ilkesinin evrensel insan haklarına uygun düşen bir politikanın izlenmesine izin vermesidir. Baştan sona bir boşinançlar dizgesi olan Roma Katolik Kilisesinin misyonu Avrupa'da insan eşitsizliğinin, gerililiğinin ve köleliğinin savunulması ve sürdürülmesi idi. Din kavramını saçmalaştıran kurumsal yapısı ile Katoliklik Osmanlılar için millet dizgesine kabul edilmesi bile düşünülmeyecek bir bozulmayı temsil ediyordu.
  • Osmanlılar Reformasyonun ikonoklazmında, papalığı tanımamasında ve manastır düzenlerini kaldırmasında kararlarında Sünni püritanizme bütünüyle uygun düşen davranışlar algılıyorlardı.



 

  • Sünni İslam ve Protestan Hıristiyanlık din kavramına en uygun dinlerdir. Hıristiyanlık Üçlülüğü (Tanrı, Oğul/Doğa ve Kutsal Tin) kabul ederken ve buna göre insan özgürlüğünü tanırken, İslam Oğulu ve bütün bir İnsanlığı Tanrı ile ilişki içinde kulluk kategorisine indirger. Protestanlıkta özgürlük gerçek politik eşitliğin doğmasına izin verirken, Sünnilikte istençsiz eşitlik bütün bir halkın depolitize olması sonucunu götürür.
  • Her iki din de tüm inananların rahipliğini ya da imamlığını kabul ederek insanüstü tanrısal güçler ile donatılı bir dinadamları sınıfının doğmasına izin vermez (Katolik rahiplik ve papalık, Şii 12 imam ve mollalık, Alevi dedelik kurumları gibi).
  • Her iki din de sonlu nesnelere kutsallık ya da tanrısallık yüklemez (Katolik ikonlar, azizler, kemikler, yontular, imgeler vb.).
  • Her iki din de evrensel insan eşitliğini kabul eder. Hıristiyanlık bütünüyle özgür insanların eşitliği düşüncesinin doğmasına ve böylece bütün bir modern kültürün gelişmesine götürürken, İslam eşitliği kulların eşitliğine indirger ve özgür bireyselliğin gelişmesine izin vermez.

 

  • Osmanlılar Avrupalı Protestanlara destek olurken aynı zamanda kendi sonlarını getirecek olan modern gözdağını güçlendirdiler.
  • Ancak Protestanlık modernleşme, uluslaşma ve ulus-devlet oluşumu sürecinin zeminin sağladığı için, Osmanlı İmparatorluğu kendi milletleri arasında herhangi bir uluslaşma sürecinin gözdağından bütünüyle bağışık kaldı. İmparatorluk sınırları içindeki Ortodoks ve Katolik Hıristiyanlar, Araplar ve başka azınlıklar dışarıdan kışıkırtıldılar ve kullanıldılar.
  • İmparatorluktaki Müslüman nüfus geleneksel yaşamları içinde varolmayı sürdürdü ve hiçbir zaman bir tarih duygusu kazanmadı.

 

 



Osmanlı İmparatorluğu ve Protestanlar (2)

Osmanlı İmparatorluğu ve Protestanlar (2)

  • Osmanlılar İngiltere'den Hollanda'ya, Macaristan'a Avrupa'da Protestanlığın yerleşmesi sürecinde önemli bir etmen oldular. Bunu yalnızca realpolitik uğruna ve Habsburg ile savaşlarını göz önünde tutarak yapmadılar. Protestanlık ve Sünnilik ikonoklazm, kemiklere ve azizlere tapınma, manastır düzeni gibi din kavramı ile bütünüyle ilgisi dışsal sorunlarda ("indifferent things") bütünüyle anlaşır. Ama Tanrı ve İnsan ilişkisi ve insanın değeri konusunda tam bir anlaşmazlık içindedirler. İslamın inananları Tanrının kulları olarak kabul etmesi kimi Protestanları İslamı "the epitome of antichristian darkness and political tyranny" olarak görmeye götürür.
  • Martin Luther'in (1483-1546) büyüklüğü aptallıklarını da büyük aptallıklar yapar. Anti-semitizmi hiçbir sınır tanımaz. Ve İslam hakkındaki görüşleri de sık sık çocukça ikincil kaynaklardan beslenir. Ve hiçbir zaman ne yaptığını bilmeyen ve anlamayan bu insan Reformasyonun bir numaralı önderi olmuştur. Açıkça, sola scriptura hiçbir bireysel insana dinsel ya da tanrısal yetke vermeyen İslamik Kuran görüşünden esinlendi. Yine, Hıristiyan ayinlerin çoğunun reddedilmesi, evlilik ve kadınların konumu ve teokrasi üzerine Protestan görüşler de İslamik etkiyi yansıtır.
  • Martin Luther 1543'te Kuran'ın yayımlanmasına izin verilmeyen Latince bir çevirisinin basılmasını sağladı. Kitap Luther'in kendisinin (ve ayrıca Melanchton'un) bir önsözünü de kapsıyordu. Luther'in amacı Kuran'ın gerçek yüzü dediği şeyi sergilemekti.
  • Orta Çağların sonlarına doğru Avrupa'ya egemen olan bir ahlaksızlık ve dağınıklık kültürü ile karşıtlık içinde, Osmanlılar hayranlık uyandırıcı bir dinsel disiplin ve dindarlık, askeri utkular, ve düzenli ve dayanıklı hükümet tablosu sergiliyorlardı. Osmanlılar Protestanlara hoşgörüyü de öğrettiler ve mezhep savaşlarında milyonlarca insanın birbirini parçalaması yerine barış ve dinginlik içinde yaşamanın hem uygarca hem de olanaklı olduğunu gösterdiler.
  • Protestan Hollandalılar ilkin hem Roma Katolik Kilisesine hem de Müslümanlara karşı güçlü bir düşmanlık tutumu içinde idiler. Sonra İspanyollara karşı savaşlarında Osmanlılardan yardım görebileceklerini anladılar ve önce Kanuni Sultan Süleyman ile ve daha sonra III. Selim ile anlaşmalar yaptılar. William of Orange 1566-1568 başkaldırısı sırasında Osmanlılardan İspanyollara saldırmalarını bekledi ve yardımın gelmeyişi Hollanda başkaldırısının başarısızlığının nedeni oldu. William 1574'de bir kez daha III. Selim'den destek istedi. Selim büyük bir filo ile 1574'te Tunus'u ele geçirdi ve bu durum İspanyolların Hollandalılar üzerindeki baskısını hafifletti. Selim 1575-1576 başkaldırısına da destek verdi ve Antwerp'te bir Osmanlı konsolusluğu açıldı.
  • "Liever Turks dan Paaps" ("Bir Katolik olmaktansa Müslüman olmak daha iyidir") 17'nci yüzyılda bir Hollanda belgisi idi. Zamanın Hollanda tabloları sık sık Hollanda kentlerinde dolaşan Türkleri gösterir.
  • Osmanlılar ayrıca Macaristan Protestanlarına da yardım ettiler ve 16'ıncı yüzyılda aşağı yukarı ülkenin bütününde Protestanlığın kabul edilmesini sağladılar. Ama Karşı-Reformasyon sırasında ülkenin Batı bölümü yeniden Katolikliğe döndürüldü. Bugün Macaristan'da Protestan nüfus oranı ancak %20 kadardır ve bugün Katolik Macaristan — Polonya ile birlikte — Avrupa Birliği'nde arkaik despotizmin temsilciliğini yapmayı sürdürür.

 



Modern kültürde etik karakteri erdem ile anlamdaş sayarız, çünkü erdem insanın modern etik normlar ile uyum içinde davranmasından oluşur. Etik karakter insanın ikinci doğasıdır.

Erdem özgür toplumun ve özgür bireyin sorunudur. Boyun eğenler ve boyun eğdirenler, egemenler ve egemen olunanlar, yönetenler ve yönetilenler erdemin adını bile bilmezler. Despotik kültür bir erdemsizlik kültürüdür.

Kullar toplumu duyunç özgürlüğünden yoksun olduğu için, moral doğruyu ve eğriyi kendisi ayırdedemediği için, ancak dışsal yasaklar ve baskılar altında moral bir görünüş kazanır, ancak içsellikten yoksun bir karaktere bürünebilir. Orada dürüstlüğün anlamı bile bilinmez, yalan normal söyleşinin çeşnisi ve haksızlık hak ilişkilerinin gerçeğidir. Bu istençsiz kültürde ekonomi gibi politika da, felsefe gibi bilim de, etik gibi estetik de hakkını kazanamaz.

   
   

 



 

 

 

 

 

 

İdea Yayınevi Site Haritası | İdea Yayınevi Tüm Yayınlar
© Aziz Yardımlı 2017-2018 | aziz@ideayayinevi.com