G20 ve Küreselleşme
Aziz Yardımlı

idea yayınevi site haritası 
 

Giriş

Bugün, 2016’da, Çin’de G20 Hangzou buluşması için hazırlıklar yapılırken daha iyi bir gelecek için güçlü bir uluslararası ekonomik işbirliği ruhu egemendir. Küresel ekonomik gelişme mutluluktur çünkü dengeli ve kararlı bir ekonomik işbirliği sonucunda hiç kimse yitirmeyecek, herkes kazanacaktır. En azından Çin’in heyecanı neredeyse sınırsızdır ve bir ön toplantıda 2016 zirvesine hazırlanan yetkilinin sözleri sevinçle çınlamaktadır: “Yenilikçi, eşgüdümlü, yeşil, açık ve paylaşılan gelişimi sağlayacağız, ekonomiyi reform ve yenilikler içinden geçireceğiz, yapısal reformu ilerleteceğiz, yenileşme-güdümlü stratejiyi yürürlüğe koyacağız ve Çin ekonomisinin ılımlı bir alan içinde işleyebilmesi ve sağlam ve sürdürülebilir büyüme başarabilmesi için gelişimin nitelik ve etkerliğine daha çok dikkat edeceğiz. Çin’in ekonomik büyümesi için saptadığımız ton budur.”* Ekonomi neredeyse kutsaldır çünkü başka herşey ona bağlıdır. Gelişme yeşil ve saydam da olacak ve yenilik ve sürdürülebilirlik etmenleri gözden kaçırılmayacaktır. Çin biraz yavaş bir tempo ile de olsa büyümeye ara vermeyecek, bütün bir küresel gelişimin ekonomik motoru olmayı gururla sürdürecektir. Ve gene de bütün programda etik ile uzaktan yakından ilgili tek bir sözcük yoktur. İnsan hakları, duyunç özgürlüğü ve demokrasi kavramları zirveye ev sahipliği yapacak olan Çin’in algısının ötesinde görünmektedir.

Ekonomik bunalım vurduğu zaman bütün küreyi vurmaktadır. Bu korkutucudur, ve Çin’in varoluşu neredeyse yalnızca ekonomiye indekslendiğine göre, sonuçlar Çin için özellikle yıkıcı olacaktır. Ama Çin etik olarak yıkılmayacaktır çünkü yalnızca ekonomiden oluşmaktadır.

*Strengthen Partnership for a Better Future, Remarks by H.E. Yang Jiechi State Councilor of the People’s Republic of China At the Opening Ceremony of 2016 First G20 Sherpa Meeting, Beijing, 14 January 2016 (http://www.g20.org/English/Dynamic.html).

 

G20 Nedir?

G20 salt görünüşte bir gruptur. Bir grup amaç birliği tarafından, bir istenç tarafından oluşturulur. Ama G20 bir kültürel-çoğulculuk yapısıdır ve orada etik ve etik-dışı eşdeğerdedir. Gene de G20’nin kendisinden de gizli bir gündemi vardır. Demokrasi bilincinin despotik bilinçten doğduğu düzeye dek, G20 pekala grup üyeleri arasında demokrasi bilincinin yaygınlaşmasına ve güçlenmesine hizmet etmenin bir aracı olabilir.

 

1 G20 Nedir?


G20 en büyük ekonomiler için bir forum değildir. En büyük artı “en hızlı” büyüyen ekonomiler için bir forumdur. Böyle “ölçütler” ile, demokrasiye olduğu gibi despotizme, giderek diktatötürlüğe de duyarsızdır ve üyelik için hiçbir etik koşulu yoktur.

 
Dünya için önemli parametrelerde G20 ülkelerinin dünya payları  

G20 1999’da Asya ekonomik bunalımına bir tepki olarak doğdu. Patrisyenler ve plebler olarak biraraya gelen 19 ülkenin hükümet ve merkez bankaları temsilcilerini ve ayrıca Avrupa Komisyonu ve Avrupa Merkez Bankası temsilcilerini kapsar.* Dünya nüfusunun üçte ikisini kucaklayan Grup 20 ülkeleri dünya brüt üretiminin yaklaşık olarak %90’ını, dünya ticaretinin %80’ini, ve dünya fosil yakıt tüketiminin %85’ini temsil eder.

*G20 şu ülkelerden oluşur: Almanya, Amerika Birleşik Devletleri, Arjantin, Avustralya, Birleşik Krallık, Brezilya, Çin, Fransa, Almanya, Hindistan, Endonezya, Güney Afrika, Güney Kore, İtalya, Japonya, Kanada, Meksika, Rusya, Suudi Arabistan, Türkiye. Bu 19 üyenin dışında “20’nci” üye olan Avrupa Birliği grupta Avrupa Komisyonu ve Avrupa Merkez Bankası tarafından temsil edilir.

 

G20 Politik Midir?

Küreselleşme tarihsel bir süreçtir, herhangi bir partinin, ideolojinin ya da devletin güdümünde değildir. Ve Tarihe karşı çıkanlar vardır.

Tarih bir yanlışlık yapıyor olmasın? Eğer Tarih ereksel değilse, eğer verili bir insan doğası yoksa, eğer Tarihin ereği bu doğanın özgürce edimselleşmesi, gerçek insan etiğinin kurulması değilse?

 

2 G20 Politik Midir?

G20’nin politik bir gücü yoktur çünkü bir istenci yoktur. İstencin doğası bir erek taşımak, dolayısıyla bir ve evrensel olmaktır, ve oy birliğini olmasa da hiç olmazsa çoğunluğun kararında birleşmeyi varsayar. Ama G20 demokrasiyi hiçbir biçimde tanımayan, giderek demokrasiye karşıt olduklarını bildiren devletleri de üyeler olarak kapsar. G20 bir karar alamaz. Bu istençsizlik ile, herhangi bir geçerli yasal temelden ve belirli kurumsal yapıdan yoksundur. Sürekli bir sekreterliği ve bütçesi yoktur. İlkeleri ya da değerleri arasında insan hakları ve demokrasi bulunmaz. Gruba üye ülkeler genel olarak yasa egemenliği açısından da bir görüş birliği içinde değildir ve uluslararası yasa kavramına bütünüyle ilgisizdir. Böyle açıkça etik-dışı öncüller verildiğinde, Alman Maliye Bakanlığı ve ABD Hazinesi görevlileri* tarafından seçilen üyelerin niçin ve nasıl seçildiği konusunda açık ölçütlerin bulunmaması kaçınılmazdır. Sürekli üyelerin seçiminde olduğu gibi, konuk üyelerin seçiminde ve üye-olmayan ülkelerin rolü konusunda da saydamlık söz konusu değildir. Ek olarak, G20 onunla aynı sorumluluğu taşıyan BM Ekonomik ve Toplumsal Konseyi (ECOSOC) ve ayrıca IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü ile herhangi bir resmi bağlantı içinde değildir. Bu etik-dışı küresel ekonomi üst-yönetimi anlayışı ile, kuruluş yalnızca uluslararası finansal ilişkileri çözümleme ve yorumlama amacını taşır ve bunda birincil kaygısı uluslararası finansal kararlılıktır, çünkü, “G20’nin ekonomik ağırlığı ve geniş üyeliği ona küresel ekonominin ve finans dizgesinin yönetimi üzerinde yüksek bir meşruluk ve nüfuz derecesi verir.”** Etik olarak meşru-olmayan üyeler ile ekonomik meşruluk istemi G20’nin yazgısını daha başından karartıyor olabilir. Aynı çelişki G8 deneyinde de kapsanıyordu, ve – bir çelişkinin kaçınılmaz olarak yapması gerektiği gibi – G8’in yok olmasına götürdü.

*“They were selected by Timothy Geithner at the US Treasury in a transatlantic telephone call with his counterpart at the German Finance Ministry, Caio Koch-Weser (LİNK). Aynı raporda Arjantin’in katılımının ABD Hazine Sekreteri Larry Summers ve Arjantin Maliye Bakanı Domingo Cavallo arasındaki dostluk ile ilgili olduğu ileri sürülür.

**“The G20’s economic weight and broad membership gives it a high degree of legitimacy and influence over the management of the global economy and financial system” (LİNK).

 

G20 ve Varlık Nedeni

G20 — ya da aşağı yukarı dünyanın bütünü — henüz demokrasi, insan hakları, yasa egemenliği, duyunç özgürlüğü, insan değeri gibi kavramların küresel ölçekte bilinçsizidir.

Bu kavramları insanlık dışarıda hazır bulmamıştır ve bunlar insanlığa gökten inmiş de değildir. Nihilizm bu kavramların olmadığı, insanın saçma ve dünyaya fırlatılmış olduğu kanısındadır.

 

3 G20 ve Varlık Nedeni

 


G20 ülkeleri. (Koyu mavi: Üyeler; açık mavi: Avrupa Birliği; magenta: Konuk Üyeler)

     
G20’nin kuruluş gerekçesini anlamak için OECD ile bir karşılaştırma yararlı olabilir. 1961’de kurulan ve 34 üyesi* olan Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü, G20’nin politik nötralliği ile karşıtlık içinde, örgüte üye ülkelerin demokrasiye bağlılığı koşulunu içerir. OECD ekonomik ilerlemeyi ve dünya ticaretini geliştirmeyi amaçlayan ve ayrıca çevresel ve toplumsal sorunlar ile ilgilenmeyi gündeminde bulunduran bir forumdur. Politik türdeşliğinden türeyen gücü ile, organizasyon üye ülkeler için yasamada bulunamasa da, bağlayıcı olmayan “yumuşak yasalar” getirebilmektedir. OECD üyelerinden beklediği “demokrasi” ölçütünden ötürü küresel bir açılıma kapalı iken, daha küresel bir görünüş taşıyan G20’nin etik kriterlerden tam yoksunluğu onu daha başından küreselleşme sürecinde etkisizliği kabul etmeye zorlamaktadır. Ama gene de bir almaşık vardır, ve G20 pekala aşamalı olarak etik kriterleri öne çıkarma, küreselleşme ereğine uygun bir yapı kazanma yoluna girebilir, ekonomik esrime etik mutluluk ile bütünlenebilir. Ve bunun için G8 durumunda olduğu gibi ülkeleri üyelikten çıkarmak yerine üyelerini etik gelişim yönünde güdüleyebilir.

 

 


OECD ülkeleri. (Koyu yeşil: Üyeler; orta yeşil: Katılmak için görüşme sürecinde olan ülkeler; açık yeşil: Katılmayı düşünen ülkeler)

     

G20’nin 1999 yıllık toplantısında maliye bakanları ve merkez bankası üst-yöneticileri düzleminde G20’nin kuruluş amacı şöyle bildirildi: “Dizgesel olarak önemli ekonomiler arasında anahtar ekonomik ve finansal politika sorunları üzerine tartışmaları genişletmek ve herkese yarar sağlayacak kararlı ve sürdürülebilir bir dünya ekonomik büyümesini başarmak için iş-birliğini geliştirmek.” Bu büyük hedeflere karşın, G20 etiği gözardı eden uluslararası bir yapısızlıktır. Küreselleşmenin birincil olarak etik bir süreç olması nedeniyle, özsel olması gereken etik amacını gözardı eden G20’nin doğum saati G20’nin ölüm saatidir.

Küreselleşme niçin etik karakter taşımalıdır?
Çünkü küresel politika evrensel insan haklarının evrensel olarak kabul edilmesini hedefler. Ve etik ideallere uygun bir dünya ayrıca tam bir duyunç özgürlüğü ve yasa egemenliği temelinde olanaklıdır.

‘Etik ideal’ ideal aile, ideal toplum ve ideal devlet demektir.
Etik sınır tanımaz, çünkü özgürlük sınır tanımaz. Tüm ulusların, tüm insanlığın politik belirlenimi özgürlüktür ve özgürlük ancak etik yaşamda salt bir kavram olmaktan çıkar ve realite olur.

Küresel politika.
Politika politik bilimcilerin tanımladıkları gibi yalnızca "insanların birlikte yaşama kuralları" oluşturmaları demek değildir. Politika istençtir ve istenç özgürlük. Politika yalnızca istenç değil, en yüksek istençtir, çünkü devletin sorunları aile ve topumun sorunlarının son çözüm yeridir. Politika etiğin bir dalıdır. Bu nedenle baştan sona hak ve ahlak temelinde olmalıdır. Küresel politika evrensel insan haklarını temelinde olanaklıdır. Ve evrensel insan hakları en son bireye kadar tüm insanlık için duyunç özgürlüğünün ve en son bireye kadar yasa önünde eşitliğin temelidir.

G7’nin 1975’teki petrol bunalımını izleyen kuruluşuna benzer bir yolda, G20’nin 1999’daki kuruluşu 1990’ların sonlarında yaşanan Asya finansal bunalımını izledi. Organizasyon önce bakanlar düzleminde kuruldu, ve daha sonra 2007-08 küresel ekonomi ve finans bunalımının arkasından önderler düzleminde yeniden yapılandırıldı. Bu son işlem örgüte politik bir güç olma karakterini kazandırmadı, çünkü örgüt ekonomik rakamlar üzerinde düşünüp taşınmanın ötesine geçerek etik sorunlar üzerinde bir istenç oluşturacak bir güçten yoksun kalmayı sürdürdü.

Bir kriz masası niteliğini taşıyan G20 için saptanan amaçlar şöyledir:

  1. Küresel ekonomik kararlılık ve sürdürülebilir büyüme;
  2. Riski azaltan ve gelecek finansal bunalımları önleyecek finansal düzenlemeleri geliştirme;
  3. Yeni bir uluslararası finansal mimarinin yaratılması.**

Bugünün dünyasında gevşek de olsa küresel bir karakter taşıyan her organizasyon durumunda beklenmesi gerektiği gibi, organizasyonun bileşimi dünyanın etik türlülüğünü ve kültürel çoğulculuğunu yansıtır. Çin ve Suudi Arabistan gibi demokratik olmayan ülkeler, henüz kast kültürünü sürdürmekte olan Hindistan, ve ayrıca Arjantin, Endonezya, Meksika, Rusya, Türkiye gibi demokratikleşme ve yasa egemenliğini benimseme yoluna girmiş ülkeler de grubun üyeleridir.

*1961’de OECD’nin kurucu ülkeleri şunlardı: ABD, Almanya, Avusturya, Belçika, Danimarka, Fransa, Hollanda, İngiltere İrlanda, İtalya, İzlanda, Kanada, Lüksemburg, Norveç, Portekiz, İspanya, İsveç, İsviçre, Türkiye, Yunanistan. On iki yıl sonra Japonya, Finlandiya, Avustralya ve Yeni Zelanda örgüte katıldı. Şili, Çek Cumhuriyeti, Estonya, Macaristan, İsrail, Güney Kore, Meksika, Polonya, Slovekya, Slovenya ile üye sayısı 34’de yükseldi. Rusya ile üyelik görüşmeleri 2014’te Rusya’nın Ukrayna topraklarını ilhak etmesi nedeniyle durduruldu. Çin için gündem “güçlendirilmiş ilişki” süreci yoluyla işbirliğini sağlamlaştırmaktır.

Küresel Gerilik



G20, ya da aşağı yukarı dünyanın bütünü, henüz demokrasi, insan hakları, yasa egemenliği, duyunç özgürlüğü, insan değeri gibi kavramların küresel ölçekte bilinçsizidir.

İlerlemek Geri Olana Özgüdür



7 milyarlık bir kürede demokrasiyi az çok kavramına uygun olarak işleten insanlık yalnızca çok küçük bir azınlıktır. Küresel bir kültürel gerilik kütlesinden insan değerine, insan onuruna, insanın özgür ve ussal belirlenimine bütünüyle uygun bir dünyanın doğuşunu beklemek muazzam bir saflık gibi, neredeyse inanılması olanaksız bir iyimserlik gibi görünür. Ama kuşkucu üyeleri dışında, insanlık bu geleceği istemeyi ve onu yaratmak için çabalamayı sürdürür. Kültürel gerilik tam olarak özgürlük bilincinin ve ona bağlı ilerlemenin dönüştürmesi gereken ham gerecin kendisidir. Ve Dünya Tarihi şimdiye dek özgürlüğün despotizme yenik düştüğünü göstermemiştir.

Amaç ve Araç İstençtir



Geriliğin bilinci ilerlemenin biricik koşulu, despotizmin kendi kendisini yenmesinin biricik olanağıdır. Ve geriliğin bilinci ilerlemenin, gelişimin olanağını kabul eder. Çağdaş sefilliği, düşüncesizliği, kötülüğü ve çirkinliği içindeki insanlık gene de özsel olarak ussaldır, varoluşun anlam ve değeri olması gereken şey onun uğruna vardır.

G20 ve Etik Metamorfoz

 

4 G20 ve Etik Metamorfoz

G20’nin geleceğini ne denli güçlü küresel fırtınalar bekliyor olursa olsun, G20’nin yazgısını belirleyecek olan şey grup içindeki çatışmaların kültürler arasındaki çatışmalar değil ama gelenek etiği ve modern etik arasındaki bir iç çatışma olmasıdır. Kültürlerin çatışması kavramı aynı zamanda kültürlerin kendi kendileri ile çatışmalarını da kapsar, ve eski ve yeni, geri ve ileri arasındaki bir çatışma olduğu düzeye dek bu iç çatışma G20’nin etik dinamiğini oluşturan şeydir.



     
Suudi Arabistan ve Çin de aralarında olmak üzere, grupta etik olarak da gelişmekte olan ülkelerinin demokrasiye erişme hedefinde şu ya da bu ölçüde kararlı oldukları varsayılabilir. Homo sapiens özsel olarak ussal bir varlıktır. Böyle az gelişmiş ülkeler, ya da “dünyanın geri kalanı” denilen alan, çoktandır onları tarihsel olarak askıya alan yalıtılmışlıktan kurtulmuştur. Tümü de onlarda olmayan bir yaşam tarzı ile tanışmaktadır. Altüst olmakta, değişmekte, ve gelişmektedirler, ve gelişim aile, toplum ve devlet yapılarının değişimi olduğu düzeye dek sözcüğün asıl anlamında etik değişimdir. Bu ülkelerin tümü de kendilerini yalnızca entellektüel olarak değil ama etik olarak, giderek estetik olarak da eğitmeleri gereken gelişme açlığı içindeki ülkelerdir. Tümü de etik gerilik ve yoksulluklarına biricik çözümün demokrasinin ve modern etik olduğunun bir bilgisini değilse de hiç olmazsa bir sezgisini taşımaktadır. Yürürlükteki etik normları modern etiğin gerisindedir, ve açıktır ki insan hakları, duyunç özgürlüğü ve demokrasi ile geçimsiz böyle etik-dışı etik normlar üzerine modern ekonomi gibi ussal bir yapıyı kurmak olanaksızdır. Çin’in süper-ekonomisi Komünist partinin diktaları, acımasız bir doğum planlaması, amansız bir çevre kirlenmesi, ve yaygın bir rüşvet ve yolsuzluk kültürü tarafından desteklenmektedir.

Dünyanın geri kalanının özsel kültürel sorunlarından biri etik-geriliğin kendi geriliğini algılayamaması olgusundan kaynaklanır. Doğu büyük bir mutlulukla Batıdan teknoloji adını verdiği dediği şeyi ödünç almakta, ama o teknolojilerin yaratılmasına da temel olan modern etik normları algılamamaktadır. Gerçekte etiğin varlığının bile bilincinde değildir. Çinli iş adamı Ferrari’yi ve Mercedes’i görmekte, ama insan hakları, yasa egemenliği ve demokrasi gibi soyut kavramlar karşısında yüzünü öte yana çevirmektedir. Bu bir tür öz-sakınım içgüdüsü gibi birşeydir. Modern etik Doğunun geleneksel kültürel yapıların sonunu bildirir. Evrensel etik normların dışalımı tam olarak bu kültürlerin problemleri olan arkaik kültürel yapıların sonu olacaktır. Ve etik gelişme ekonomi uğruna değil ama kendi uğruna olanaklıdır.



portrait

IMF Yönetici International Monetary Fund Managing Director, Christine Lagarde, Getty Images

Bugünlerde yargılanmak üzere olan Lagarde kendisi New York'ta bir hizmetçiye tecavüz etmeye çalışmakla suçlanan eski IMF başkanı Dominique Strauss-Kahn'ın yerine atanmıştı. Hapis cezası alması olası Lagarde IMF’nin  $1 trilyonluk bütçesini ve 2.600 kişilik personelini yönetmektedir.

— "A suspected criminal has been reappointed to arguably the most powerful position in world banking. Christine Lagarde’s second five-year term as Managing Director of the International Monetary Fund (IMF) was this month unopposed by anyone on its executive board, despite the fact that she is due to face trial in Paris for “financial negligence” and could spend up to a year in prison if found guilty." (LİNK) " In 2014, Lagarde was named the fifth most powerful woman in the world by Forbes magazine. "(LİNK)

— "Like Lagarde, Sarkozy is now also accused of corruption of his own, and could face trial and prison too. ... Meanwhile, Sarkozy himself thinks he can still become President again in 2017."

— "His immediate rival for the Republican party ticket to stand as head of state is Alain Juppé, a convicted criminal who in 2004 received an 18 month suspended sentence for misuse of public funds (It was reduced to 14 months on appeal)."

Jacques Chirac, President of France for a full 12 years up until 2007. ... It was not until 2011 that Chirac was finally given a token two-year suspended sentence for diverting public funds, abuse of trust and illegal conflict of interest. (LİNK)

     
Önderlerin Etik Eğitimi. Küreselleşme sürecinin genellikle tek-yanlı ekonomik bir süreç olarak görülmesine karşın, süreç hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde politik önderlik etiği üzerinde etkili olmakta, etikten aşağı yukarı bütünüyle habersiz politik kültürün yüreğine dürüstlüğün yerleştirilmesine katkıda bulunmaktadır — aşamalı olarak. Despotlar dizginlenmekte, eğitilmekte ve kentlileşmektedir. Sonuç başka türlü yüzyıllara yayılacak etik eğitim sürelerinin kısalması, politik kinizmin indirgenmesi, özgürlüğe ve özgür insana güvenin yükseltmesidir. Rüşvet ve yolsuzlukları ekonominin doğasına özünlü sayan iş kültürleri etiğin her güçlü organizasyonun yüreği ve ekonomik performansın özsel koşulu olduğunu, aslında bütün bir ekonomik etkinlik ve ilişkiler dünyasının etik varoluşun yalnızca bir alanı olduğunu anlamaya başlamaktadır. Ama eşit ölçüde önemli olan şey politikanın yasa ile bir olduğunun, demokrasinin yasa egemenliğinin anlamdaşı olduğunun anlaşılmasıdır.





     

Alman Etiği: Yasadan Önce Führer. 1 Ekim 1936, Alman Yargıçlar Berlin'de Devlet Opera Evi'nde Nazi selamı vererek Hitler'e ve Almanya'ya bağlılık Andı içiyorlar. — Nazi Almanyasında Özel Tüze yürürlükte idi, ama Alman kanından gelenler için. Bunun dışında, Yasanın yeri Partinin keyfi istenci tarafından alındı. Yargıçlara "sağlıklı halk duygusu"na ("gesundes Volksempfinden") başvurmaları salık verildi. 1934'te ihanetlere ve özel "politik davalara" bakmak üzere "Halk Mahkemeleri" ("Volksgerichtshof") kuruldu. Polis gücü Tüzenin denetiminden çıkarıldı. Eğer Yasa ve Devlet arasında bir bağ, bir Logos varsa, Nazi Almanyası bir Devlet olmaya son vermişti.

15 Eylül 1935'te Nüremberg Yasaları ile Almanya yasa önünde eşitlik kavramını ortadan kaldırdı ve Reichsbürgergesetz yalnızca Alman kanından olanların yurttaşlık haklarının olduğunu kabul etti. "Alman Kanını ve Onurunu Koruma Yasası" ("Gesetz zum Schutze des deutschen Blutes und der deutschen Ehre," Blutschutzgesetz) Alman toplumunu bir kast dizgesine çevirdi. Kan ve doğum ilkeleri doğaldır, tinsel değil.

Nazi Almanyası yasa ve etik arasındaki ilişkinin bire bir olmadığını, yasaların etik-dışı olabildiğini, türe dizgesinin bir baskı ve zulüm aracına dönüştürebildiğini gösterir. Pozitivizme göre yalnızca birer olgu olan pozitif yasalar vardır ve bir idea olan evrensel insan hakları yoktur. Ama pozitif yasalar gerçek olmadıklarını ortadan kalkarak tanıtlarlar. İdealin salt ideal olduğu için varolmaması gibi bir düşüncesizlik bir yana, idealin kendisi reel üzerindeki gerçek güç olduğunu gösterir.

 

 
Küreselleşme süreci özsel olarak etik gelişim süreci olduğu için, küresel kültür evrensel özgürlük değerlerine erişinceye dek tüm yerel geriliklerin arkada bırakılmasını ister. Gelişim ekonominin olduğu kadar etiğin de karakterini anlatan bir kavramdır. Ve etik de ekonominin istediği gibi gerçek evrenselliği ister. Dürüstlük, sorumluluk, saygı, güven değerleri, etiğin kendisi yerel bir fenomen değildir.

Küreselleşme daha şimdiden kaynakların ülkeler arasında daha etkili dağılımında, önemli üretkenlik ve gönenç artışlarının yaratılmasında, ortalama gelir ve ücret artışlarında ve eder düşüşlerinde, ürün türlülük ve niteliğinde artışta sonuçlanmaktadır. Yine bilimde, uygulayımbilimde ve yenileşmede uluslararası işbirliğini yükseltmektedir. Öte yandan, küreselleşme ülkeler-arası ekonomik bağımlılığın artışı ile ekonomik bunalımların yayılışını da kolaylaştırmakta ve etik gerilik zemininde gelir eşitsizliğini daha da büyütmektedir. Kazanımları ve çözülecek problemleri ile, ekonomik küreselleşme etik ve politik küreselleşmeyi getirmek, politik gücün ve halkın buluşmasını da sağlamak zorundadır.

 

G7 Nedir?

The Dutch government is drafting a law that would limit golden parachutes to a maximum of 75,000 euros. France and Spain are also both raising taxes on severance packages. (link) (link2)

 

5 G7 Nedir?

1975’te petrol bunalımına tepki olarak maliye bakanları ve merkez bankası yöneticileri düzleminde kurulan G7 yalnızca patrisyenlere aittir ve başka türlü olamayacağını Rusya’yı üyelikten atarak göstermiştir.* Üyelerin tümü de büyük ve ileri ekonomiler kategorisine aittir, tümü de ancak II. Dünya Savaşından sonra politik olarak demokrasi kavramına daha kararlı olarak sarılan ülkelerdir. Anayasası 1947’de Douglas MacArthur tarafından dikte edilen Japonya** dışında, geri kalan üyeler (Fransa, Almanya, İtalya, Kanada, İngiltere ve Birleşik Devletler) Avrupa ülkeleri ya da Avrupa kökenli ve ağırlıklı olarak Protestan ülkelerdir.*** G7 küresel servetin %64’ünden (AB ile birlikte düşünüldüğünde, %70’inden) daha çoğunu (263 trilyon dolar) ve küresel GDP’nin %47’sini temsil eder. Grubun gündemi normal olarak ekonomik ve fiskal politika, ortak dış politika ve güvenlik politikası, ve küresel iklim değişimi sorunları tarafından doldurulmaktadır.



 

Apple’s $85 million tax bill is a fraction of its almost $8 billion revenue (pdf)

Uluslararası şirketler daha az vergi ödemek için birçok ortak teknik uygular. Yasa-dışı görünmeseler de açıkça etik olmayan bu eylemlerin nasıl yer alabildiğini anlamak kimi durumlarda insanın düşünme yeteneğinin ötesinde görünür. Olanaksız, giderek inanılmaz görünürler. Bu yollardan biri de kârların bir ülkeden alınıp daha az vergi uygulayan bir başkasına kaydırılmasıdır. Açıktır ki bu inanılmaz işlem, kârların ayrı bir nesne gibi oraya buraya gönderilmesi yasalar üzerine uzmanlaşmış tüzecilerin becerisidir. Pazar kapitalizasyonu kabaca 980 milyar dolar olan Apple Avustralya’daki müşterilerinden elde ettiği yaklaşık 2 milyar dolarlık kârı daha az vergi ödemesine olanak tanıyan İrlanda’daki bir ana şirkete aktardı. Sonuçta Apple Avusrtralya’da 85 milyon dolar vergi ödedi. Bu bütünüyle legal görünen ama etik olmayan tekil işlemin getirisi Apple’ın küresel vergi kaçırma işlemleri karşısında önemsiz görünür. Örneğin İtalya’daki yolsuzluk denemesinde Apple 2008-13 arasında İtalya’da üretilen 879 milyon euroluk kârı yine şirketin İrlanda’daki dalı üzerinden kayıtlandırarak İtalya'da elde ettiği kârı düşük gösterdi. Sonuçta Apple İtalya'da 318 milyon euroluk (477 milyon dolarlık) bir vergi cezası ödeyecek ve ayrıca 2015'ten sonrası için vergi yükümlülüklerini nasıl yerine getireceği konusunda bir anlaşma imzalayacaktır. Apple henüz bir şirket-yurttaş değildir, açığa çıkarılamayan muazzam yolsuzluklar yapmış olması olasıdır, ve küresel bir hırsız olarak anılmaktan ancak unutkanlığımız nedeniyle bağışlanacaktır. (pdf).

 
Hükümetler düzleminde olmasına karşın hükümetler-üstü hiçbir yetkesi olmayan organizasyonun işlevi büyümekte olan dünya ekonomisinin sürekli olarak yenilenmekte olan ekonomik sorunları hakkında analiz yapmak ve çözüm politikaları formüle etmeye çalışmaktır. G7 ülkeleri 1975’ten 2015’e dek ekonomik politikaları tartışmak üzere her yıl toplanmış (toplam 41 kez) ve özel olarak maliye bakanları 1987’den bu yana yılda en az iki kez ve zaman zaman dört kez biraraya gelmiştir. 2016 zirvesi Japonya’da toplanacaktır.
*Rusya 1997’de kabul edilmiş (G7 böylece G8 olmuş), ama 2014’te Kırım’ı ilhak etmesi nedeniyle gruptan çıkarılmıştır. Grup ABD, Almanya, Fransa, İngiltere, Japonya, Kanada ve ayrıca AB’den oluşur.

**Japonya’yı militaristik yarı-saltık bir monarşiden liberal bir demokrasiye dönüştüren Anayasa II. Dünya Savaşından sonra 1947’de Bağlaşık Güçler Yüksek Komutanı Douglas MacArthur tarafından görevlendirilen Milo Rowell ve Courtney Whitney tarafından yazıldı. Kadın ve erkek yasal eşitliğini ilgilendiren madde Beate Sirota Gordon tarafından yazıldı. Anayasanın Giriş bölümünde “Bu anayasa tarafından Japon halkı için güvence altına alınan temel insan hakları insanın çağlar boyunca özgürlük uğruna verdiği savaşımın meyveleridir” sözleri bulunur. Japonya şimdiye dek insanlığın özgürlük uğruna verdiği savaşımın meyvelerini benimsemiş görünmektedir. Değişim tabandan değil, tepeden de değil, ama dışarıdan sağlanmıştır. Eğer egemenliğin “bütün” olduğunu düşünürsek, Japonya demokratikleşmenin, barışçıllaşmanın bedelini egemenliği ile ödemiştir. Madde 9: “Japon halkı sonsuz dek ulusun egemen bir hakkı olarak savaşı ve uluslararası anlaşmazlıkları çözüme bağlama aracı olarak zor kullanmayı reddeder.”

***G7’nin dışına çıkarak, İnsan Gelişim İndeksine (HDI) göre 2015 yılı için en gelişmiş ülkeler sıralaması şöyledir: 1) Norveç, 2) Avustralya, 3) İsviçre, 4) Hollanda, 5) ABD, 6) Almanya, 7) Yeni Zelanda, 8) Kanada, 9) Singapur, 10) Danimarka. (https://en.wikipedia.org/wiki/Human_Development_Index). Dünyanın tek kent-devleti olan Singapur 1819’da Sir Thomas Raffles tarafından kuruldu.

G7 ve Etik

Küreselleşme ilkin başlıca iletişim ve ulaşım alanlarındaki teknolojik gelişimin bir yan-ürünü olarak görünür. Yüzeyde gerçekten de böyledir. Ama küreselleşme insanlığın ulaştığı gelişim düzeyinde bundan böyle etik-dışı kültürlere yer olmadığı, evrensel insan haklarının, duyunç özgürlüğünün ve politik özgürlüğün bütün bir kürenin etik biçimi olması gerektiği anlamına gelir. Bu özsel etik belirlenimler kolayca doğal bilincin yüzeysel gözleminden kaçar. Bu reel ayrıcalıkları yaşayanlar genellikle kendi kategorilerini tüm dünya için geçerli sayarlar. Ayrıcalıksızlar ise bu kategorilerin varlığından bile haberdar değildirler.

 

6 G7 ve Etik

G7 ülkeleri demokratik, gelişmiş ülkeler olarak kabul edilir. Bu bir ölçüde görelidir ve belirleyici karakterleri kendilerinin de etik olarak ve ekonomik olarak gelişmekte olan ülkeler olmalarıdır: Ne ekonomileri ne de etik belirlenimleri insan potansiyelinin tam gerçekleşmesini anlatması gereken “gelişmiş” kavramını doyurmak için yeterlidir. Giderek pragmatizmin meşru bir felsefe olduğu yanılsaması içinde, ekonomik ve politik çıkarlar uğruna yeryüzünün arkaik despotları ile işbirliği yapmakta, ya da yine tam olarak aynı güdüler ile dünyanın geniş bölgelerini kaos ve trajedi içersine düşürmeyi göze alabilmektedirler.

G7 – G8 – G7: Despotizm İle Bir Deney. 1997’den sonra Rusya Başkanı Boris Yeltsin’in de katılımıyla grubun üye sayısı sekize yükselince grup G7+ ya da G8 olarak yeniden adlandırıldı. Çin Halk Cumhuriyeti grubun ekonomik ölçütlerine uymasına karşın, gelişmemiş bir ekonomi olduğu zemininde üyeliğe kabul edilmedi. 2 Mart 2014’te G7 ülkeleri “Rusya Federasyonu’nun Ukrayna’nın egemenliğini ve toprak bütünlüğünü çiğnemesini” kınadı. Kısa bir süre sonra, 24 Mart 2014’te, Rusya Federasyonu’nun Kırım’ı ilhak etmesi üzerine Rusya gruptan çıkarıldı.



     
G7 önderleri

 
G7’nin 2014’te Kırım’ı ilhak ederek Ukrayna’nın egemenliğini çiğneyen ve ek olarak yolcu uçağı MH17’nin düşürülmesinde tetiği çeken olmasa da en son sorumluluğu taşıdığı kabul edilen Rusya’yı üyelikten çıkarmasına karşın, G20 aynı şeyi yapmadı. Eğer Rusya gruptan çıkarılacak olursa, arkasından insan haklarını en az eşit ölçüde çiğneyen Çin’in, giderek Hindistan’ın da çıkarılması gerekecek, sonuçta geriye G7’ye geri dönülecekti. G20 insan haklarını çiğneyen ve demokrasiye izin vermeyen ülkeleri de kapsamak üzere kurulmuştu. G7 açıktır ki salt gelişmiş ekonomilere sınırlı olan bileşimi nedeniyle küreselleşmenin problemlerini ancak G7’yi ilgilendirdikleri düzeye dek ele alabilir. G7’nin G20’ye genişletilmesi G13 ülkelerini doğrudan doğruya etik problemler ile yüz yüze getirme olanağını taşır.

G7 ve eleştirmenleri. G7 hiç kuşkusuz ciddi çözümlemeye, yaratıcı ve yapıcı eleştiriye gereksinim duyan çekirdek bir organizasyondur. Ama G7’ye yönelik eleştirilerde bir içeriksizlik vardır. 2015’te Bavyera’da 1008 metre yüksekteki Schloss Elmau otelinde yapılan dorukta 7.500 barışçı göstericiden 300 kadarı toplantı yerini kuşatan 3 metre yüksekliğinde ve 7 km uzunluğundaki güvenlik bariyerine ulaşmayı başardı. Bölgede güvenlik 20.000 kadar polis tarafından sağlanıyordu. Protestocular şunu sordular: “G7’nin bütün dünyayı etkileyecek kararlar alması meşru mudur?” Göze aldıkları büyük sıkıntıdan ve güzel bir spordan sonra, göstericiler yalnızca “dünyayı etkileyen” kararların alınmasına karşı çıktıklarını bildirdiler. Dünyayı etkilemeyen kararlar alma konusunda hiçbir sorunları yoktu. Alınan kararların neler olduğunu bile sormadılar. Bütün işlem dürtüsel bir hava taşıyordu. Eylemciler dünyayı etkilemeyen karar almamanın bile dünyayı etkileyen bir karar olduğunu düşünmediler. Kendileri eylemciler olsalar da, görünürde sanki yalnızca genel olarak eyleme karşı çıktıklarını göstermeyi istiyorlardı.

 

G20 ve Küreselleşme

Ekonominin etik karakteri sömürü, yolsuzluk, rüşvet, dolandırıcılık gibi etmenleri dışlar. Bu etmenleri "kapitalizm" olarak bilinen ideolojiye ve bu ideolojinin yaratıcıları ve uygulayıcıları olan etik-öncesi ve etik-dışı karakterlere bırakabiliriz.

 

7 G20 ve Küreselleşme

Dünyanın en büyük ekonomik gücü olan Avrupa Birliği’nin ve ABD’nin küresel ekonomik gelişimde önderliği üstlenememelerinin nedeni büyüme hızlarının gelişmekte olan ekonomiler ile göreli olarak düşüklüğü ve böylece küresel büyümeye katkılarının azalmakta olması değildir. Küresel ekonomiye önderliğin ölçütleri salt ekonomik büyüklük değil, yatırım gücü ve teknolojik üstünlük de değildir. Küreselleşmenin öndere gereksinimi yoktur. Ancak ve ancak yurttaş toplumunun terimlerinde gelişebilecek olan küreselleşme süreci politik önderlik kavramının kendisini arkaikleştirmiştir.

Küresel ekonominin gelişim için başka ekonomilere izlenecek politikalar dikte etmesi gereken önderlere gereksinimi yoktur. Aslında ekonominin kendisinin etik üst-yönetim dışında herhangi bir karışmaya gereksinimi yoktur. Ve AB ve ABD’nin kendileri henüz etik sorunlarını çözme sürecinde olan alanlar iken, dünyanın geri kalanına etik olarak örnek olacak durumda değildirler. Küresel üst-yönetim küresel ekonominin yönetimi, ya da ekonominin planlanması gibi birşey değildir. Ekonominin gereksindiği önderlik etik kültürün kendisidir, ve büyümek zorunda olan ekonomi ancak etik normların kendilerinin önderliği altında büyüyebilir.



Küreselleşme sürecinde başkalarının geleceğini belirleyen örgütler, güçler, süper güçler yoktur. Tersine, özsel olarak etik gelişim olan süreçte böyle rolleri üstlenmeyi isteyebilecek hükümetlerin kendileri eğitilmekte, önderlik denebilecek herşeyin kendisi küreselleşmektedir. Çünkü küreselleşme ancak evrensel insanlık değer ve normlarına doğru gelişen bir süreç olarak olanaklıdır. Özgürlük bilincinin büyümesi önder gereksiniminin küçülmesini getirirken, tarihin kendisine karışma kibri içinde olan despotik ideolojiler bir yana süpürülmekte, küresel etik-yönetiminin güçlenmesi ekonominin kendisine etik bir karakter kazandırmaktadır. Küreselleşme süreci erekseldir, insan gizil değerinin edimselleşmesi, evrensel İstencin kendini kendi ussallığının kaynakları ve gücü yoluyla şekillendirmesidir.

Eğer küreselleşme salt iletişim, bilişim, ulaşım ve üretim alanlarındaki teknolojik gelişmelerin terimlerinde belirlenen bir süreç olsaydı, Çin, Hindistan, Rusya ve Suudi Arabistan gibi üyeleri ile G20 küreselleşme hedefinin güçlü, aslında en güçlü sözcüsü olurdu. Ama eğer küreselleşme evrensel insan hakları, evrensel duyunç özgürlüğü ve evrensel politik özgürlük terimlerinde erişilecek bir hedef ise, G20 için küresel gelişimin özgür karakterini kavramak yerine getirilmemiş moral bir ödev olarak durmaktadır. Gerçekten küresel bir karakter ve etkerlik kazanabilmek için, G20 kendi içinde etik normların birincilliğini tanımak zorundadır. G20 hiç kuşkusuz insan haklarını, duyunç özgürlüğünü ve demokrasiyi gereksiz göstermek ve zayıflatmak için kurulmamıştır. Ama G20’nin sergilediği kültürel çoğulculuk tablosu, tüm normları eşdeğerli gören etik ve politik görelilik ruhu bu değerleri açıkça reddeder. Gerçekte, bu etik ve politik türlülük içinde, G20 modernleşmeyi bile temsil etmez çünkü bir “gelişim” süreci olarak modernleşme özsel olarak etik-ekonomik gelişimdir, ve etik-ekonomik gelişim ise özgürlük temelinde olanaklıdır.



Yeryüzünün ekonomik görünümüne yüzeysel bir bakış bile ekonomik olarak geri kalmış ya da gelişmemiş ülkelerin etik olarak da geri kalmış olduklarını gösterir. Bu geri kültürlerin politik ortak paydaları despotizmdir. Despotizm tiranlık değildir. Yalnızca özgürlük bilincinin bulunmayışı ile, kültürün tarihsel pıhtılaşmışlığı ile karakterize edilir. Despotik ülkelerde hiç kuşkusuz şu ya da bu düzeyde devlete benzeyen politik yapılanmalar vardır. Ama böyle devletlerin yasaları insan hakları ile uyum içinde değildir. Tam tersine, böyle devletlerin yasaları sık sık özgürlükleri ve yenilikleri yasaklamak ve kısıtlamak için işletilir. Nüfusun özgürlük bilincinden yoksun olması politik bilinçten de yoksun olması demektir ve bu kültürlerde halkın şu ya da bu yolda örgütlenen egemen güç tarafından yönetilmesi işlerin olağan durumudur. Aslında despotizm bu kültürlerin sürdürülebilirliğinin biricik yöntemidir. Kültürel türlülüğün, kültürel çoğulculuğun potansiyel çatışma zemini olduğu düzeye dek, despotik erk toplumsal dağılmayı, anarşiyi önlemenin biricik yoludur. Despotik devletlerin modern demokratik devletlere dönüşümü dünyalarından habersiz halkların özgürlük bilincini kazanmasını gerektirir. G20 bugünkü yapılanışı içinde demokratikleşmeye ve insan haklarının savunusuna bütünüyle ilgisizdir.

1975’te kurulan G7 “açık demokrasi, bireysel özgürlük, toplumsal ilerleme” özsel ilkelerini küresel olarak yaymayı kabul ederken, 1999’da kurulan G20 ise demokratik olmayan ülkeleri kapsadığı düzeye dek yine içine aldığı G7 ile hiçbir benzerliği olmayan usdışı bir yapılanma taşır. G7 yurttaş toplumu karakteri ile sürekli etik ve ekonomik gelişime açıktır, yasalarını ve etik belirlenimlerini engelsizce iyileştirecektir. G20 ülkeleri yurttaş toplumu karakterini kazandıkları, insanların hak eşitliği düzleminde yurttaş niteliğini kazandıkları düzeye dek etik-politik gelişime yetenekli olacaklardır. Bu olmadıkça, etik gelişim olmadıkça, ekonomi ve toplum çakışmayacak, ekonomi toplumun ekonomisi olmayacak, Çin durumunda olduğu gibi Devlet ekonomi ve toplum arasında duracak, Devlet ekonomiye ve topluma karışacak, ve yanlış karışacaktır.

Etik gelişimi dışlayan tek-yanlı ekonomik büyüme görünüşü, bilindiği gibi, “ekonomik bunalımlar” ya da “çöküntüler” denilen problemlerin kaçınılmazlığının güvencesidir. Küreselleşmenin ilerlediği düzeye dek, kaçınılmaz olarak küresel ölçekte yaşanacak olan çatışmanın hafifletilmesi olanağı etik gelişimin, insan hakları, duyunç özgürlüğü ve demokrasinin gelişimine bağlıdır. Despotizmin elinde kitle yoketme silahlarının bulunması ve çoğalmakta olması olgusu dikkate alındığında, çatışmayı önleyecek biricik çözümün küresel demokrasinin gelişiminde yattığı açıktır.

 

Ekonomi Sözleşme Üzerine İşler, Sözleşmenin Çiğnenmesi Üzerine Değil



Ekonominin etik karakteri sömürü, yolsuzluk, rüşvet, dolandırıcılık gibi etmenleri dışlar. Bu etmenleri “kapitalizm” olarak bilinen ideolojiye ve bu ideolojinin yaratıcıları ve uygulayıcıları olan etik-öncesi ve etik-dışı karakterlere bırakabiliriz.

Kapitalizm Kapitalin Birincilliğidir



“Kapitalizm” terimi kapitalin etik üzerindeki birincilliğini anlatmak için ve kapitalin kendi başına davranan ve insana egemen olan bir fetiş olduğunu kabul eden bakış açısı tarafından kullanılır. Bunun dışında düşüncesizce kullanılan boş bir sözcüktür.

Ekonomi = Kapitalizm?



“Ekonomi = kapitalizm” denkleminin usdışı karakteri kavranmadıkça, yurttaş toplumunu “kapitalist toplum” olarak gören anlayış düzeltilmedikçe, özgürlükten, istençten ve dolayısıyla etikten söz etmek boşuna olacaktır. O zaman ekonomi, toplum ve devlet "kapitalistlerin" hırsına teslim edilebilir, etik “kapitalist etik” olarak varolmayı sürdürür, ve entellektüelin elinden biricik uğraşı olan boş konuşma alınmamış olur.

G20 ve Doğmakta Olan Ekonomiler

Kapital etmenine tam özgürlük kazandırmak isteyen ve onu insan istencinin üstünde gören liberteryanizm ironik olarak istenci, ahlakı, etiğin kendisini üstyapı kurumları olarak gören materyalizmin dilini kullandığının bilincinde değildir. Liberteryanizm yurttaş toplumunun hükümeti ve hiçbirşey kapitalizme karışmamalıdır der. Marxizm yurttaş toplumu diye birşey yoktur ve kapitalizme karışacak bir özgür istenç saçmadır der.

 

8 G20 ve Doğmakta Olan Ekonomiler

G20 ülkeleri “doğmuş ekonomiler” olarak görülmeleri gereken G7 ülkelerinin yanısıra, “doğmakta olan/emerging” ekonomileri de kapsamına alır. Son yıllardaki IMF ve World Bank raporlarına göre, doğmakta olan ekonomiler doğmuş olan ekonomilere göre daha dinamik bir gelişim göstermiştir. 2011 ve 2015 yılları arasında ortalama oranlar birinciler için %1,9 ve ikinciler için %6,2’dir. Ama bu ülkeler yalnızca ekonomik olarak değil, etik olarak da modern tarihe doğmakta olan ülkelerdir, ve bu olgunun sayısal olmaması nesnelliğini geçersiz kılmaz. Politik olarak ilk kez demokratik yasa egemenliğini, kendi istençlerinin anlatımı olan yasaların egemenliğini tanımanın yoluna girmeleri, örneğin Çin’de olduğu gibi ilk kez mülkiyet özgürlüğünü ve kişiler olarak sayılma hakkını elde etmeleri, Hindistan’da olduğu gibi kast dizgesinin zulmünü hafifletmeye başlamaları ekonomik büyüme olgusu karşısında daha önemsiz olgular değildir.

G7 ve Doğmakta Olan Ekonomiler (E7)

Bu kültürlerde bir zamanlar etik olan herşeyin temsilcisi olan gelenekler ironik olarak aile yaşamında, toplumsal ve politik yaşamda etik-dışı herşeyin kaynağı ve destekleyicisi olmaya başlarken, eski kültürden arta kalan usdışı alışkanlıklar modernleşmenin kendisine karşı direnmektedir. Ama bu çatışma olgunun doğasında yatar ve modernleşme tutucu geleneğin kendisinin kendi içinde taşıdığı bir olanaktan başka birşey değildir.



     
Modern etik salt bilinçsiz bir alışkanlıklar yapısı değil ama kendinin bilincinde olan özgür etiktir. Modern etik aynı zamanda doğmakta olan bir etik, etiğe uygun olanın ve etik-dışı olanın bir çarpışmasıdır. Süreçte etik-dışı olan herşey varlığını özgürlüğe değil, tam tersine özgürlüksüzlüğe, henüz bütünüyle yenilmemiş olan alışkanlıkların gücüne borçludur.

Doğmakta olan ekonomiler aynı zamana doğmakta olan etiklerdir ve ilk kez tanışmaya başladıkları ve neredeyse coşkuyla, giderek tutkuyla sarıldıkları bu varoluş biçimi onlara bütünüyle dışarıdan sunulan bir yaşam armağanıdır.

G20’nin ortak gündeminde evrensel insan hakları, yasa önünde eşitlik, demokrasi, duyunç özgürlüğü gibi sorunlar bulunmaz ve dikkate alınmaz. Yerkürenin bu engin topraklarında ekonomi ve etik birbirine ilgisiz alanlar olarak kabul edilir. Gene de G20 bu yanıyla küreselleşme sürecinde geriye doğru bir adımı temsil etmez. Tersine, G20 kendinde kendini de ortadan kaldırmaya yazgılanmış bir etik pota olma karakterini taşır. G20 bir problemdir, ve problemler çözülme olanakları dolayısıyla problem olma karakterini taşırlar.

 

G20 ve Etik

Romania, Bulgaria and Croatia are the most corrupt countries in the EU, according to a new European Parliament study which reveals that corruption throughout Europe is costing almost £800 billion a year ... which equates to 6.3 per cent of overall EU-28 GDP. (LİNK)

 

9 G20 ve Etik

Geri etik etik-dışıdır. Etik kültürler için değil ama insanlık içindir. Hiç kuşkusuz geri kültürlerin de etik normları, aile ve toplum yapıları, giderek politik yapıları, devletleri bile vardır. Ama bu yapılar evrensel etiğe, ideal etiğe, bir süreç olarak etiğin ereğine karşılık düşmez. Geçicidirler, ve böyle olduklarını ortadan kalkarak ve daha yüksek biçimlere geçerek tanıtlarlar. Bu etiğin süreç olmasının anlamıdır. Etik ailenin, toplumun ve devletin harcıdır. Ama aynı zamanda geleneksel sağlamlık daha yüksek etiğe doğru değişimin olanağı olan özgürlüğün önündeki başlıca engeldir.

G20’in etik bir karakter taşıdığı söylenemez çünkü üye ülkelerde hüküm süren “kast etiği,”“komünist etik” gibi bir bileşimler en iyisinden bir oxymoronun gücünü taşırlar. Hindistan ve Çin 2,5 milyar gibi dev bir insanlık kütlesi ile ekonomik yoksulluğun yanısıra etik yoksulluğun da içindedir. Tarihsel ilerlemenin dışında ve gerisinde kalmak tarihe yük olmaktır, ve etik gerilik kendini ekonomik gerilik olarak da gösterir.

Eğer G20’in demokrasileri ve diktatörlükleri birlikte kapsadığını dikkate alırsak, açıktır ki G20 yerkürenin kültürel-çoğulculuğunu yansıtmakta, giderek insanlığın bütün tarihini tek bir noktada, tek bir zaman kıpısında, tek bir masa çevresinde yoğunlaştırmaktadır. Bu küresellik hiç kuşkusuz salt coğrafi bir küreselliktir, herhangi bir etik değerden yoksundur, ve ülkelerin başkanlar düzleminde temsil edilmesi organizasyona politik bir güç ve etkerlik vermek için yeterli değildir. Kollektif bir istenç olmadığı için kollektif eylem yeteneğinde değildir. Aslında istençsiz olduğu denli de eylemsizdir.





     
Küreselleşmenin karşılaşmakta ve karşılaşacak olduğu problemler etiğin kendisinin bir süreç olmasından kaynaklanır. Yaşamın evrensel dürüstlüğe, doğruluğa, karşılıklı güvene ve güvenliğe doğru gelişimi etiğin kendisinin ereği evrensel İyi olan bir süreç olmasına bağlıdır. Bu düzeye dek, etik gerilik etik bozulma ile aynı şey değildir. Yaşanan ekonomik bunalımlar en sonunda moral ve etik geriliklerin sonuçları olduklarını göstermekte ve yeni, daha ussal yasal düzenlemeler ile karşılanmaktadır. Yasaların kendilerinin sürekli değişmeleri ve yenilenmeleri pozitif doğalarına, tarihsel ve kültürel koşullanmışlıklarına bağlıdır. Bu sınırlanmışlıkları içinde eskirler, özgürleşme için engeller olurlar, ve ortadan kaldırılarak yerlerine göreli olarak daha iyileri getirilir. Bu değişim olgusunun kendisi toplumun etik dinamiğinin ve gelişiminin, özgür bir toplum olduğunun bir göstergesidir. Bu düzeye dek kültürel geleneklerin ve alışkanlıkların sağlamlığı en iyisinden yerinde sayma, tutuculuk ve geri kalma anlamına gelir ve hiç kuşkusuz bir üstünlük değil ama bir üstünlük yoksunluğudur.

Doğumunu bir ekonomik-etik bunalıma borçlu olan G20’nin herhangi bir ekonomik yasama yetkisi ya da hükümetlere karışma gücü yoktur. G20 ekonomik çözüm ve önerilerini ancak etik bir karakter taşıdıkları düzeye dek ortaya sürebilir. Bu nedenle bir öneri üretemez. Ekonomik “üst-yönetim” (ecnomic governance) denebilecek olan şey gerçekte hiçbir biçimde ekonomiye karışma, ekonomik planlama ya da ekonomik bir yasama gücü değil, ama etik ilkeli bir üst-yönetimdir (ethical governance) ve bir ekonominin etik ilkeler üzerine yönetimini imler. Bu düzeye dek, gerçekte ekonomik etkinliği yerine getirenlerin kendilerinin istencidir.



     

Görüngü ve Realite.
G20'nin 2015 Antalya doruğuna katılanlar. G20 toplantılarında bir kural olarak demokratlar ve yarı-demokratlar, tam-despotlar ve yarı-despotlar, ilhakçılar, evrensel insan haklarını tanımayanlar ve çiğneyenler, yolsuzluk ve rüşvetçilik yapmış ve yapmakta olan önderler tam bir eşitlik ruhu içinde buluşur ve rock starlarını imrendiren görkemli gösteriler sunar. Organizasyon başlıca küreselleşmenin nasıl olmayacağını belgeleyen bir kültürel-çoğulculuk tablosu sergiler ve bununla küreselleşmenin başlıca ne tür engelleri aşmak zorunda olduğunu vurgular.

 
Politik yapısal türlülüğü ile, G20 kendinde etik bir amaç taşımasına karşın etik bir karakter taşımaz. “Grup” olmak bir amaç taşımayı, dolayısıyla etik olmayı gerektirir. Ve G20’nin amacı ekonomiyi geliştirmeye ve bunalımlardan korumaya katkıda bulunmaktır. Ama G20 bileşimindeki tutarsızlıklardan ötürü ekonomiyi etikten soyutladığı düzeye dek, etik olmaksızın, aslında etiği çiğneyerek ekonomik sonuç elde etmeyi istemek zorundadır. Oysa etik olmaksızın ekonomi sanaldır, gerçek bir ekonomi niteliğini taşımaz. İnsan istencinden ve özgürlüğünden başka etmenler tarafından, etik gerilik ve politik baskı tarafından, eşitsizlik ve haksızlık tarafından, yolsuzluklar ve rüşvet tarafından ayakta tutulur ve sürdürülür. Böyle “ekonomiler” etik gelişime doğru yön değiştirmedikçe yalnızca çözülmeye ve çökmeye doğru ilerler.

G20’nin üyelerini sınıflandıran “gelişmiş ülke” ve “gelişmekte olan ülke” kavramları arasındaki ayrım gelişmiş ya da endüstrileşmiş ülkenin yüksek derecede gelişmiş bir ekonomisinin ve ileri teknolojik altyapısının olması, gelişmemiş ülkenin bu bakımlardan geri ya da çok geri olmasıdır. Ama diktatörlük altında bile göreli olarak gelişmiş bir ekonomi ve göreli olarak ileri bir teknoloji olanaklıdır. İkisi de etik ile biricik ilgileri onu ortadan kaldırmak olan acımasız diktatörlükler olarak Nazi Almanyası ve Sovyet Rusya H-bombası yarışında ve uzay yarışında, aslına başka birçok teknolojik konuda özgür Batıyı, aslında onun kurtarıcısı olan ABD’yi geride bırakmayı başarmışlardı. Bu onları “gelişmiş ülke” yapmak için yeterli olmadı. Etiği yadsımalarının bedelini ortadan kalkarak ödediler.





 

Asya Holokostu olarak da bilinen Japon savaş suçları Shōwa dönemi adı verilen "aydınlık barış/uyum dönemi" sırasında işlendi. Dönem aslında Japonya’nın imparatorun kendisi çevresinde militarizme, totaliterliğe ve faşizme dönmesi ile karakterize edilir. Bu aydınlanmış uyum döneminde, Japon Silahlı Kuvvetleri tarafından öldürülen sivillerin ve savaş tutsaklarının sayısının 10 ile 14 milyon arasında olduğu hesaplanmaktadır. Japon saldırganlığının ne kadar acımasız olduğunu gösteren sayısız insanlık-dışı eylem arasında, özellikle Nanjing kitle kıyımı ve kentin uğradığı vahşet Nazilerin insanlık suçlarını gölgede bıraktı. Japonya önce Çin'i ve Çin-Hindi ülkelerini ele geçirecek, sonra Avusturalya, Hindistan ve Asya'nın bütünü fethedilecek ve sonunda Japon Dünya İmparatorluğu kurulacaktı. (Ayrıntı için, Wikipedia, Japanese war crimes.") Japon etiğinin özellikle övülen yanı eskiliğidir. Eğer gerçekten bu kadar eski ise, bundan iki bin yıl önceki Japon etiğine etik demenin olanaklı olamayacağı sonucu çıkar. Modern demokratik Japonya Japonların kendilerine Douglas MacArthur'un bir armağanıdır.

Reverse-engineering teknolojisi ve despotizm arasındaki birlik insan haklarını tanımayan bir kültürün kitle yoketme silahları ile donatılması anlamına gelir. İmparatorluk Japonyası yirminci yüzyılın ilk yarısında uçak gemileri, denizaltılar vb. üretebilmesine karşın, nükleer bomba yapabilecek bir teknolojiden yoksundu. Kuzey Kore bugün böyle bir olanağın, despotizmin ve teknolojinin buluşmasının ne anlama gelebileceğini gösterme çabası içindedir.

     
Ekonomik olarak gelişmiş ülkeler kendi aralarında göreli olarak yüksek bir etik türdeşlik düzeyi de gösterirler: İnsan hakları, demokrasi, duyunç özgürlüğü açısından aralarındaki ayrımlar ilgisizdir ve ABD örneğinden sonra şimdi AB olarak kendilerini tek bir politik yapıya, tek bir anayasaya, tek bir devlete doğru örgütleme sürecindedirler. Gelişmemiş ülkeler ise türdeşlikten bütünüyle yoksundur, yerel-tarihsel kültürleri ile bir kültürel-çoğulculuk tablosu sergilerler ve ekonomik gerilikleri etik gerilikleri ile birlikte gider. Açıkça insan haklarını çiğneyen diktatörlüklerden eşit ölçüde usdışı gelenek kültürlerine dek, insanlığın tarihte üstlendiği şekillerden anakronistik bir kesit sergilerler. Aralarında bir birlik ancak potansiyel çatışmaların ve sıcak savaşların askıya alınabildiği düzeye dek olanaklıdır.

Demokrasinin gelişmişlik düzeyinin en güvenilir ölçütlerinden biri demokratik ülkeler arasında sorunların zor ve şiddet yoluyla değil ama düşünme ve konuşma yoluyla çözüme bağlanması iken, ve böyle olarak demokrasiler arasında savaşın tarihe karışmış olmasına karşın, despotik kültürlerin son çözüm için bildikleri ve başvurdukları biricik yol zor, şiddet ve en sonunda savaştır. Onların ulus-devlet ve egemenlik kavramlarının üzerinde dünya tarihinin şiddet mahkemesinden daha yüksek hiçbir mahkeme, insan haklarının ve barış istencinin uygar gücü yoktur.

Eğer ekonomik gelişme etik gelişme ile bir ve aynı ise, Asya için “yüksek umutlar” besleyen G7 önderleri ve sık sık “very happy” olduklarını dile getiren G13 önderleri politikalarını Asya’nın özgürleşme ve etik gelişme sürecine indekslemek zorundadırlar. Yoksa buluşmalarında birinciler boş konuşurken ikinciler çay servisi yapmak ve dinlemekle yetinmek zorunda kalacaklardır. 4 milyarın üzerindeki nüfusu ile bir kültürel-çoğulculuk ve etik-görelilik okyanusu olan Asya salt kendisi için değil bütün bir yerküre için problemdir. Ve yalnızca etik bir problem değil, ama teknolojik bir problem olması da olasıdır.

İnsan Gelişim İndeksi

Ekonomi hiçbir durumda belirleyici değildir çünkü kendisi belirlenir. Belirlenme, başka istencin altında durma kölelerin en bayıldığı şeydir çünkü onları sorumluluktan bütünüyle bağışlar ve talihsizliklerine kendilerinin değil ama başkalarının yol açtığı düşüncesi ile avunmalarını sağlar. Aralarında Jean-Paul Sartre, Albert Camus, Picasso, Stalin Barış ödülünü alan Pablo Neruda ve Nazi parti üyesi Heidegger gibileri de bulunmak üzere sayısız entellektüel köleliğin ve tiranlığın savunusunu yapmış, ve yaptıklarını insanlık adına yaptıklarına inanarak yapmışlardır.

 

10 İnsan Gelişim İndeksi

Gelişme sorununu birincil olarak “ekonomik altyapı” terimlerinde almak modern yurttaş toplumunun özsel karakteri olan özgürlüğü ve istenci reddetmektir. İnsan Gelişim İndeksi (HDI, Human Development Index) bu materyalist düşüncesizliği iyileştirmeyi amaçlar ve “gelişim” kavramını “yaşam süresi beklentisi, eğitim ve kişi başına gelir” terimlerinde tanımlar. Herşeye karşın, ilk iki terim üçüncünün, ekonomik terimin fonksiyonlarıdır ve “kişi başına gelir” bileşeninin yüksek olduğu yerlerde eğitim ve sağlık indeksleri de normal olarak yüksektir. “İnsan Gelişimi” kavramının içeriği yalnızca sağlık, okul eğitimi ve kişi başına gelir terimlerinde tanımlanmayı kabul etmez. Bu enteresan yönteme göre, Rockefeller, Carnegie, JPMorgan, Donald Trump gibi insanları en gelişmiş olanlar arasında, ve diyelim ki Sokrates, Mozart, Dostoyevsky gibi insanları en az gelişmiş olanlar arasında yerleştirmek gerekecektir.

Bu indekste kritik parametrenin “eğitim” olmasına karşın, terimin tanımı özellikle “yıl” birimi ile ölçülen okul öğretimine indirgenir. Oysa eğitim yalnızca okula sınırlı değildir. Etik eğitim ya da çocuğun hak ve ahlak boyutlarında kazanacağı etik karakterin biçimi bütününde aile, toplum ve devlet yapılarının bir bileşkesidir. Bu düzeye dek tutucu gelenek kültürlerinde eğitim birincil olarak kültürün kendisinin yeniden-üretimine, insan gizilliğinin tam gelişiminin engellenmesine ve güdük karakterler üretmeye hizmet eder, yürürlükteki geleneksel geriliğin sürdürülebilirliğinin güvencesi olur. Gelişmemiş ülke gelişmemiş insanlarından ötürü geridir. Gelişmekte olan ülke değişmekte olan ülkedir, ve burada ilgili olan değişim dünyanın değil ama birincil olarak insanın değişimidir. İnsanın değişimi başkasının değil insanın kendisinin sorunudur. Ancak değişen, ancak eğitim yoluyla özgür bireyselliğe gelişen insanın dünyası ona uygun olarak değişir ve gelişir. İnsan çevresinin ürünü olamayacak denli değerlidir, çünkü doğası özgürlüktür.



İnsan Gelişim İndeksi (HID) yaşam süresi, eğitim ve kişi başına gelirin bileşik bir istatistiğidir. İndeks ayrıca 185 ülkeyi gelişmiş, gelişmekte olan ya da az-gelişmiş olarak ayırdetmede de kullanılmaktadır. Sıralamada Japonya 20, Fransa 22, Rusya 50, Küba 67, İran 69, Türkiye 72, Çin 90, Hindistan 130’uncudur.

İnsan Gelişim İndeksi (2015). Özel olarak G20 ülkeleri için sıralama şöyledir: 2. Avusturalya; 6. Almanya; 8. ABD; 9. Kanada; 14. İngiltere; 17. Güney Kore; 20. Japonya; 22. Fransa; 27. İtalya; 26. İspanya 39. Suudi Arabistan; 40. Arjantin; 50. Rusya; 70. Türkiye; 74. Meksika; 75. Brezilya; 90. Çin; 111. Endenozya; 116. Güney Afrika; 130. Hindistan (List of countries by Human Development Index).



Ülkelerin Çok Yüksek İnsan Gelişimi, Yüksek İnsan Gelişimi, Orta İnsan Gelişimi ve Düşük İnsan Gelişimi olarak dört geniş gelişim kategorisine göre sınıflandırması.

Aile, toplum ve devlet boyutlarında, insan gelişimi kavramının anlatması gereken şey etik gelişimdir. Önce ekonominin gelişmesi ve ancak bundan sonra insanın etik karakter kazanması beklentisi yalnızca insanın moral niteliğini gözardı etmekle kalmaz, ama onu bütününde siler. Devlet gelişmemiş insanlarını geliştirmede çoğu kez çaresizdir çünkü despotik devlet bile en sonunda kendi uyruklarının, henüz bireyselliklerinin bilinçsizi olan insanların istençsizliğinin bir fonksiyonudur. İnsan Gelişimini ölçmek için gerçek birimler (1) evrensel insan haklarının tanınması, (2) duyunç özgürlüğü ya da laiklik, ve (3) demokrasidir (devletin ve yurttaş toplumunun birliği).

Modernleşme ve Demokratikleşme. Demokratikleşmenin mi modernleşmeyi izlediği yoksa tersinin mi doğru olduğu çekişmesi bu iki kavramın bir ve aynı olgunun iki yanı olduğunu gözden kaçırır. İkisi de insanlığın ussallaşmasının ve özgürleşmesinin belirişidir. Modernleşme yalnızca yenileşmeyi anlatır ve burada eski olan şey, demokratik olmayan şey bir hak eşitsizliği düzeni olan, insanın bir kişi ve birey olmasına izin vermeyen geleneksel toplumsal yapılardır. Etik değişim geleneğin pıhtılaşmasını çözündürecek duyunç ve istenç özgürlüğünü gerektirir. Bu etik özgürlük olmadığında, ve despotik toplumsal ve politik yapının sürdürülmesi ile, modernleşme yalnızca şeylerin modernleşmesi, yalnızca dışsal modernleşmedir. Despotik modernleşme moral sorumluluktan yoksundur.

Bir gelenek kültüründe yönetilenler gibi yönetenler de herşeyden önce kültürlerinin bir parçası olduğu dünyanın durumunun bilincinden yoksundur. Modern aile, toplum ve devlet yapılarını, bütün bir modern etiği doğallıkla yabancı görürler çünkü özgürlüğe yabancıdırlar, ve kendi normlarının ötesinde olanı ancak kendi normlarına indirgeyerek ölçüp biçebilirler. Kendi geriliklerini değerli saydıkları için, olmayan öz-değerleri ile gurur duyar, ve özgürlüğü kötü ve tehlikeli görürler. Bu kültürün düşünme düzeyini temsil eden despotik entellektüel için özel mülkiyet, özel girişim, özgür ekonomi suçtur. Ama bütün bunlar ilk izlenimdir.

Yoksul oldukları denli de öz-bilinçsiz olan bu ülkelerde ekonomik büyümenin tetiklenmesi onlara dışsal bir olaydır ve anlayışlarının üzerinde ve ötesinde işleyen bir tarihsel sürecin edimidir. Muz yetiştirmeye, petrol çıkarmaya başlarlar, yabancı kapitale açılırlar, ve moral ve etik değerleri sarsılmaya, kültürel yapıları bozulmaya, alt üst olmaya, değişmeye başlar. İlkin düşman saydıkları kapitale kapılarını açar ve ilkin emperyazim olarak gördükleri şey ile kucaklaşırlar. Çin’de yabancı doğrudan yatırım 2013’te $24,1 milyara ulaşarak Çin’i dünyanın en büyük yabancı doğrudan yatırım alıcısı yaptı (ABD ikincidir). Bir zamanlar “emperyalizm” dediği etmen Çin’in dört bin yıldır süren despotik uyuşukluğunu ve yoksulluğunu bozmuş, dünyanın ve tarihin en kalabalık olduğu denli de en ilgisiz olan ülkesini küreselleşme sürecinin birincil problemlerinden biri düzeyine yükseltmiştir.

Ama salt ekonomik büyüme salt sanal gelişimdir. İnsanlar korku ve baskı kültürü içinde de çalışıp üretebilirler, giderek Sovyet Rusya durumunda olduğu gibi H-bombasının üretimi ve uzay teknolojisi yarışında birinci de olabilirler; herhangi bir etik karakter kazanmaksızın mekanik olarak üretim sürecine katılabilir ve etik gerilik içinde ekonomik göstergeleri yükseltebilirler. Burada iki nokta öne çıkar. Bu gelişme kendinde gelişme değil ama ödünç gelişmedir. Ve etik-dışı kültürün ve ödünç teknolojinin bileşimi uğursuz bir bileşimdir.

Modernleşme demokrasinin gelişimi ile birlikte gider. Ama demokratik gelişim yalnızca oy sandıklarının sayısının arttırılması değildir. Demokrasi kendi duyunçları ve istençleri ile yargıda bulunan, karar veren ve eylemde bulunabilen özgür insanların özgür yurttaş toplumunu gerektirir. Demokrasi etik gelişimin politik anlatımıdır. Etik gelişim olmaksızın, yaşamlarında kendi istençlerini egemen kılan insanların bir toplumu olmaksızın ortada yalnızca az gelişmiş, çok az gelişmiş, aslında neredeyse hiç gelişmemiş bireysellikleri ile halklar, yığınlar, kitleler vardır ki, bunlar, tıpkı onların çocuksu istençlerini temsil eden çocuksu önderleri gibi, hiçbir zaman gerçekte neyin yer almakta olduğunun bilincinde değildirler. Ve katlanması olanaksız durumlarına ancak bu bilinçsizlik yoluyla katlanabilmektedirler.

 



    
Modernleşme ‘Batılılaşma’ değildir çünkü modernleşme tikel bir kültüre öykünme değil, bir ideale, bir ereğe doğru gelişim, bir kültürler çoğulluğunun eksiksiz uygarlığa doğru biçimlenmesidir. Evrensel özgürlük bilincinin doğuşundan bu yana, Batının kendisi de henüz aynı ereğe doğru gelişmekte, yer yer ortaçağ gelenek kültürlerini andıran bir boşinançlar, boş etnik kimlikler ve anlamsız tarihsel duygular tarafından tanımlanan bir kültürel-çoğulculuk cümbüşünde ussal istenç modern etiğe direnen kültürel artıklar ile çarpışmayı sürdürmektedir. Etik kültürel çoğulculuk içinde olanaksızdır; tersine, küresel etik gelişim kültürel çoğulculuğun indirgenmesi ile birlikte gider.

Kültürel ayrımlar ırksal ayrımlar değildir. Irksal ayrımlar doğa ayrımlarıdır. Eşey ayrımı da doğallıkla kültürel değildir. Bu doğal ayrımlar henüz doğallığın tam olarak üstesinden gelememiş toplumlarda kendini ayrımcılık dediğimiz kültürel fenomen olarak gösterir ve insanlık ve yurttaşlık haklarının çiğnenmesine, ve en sonunda açık şiddete ve yok ediciliğe götürebilir.

Kültürel ayrımlar önemsiz olabilirler. Ama pekala birbirini tanımama ve yadsıma düzeyine dek yeğinleşebilirler ve o zaman kültürel çoğulculuk ancak hoşgörü zemininde olanaklıdır. Hoşgörünün nesnesi hiç kuşkusuz hoş birşey değildir. Ve hoşgörü genellikle sanıldığı gibi suçsuz ve temiz bir kavram da değildir. Özünde hoşgörüsüzlük yatar ve giderek nefreti ve düşmanlığı etkinleşmek üzere pusuda bekliyor olarak taşıyabilir. Hoşgörü düşmanlığı ortadan kaldırmaz ama yalnızca askıya alır. Ve hoşgörü kalktığı zaman kültürel ayrımların yeğinliği karşılıklı yok ediciliğe dek varabilir ve sık sık varır.

Hoşgörü ülkesi Hollanda hoşgörünün insan haklarının çiğnenmesi durumunda geçersiz olduğunu kabul etti.

In June 2011 the First Rutte cabinet said the Netherlands would turn away from multiculturalism: "Dutch culture, norms and values must be dominant" Minister Donner said.[88] [LİNK]

The government will introduce new legislation that outlaws forced marriages and will also impose tougher measures against Muslim immigrants who lower their chances of employment by the way they dress. More specifically, the government will impose a ban on face-covering Islamic burqas as of January 1, 2013. [LİNK]

Kültürel ayrımlar yalnızca yaşam tarzını ilgilendiren ayrımlar değildir. İnsan hakları, duyunç özgürlüğü ve politik özgürlük düzlemindeki ayrımlar salt bir türlülüğün, birbirine ilgisiz, zararsız ve önemsiz kültürel ayrımların ötesine, karşıtlığa, düşmanlığa ve çatışmaya dek varabilir. Burada hoşgörü gizlenen hoşgörüsüzlüğü sürdürmeye ve nefretin üstünü örtmeye hizmet eder. Hoşgörü çok-kültürlülük görünüşü altında şiddete de göz yumduğu zaman, eğitimin kötü almaşığı olarak görünür.

Batı evrensel insan hakları, duyunç özgürlüğü ve politik özgürlük kavramlarını realize etmiş değil ama onları yalnızca kavramış ve tam olarak gerçekleştirmenin yoluna girmiştir. Özgürlük sürecinin önünde ne olursa olsun özgürlüğe direnebilecek hiçbir engel yoktur çünkü tutucu direnişin kendisi kendinde kendine karşıdır. Aslında özgürleşme tam olarak kendi karşıtını olumsuzlamaktan başka birşey değildir. Batıyı Doğudan ayırdeden etmen Batıda insanların özgür doğduklarının, yasa önünde eşit olduklarının ve devletlerini kendi istençlerinin anlatımı yapma hak ve ödevlerinin olduğunun bilincinin doğmuş olmasıdır. Bir despotik iç kavgalar alanı olan ve politik gücün yalnızca bir despottan bir başka despota geçmesi ile tanımlanan Doğudan ayrı olarak, Batının bütün modernleşme dönemi bir oluş süreci olarak despotizm ve demokrasi arasındaki çarpışma tarafından tanımlanır.



 

Bir tango iki kişi ile yapılır — ve despotik tango despotun despot ile tangosudur. Halkın da despotik karakteri paylaşması zemininde, despotik kültürlerde etik-dışı politikacılar ve etik-dışı seçmenler, rüşvet verenler ve rüşvet alanlar hep birlikte eğlenirler.

Despota karşı çarpışan ipso facto demokrat değildir.

Despotizm için yalnızca bir bireyin istencini toplumun bütününe dayatması yeterli değildir. Despotizm nüfusun hiç olmazsa çoğunluğunun istençsiz olmasını gerektirir ve evrensel özgürlük bilinci kazanılıncaya ve insanlar moral olarak büyüyünceye dek despotizm kültürlerin normal politik biçimidir. Despotik kişilik gelişmiş bir moral karakter taşımadığı için yetişkinden çok bir çocuk gibi, ve despotik toplum moral eğitim almamış bir haşarı çocuklar toplumu gibidir. Orada despotik “etiğe” aykırı herşey gizlice yapılır, yalancılık evrenseldir, gündelik duygu korku ve nefretin ötesine güçlükle geçer, ve şiddete bir sınır yoktur. Güven duygusundan ve dürüstlük karakterinden yoksun böyle bir atmosferde gündelik ekonominin ötesindeki tüm ekonomi paranoyaya ayarlanır, etik-dışı bir iş dünyası başlıca yolsuzluklar, kayırmacılık ve rüşvetçilik tarafından yönetilir.

 

     

Despotizm politik olarak yalnızca zorun ve şiddetin dilini bilir, “güç haktır” diyen sofistliğin esin kaynağıdır, özgürlüğün evrensel karakterini tanımaz, ve bir etik-öncesi iklimde yönetenler ve yönetilenler çiftinin despotik tangosu yalnızca arada bir efendilerin değişmesi ile kesintisiz olarak sürer. Ama bu despotik tangonun geleceği belirsiz değildir. Despotizm demokrasinin öncülüdür, çünkü despot ve özgür insan arasındaki çarpışma dışsal değil içsel bir çatışma, bir insanın, bir kültürün iç çatışmasıdır.

Direnilmesi olanaksız ve yenilmesi olanaksız güç despotik güç değil ama özgür güçtür çünkü güç hak değil ama hak güçtür. Gücün hak olması yalnızca henüz insanın doğal yanının tinsel yanına ağır bastığının, henüz doğallığının bütünüyle üstesinden gelemediğinin anlatımıdır. Despotik güç doğal güçtür. Hakkın gücü tinin gücü, özgür güç, evrensel insan haklarının gücüdür. Bu hak tam olarak despotik tinin kendisinin de içinde pusuda bekleyen güçtür. İster Nazizm olsun isterse Bolşevizm, ister Doğu damgalı olsun isterse Batı damgalı, despotizm en sonunda ancak içeriden yenilebilir, dışarıdan değil. Çünkü özgürlük insanın dışında duran yabancı bir işgal gücü gibi birşey değil, ama onun kendi duyuncu ve istencidir. Gerçekte Batının Doğuya, gelişmekte olan demokrasisinin ortadan kalkma sürecinde olan despotizme karşı biricik güvencesi ve şansı özgürlüğün despotik kültürlerin içerisine yayılması, yalnızca despotların değil despotlara boyun eğmeyi sürdüren halkların da özgürlüğün ve dolayısıyla despotluğun bilincini kazanmalarıdır. Bu olmadıkça, despotik kültür bölgeleri despotların başka despotlar ile çatışma arenaları olmayı sürdürecektir.

Despotun despot ile çatışması gerçekte en önemsiz, en değersiz, en anlamsız ayrımlar, sözcüğün gerçek anlamıyla postmodernizmin saklamayı çok istediği o kültürel denilen ayrımlar uğruna yer alır. Hoşgörü kalktığı ve bu kültürel çatışmalar zor ve şiddet düzeyine dek ısındıkları zaman, çatışma savaş değil ama kıyım karakterini taşır, çünkü burada bir istençler çatışması değil ama bir dürtüler ve itkiler çatışması vardır. Sorun bir ulusal egemenlik sorunu, bir istencin kendini ileri sürmesi, bir hak ve özgürlük sorunu değil, ama karanlık bir dürtüsel sorundur. Yalnızca kültürel tanınma ya da tanınmama sorunu, kültürel türlülüğün kendisini yaratan etnik ya da mezhepsel kimlik sorunları, assimilayson ya da bütünleşme sorunlarıdır ve sık sık ideolojik bir görünüm altında ileri sürülür. Sorun en sonunda bir kültürel varlık-yokluk sorunu, ve özgürlüksüz bilincin bir ölüm-kalım sorunudur.

Ekonomi Belirleyici Midir?



Ekonomi hiçbir durumda belirleyici değildir çünkü kendisi belirlenir. “Altyapının belirleyiciliği” gibi birşeyden söz edenler bir kölelik itirafında bulunduklarını bilmezler. Belirlenme, başka istencin altında durma kölelerin en bayıldığı şeydir çünkü onları sorumluluktan bütünüyle bağışlar ve talihsizliklerine kendilerinin değil ama başkalarının yol açtığı düşüncesi ile avunmalarını sağlar. Aralarında Jean-Paul Sartre, Albert Camus, Picasso, Stalin Barış ödülünü alan Pablo Neruda ve Nazi parti üyesi Heidegger gibileri de bulunmak üzere sayısız entellektüel köleliğin ve tiranlığın savunusunu yapmış, ve yaptıklarını insanlık adına yaptıklarına inanarak yapmışlardır.

Sözcük ve Kavram



Özgürlük sözünü tanımak doğrudan doğruya onun kavramının, realitesinin bilincinde olmak demek değildir. “Ekonomi” sözcüğü ile sömürü, altyapı, fetiş, kapital vb. anlaşıldığı zaman, bu etmenlerin belirlediği “insan” açıktır ki kurtarıcalar olmaksızın yapamaz.

Kimler Kurtarılma Gereksinimi İçindedir?



Bir bölümünün sonradan pişmanlık duymasına karşın, eğer insanlığa onun kurtuluşu adına yaşatılan korkunç yıkımlarda, milyonların yok edilmesinde entellektüel sorumluluk diye birşey varsa, eğer bu programlar saf halkların bilincinde doğmamışsa, bu ideolojik yaratılar yalnızca ve yalnızca entellektüellerin kendilerine aittir. İnsan bilgisine çer çöpten başka birşey katmayan, kendi iç değerini geliştiremeyen ve özgürlük özürlü entellektüelin doğallıkla insan yaşamına verebilecek bir değeri yoktur. Tersine, onun için “insan saçmadır,” “anlamsızdır,” “dünyaya fırlatılmıştır” ve “tek-boyutludur.” Ya da, “yararcı” etik kuramlarına göre, daha büyük sayının daha büyük mutluluğu uğruna milyonlar gözden çıkarılabilirdir. Enteresan olan şey insana bir anlam ve değer veremeyen bu yazarların bugün bile özellikle Avrupa’da başlıca entellektüeller arasında popülerliklerini sürdürmeleridir.

BRIC ya da BRICS

Doğu Batıya yalnızca öykünmektedir. Ama öykünme görünüşte benzerliktir ve bir özenç olarak insan değeri ile bağdaşmaz. Doğunun “modernleşmesi” bilgisizlik üzerine dayandığı düzeye dek yalnızca sanaldır. “Batılılaşma” denilen şey bundan daha çoğunu anlatmaz. Ama insanın değişimi dışsal çevresinin değişiminden başka birşeydir, onun etik karakterini ilgilendirir. Dubai’nin “değişimi” duruma bir örnektir. Batının teknolojisi ile yaratılan görünüşün arkasında bugün bile binlerce yıl öncesinin izlerini taşıyan arkaik bir kültür yatar.

 

11 BRIC ya da BRICS

İlkin 2001’de Goldman Sachs ekonomisti John O’Neil’in imgeleminden doğan BRIC tezine göre, yirmi birinci yüzyılda Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin dünya ekonomisini şekillendirmede birincil potansiyel güçler olacaktı. Küresel ekonomik güç G7 ekonomilerinden gelişmekte olan ülkelere doğru kayıyordu. BRIC bu çözümlemenin esinlendirmesi sonucunda kuruldu. Grubun ülkeleri üç milyar insan ile dünya nüfusunun %40 kadarını temsil ederken, aynı nüfusa dünya GDP’sinin %25’i düşüyordu. BRIC ülkelerinin önderleri 2009’da Rusya’da Yekaterinburg’da ilk toplantılarını yaptılar ve haktanır, demokratik ve çok-kutuplu bir dünya düzeni çağrısında bulunan bir bildiri yayınladılar. Daha sonra 2010’da Brezilya, 2011’de Çin ve 2012’de Hindistan ve 2015’te Rusya’da olmak üzere toplantılar sürdü. 2010’da Güney Afrika’nın da katılması ile grup politik bir organizasyon karakteri ile BRICS adını aldı.


BRIC akronimi 2050’de BMIC ya da BMRIC olarak düzeltilecek, çünkü Rusya’nın yeri Meksika tarafından alınmış olacaktır. (Grafikte on en büyük ekonomi milyar dolar terimlerinde gösterilmiştir.)

Grubun kurulmasına götüren enteresan görüşün esin kaynağı organizasyona katılan dört ülkenin o sırada dünyanın en büyük ve en hızlı gelişen ekonomileri olması idi. Yalın bir aritmetiksel çıkarsama 2050’de bu ülkelerin birleşik GDP’lerinin G7’lerinkini aşacağını gösteriyordu.* Eğer ekonomik büyüme bir ülkenin gelişiminin belirleyicisi olsaydı, dört BRIC ülkesinde büyüme hızı G7 ülkelerinden çok daha yüksek olduğuna göre, tez politika biliminde bir devrim yaratacak, ekonomi kitapları bir kez daha çöpe atılacak ve yenileri yazılacaktı.

Ekonomiyi yalnızca kalkınma hızına indirgeyen ve etiği ve iş etiğini ekonomiye bütünüyle ilgisiz, belki de zararlı kurgular olarak alan tezde** tek bir olgu, “kalkınma oranı” gruplandırma için kriter alınır. G7 durumunda belirleyici olan türdeşlik ile karşıtlık içinde, dünya ekonomisinin önemli yapı taşlarından biri olduğu ileri sürülen BRIC gruplandırmasının hiçbir kültürel, tarihsel, politik birlik zemini yoktur. Transparency International 2014 yolsuzluk indeksinde 175 ülke arasındaki sıralamada Katolik Brezilya 69’uncu, Komünist Çin 100’üncü, Hindu Hindistan 85’inci ve Ortodoks Rusya 136’ıncı sırayı doldurur.*** BRIC üyelerinin tümü G20 içinde kapsanır.

Olgular çoktandır değişmiştir ve buna göre tezlerin de değişmesi gerekecektir — ve olguların yeniden değişmesi ile yeniden değişmek üzere. Bugün Brezilya ve Rusya tam gelişmiş küçülme içindedir. Çin otuz yıl süren ortalama %10’luk bir büyüme hızından sonra dünya ekonomisini etkileyen büyük bir yavaşlamayı önemsiz göstermeye çalışmaktadır. Hindistan ise yatırımcılar çekecek ekonomik reformların gerçekleşmesini beklemektedir. Ek olarak, Jim O’Neil’in BRIC fonları 2010’dan bu yana pazar değerinin %88’ini yitirmiştir.

*Goldman Sachs (2001). The world needs better economic BRICs. New York, NY: Goldman Sachs, Global Economics Paper No. 66.

**Ekonomiyi salt sayısal zeminlerde bir tahmin bilimi olarak gören Goldman Sachs ekonomisti O’Neil 2030’da Rusya’nın GDP’sinin Fransa’yı, İngiltere’yi ve en sonunda Almanya’yı yakalayacağını tahmin etmektedir. Bu yorumda ekonomi ile anlaşılan şey ne olursa olsun, ekonominin belirleyici altyapı olduğunu sorgusuzca kabul edilmektedir. Etik-dışı ekonominin gene de ekonomi olup olmayacağını, varolup olmayacağını sorgulamak söz konusu değildir. Kapitalistik bakış açısından (ki buna göre kapital herşeyi belirleyen etmendir), Rusya’nın yetkeci kültürü ya da Çin’in tek-parti yönetimi dikkate alınacak etmenler değildir. O’Neil bir Amerikalı iş adamının ağzından bir Çinli’nin sözlerini aktarır: “Oy vermek çok büyük bir mesele mi? ABD’de herkes oy verebilecekken, insanların yalnızca yarısı oy veriyor. Eğer oy vermek harika birşey olsaydı, örneğin seks gibi, o zaman herkes oy verirdi” (http://www.ft.com/cms/s/2/55fd4e0c-16db-11e1-a45d-00144feabdc0.html#axzz3wBptaqZa).

***Transparency International, Corruption Perceptions Index 2014: Results (https://www.transparency.org/cpi2014/results).

Doğu ve Batı



Doğu Batıya yalnızca öykünmektedir. Ama kültür bir “öykünme” sorunu olamayacak denli ciddidir. Öykünme görünüşte benzerlik, dışsal bir benzerliktir ve eğer kültürün temeli diye birşey varsa, kültürel öykünme temelsizdir. Ve kültürün temelinin us olduğu düzeye dek, çağdaş Doğu toplumlarının karakteri usdışı olmalarıdır. Doğu yeni kültürünü kendisi üretmemiş, Batıdan ödünç almıştır ve neyi ödünç aldığı konusunda hiçbir düşüncesi yoktur. Bu durum işlerin olması gereken bir durumu değildir.

Sanal Gelişme



Doğunun “modernleşmesi” bilgisizlik üzerine dayandığı düzeye dek yalnızca sanaldır. “Batılılaşma” denilen şey gerçekte bundan daha çoğunu anlatmaz çünkü giysilerini, görünüşlerini değiştiren, Ferrari’ye, Mercedes’e binen, iPad kullanan insanlar, kendileri gibi değil başkaları gibi, Batılılar gibi olmayı isteyenler hiç kuşkusuz mağara insanından ileride olsalar da, en iç karakterlerinde baştan sona geleneksel, despotik, özgürlüksüz kültürlerini sürdürmektedir. İnsanın değişimi dışsal çevresinin ve görünüşünün değişiminden başka birşeydir ve onun etik karakterini ilgilendirir. Dubai’nin “değişimi” duruma bir örnektir. Batının teknolojisi ile yaratılan görünüşün arkasında bugün bile binlerce yıl öncesinin izlerini taşıyan arkaik bir kültür yatar. Bu bir trajedi değildir, ama grotesktir.

“Batılılaşma”?



“Batılılaşma” ile anlaşılan şey “teknoloji + gelenek” denklemi ile özetlenir ve bu değişimin yarısıdır. Gelenekçi despotik kültür teknolojiyi öğrenebilir, ama özgür düşüncenin bir ürünü olan bilimi yaratmak ve geliştirmek onu uygulamaktan bütünüyle başka birşeydir. Pirinç tarlasından kaçıp gelen Çinli erkekler ve kızlar yüksek teknoloji ile tanışabilir, iPad montajını yapabilir, evrik mühendislik ile bütün bir Batı teknolojisinin bir eşlemini üretebilirler. Ama en sonunda yaptıkları şey konusunda bilgisizdirler. O teknolojinin özünde yatan ve özgür etik yaşam zemininde üretilmiş olan fizik ve matematik bilgisi Doğuluya yalnızca dışarıdan hazır verilmiştir. Doğulu bu bilginin nasıl üretildiğini bilmez, onu yalnızca beller. Bu düzeye dek Doğu John Dewey’in Pragmatik Cennetidir. Ama yalnızca sonuç değil, sonucun üretimi de özseldir. Bir despot düğmeye basabilir. Ama neye bastığını bilmez. Ve kendi değersizliği içinde insanlığa da değer vermeyi bilmediği için, eyleminin sonuçlarına aldırmaz.

Çin ve Demokrasi



Çinli için demokrasi normal olarak olanaksız görünür çünkü demokrasi evrensel özgürlük bilincini gerektirir ve halk henüz bu bilinçten ve onunla birlikte olması gereken etik karakterden yoksundur. İnsan eşitliğinin anlamını bilmeyen sıradan Çinli “yasayı” egemenleri olarak kabul ettiği insanlar tarafından verilen bir buyruk olarak bilir ve boyun eğer. Özgürlük bilincinden, haklarının bilincinden ve istencinden yoksun kaldığı sürece başka birşey yapamaz. Yasanın kendi istenci ile ilişkisini sorgulamaz. Durum ona moral olarak doğru görünür çünkü neyin iyi ve neyin kötü olduğu konusundaki moral normları da ona dışsal olarak verilen ve sorgulamadan aldığı belirlenimlerdir. Duyuncu henüz uykudadır.

Kavramın Görüş Açısı



Her kültür, her birey dünyayı kendi kategorileri ile anlar ve anlamlandırır. Asyatik bilinçte henüz demokrasi kavramı, politik özgürlük ve eşitlik kavramları yoktur ve Batıyı kendi despotik normları ile “anlamaktan” başka birşey yapamaz.

Kültürler Kendi Kategorilerinin Dışına Çıkamaz



Örneğin Batıda halk tarafından seçilen politik “önderleri” halk tarafından yetkilendirilen ve görevlendirilen yurttaşlar olarak değil, ama halka hesap verme durumunda olmayan yetkeler olarak, aşağı yukarı kendi despotları konumunda olan güçlü insanlar olarak görür. Bir demokrasinin iç ve dış politikasında halkın sorumluluğu gibi bir anlayışı olmadığı için, yapılan herşeyi politik önderlerin sorumluluğunda görür.

Site Haritası | Tüm Yayınlar
© Aziz Yardımlı 2015-16 | aziz@ideayayinevi.com

 

4) G20 ve Küreselleşme

BÖLÜMLER
  1) G20 Nedir?
  2) G20 Politik Midir?
  3) G20 ve Varlık Nedeni
  4) G20 ve Etik Metamorfoz
  5) G7 Nedir?
  6) G7 ve Etik
  7) G20 ve Küreselleşme
  8) G20 ve Doğmakta Olan Ekonomiler
  9) G20 ve Etik
10) İnsan Gelişim İndeksi

11) BRIC ya da BRICS

ETİK, EKONOMİ, KÜRESELLEŞME

İÇERİK
1) Etik ve Küreselleşme
2) Kollektif Eylem Kavramı
3) Etik ve Ekonomi

4) Modern Yunan Etiğine Doğru

5) G20 ve Küreselleşme
6) TEİD 2015 / 5. Uluslararası Etik Zirvesi: İş Etiği ve Küreselleşme

   

BRIC: ETİK-DIŞINDAN ETİK YARATMAK
— 3 million protesters call for Brazilian president's resignation amid corruption investigations (March 14, 2016)

— China To Continue Crackdown On ‘Hostile Forces’ And Corruption In 2016, Top Prosecutor Says
(March 13, 2016)

FRANSA: ETİK BAYAĞILIK VE POLİTİK GÜÇ


Christine Lagarde, Nicolas Sarkozy, Alain Juppé and Jacques Chirac have all come under investigation yet remain in positions of power in France
— The French have a bad habit of ignoring claims of political sleaze

How to stop corruption: 5 key ingredients / Yolsuzluklar nasıl durdurulur: 5 anahtar bileşen


1.  End impunity / Yanına bırakma
2. Reform public administration and finance management / Kamu yönetimini ve finans yönetimini düzelt
3. Promote transparency and access to information / Saydamlığı ve bilgi erişimini geliştir
4. Empower citizens / Yurttaşları yetkilendir
5. Close international loopholes / Uluslararası yasal boşlukları kapa

Speakers of American English often use the terms state and government as synonyms.
— In 1944, three American B-29 bombers on missions over Japan were forced to land in the USSR. The Soviets, who did not have a similar strategic bomber, decided to copy the B-29. Within three years, they had developed the Tu-4, a near-perfect copy. (Reverse Engineering.)

Kültürel Görecilik

Kültürel görelilik kültürlere dışarıdan verilen bir ilişki biçimi değil, ama kültürlerin kendilerine özünlü türlülüğün bir anlatımıdır. Tarihsel gelişim süreçlerinin eşitsizliği nedeniyle kültürel eşitsizlikler kaçınılmazdır. Tarihin kendisi henüz postmodern entellektüellerin öğüdünü dinlemeye gerek duymayacak denli çok-kültürlüdür. Tersine, postmodern kültürel görelilik ya da kültürel çoğulculuk kavramları kültürlerin varolan türlülüğünden esinlenir. "Türlülük" kavramı postmodern bilincin en gözde kavramıdır. Onun için usun, saltığın, gerçeğin totaliterliğinden özgürlüğün göstergesidir.

Kültürel görecilik salt göreciliği savunduğu için herşeyden önce kendi göreliliğinde diretmelidir. Kendini "geçerli" olarak ileri sürmesi için hiçbir saltık ölçüt yoktur.

Kültürel görelilik sorunu bir yeme içme, giyinme, dil kullanımı, hangi müziğin dinleneceği vb. gibi konular ile ilgili değildir. Kültürel görelilik sorunu politik yapılar, duyunç özgürlüğü, evrensel insan hakları gibi birincil olarak etik sorunlar ile, insanın gerçek iyiliğini, mutluluğunu, gönencini ilgilendiren konular ile ilgilidir. Postmodernizm bu kavramların hiç birinin saltık olmadığını ileri sürer.



    

Kültürel görecilik bakış açısı kültürel göreliliğin mimarı olmasa da, kültürlerin varolan çoğulluğunu doğrulamaya hizmet eder. Kültürler henüz insan gelişmesinin çeşitli düzeylerde gerilik ya da ilerilik gösteren evreleri içinde oldukları için, başka bir deyişle henüz yeterince gelişmedikleri ve salt bu nedenle gelişme süreçlerinde oldukları için, doğallıkla bir türlülük ya da çoğulculuk tablosu sergilerler. Değişik gelişme basamaklarında olan kültürler her biri kendileri için saltık olan kültürel değerlere anlatım verdikleri için türlülük gösterirler. Modern yurttaş toplumlarının, modern ulus-devletlerin türdeşliği ile karşıtlık içinde, ön-modern kültürler bir ayrışıklık, bir türlülük içindedirler. Ve kültürün tutucu doğası onu kendini saltık olarak görmeye iter.

Kültürel değer göreli olduğu için geçici değerdir, sözcüğün gerçek anlamında bir değer bile değildir. Değer kavramının görelilik ile geçimsizliği bir yana, kültürel değer henüz yeterince gelişmemiş bir duyuncun, yeterince gelişmemiş bir estetik duyarlığın, yeterince gelişmemiş bir entellektüel kavrayışın değeridir.

Bu nedenle kültürel göreciliğin özsel olarak evrensel olması gereken moral değerleri, yine benzer olarak evrensel insan haklarına uygunluklarında evrensel olmaları gereken yasal belirlenimleri vb. ortadan kaldırdığı yakınmasında ancak göreli, ancak önemsiz bir geçerlik vardır. Kültürel göreciliğin bakış açısına göre herşey geçerlidir — en kötü, en çirkin, en ahlaksız olan diye birşey yoktur. Postmodern estetik duyarsızlık ya da estetik görelilik kültürlerin ve bireylerin kendi estetik gelişim düzeylerindeki geriliklerin bir onaylanmasıdır, onların yaratılması değil. İyinin ve kötünün göreliliği ve sonuçta ahlaksal gerilik postmodern entellektüelin propagandasının başarısı değil ama henüz büyükçe bir bölümü aşağı yukarı ilkel yaşam koşullarında olan dünya kültürlerinin kendilerinin iyilerinin ve kötülerinin göreliliklerinin bir anlatımıdır. Postmodern bakış açısından herşey geçerli, ve tek birşey geçersizdir — saltık bakış açısı.

Saltık bakış açısının sakıncası saltık olmayanın, gerçekten değer olmayın değer olarak ileri sürülmesidir. Örneğin tikel bir ulusun, tikel bir inancın, tikel bir ırkın, tikel bir ideolojinin saltıklaştırlması kuramda olduğu gibi realitede de geri kalanların hiçe sayılması demektir ve fanatizme döndükleri ve insan bilinçlerini tam olarak yakaladıkları zaman bu göreli saltıklar dehşet verici sonuçlara, olumsuzladıkları kültürlerin reel olarak yok edilmesine götürür — Nazizmin, Bolşevizmin kitle kıyımları, Hinduların bir milyon Müslümanı kitle kıyımından geçirmeleri, Ruanda'da, Balkanlar'da ve başka pekçok yerde yaşanan kitle kıyımları gibi. .

Kültürel göreliliğin kendisinin kültürel saltıkçılığı içermesi, göreli kültürlerin kendilerini saltık olarak ileri sürmeleri hiçbir sonlu kültürün sonluluğunu kabul etmemesi ve tüm geriliği ve tikelliği içinde sonsuza dek varolma hakkını ileri sürmesine bağlıdır.



    

Kültürel görecilik hoşgörüyü savunur. Örneğin İngilizler İngiltere'de Müslüman ailelerde kocanın karısına şiddet uygulamasını kültürel bir sorun olarak görür ve duruma karışmazlar. Örneğin yine İngilizler Hindistan'da “Sati” geleneğinin uygulanmasını önlemeye çalışmış olsalar da, Kast dizgesinin insanlık dışı başka pekçok uygulamasını hoşgörü ile karşılamışlardır.

Herşeye karşın, bir kültürün başka kültürlere gösterdiği hoşgörü gerçekte yalnızca o kültürlerin örtük reddedilişinin belirtik anlatımıdır. Hoşgörü gerçekte hoşgörüsüzlükten başka birşey değildir. Bu reddediş sık sık nefrete dek varır ve nefretin bastırılması olanaksız olunca açık yokediciliğe dönüşür.

Kültürel görecilik insanlık sorunlarının çözümünü değil ama dondurulmasını doğrular. Gene de kültürel görecilik gerçekte işlemeyen bir bakış açısıdır, çünkü tüm evrensel ya da saltık standartların yokluğunda kültürlerin kendilerinin varoluş zeminlerinin çökecektir. Kültürler göreli değerlerine saltık değerler olarak sarılmada direttikleri sürece varlıklarını sürdürebilirler.

Kültürel görecilik savunucularını kendileri kültürel saltıkçılar olarak davranır ve kendileri ile tutarlı olamazlar. Ama bu saltıkçılıklarını gerçek olan üzerine değil, tam tersine yanlış, kötü, çirkin olan üzerine dayandırırlar. Akladıkları kültürler gerçekte değersiz ve geçici olanlardır, ve reddettikleri ise özellikle gerçekten değerli ve ideal olandır ve gerçek ve ideal olduğu için reddedilir.

Kültürel görecilik "insan herşeyin ölçüsüdür" diyen antik sofizmden "insan"ın yerine "kültür" terimini geçirmesinde ayrılır: "Kültür herşeyin ölçüsüdür." Bu bakış açısında moral bir pusula yoktur. Pusula kuzeyi gösterdiği için pusuladır. Kültürel görecilik bakış açısından tüm pusulalar Kuzeyi gösterir. Ama bu hiçbir pusulanın Kuzeyi göstermemesi demektir. Her yön eşit ölçüde Kuzeydir.



    

Kültürel görecilik hiçbir kültürün başkasından daha yüksek, daha üstün ya da daha iyi olmadığını, çünkü bir ölçüt olarak hizmet edebilecek kültürel bir idealin, saltık kültürün olmadığını savunur. Ahlaksal, yasal, politik normlar arasında tam bir değer eşitliği olduğunu kabul eder. Ona göre tüm kültürel inançlar eşit ölçüde geçerlidir ve doğruluk, hak, ahlak görelidir. Dinsel, etik ya da estetik değerler bireye ya da bireysel kültüre göre belirlenir. Görecilik en usdışı olan şeyleri, en çirkin, en ahlaksız, en kötü, en haksız olan şeyleri kabul etmeyi kolaylaştırır. Gerçekte normal olarak insan Nazizmi, Bolşevizmi, çirkini, sapıklığı, şiddeti, hırsızlığı, yanlışı, genel olarak kötülüğü kabul etmez. Ama kültürel görecilik bakış açısından bu usdışı ıvır zıvırı yadsımanın bir ölçütü ve olanağı yoktur, çünkü saltık iyilik ve kötülük vb. yoktur.

Etiğin evrensel olması ölçüsünde, kültürel görecilik etik-dışıdır. Kültürel görecilik için çirkin ve güzel de görelidir, çünkü bir güzellik ideali yoktur, Picasso'nun özellikle çirkine anlatım verdiği yerlerde bile yapıtları pekala güzel bulunabilir. Giderek bu bakış açısından bilim bile görelidir, çünkü — Thomas Kuhn, Michel Foucault gibi yazarların keşfettikleri gibi — bilimsel kavramların kendileri tarihsel, toplumsal, kültürel kurgulardır. Kavramlar nesnel bir gerçeklik taşımazlar, çünkü yalnızca bireysel öznenin kurguları olarak varolurlar, yani gerçekte yokturlar.

Evrensel insan hakları kavramı saltıktır ve kültürel görecilik ile çelişir, çünkü evrensel insanın hakları olarak herhangi bir yerellik tarafından yadsınmaları haksızlık anlamına gelir. Ama kültürel görelilik konumunda, haksızlık da göreli olmak zorundadır. Nesnel ya da evrensel standartları yadsıyan bir yasal dizge hakkın kendisini yadsır. Ama kültürel görecilik bakış açısından haksızlık görelidir.

Kültürel görelilik yalnızca bugün değil, bütün bir tarih boyunca insanlığın olağan, geri, gelişmemiş durumudur. Kültürler gerçekte gelişme sürecinde olan dinamik yapılardır, her biri eşitsiz gelişim düzlemindedir, ve başkalarında yalnızca kendi olumsuzlanmalarını görürler. Ama şansları olumsuzlanmalarını kendilerinin yerine getirmek zorunda olmalarında yatar. Bu olumsuzlamalarnın anlatımı olarak küreselleşme kültürel-çoğulculuğun göreli gerçekliklerini insanlığın saltık gerçekliği ile değiştirmekte olan, tüm tikellikleri evrenselleri ile uyum içine getirmekte olan bir süreçtir. Ereği tamamlanmış kültür olarak evrensel uygarlıktır. İnsanlık gerçek değerini ancak o zaman, ancak sonlu dünyasına gerçek şeklini verdiği zaman kazanabilir.

 

 

 

İdea Yayınevi Site Haritası | İdea Yayınevi Tüm Yayınlar
© Aziz Yardımlı 2015-16 | aziz@ideayayinevi.com